27 Mayıs 2009 Çarşamba

Gölge (Öykü)

"Bugün güneş doğmayacak, bugün sen çok öleceksin
Biraz düşlerine eğil, orda bir şey bulacaksın
Bugün unut mavileri, çiçeğe su verme unut
Biraz daha sen olursun, kalbindeki rengi büyüt" (1)

Sustu şarkı. Gece çözülmüş, duygular ağırlaşmış, rüzgârını yitirmiş bir yelken gibi duruyor orta yerde...
“Kim sarhoş olmadan belirsizliği seçebilir ?”
Hangi dost söylemişti bunu ?
Orta yerde aslında bir masa var. Masanın iki karşılığında iki gölge.. Gölgelerden birisi az önce gitti. Adam rüzgârını arayan bir yelken gibi duruyor karşılığında. Şarkı susmadan önce karışır gibi olmuşlardı birbirlerine. Adam gölgeyi orda sanıyor hala...
...
Çıkmadan, uyurken yüzüyle masum öyküler yazan oğluna sarıldı, öptü. Günü için kulağına iyi şanslar fısıldadı. Şimdi sokağa çıkıp işe gitmek için kendine korunaklı yollar arayacaktı. Sonra ‘niye böyle düşündün’ diye sordu kendine ! Yanıt alamadı. İlk kapıdan çıktı. Asansör ortalarda yoktu; zaten olsa da binmeyecekti. Merdivenleri yuvarlanarak inmek istiyordu bu sabah. ‘Niye böyle düşündün’ diye sordu kendine ! Yanıt alamayınca kızdı, en ürkek adımlarıyla yokladı yedi kat inişi.
Sokağa baktı. Caddeye baktı. Işıklara bakmadan geçti. Yokuş aşağı inen caddeye varınca tam da ortasından yürümeye başladı. Her şey, içindeki sese inat gelişiyordu. Gizli sevinçlere yol vermeyen, heyecanlara korna çalan taşıtları niye trafikten men etmezler ki ? O an çalan cep telefonunun kornalara karşılık verdiğini düşündü, bekledi karşılığın yerini bulmasını. Kornalar susmuş telefon iki fazla söylemişti. Fazlası kendine diye düşündü, işi aklına geldi. Öyle ya yoldaydı, ofise gidiyordu. Korunaklı yollar seçecekti bugün kendine, çocuk seslerinin bol olduğu... Peki caddenin ortasında ne işi vardı ?

"Duygu fırtınaları, paradoks iklimler, erozyona uğramış hayat... Her bayat gününüz işte bu hayat !” Ağzından dökülecek olanlardı ki, telefondaki ses: “Günaydın Murat Bey” uyandırmasında bulunmuş, kaldırıma yönelmesini sağlamıştı.

İşgünü trafiğinin ilk telefonunda karşısındaki ses, sıcak ama çabuk atlatılması gereken bir trafik sıkışıklığı duygusu yaşatmıştı. İkinci bir çağrı yoklamadan dolmuşa yetişmek için panikledi. Atak adımlar, el kol sallamalarıyla dolmuşa attı bitkin aklını. Akıl mı ?! Diğer yolcuları şaşırtacak bir baş hamlesiyle gözlerini bedeninde gezdirdi. Rahatladı tastamam yerindeydi parçalar. Cama doğru çekilirken, yaslanacak bir sevgili omuzu aradı. Ama dur ! Sevgilinin ona yaslanması daha dinlendirici olurdu. Evet, evet !

“bana bir boşluk bırakın ki yüzüme yalnızlığımı haykırayım !” (2)

- Kaptan bu kez sevgilinin bineceği durakta indirme beni !.
‘ Duymadı galiba ! Ama ben iki kere tekrarladım. Neden söylendi ki o kadar.’
- Burada iniyorsunuz, Marketin hizasından devam edip, kafeteryanın ordan sağa dönüyorsunuz. Ofisinizi göreceksiniz.
‘ İyi de neden bana işyerimi tarif ediyor bu herif ? Dışarıda olduğuna göre deli de değil !’

Kapının önünde çantasını yere koymak için eğildiğinde bir ırmak geçti önünden. ‘Acaba eve dönüp yatsam mı?’ ‘İyi değilim galiba’ diye düşündü. Geri dönmeye fırsat bulmadan ırmak büyüdü, büyüdü.. Suyun coşkusuna direnemeyen aklını yanına alıp, gövdesiyle çırpınmaları kapının önüne bıraktı. Irmağın kendisini bıraktığı yerde bir bahçe uyuyordu.
Bütün çiçekleri uyandırmak istedi. Aklıyla yaratabileceği ne kadar ses varsa hepsini düşündü.. Girdi bahçeye.. İlkin bir nergis uyandı ve kanadı uyandığı yerden, Kanadı.. Kanadı.. Irmağa karıştı. Narcissus’u gördü suyun kenarında yüzü ırmağa dönük..

‘Ne zaman bitecek bu düş ?’ ‘Nasıl varacağım gövdeme ?’ Gövde ise çırpınıyor kapıyı açmaya çalışıyordu. Açıp ofise girebilse her şey yerine gelecek gibiydi. Neden sonra gövde kapıyı açarak kendini içeri attı. ‘oh !’ dedi ‘kurtulacağım bu kanattığım bahçeden’
Bir kıpırtı, hareket bekledi kendisini taşıyacak.. Adam rüzgârını arayan bir yelken gibi bekliyordu !.


“Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde / Oysaki seninle güzel olmak var / Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi / Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda / Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor. / Sen karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte / Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel / O başkası yok mu bir yanındakine veriyor / Derken karanfil elden ele. / Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle / Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil / Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk / Birleşiyoruz sessizce.”
(3)
Masasındaydı. Oturuyordu. Aklı başında, başı gövdesindeydi. ‘Akşam biraz alkol almış olabilir miyim?’ diye düşündü. Bu sabah o kadar çok düşünüyordu ki; ama sonuca ulaşamıyordu nedense. Masada klavyenin üzerinde duran bu şiir ?! Pek severdi. Ama başucu şiiri gibi yazdığını anımsamıyordu. Şimdi daha bir sevdiğini hissediyordu şiiri. Perişan bir yorgunluk sabahına sevdalar taşıyordu dizeler. Sadece sabaha değil; ofisin önündeki küçük bahçenin kiracısı gül ağacına, o ağacın önünden geçmeden okul yolu tutmayan liseli aşıklara, bahçenin hemen karşısındaki pembe panjuru ve boyası olmayan beton bloklara, gökyüzü beyazından ağan gökkuşağı düşlerine, her şeye ama her şeye sevdalar taşıyordu.. Çirkin suratlı bir işgününe bile güzellik tacı giydiriyordu.. Bu şiiri hangi el taşımıştı klavyenin üzerine, bugün yazılacak olanlar yazılmıştır, tuşlar kapalıdır dercesine...

Sonra karanfiller... Bir Taksim Meydanı geçti gözlerinin önünden. Dik duruşlu, gür sesli insanlar yürüdü kortej halinde. Sıra sıra Şişli’ye vardılar. Orada durdular, sesli şarkılar oldular... ‘Bu karanfilleri onlar mı bıraktı ?!’

‘Yoksa eski bir aşk hüznü mü bıraktı karanfilli şiiri !? Hüzün tek başına mı uğradı yokluğumda ?’ Çok şey düşünüyordu adam; kıvranarak, sancılı, sonsuz...
İşte ikinci telefon ! ‘Belki de bir dost, karanfil kokulu bir şiir okumak için arıyor’ diye hızlı düşündü.
- Murat Bey !
- Günaydınlar Aydın Bey, şiirinizi aldım. Teşekkür ederim. Beni mutlu ettiniz.
- Hangi şiir Murat Bey ?
‘Hangi şiir ? Şiir? Şiir?’ Telefonu parmaklarının arasında döndürdü, bir an düşürür gibi oldu ama toparladı. ‘Konuşma nerde kalmıştı ki?’
- Aydın Bey, ziyaretlerle ilgili raporu soracaktınız sanırım? Sizle daha önce sözlü olarak paylaştıklarımın dışında bir şey yok. Aradığınız için teşekkür ederim. İyi günler!

İki büklüm masanın kenarına eğildi. Kıvranıyordu. Yüzü yere değecek olduğunda, karanfili gördü. Yerçekimli karanfil...

- Hocam hayırdır, hasta mısınız ?

‘Evet hastayım galiba ! Bir ayrılık takviminde yüzümde yaralar çıkmıştı. Su çiçeği dediler. İyi de ben çocukken su çiçeği geçirdim, değildir dedim. Oynaştım yaralarla. Yüzümü sevdiler ve orda kaldılar. Ben inatla onlara ayrılık çiçeği derim. Onlar aklın yittiği ateş baskınlarında, akla ziyan düşünce fırtınalarında çıkageldiler: Sen ayrısın dediler.’

- İndin mi dolmuştan ? Şoför sana da ofisi tarif etti mi ?
- Hocam iyi misiniz ?

Kalktı, klavyenin üzerindeki şiiri katlayıp, cebine koydu. Sonra kapıdan giren konuğun yüzüne bakmadan dışarı çıktı. Irmağı bekledi. Sabah çıkarken oğlunun kulağına ‘su gibi aklın, karanfil gibi yüreğin olsun’ diye fısıldadığını anımsadı. Yanıt buluyordu ! Ofiste konuğunu ve telefonunu bırakmıştı. İçeriye döndü. Şaşkın bir ifadeyle ayakta donakalan Tuğba’ yı gördü. ‘Hoş geldin’ gülümsemesi gönderdi. İyileşmeyi gören konuk gülümsemeden öte karşılık vererek hızlı bir kahve servisine girişti. Bir an evvel sohbete girişecek bir ev sahibi görmek istiyordu karşısında.

Üçüncü telefon:
- Dostum merhaba ! İstanbul’ a gelebilecek misin ?
- Özür dilerim, tanıyamadım.
- İsmail’ i kaybettik..
- İsmail ?! İsmail... Demek !..

Demek o şiiri sen bıraktın İsmail !..
‘Dostum ben de sana anlatacak bir dünya biriktiriyordum şu sıralar. Ama görüyorum ki dinleme niyetinde değilsin. Sen bilirsin...’

- Hocam ne oldu yine ?


Sustu şarkı. Gece çözülmüş, duygular ağırlaşmış, rüzgârını yitirmiş bir yelken gibi duruyor orta yerde...
- Kim sarhoş olmadan belirsizliği seçebilir İsmail ?
Tamam buldum ! Bunu Tekin söyledi. Sen Tanımazsın. Ama anladın değil mi ?!

Orta yerde aslında bir masa var. Masanın iki karşılığında iki gölge.. Gölgelerden birisi az önce gitti. Adam rüzgârını arayan bir yelken gibi duruyor karşılığında. Şarkı susmadan önce vedalaşmışlardı ama.. Adam gölgeyi, orda sanıyor hala...
...


3. Sayfa bir gazete haberi: “TEM otoyolunda direksiyon hakimiyetini yitirerek bariyerlere çarpan İsmail Yıldız, kaldırıldığı Taksim İlkyardım Hastanesi’ nde yaşamını yitirdi. Kaza yerinde yapılan incelemede arabada bulunan içki şişelerinden, İsmail Yıldız’ ın aşırı alkol alarak trafiğe çıktığı belirlendi.
...


Trafik canavarı dün, İstanbul’ da 2, Bursa – Balıkesir karayolunda 1 ve Kırıkkale’ de 2 olmak üzere toplam 5 can aldı….

(1) Hüsnü Arıkan – Söz ve müzik
(2) Ogün Kaymak - “Varta” isimli şiirinden
(3) Edip Cansever – “Yerçekimli Karanfil” isimli şiirinden


hüseyin murat
2007

24 Mayıs 2009 Pazar

Amedeo Modigliani

(Trajik bir sanatçı öyküsüdür; yazılmasa da olurdu)

İtalyan ressam ve heykeltıraş Amadeo Modigliani (1884-1920) geçtiğimiz yüzyılın hayat öyküsü ile en çok ilgi çeken sanatçılarından biridir. Yoksulluğundan giyim kuşamına, kadınlarla ilişkilerinden uyuşturucu ve alkol bağımlılığına, uçlardaki yaşam tarzından hastalığına ve ölümüne, hatta karısının intiharına değin yaşamı etrafında neredeyse Vincent Van Gogh'un ki kadar meşhur olan bir efsane yaratılarak "Trajik sanatçı" tipinin ve bohemliğin timsali olmuş ve ölümünden sonra büyük bir şöhret kazanmıştır. Acıdır ki hakikaten de baştan sona trajik olarak nitelenebilecek yaşam öyküsü, uğruna kendini tükettiği sanatını da gölgeler hale gelmiştir. Ölümünden sonra, belki de ideolojik sebeplerle, Modigliani'nin etrafında romantik bir "trajik sanatçı" miti örmek isteyen Andre Salmon gibi bazı yazarlar Modigliani'nin yeteneğinin kaynağının sefih bohem yaşantısı ve uyuşturucu bağımlılığı olduğunu, hatta ayıkken Modigliani'nin sıradan bir ressam olduğunu savunabilecek kadar ileri gitmiş ve birçok genç sanatçı ressamı taklit etmek umuduyla uyuşturucu kullanımı ve bohem hayat tarzına heves etmiştir. Halbuki günümüz sanat tarihçileri ressamın eğer bu özyıkıcı eğilimlerine kapılarak hayatını mahvetmese sanatında çok daha yüksek seviyelere ulaşacağını öne sürmektedir.

Amadeo Modigliani 2 Temmuz 1884'te İtalya'nın Livorno kentinde doğdu. 19.yüzyılda Livorno İtalyan standartlarına göre yeni bir şehir sayılırdı. Modigliani’nin yetiştiği kent, deniz taşımacılığı ve gemi yapımına yoğunlaşmış hareketli bir ticaret şehriydi ancak daha önemli bir özelliği, inancı yüzünden ayrımcılık görenler için bir sığınak olmasıydı. Modigliani'nin anne tarafından büyük büyük dedesi Solomon Garsin de aynı sebepten 18.yüzyılda Livorno'ya göç etmiş bir mülteciydi.

Kültürlü bir Yahudi ailesinin en küçük oğlu olan Modigliani, ressamın doğumundan kısa süre önce iflas eden bir işadamı olan Flaminio Modigliani ve eşi Eugenia Garsin'in dördüncü çocuğu olarak fakir bir hayata gözlerini açtı. Daha on yaşında iken tüberküloza yakalanan Modigliani hayatı boyunca zayıf akciğerlerinin yarattığı hastalık tehdidinin gölgesinde yaşayacaktı. Ressamın özellikle kültürlü bir kadın olan annesi ile çok yakın bir ilişkisi vardı. İlk öğretmeni ve kendisini sanata yönlendiren de annesiydi. 14 yaşında annesi onu Laverno'daki en usta ressam olan Guglielmo Micheli'nin sanat okuluna kaydetti. Hocası Micheli " Macchiaioli" adı verilen ve Fransız izlenimcilerine yakın, renge ve manzaraya ağırlık veren yerel bir İtalyan resim akımına dahildi. Modigliani burada 1898'den 1900'e değin çalıştı. Biçime yönelik ilk sanat eğitimi 19.yüzyıl İtalyan sanat ortamının temaları ve üsluplarından derin şekilde etkilenen bir atmosferde gelişti. Bir yandan Rönesans sanatının tesiri, diğer yanda Leutrac ve Giovanni Boldini gibi ressamların üsluplarının etkileri ilk dönem çalışmalarını derinden etkiledi.
Annesinin de cesaretlendirmesiyle sanat eğitimini tamamlamak amacıyla 17 yaşında evden ayrılarak önce Floransa'ya ve 1903 yılında da Venedik'e taşınan ve Istituto di Belle Arti'ye kaydolan Modigliani burada ilk kez haşhaş içmeye ve şehrin tekinsiz gece hayatında vakit geçirmeye başladı. Ömrü boyunca arttırarak sürdüreceği bu aşırı hayat tarzını seçmesinin kökeninde basit bir gençlik isyanı veya klişe bir bohemlik hevesinden daha ötede, Nietzsche'nin ki gibi radikal felsefelere olan bağlılığı yatmaktadır. Küçük yaştan itibaren dedesi İsaco Garsin tarafından felsefe konusunda eğitilen ressam, Nietzsche, Baudelaire, Carducci ve Comte de Lautreamont gibi yazarlardan derin şekilde etkilenmiş ve gerçek yaratıcılığa giden tek yolun düzene ve hayata meydan okumadan geçtiğine inanmıştır.

Beş yıl sonra 1906'da genç Amadeo Paris'e geldi ve önceleri Montmartre bölgesinde sakin bir hayat sürdü. Paris'te Montmartre'de yoksul sanatçılar için bir komün olan Le Betau-Lavoir'e yerleşti ve Caulaincourt sokağında bir stüdyo kiraladı. İkbalden düşmüş bir ailenin çocuğu olan Modigliani gösterişli giysileri ve tavırları ile fakirliğini bohemlik örtüsü altına gizlemeye çalıştı. Bu dönemde önceleri Venedik'teki yaşamının aksine asosyal denebilecek kapalı bir hayat sürdürdü. Bu dönemde Picasso, Utrillo, Jean Cocteau ve Soutine gibi avangart çevrelerin önde gelen sanatçılarıyla tanıştı. İlk dönem eserleri (1908 tarihli Yahudi Kadın gibi) o sırada daha yeni başlayan kübizmden nispeten az etkilenmiştir ve daha çok Steinlen, Lautrec ve Picasso'nun Mavi Dönem’iyle ilinti kurulabilir. Ancak bir yıl dahi geçmeden tavrı ve ünü dramatik olarak değişti ve kendini şık bir akademisyen sanatçıdan bir çeşit serseriler prensine dönüştürdü. Bohem çevrelerde bile sivrilecek derecede aşırı hareketlerde bulunmaya, çok miktarda alkol, haşhaş ve absent kullanmaya ve kadınlarla günübirlik ilişkiler yaşamaya başladı. Kadınlar onu dayanılmaz şekilde çekici bulurken, ressamın kendi de kadın cinsine hayrandı. Kadın portreleri ve nü çalışmalarının eserlerinin merkezi teması olması şaşırtıcı değildir. Bu eksantrik hayat tarzı, gösterişli kahverengi fitilli kadife ceketi, boynundaki parlak kırmızı fuları ve kocaman siyah fötr şapkası ile giyinişine de yansıyordu. Onun bu değişimi ve nerdeyse intihara varan özyıkıcı temayüllerinin kaynağında çocukluğundan beri çektiği tüberkülozun eninde sonunda onu erken bir ölüme götüreceğine dair kanaatinin ressamı henüz yaşarken hayatın tadını çıkarma düşüncesine ve saldırgan bir aşırılığa yöneltmesi olduğu düşünülebilir.

Bu sefih hayat tarzı kaçınılmaz olarak mali sıkıntıları da beraberinde getirdi. 1909 yılında para sıkıntısı içindeki Modigliani sıklıkla eserlerinin bir bölümünü de ardında bırakarak bir küçük stüdyodan diğerine taşınmak zorunda kaldı. Kötü sağlığı onu daha iyi bakım göreceği İtalya'ya annesinin yanına dönmeye zorladı. "Viyolonsel Çalan Adam" tablosundaki çizgi renk ve fırça darbesini aşmakta ve daha bu dönemde Modigliani’nin özgün tekniğini göstermektedir. Paris'te yaşadığı dönem boyunca ciğerleri kötüledikçe ve uyuşturucu ve alkol bağımlılığı sağlığını bozdukça daha defalarca annesinin yanına dönecektir.
Aynı yıl tanıştığı heykeltıraş Brancusi vasıtasıyla Afrika heykelleri ve maskları ile tanışan Modigliani 1913'e değin sadece forma yönelik araştırmalarla meşgul oldu ve dört yılda sadece 30 tablo yaptı.

Oranları uzatılmış yatay ve sade formlar ve oval yüzler bu dönem heykellerinde karakteristik özelliklerdir. Hem çizimlerinde ve hem de yağlıboyalarında kadın zarafetini dışavuran kıvrımlı kontör çizgileri kullanır. Daha sonra sağlık sorunları ve mali nedenlerle heykeli bırakıp tekrar resme yoğunlaşmak zorunda kalsa da Afrika heykel sanatından öğrendikleri yaşamı boyunca eserleri üzerindeki tesirini sürdürdü. Modigliani'nin sanatında Afrika ve Kamboçya primitif sanatlarının etkisi olduğu bilinse de stilizasyonlarında Kuzey İtalya'da geçen eğitim yıllarında çevresinde bulunan ortaçağ heykellerinin de aynı oranda etkisi olabileceği düşüncesi de makuldür. Portrelerinde Afrika kabile masklarına duyduğu ilgi etkisi görülürken hem resim hem heykellerinde görülen oturan figürlerinde, figürlerin yüzleri belirgin badem gözleri, büzülmüş dudakları, çarpık burunları ve uzatılmış boyunları ile düz ve maske gibi yüzleriyle Antik Mısır resimlerini andırmaktaysa da. aynı karakteristik özellikler ortaçağ Avrupa resim ve heykelinde de görülmektedir. Sanatçının Avrupa figüratif resim geleneğinden Eski Mısır’ın hiyeratik formlarına, Klasik ve Afrika heykel sanatına değin bir kaynaklar demetinden beslendiğini söylemek doğru olacaktır.

1914 ve 1916 arası, Modigliani'nin İngiliz gazeteci Beatrce Hastings ile ilişkisi dengesiz bir yaşam tarzını daha da kötüleştirdi. Bu dönem eserlerinde Divizyonizm etkileri görülmektedir. 1916'da ressamın yaşamı yeni bir yola girer. Modigliani'yi meşhur bir sanatçı haline getirmeye azmeden arkadaşı Leh şair Leopold Zborovski ressamın menajerliğini üstlendi. Kübizm'den etkilenen bu dönem eserleri (Kisling, 1915) kesin hatlı sert kompozisyonları ile farklılaşır. Modigliani artık üslubuna tam olarak hakimdir. Kahverengi, gri, siyah, mavi ve yeşil, deri rengi için ise okr kırmızısı kullandığı resimlerinde renk kullanımı ölçülüdür. Ancak resimlerini karakteristik bir şemaya indirgemesi 1916 tarihli Chaim Soutine ve 1917 tarihli Blaise Cendrars'ın portrelerinde görülebileceği gibi modellerinin kişiliklerini resme yansıtmasını engellememektedir. Bu dönemde çıplak kadın figürü çalışmaları sıklaşır. Kadın vücudunun çizgileri adeta ritmik melodilere dönüşür.

İlerde eşi olacak zarif ve yetenekli sanatçı Jeanne Hebuterne ile de şair Zborovski'nin evinde tanışır. Hebuterne o sırada 19 yaşındadır ve Katolik kökenli bir burjuva ailesinin kızıdır. Modigliani ile ilişkisi yüzünden ailesince reddedilen Hebuterne, Modigliani'nin daha dengeli bir yaşam tarzı sürdürmeye başlamasına neden oldu ve ressamın yaşamının son iki yılındaki en iyi çalışmalarının birçoğunun da ilham kaynaklığı etti. Bu dönem portrelerinin karakteristik özelliği uzatılmış silüetler ve özellikle uzatılmış boyunlardır. Dostu Zborovski'nin de cesaretlendirmesiyle Modigliani ilk sergisini Ekim 1917'de Paris'in Latiffe sokağındaki Berthe Weill Galerisi’nde açtı. 32 yağlıboya ve çiziminden oluşan sergide çok az eser alıcı buldu ve nü tablolarından rahatsız olan Paris polis şefi tarafından aynı gün içinde eserlerin "umumi ahlaka uygunsuzluğu" gerekçesiyle kapatıldı.

Kasım 1918'de çiftin ilk ve tek çocukları olan Jeanne Modigliani doğdu. mali sıkıntılar ve akciğer enfeksiyonu yüzünden zayıf düşen sanatçı şair Zborovski'nin de desteğiyle, 1918-1919 kışını ailesiyle Nice'de geçirdi. Burada geçirdiği dönemde tablolarının yalnızca çok küçük bir bölümünü turistlere satabilse de ölümünden sonra en popüler ve başarılı işleri olarak tanınacak eserlerinin çoğunu da bu dönemde üretti. Mayıs 1919'da eşi ve kızı ile Paris'e dönen Modigliani La Grande Chaumiere Sokağı’nda bir daire kiraladı.

Modigliani 1920'de, günlerdir kendilerinden haber alamayıp merak eden komşuları tarafından dairesinde yüksek ateşten sayıklar halde bulundu. Karısı dokuz aylık hamileydi. Hemen çağırılan doktorun yapabileceği birşey yoktu. Çünkü ressam o zamanlarda tedavisi olmayan bir hastalık olan tüberkülar menenjitten muzdaripti.

24 Ocak 1920 tarihinde henüz 35 yaşındayken Hopital de la Charite'de hayata gözlerini yuman Amadeo Modigliani Paris'in neredeyse tüm avangart sanat çevresinin katıldığı muazzam bir cenaze töreniyle toprağa verildi. Dokuz aylık hamile olan eşi Jeanne Hebuterne ertesi gün ailesinin evinin 9.kat penceresinden atlayarak intihar etti. İki aşık, öfkesi dinmemiş olan Hebuterne ailesinin nihayet 1930 yılında Jeanne'ın mezarının taşınmasına izin vermesine dek ayrı mezarlıklarda yattılar.

Beş kuruşsuz ve kimsesiz halde ölen ve ömrü boyunca yalnızca bir tek kişisel sergi açabilen Modigliani'nin ünü ölümünden sonra birden arttı. Acıdır ki ressamın öldüğü yıl zengin Amerikalı müşterilerin Paris'i istila ettiği yıl oldu. Bugüne değin hayatı hakkında dokuz roman, bir tiyatro oyunu yazılan, bir belgesel ve üç uzun metrajlı film çekilen Amadeo Modigliani'nin sanatçı öldüğünde henüz 15 aylık olan kızı Jeanne tarafından "Modigliani: İnsan ve Efsane" adlı bir de biyografi yazılmıştır.


Yararlanılan Kaynaklar

- Andre Salmon, Modigliani’nin Yaşamöyküsü, Düşün Yayıncılık
- Alfred Werner, Amedeo Modigliani, London, 1967, Thames and Hudson
- Carol Mann, Modigliani, London, 1980, Thames and Hudson
- James Thrall Soby, Amedeo Modigliani. New York,, 1977, Arno Publishing
- Mason Klein, Modigliani: Beyond the Myth, The Jewish Museum and Yale University Press, 2004

Sancar Özer
Lebriz.com

"Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir"

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Okyanus, Gökyüzü ve Küçük Yıldız (Masal)

“Okyanus göğe aşıkmış. Hava değil su sanırmış.”(1) Binlerce yıl onun için nice fırtınalara ev sahipliği yapmış, nice gemiler batırmış, nice savaşlarda nice korsanlar yutmuş. Sürekli minnet beslemiş göğe yukarıda kendi renginde, kendi tadında duruyor, kendisini kendine katıyor diye. O denizler deniz, karalar kara olalı beri bunu böyle bilmiş; yağmurlarla kendisine dönenin kendisi olduğunu hiç bilememiş
...
Ola giden bu masalda, gökyüzünü yurt edinen milyarlarca yıldızdan sadece biri; bir küçük yıldız, akşam olunca hüzünle açarmış ışıklarını; ve sabaha kadar, güneş yüzüne değene kadar, hüzünle, hiç kıpırdamadan otururmuş evinde. Gökyüzündeki diğer yıldızlara benzemezmiş bu küçük yıldız. Diğerleri gibi şenlikle yanıp sönmez, bayramlara katılmazmış.. Haa bir de dilsizmiş. Bazı yıldızların söylemesine göre, evrene gözlerini açtığı ilk gün kendi dilini kesmiş. Bazı yıldızlar ise onun dilsiz doğduğunu söyler. Ama en yaygın söylence şudur ki, küçük yıldız okyanusun göğe olan ümitsiz aşkına tanık olduğu ilk anda lâl olmuştur.
Küçük yıldız hüzünle ışıklarını açar, hüzünle oturur, hüzünle kaygı biriktirirmiş gözlerinde.. O kaygı bir gün gözlerini de kör edecek noktaya geldiğinde küçük yıldızın evinde sadece solgun bir ışık görünür ve sadece arp tınıları duyulur olmuş.. Komşusu olan yıldızlarlar onu ve hüznünü hiç önemsememişler, küçük bir budala olarak görmüşler.. Yıldızlar kendi aralarında konuşurlarken bunu söylerlermiş yalnız: Küçük Budala ! Aslında hiçbiri onu budala görecek cesareti bulamazmış kendinde. Çünkü bilirlermiş ki o küçük yıldız, gökyüzünün sunduğu görkemli şenliklere, törenlere, albenilere kendileri gibi kapılmamış hiç. O küçük yıldızın, lâl olmasaymış eğer, yine de gidip okyanusa, aşkını anaforlara kat diyemeyeceğini, aşka her gece üzerine giydiği hüzün kadar değer verdiğini bilirlermiş.
Küçük yıldızın törensel bir hal alan farklılığını itaatsizlik olarak düşünen gökyüzü derin öfkeler içinde sürekli buhranlar yaşarmış. Küçük yıldızın ateşini eritmek, ışığını iyice yok etmek için de sürekli şenlikler düzenler, bütün yıldızları katılmaya zorlarmış. Hoş zorlamasa da kimse ondan gelecek bir gazaba uğramak istemezmiş zaten. Bir tek küçük yıldız, tek bir şölene bile katılmayan küçük yıldız gökyüzünde eğreti asılı durmayı göze alabilmiş.

Gecelerden bir gece, gökyüzü gazaba karar kılmış. Gece güne, okyanus aşka evrildiğinde, tüm yıldızlar uyurken Nemesis’ i çağırmış. Ve Nemesis korkunç gazap hülyalarını da sürüyerek uyagelmiş davete. Olanı biteni dökmüş gece içinden, anlatmış zoruna gideni, okşayarak gururunu intikam hülyalı tanrıçanın.. Önce itiraz etmiş tanrıça, “Hayır” demiş, “Benim işim yeryüzüyle. İnsanlarla. Kibire düşenlerle. İsyana dönenlerle” Gökyüzü daha da okşayarak gururun tenini, Nemesis için bir şölen düzenlemiş ve kalmasını istemiş, yedi yıldızın ışığını alıp hediye etmiş. Şölen başlamış. En güzel ışıklarını giyinen yıldızlar dönmeye başlamışlar Nemesis’ in etrafında. Saatler ilerledikçe gece en güzel demini almış, yeryüzündeki görevlerini unutan Nemesis’ i kıvançlara sürüklemiş. Gökyüzü vaktidir deyip küçük yıldız için sonsuz gazap dilemiş Nemesis’ den. Nemesis siyah ipek giyitler içinde, kendinden geçmiş bir halde kaldırmış hançerini, uzakta cılız gözlerinden inciler süzülen küçük yıldızın üzerine davranmış. Nemesis bir daha, bir daha savurmuş gazabın hançerini…

Okyanus göğe aşıkmış. Hava değil su sanırmış. Ola giden bu masalda değişmeyen tek çalkantı aşk olarak kalmış. Şimdi çocuklar, balıkçılar ve aşıklar, gökyüzündeki muhteşem şenliği görmek için başlarını yukarıya kaldırmadan önce, ilk sulardaki şölene tanık olurlar ve ilk hayranlığı ona sunarlar…
Çünkü o sularda göz kamaştıran danslarıyla oynaşan milyarlarca yakamoz, “bizler birer küçük yıldızız” diye çağrışıp (!!), sevda şarkıları mırıldanmaktadır... Geceleyin göz göze geldiğinizde onlara, okyanusun aşkını soracak olursanız eğer; ki sormayın. Lâl olup ağlamaya duracaklardır..

hüseyin murat (Ekim 2006)

(1) Soysal Ekinci – "Okyanus göğe aşıkmış" isimli şirinin giriş satırı

9 Mayıs 2009 Cumartesi

'sus'malı düş

ne yıldızların ateşi mum alevine
ne kaçışlar “gel” e döndü
aşk büyüdü
kendine


ne farkı var sözlerimin eskisinden
yokluğuna dair yazıyorum o kadar
bir o kadar konuşsam ne çıkar
iyisi mi susayım / bir şey kalsın geriye
öylece sustuğun
aşkım ömrümü geçti az önce


ne farkı var ayrılıkların / iki ucundan tutuyorsak
uzak düşerken hem öğrenmiyor muyuz biraz
kimse görmüyorsa dolduğumu
olur ya insanlık hali / olsun varsın
sen sus
yüzündeki son anlam bana kalsın


ne farkı var sokakların birbirinden
rastlaşmadan geçiyorsa insanlar
ne mendil düşüren var / ne gül alan
öykünüp eskiye veriyorsam sözleri
olur ya bu benim halim / bırakın
deyivereyim aşkta hayat yok / hayatta aşk
yine de sen ayrı / farklı / orada
belki bilirsin
kaç sevgi kaç mülk eder hayatın borsasında


ne farkı var yenilginin bir aşk günlüğünden
özlemin bir yengi mi yoksa / öylece söyle
gelirken bunları düşündüm / geldim
küçük yıldızları döküp eteğine
hiçbir yenilgiyi kaçırmadan / öylece
durma sus
ben geldim..


ve tunç ve demir ve çelik
çekice kılıca ivmelendim / örselendim / geldim
telaşlarım / yorgunluğum / tarih bilmezliğim
ne farkı var teneke trampetler çalıyorsa başımda
uşaklığı don kişot’ a ; şövalyeliği sancho panza’ya verdim
sen dilersen sus /ama dur
yanımda


ne farkı var konuşan bir çekincenin
dillenmeyen bir aşktan
hüzüne vuruyorsa direnci
sevdaya dair ne varsa unutabilirim ben
hiç yokmuş yazılmamış gibi / öylece
öyle temiz
bir masal kaçırabilirsen eğer
nasılsa keder de suskundur / düşlerken yıldızları
hadi sus / yine de ben
duyabilirim..


ne farkı var doğruyla yanlışın / ikisine de yakınsa aşk
eski bir tavır / yeni bir eda
korurken uysal / severken hırçın
küsleniyorsam çocuğum / gülüyorsan bilge
işte öylece
senin ki doğru / benim ki yanlış
nasılsa geldim
susmalı düşlerdesin / belki
girebilirim..


“yeryüzü mutluluğu” dedi lucretius / ötesi yok
“aşk sende insanoğlu” / başka bir ev yok
evren evrilir / insan akar
geldim
ne farkı var gelmekliğim gecikmişse
denize varmadan
bitmeyen o şiirin
son dizesindeyim / öylece
sus !
sayımın çokluğunca
ölebilirim..


bilmesem de tarihi/ herodot’ u
dokuz kitabından birinde / mutlak yerim vardır
ama sinefru’nun piramitlerine taş çektiğimi atlamış olabilir
ne farkı var / zorla yapılanla aşkla yapılan
aynı sonucu verse
biri kalır biri yıkılır / öylece
oniki tonluk bir taştır belki
sen de suskunluk
benim ellerimde..


ne farkı var adetim değilse
bir şiirin ortasında ağlamanın / ağlamamaktan
olur ya bu benim halim / bırakın
deyivereyim yağmur bildirisi bir gecede
çok da perişandım aşktan
aklımdan mayıslar temmuzlar geçmedi değil
sonrası yollardı / içlenmekti
bir kasım gecesi şarkının en zor yeriydi
öylece
çok söylenen / çok susulan
durur gözlerimde..


bir çocuk evden kaçışlarından
ya da minik aşklardan yaralanırsa / o bir serüvencidir şimdi
yana yakıla yenilen / ve herbir yarasında zafer izleri
ne farkı var sözlerim / tekrarıysa aşkın
o sendedir
toplar külleri öylece
çok sus çok
doğarım sende


saçlarını özlemek bir hummadır / gözlerini düşlemenin imgesi yok
aşk devam zorunluluğu / öylece
nergis suya inerken düş bahçelerinde
kanamak geçmişin yıkanmasıdır
ne farkı var bir okyanus sevdasının sana büyümekten
seninki çocuk aşkından öte..
öylece
sus !


ne farkı var anlamı olmasının / olmamasından
‘gel git’ lerin, hezeyanların
taş gibi durmaktansa / savaşa durmak
denebilir belki
o da benim halim öylece
bak sen susuyorken
geldim ve gittim uzak bir uygarlığa
gördüm / tek bir tanrıçada toplamışlar savaş ve aşkı
vuruyor hayata..
tamam / örttüm dudaklarını !


özlemek demiştim / ben dışında her şeyi / seni..
aşktan daha yorgun bir sözcük bu
ne farkı var / çarpıp çarpıp uzaklardan dönse
o ki akar su / akar
bencilce / öyle
taşıyor demiş miydim yataklarım
denizlere varmadan
ki taşıyor
iç çekişi kalbimin
ve bilmeni çok isterim / derin sızılarda bile seni…
tam burada sus !


ne farkı var ışıkları aşkta düşlemenin
militanın devrim düşlerinden / geceye ağıyorsa
karanlığın ıslıkla şarkılanmasıdır / öylece
ancak / birinci öykü uzunca
hani dünyayı sarmalar
ikincisinde çıkarsan sabaha
taze bir teoridir mutluluk / belli değil kalır mı yarına
söyledim
geciktim
geldim
masallar bıraktım suskunluğuna


bilesin / akıl uslu değil
düşler çalkantılı
ne farkı var küçük bir yıldız söylencesinin
düşakıl olmaktan / yine öyle değil
akıldüş olmak da var sahipsiz yanlarında
evet geldiysem gittim demektir / öyle
hani biliyorum ki susarsam yenilirim
susarsam sırt veremeyebilirim
gitmeden geldim
sen orda lâl / ben dilinde


güne ve geceye açılan kapılarda
kör sağır ve dilsizse her şey
kendinden yola çıkıp / ad koymanın zamana
ne farkı var
ha bin yıl yakın
ha bin yıl uzakta
çakıl taşının deniz feneriyle
selamlaşması belki
öylece
ışıklı / suskun / kıyıda


öyle gördüm kendimi / bin yıl uzakta
oysa kendi duygusundaki sevda
sende bulduğum
ve kanımca yaşanmıştır geldiğim söylence
tristan’ dan önce isolde’ den sonra
ne farkı var bir ömür / aşkın önüne geçse
salt bir siyah bayrak sallayabilir hayat
belki / öylece
bu kez
ben susarım sende


öyle gördüm kendimi / bin yıl yakında
evet / uzaklardan geldim
öylesi bir aldatmaca tarih / bilmezken
biliyordum insanı büyüten aşkları
kendini seven her duyguda
lirik, pastoral / ne varsa
öylece
büyüyordum.. büyüyordum..
ne farkı var benmişim / değilmişim
eski bir öyküden yeni bir öyküye geldim / belki
herkesin mutlu okuduğu
ve sustuğu..


aramak demiş miydim / masalın gülen yanını yüzünde
yüzünde olmak / öylece
yüzünde acıyı kovan bir masal olmak
novalis’ in aradığı mavi çiçek belki yüzün
yağmur damlasının içinde
ne farkı var aramanın
büyümenin
özlemenin
sustukça anlamında
sustukça bende


söz ne ise / her kim ise yollara düşen
bilip de gitmiştir söz vermediğini / öylece
ki düşüverse aklıma sana gelmekliğim
en çok ve en az zamanlarımda sana
kopagelse yolların düşü
sevinirim
ne farkı var sonu
düş bahçelerine çıksa / çıkmasa
sen hep sus
yüzünde açabilirim..


ten acıda düş sancıda / aynaya vuran suret
topladım / gördüm kendimi
sevdim acıyı hüsn-ü kabulde
aşktır evet (!) bütün parçalar / döner yüzüme / kalır yüzünde
ne farkı var şimdi / durmaksa aynadan içre
aynadan öteden
çiçeği dalına bağışlamak denebilir belki
öylece geldim
gecikmişsem / ne demeli ?
sadece sus!


ne farkı var / sanıyorsak hayatı öyle genç
dün ve bugün / paradigma ve aşk
sokaklar upuzun öyle ıslak kalsın
eski aşklar gibi sayıları olmasın
sanıyorum dün bugün / bugün dündü / öylece
mendilleri toplayıp yerden / geldim
sesini tanıdım / bir ahenkti özlemi / saklı gülüşlerinde
gül aldım gül sattım bahçelerine
belki geciktim
dur !
susmak yakışsın..


nasıl sınar kelebek hayatı / kozası aşk olmasa
acıyı hayata dönüştürmektir belki
sende bulduğum..
alırsın ya gam yükünü kadim bildiğin candan
yine öyle değil / bir yel değirmenidir dönen gün
döner.. döner.. / öğütür / her ne ise yaşanan
taşır baba kucağında sevinci belki / öylece
ne farkı var bir kazancın / bir kaybedişten
fena bir tesadüfe yakalanıştır bu
sonradan usuma düşen
bir evrilmedir hayattan acıya
ötesi
susmak !


attis derlerdi / sangraid’ den önce kibele’ den sonra
temmuzlara uzanan bir öyküm var
hayatın sadakati / hayatın ihaneti
aşkın kimliği yok, gördüm öylece
ırmağın kızını yitirdiğim yerde
bırakarak sevinci
geldim
her varış bir yakınlık / her kaçış bir tapınmadır aşka
ağaca / acıya / sunaklara durdum
vardım
yoktum
ne farkı var / geldim / sustuğunda..


fena bir sızıya tutulmadır bu
geceyi güne / günü geceye yakartan
açılır sandıklar, kilitli odalar / bilinmez
her ne ise aranan
buldum öylece / billûr kırıkları
ne farkı var / bir varmış bir yokmuş masallar
seni aramak / bir söz aralığı / bir çocuk yankısı
kapının kapanma anı
seni buldum öyle güzel !
seni
susma zamanı..


gördüm açılan bungunlarda / yürek dolusunu
tütünü çiğneyip atmaları / bir savaş yeridir saklı odalar
açarak açmayarak geldim / ne farkı var
ki buldum / adı efkâr olan her şeyi
üzerinde kağıtlar yerler dolusu / öylece
sevdiğim bir telaşta / her ne ise özlenen
seni aramak kadar güzel belki
telaş mıydı sabır mı / onu bilemedim
eşkinli hayata eşkiya / sevdalara masal olarak geldim
odalar dolusu sus !
o ki / çözebilirim..


gördüm / sofrada ekmeğe eli yetmezken
üç kral kızının hülyasıyla / büyüyen çocukları
o çocuklar sonradan kırımlarda öldüler
dağlarda destanlarla yasını tuttum
jandarmalar sarıp dört yanını aşkın / beni gördüler
artık herkes belkili / ve tetikteydi / ben bir suydum
seni düşleyene kadar / belki
huysuzdum öylece
saçlarının kırıklarında o çocuklarsa eğer
kıyılarımda hala göçsüz kuşlar yatar / sen
asice sus !


sonra / kırılganlık gecekondu / konuverdi yüreklere
herkes adını aradı / çocuğunu arar gibi
ne farkı var / mahşerin beş atlısı
uçurmuşsa çatıları üzerimizden
o eylül sabahından hiçbir tank kalmadı geriye
geçti gözlerimizden.. / öylece
şimdi belki / kaf dağından inen anka kuşudur sesin
söyler adımı / bir kıvançtır ayaklanır :
tarih nerdesin ?
tanımsız bir sevinçti sende tattığım
bulmak kendini !
yorulma / sus !


denilmiştir herkesçe evet
aritmetiği zayıf bir ikmal olduğum
sürekli yalpaladığım söylenmiştir
ki gelmelerimin şekil yasası
acemi sonatlar bütünüdür / öylece
kurgusu bende / ya da sende
aykırı bir uğraştır belki / öykülere taşınmak
ve benim herkese dediğim
sevdanın külfet olmadığı / değildir diye geldiğim
ne farkı var / sende susmak
bende anlatmak..


ne farkı var / bir masal bin masala büyürse
bin masal bir masalda ölür
karıncanın kış telaşındaki öyküsüdür bu
ne demişimdir / ne anlatılmıştır
durur önümde sessizce
ayaz vursa açılan ilk sayfadan / uçuşsa baharın rengi
ol kitapta yitmektir aslolan
belki / uçarı çocuk sesleri kalır yürekte
sonra / hep gelirim
duyarım parmak uçlarındaki eşyayı
oturup kalkışları / içlenmeleri
yaşarım / öylece
seni..


düşündüm asiyi gözlerinde / sustuğunu duydum
yorgun yanlarını yorgun yanıma / öylece
mavi miydi / deniz mi / aklın haritasında yerin
sordum, savundum, geldim..
hep güzel buldum !
üşümüştü bütün masallar / birinde sen üşümüştün belki
tahir’i zühre’ye kerem’i aslı’ya suyu akışına katıp
kalbimi yakmaya durdum
ses verdim, geldim
ne farkı var / ol hikâyede kendimi / ol hikâyede seni
ol hikâyede / hep bir kapı önünde
bekledim..


gezdim kaygı çukurlarında / korktum / geldim
bunu demişimdir kasım gecesi / akıldadır
usun diğer yarısı budur belki
biliyorum yorgunsun
ama nasıl bırakırım orda, öylece ağır / sen de açıl
en az iki tanık ister hayat / öyle
çeşmenin de hakkı vardır
dolan testide
demişimdir / yarına iyi bir şey kalır
ne farkı var dağı dolanıp geldim / suydum
bir ömrün yatağında yıkarken mecraları
sana mecburdum
sus ! / ben ağlarım..


kanadım / açtım / gözlerin derin bir akşamdı
yıldızları gizleyen
sal ki kendini gör öylece / ben oradaydım
hep bir ısrarla durdum / o gizil yaralarda
ne farkı var / duyan ve duymayan herkes oradaysa
acı bilenler için oradaydı / ve
gözlerin yumuşak bir renkti
okşanmaya hazır
o ki muzdarip, o ki eşkıya, o ki sevdaydım
acılı yanımla seni sınayamazdım
gittim / sustuğunda


uzaklaşan ayak seslerine geldim
tek bir öykü kalmıştı geriye sesini arayan
yılgılardan yılgılara yuvarlanan
ateş küresi yüzüm
utangaç gökkuşaklarında / öylece
bir acı olmalıydı adını arayan
ben mi / geçtim çizgi romanlardan
siyah beyaz filmlerden
dünden bugünden yarından
toplayıp iyi sonları suskunluğuna
duracağım yalnızlığa geldim

...

hüseyin murat (kasım 2006)

23 Nisan 2009 Perşembe

Beceriksiz

Kabuğunu koparmadan
Ne bir elmayı soyabildim
Ne de iyileştirebildim bir yaramı
Ama karşıma çıkınca
Kızmadım hiç elma kurduna
Bendim çünkü bıçağı saplayan
Onun yurduna

Şair diyorlar benim için
Bilmiyorum oysa
Her şiire konmalı mı uyak
Her yere nedense
Konamıyor teyyare
Hay dilimi
Arı türkçe soksun; uçak


Kaptan olmak isterdim
Aynanın karşısında
Eski bir sinema yıldızı
Gibi ağlayan
İstanbul'un hatlarında
Bir fırça hafifliğiyle gidip
Gelen vapurlara


Eskimo bir şair dokunuyor omuzuma
ve Kız Kulesi'ni göstererek
Bırak artık diyor üzülmeyi
Yedi tepeli bu şehirde
Şiir okunacak tek yer
Elbette denizin ortasındaki
Şu küçük buz dağı


Terzi olsa da babam
Sökük dikmesini beceremem
Beni yalnızca sen anlarsın
İğnenin deliğinden geçsin diye
İpliklerin bir anlık ıslatıldığı dudaklara
Takılıp kalan annem


Sunay Akın

15 Nisan 2009 Çarşamba

Geldiğimde

Geldiğimde notun duruyordu masanın üzerinde
Sekizde yatmıştın
Saatime baktım sekizi beş geçiyor
O gün anladım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığı
Aramızda düşman gibi duran zamanı
O gün anladım
Senin bana erken
Benim sana geç kaldığımı


Murathan Mungan
Fotoğraf: Nalan Kilimci

10 Nisan 2009 Cuma

küresel mim

Blog kullanımında 'mim' nediri tam olarak keşfedememiş olmakla birlikte süzdüğüm, gördüğüm kadarıyla fenaya işaret değil ! 'Mim'lenmek bir iz, bir alt çizgi ise geriye dönüp baktığımda (özellikle üniversite yıllarında) tarafıma atılan çentiklerin 'sakıncalı ve önlenmeli biri' şeklinde gördükleri halime atfedildiğini bildiğimden, burada görmüş olduğum mim içerikli konulara ve yazılara hiç yanaşmadım bile..
Gel görelim ki bu 'mim' o 'mim' değilmiş, hoşmuş iyiymiş:)
'Mim'lenmeye dair bilgi sınırımın, "yazdıklarınla iyiye işaretsin" boyutuyla genişlemesini sağlayan, dostluğu, içtenliği ve birbirinden güzel tarifler içeren bloğuyla Aytaç Hanım'a ( http://aktifmutfak.com/ )teşekkürlerimi iletiyorum.
Sanırım bu 'küresel mim' blogdan bloğa sirayet ederek iz bulan bir başlık. Kaynak blog ( http://pcoyunlari.org/) da küresel krizle ilişkilendirilmiş. Küresel krizi küresel mimle (sakıncalı ve önlenmeli anlamıyla) savmak olası mıdır bilmem ama kriz süreçlerinden nemalanan, gözünü çalışanlarına diken, tefeci ve mali spekülatörlere sövmek olasıdır.
Kapitalizmin mutfağında arz-talep eğrisinin talep yönündeki çıtasını yukarıda tutabilmek, yeni ihtiyaçlar yaratıp satabilmekle ilişkili olduğundan tüketim en yüksek yaşam modeli haline getirilmiştir. Kapitalizmin her 3-4 yıllık dönemine denk gelen ve öncelikle üretim ekonomisi ve çalışanlarını vuran bunalım, en üst düzey tüketime dayalı bir yaşam modelinde dahi son derece sancılı bir şekilde kendini hissettirebilmektedir. Takıldığım yer; kapitalizmin üretime dönük yapıyı sübvanse etmek ve onarmak yerine mali ekonomiyi (bankaları, borsaları) kurtarmaya kotarmaya çalışmasıdır. Binanın temelini güçlendirmek yerine üst katlarını onarmaya kalkmak !..
'Para sizde, dostluk sizde, şefkatim üzerinize olsun, halkın cebindeki paralar son kuruşuna dek kasalarınıza dolsun, işten çıkardığınız 1000 kişinin bir yıllık maliyeti bir haftalık kârınız ama olsun helal olsun' edasıyla, çalışanı, çalışmayanı, özet lisanla halkı, tefeci kuruluşlarla yüz yüze bırakan, onları ikinci bir krize sürükleyen, mali kapkaçcılara bu imtiyazı ve fütursuzluğu tanıyan anlayıştır; takıldığım..
Uzatmamalıyım sanırım; esenlikten çıkmayalım:)
Aşağıda yer alan blogları 'mim'lemek (dikkat çekmek) isterim:

Fotoğraf Neyi Anlatır: http://fotografneyianlatir.blogspot.com/
Ahmet Doğan: http://ahmetsdogan.blogcu.com/
Ceset İzleri: http://cesetizleri.blogspot.com/
Hayalbemol:
http://hayalbemol.blogspot.com/
Sakin Kafa:
http://www.sakinkafa.com/
Keops: http://ilknurozen.blogspot.com/

5 Nisan 2009 Pazar

"bizim olanlar / olmayanlar"



Nasiplenmesin diye dilin ağusundan, eksilmesin diye terazi değeri, sakındığın tüm sevgi sözcükleri durur bıraktığın yerde..

Bıraktığın yerin üzerinden bir sözcük hayat geçer / kapılarına öfkeyle vurur / yener ve yenilir sende / ol manifestoda salt yengi - yenilgi yoktur..

Yoktur..

Filmin bir sahnesinde görmüş geçirmiş adam, kendisine aday adama der ki: “Bizim olanlar ya da olmayanlar hepsi iz bırakır. Bu izler -şimdi sende çok derini çiziyor – hepsi kalır. Ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün. Sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler; ama öyle değil ! Ne kadar acı çekersen çek, şunu hiç unutma: Çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer.. Ressam olur insanlar başkalarının kalbini hep kazıya kazıya.. Ya da resim olurlar senin gibi kazına kazına.. / … / Hayatta yeşil kalmak da var, sararmak da”
Filmin bir başka sahnesinde kadın ayrıldığı adama:
“Aslında bunları özlüyorum. ”der.
Adam kadına: “ –Seni- diyemiyorsun değil mi?. Seni özledim diyemiyorsun. Her zaman kraliçelik peşindesin. Hep ulaşılmazsın. Ben bugüne kadar o kadar çok şey özledim ki ! Unutuyorum bazen; artık fark etmez diyorum. Dünya artık böyle benim için. Sen yoksun! Yoktun zaten!.. ”


Yoktur!.. Vardır!.. Ne fark eder ?!

Dinledikçe yüzü solan beste, teraziden düşen güfte;
Dinlendikçe (!) bulur kendini..

Bıraktığın yerde bıraktıkların değil sen varsın – dır !

Güngörmüş bir adamın onbir yılı ertesi bakacağı yerde güngörmemiş bir adam vardır.

Tüm sesli sevgiler kendini kutsar, için için lâl olduğunu yok sayar.

Sessizlik serpilip güzelleşir.. Dillenir kalbe doğru..

“hiç kimseye söylemedim;
eski bir kapıya aşık olduğumu.
kuş kanadında sakallı adamların gelip,
bir ekmeği bölerek pirleri gömdüğünü.
ağzımı açıp "ah mine'l aşk" desem,
aralıkları kapatıp, kalbime saklandığımı.
nihayetinde bir kilittim,
yasaklarımdan başka neyim ola...”

Mustafa Nazif

Bıraktığım yerde bir yasaktım; kilitlerim yoktu.. O bir kilitti; yasakları yoktu.. Düğüm düğümdü karşılığımız..

"Mine'l aşk" diyeni suya sardılar..


hüseyin murat (nisan 2008)

17 Ağustos 1999

şair düşünür ve der: "kurşunlar sözcükler gibi ölümcüldürler" / hayata tutunduğum saatlerde aydım ve dedim erkenci sözü / yırtılmadı yüreklerin abası..

bu kez düşünmeme sırası sizde / donuk gözlerinize yapışan o fotoğraf / ellerinizde solan bir hayatın enkazıdır / resmiyetin dizgesine asılıdır böbürlü kayıtlarınız / sizin resmi tarihiniz beyler / tefeci tarihiniz / en çok anaları ağlatmaktadır..

yine düşünmeme sırası sizde / biz anlatalım / elinizin kirine yapışan o fotoğraf / beton bloklarla örselenmiş insan hayatıdır / felaketi mülkiyete esastır / ve tanklarla ezdiğiniz kentlerin yirmi yıllık yağmasıdır / kursağınızda kalan / hiçbir enkazı kaldırmayın beyler / aradığınız kırk bin ölü / nabzınızı yoklamayan tarihin / düşleri satın alınmış milletler bölümünde saklıdır..

hüseyin murat
eylül 1999

23 Mart 2009 Pazartesi

kırmızı ibikli küçük tavuk

Zamanın birinde bir çiftlikte kırmızı ibikli küçük bir tavuk yaşarmış. Tavuk kendi yiyeceğini kendisi bulur ve bu güzel çiftlikte çok mutlu bir hayat yaşarmış. Bir gün buğday taneleri bulmuş ve bunları ekerek daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:

'- Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek ?'

Ördek cevaplamış:
'- Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim. Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın.'

Domuz oradan seslenmiş:
'- Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.'

Fare hemen atlamış:
'- Ben buğday ekiminden anlamam ancak kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim, sonra ödersin.'

Ticaretten ve tarımdan anlamayan kırmızı ibikli şirin tavuk, bu sözler
sonrasında kahve ekmeye karar vermiş ve buğdaydan vazgeçmiş.

Ancak kahve nasıl ekilir bilmediğinden yine yardım istemiş: '- Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?'

Ördek:
'- Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi sana satabilirim' demiş.

Domuz:
'- Ben kahve yetiştirmekten anlamam ancak kahveleri zararlı böceklerden korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım' demiş.

Fare de:
'- Gübre ve ilaç için gereken parayı istersen sana borç olarak veririm ' demiş.

Sonunda kırmızı ibikli tavuk çalışmaya başlamış, çalışmııııış çalışmış.

Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş. Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:
'- Kahveleri satmama kim yardım edecek?'

Ördek:
'- Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin. '

Domuz:
'- Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez.'

Fare:
'- Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen lazım.'

Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içinde imiş ve yiyecek tek bir lokması yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardım istemiş:
'- Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?'

Ördek:
- Ben yardım edemem, senin hiç paran yok.'

Domuz:
'- Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken de kalmadı, yiyecek yok.'

Fare:
'- Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.

Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyor.

Kaynak : İngiltere de ilkokullarda okuma kitabı olarak okutulan 'The Little
Red Hen'
kitabı

3 Mart 2009 Salı

ironi

hayat bir belkidir / belki değildir
gelmek ve gitmektir
‘belki’ bir ironidir
ironi bir kedidir aslen
nankör değildir
belki öyledir
öyle ya da böyledir geçer önümüzden
sandığımız / sanmadığımız
dokunur severiz
küser döneriz
belki biz geçeriz geldiğimizi
koşar gideriz
‘hayat’ bir unutmaktır
belki
!

hüseyin murat (Mart 2009)

yanımda olacaktın


























düşünsene
yanımda olacaktın
öyle değil / yanıbaşımda
derken
bir söz / bir söz daha
-seviye kal- diyecektim
-bu gece yelkenler mayna-
-olmaz / belki başka zaman
bir çingene gecesinde buluşuruz-
suya düşecektin
düşünsene
yanımda olacaktın
öyle değil
yanıbaşımda !


hüseyin murat (1994)

2 Mart 2009 Pazartesi

24 Şubat 2009 Salı

ben sana uyuyordum

seni uyuyordum
sen uyuyordun
seni izliyordum
sen uyuyordun
gözlerin
dudakların
saçların uyuyordu
ben sana uyuyordum
sen uyuyordun
hüseyin murat 1994

senli/sensiz

...
ateş böceğinin dargınlığı
ışıklı geceleredir
benim dargınlığım
ışıklı gecelerde
yiten sendedir
hüseyin murat (1993)








Dünyayla arandaki savaşımda, dünyanın yanında ol !..

Franz Kafka

aybebek


Fotoğraf: Bade Nar

bebek

Fotoğraf: Zeynep Su

sorgu

ne bir adım öndeyim
ne bir adım geri
burası neresi olmak için
bulmak için orası neresi
...
hüseyin murat (1993)

21 Şubat 2009 Cumartesi

Hayallerinizi kovmayın;
çünkü onlar gittiler mi siz kalırsınız belki,
fakat artık yaşamıyorsunuz demektir.

Mark Twain

17 Şubat 2009 Salı

bir adam bir kadını sevdi

çok şey oldu ve hiçbir şey olmadı aslında
bir adam bir kadını sevdi
yalnızlığıyla aldattı sonra
...
bir adam bir kadını sevdi
kadının göğsü titriyordu
çok şey bekliyordu aşktan
aslında hiçbir şey beklemiyordu
...
bir adam bir asi ağaçtı
gövdesini baltadan önce yaktı
kadın yangına kova kova ateş taşıdı
...
bir adam ruhunun bacasından tüten yalnızlığa
bir aşk ısmarladı
parası çıkışmadı
...
bir adam düşlerken bir kadını
başının üzerinde yastıklar yatırdı
...
bir adam bir kadını ve çalıkuşu ellerini sevdi
yüzünü parçalamadan önce
teninde dolaşan iki düş gemisi
...
bir adam bir kadını sevdi
mavi bir iklim yeşil bir korunaktı dünya
her rengin kendi içinde bir tayfı vardı
...
bir bakışta aşktı ayışığı
aşk bir bakışta / kalsaydı
kimseyi kanatmazdı
...
bir adam bir kadının buğulu gözlerinde ısıttı kendini
şiirler dokudu bir çift yeşil büyüyle
öptü ve örttü onları sevdaya dair
...
çok şey oldu ve hiçbir şey olmadı aslında
bir adam bir kadını sevdi
yollara düştü sonra
...
hüseyin murat (2001)

16 Şubat 2009 Pazartesi


çocuklar biriktirilir dokuz ay on gün
ömür boyu harcanmak için

feminizmin ders notları arasında
baykuşlara misilleme yapıyor bayankuşlar

herkes kuşları unutmuşsa eğer
mıçayım ufo'larına

eskiyen kürkleri
kimse tavşan yapmadı

kirpiklerin dikenlerine kadar
silahsızlanmalı dünya

Akgün AKOVA

15 Şubat 2009 Pazar

Sevi (mi ?)
Uyurken düşüme sızı
yürürken yoluma
üstleniyorum tüm borçlarını

Şiir (mi?)
Kanatmadık dil mi kaldı
dişleri geçtiğinde
Bahçesinde imgelerle avutur beni

Ben (mi?)
İkisine ray döşeyen
ücretsiz yol işçisi
Nicedir ki heba olur emeğim

Nazım MUTLU

'İz ve Rüya' dan


İnsan İki Kişidir

ben sana eski bir şey söylemiştim
evler içe doğru açılıyordu daha
kelimeler içe doğru açılıyordu daha
içe doğru açılıyordu daha
iki kişi bir insanda

insan iki kişiydi

insan iki kişidir
daha kalabalık değildir
biri olmaktan

yokluğun bıraktığı iki kişiden
biri derinliğine insan
biri boğulur ondan

iki kişidir insana
tuzaktan düşen orman
hanidir kuşlardan konuşmadık

en az iki kişidir
bir insanda aşk olmak
onları da birbirine bağışla

iki kişinin düellosunda
karşısında ondan kutsal
kimi bulacak insan

iki kişiysen yalnızsın
deli çocuk deli kadın
topladığın deli çiçek

iki kişilik biletin
insanı çoktan geçti
birazdan dolar yalnızlık

iki kişi daha var
biri yola çıktı yine
içimde biri açacak

ben sana eski bir şey söylemiştim
biri fazla
insan iki kişidir

insan şimdi kaç kişidir
kaç kişiden kalır bir insan
kaç kişi bıraktıysan
bir insandan kendine

beni iki kişi bırak
biri ateş olsun sarsın
biri bunu yangın sansın

beni iki kişi bırak
biri ele versin beni
biri suçumu üstlensin

beni iki kişi bırak
beni iki kişi bırak

Eskiden Terzi (1991 - 1994)
Haydar ERGÜLEN

14 Şubat 2009 Cumartesi

dokunuşlar (6)

hep bir utançla / uykusuz panik
gövdemi yaslıyorum pencere önlerine her sabah
anaları çocukları felaketleri yazıyorum
çaresiz suskunluğum denli ağrıyor başım

her sabah kimsenin bilmediği
kimsesiz 'yas'ım


hüseyin murat (2000)

dokunuşlar (5)

çaresiz yalnızlığımda bir sabah
bir sabah özlemsiz
gözlüyorum kenti ve ötekileri
ezberimdeki mitlerin talan vaktidir
kimsenin bilmediği kimsesiz bir haber tek sütuna
dünden aklımda kalan
filipinler mi türkiye mi neydi

çöp yığınları altındaki yüz
aynı yerdeydi...


hüseyin murat

dokunuşlar (4)

açlığın kentlerini sevmiyorum evet
çaresiz suskunluğum denli mülteciyim her sabah
bir tır kasasında sessiz
bir gemi ambarında çoğul / ölümlerim

pasaportsuz geçerim ülkebölenleri / tarlaları / nehirleri

zorumu tacirlere verdim...


hüseyin murat

dokunuşlar (3)

analar düşüyor usuma felaketler denince
ölümü karşılayan kireç yüzleri
çaresiz suskunluğum denli yorgun elleriyle
ne ayaklarının altındaki cennet masalı
ne göğüslerindeki madalyalar

aldırışım gözlerinden süzülür...


hüseyin murat

dokunuşlar (2)

felaketler sızıyor gözlerimden evet
yağmasından hoşnut hiçbir kentin işbirlikçisi değilim
yoksula deprem / yoksula sel / yoksula savaş
yoksula eziyet hiçbir kenti sevmiyorum / evet
dinsizim / münafığım / mülteciyim
gemisini batıran işçiyim
kimsenin bilmediği kimsesiz şairim her sabah
her sabah felaketine memur kentlerin birindeyim

çaresiz suskunluğumda...



hüseyin murat

dokunuşlar (1)

sabah mahmuru yüzüme değiyor yel
sabah usul usul giriyor kanıma
kimsenin bilmediği kimsesiz yorgunum her sabah

felaketler sızıyor gözlerimden...


hüseyin murat

yok bi aşk !

dönüp dönüp aşkı savunuyorum kendime
ağu gibi akıyorum içime ne zamandır
şiirin isyanlı adresini arıyorum

dönüp dönüp yanıyorum halime
ağıtlarla çiziyorum tüm resimleri
çok bi gerçeğe benzetiyorum

durup durup koşuyorum kendime
kendimi geçiyorum
kendimi özlüyorum
yok bi kendim !

pastoral öyküler yazıyorum beynimin her noktasına
kentlerin bekâretini kanatarak
güneşi ve kırları geziyor yüzüm
ateşin / toprağın
direncini yokluyorum
anlıyorum başağın doldukça hüznünü boyun eğişte
her boyun eğişte
ağlıyorum
yok bi isyan !

nehirlerle dönüyorum kentlere
yataklarca kuruyarak
yataklarca insan uyuyor evlerin gecesinde
sevişmeli adresleri arıyorum
bir dal bir yaprak
hınzırlık yapan çok
yok bi aşk !

hüseyin murat (2000)

13 Şubat 2009 Cuma

unutma gözlerini bende çocuğum


unutma gözlerini bende çocuğum
unutma geri al
onları öfkeden kurtar
güneşe sal

unutma sözlerini bende çocuğum
bil ki zehir tadı var
onları acıdan kurtar
denize sal

unutma ellerini bende çocuğum
yasaklardan çekip al
onları sıcak oyunlarla
rüzgâra sal

hüseyin murat (1993)
Fotoğraf: Utku Mersinli

yiter suda / kalır suda

gülün / kokusu / yiter / suda / gölgesi / kalır
kokusu / yiter / suda / gölgesi / kalır / gülün
yiter / suda / gölgesi / kalır / gülün / kokusu
suda / gölgesi / kalır / gülün / kokusu / yiter
gölgesi / kalır / gülün / kokusu / yiter / suda
kalır / gülün / kokusu / yiter / suda / gölgesi
yiter suda / kalır suda
gül
hüseyin murat (1994)

- ben dul emine'nin yetimi
çırak kerim
en iyi ben bilirim
bayram sabahları
komşu tabaklarından utanmayı -

Şaban PALA

"Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar"

Yankı

yokluyorum, aklınız zzzt zzzt beş karış havada
bir kulağınızdan kürdilihicazkar giriyor
zenci şarkıları çıkıyor öbüründen, acılı
hüznü nedendir o şarkıların ilerde öğreneceksiniz
şimdi sevinciniz çalçene, gençsiniz çok
siz genç olunca elbet aşk da genç
gün ışığı da genç ücyüzbin kilometre bölü saniye
taşbebeğiniz dolaba kilitlenmemiş, o da genç
ben yaşlandım unutuyorum
içlerinde çiçek adları olan şiirleri koparmayın
demiş miydim size

Akgün AKOVA

10 Şubat 2009 Salı

Aşk

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.

Cemal SÜREYA

Bir Gün Sabah Sabah


















Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, sisler daha kalkmamıştır Haliç ten.
Vapur düdükleri ötmektedir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam...


Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş-on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber.


Şarkılar söylemişim pencereden.
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lüle taşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapancadan bir sepet elma almışım.


Ver elini haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafifden soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu.
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu...


Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
-Kim o dersin uykulu sesinle içerden.
Saçların dağınıkdır, mahmursundur.
Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim,
Bir sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni,
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç' ten.
Fabrika düdükleri ötmektedir.


Turgut UYAR