30 Kasım 2010 Salı






Dünya'nın gördüğü her büyük başarı, önce bir hayaldi. En büyük çınar bir tohumdu, en büyük kuş bir yumurtada gizliydi.

Haydarpaşa Garı

Haydarpaşa Garı yangınından pay çıkarmak için Mimar Taner Orhon' un 2005 yılında kaleme almış olduğu bu yazıyı okumak gerekiyor..

Anadolu coğrafyasının İstanbul' a varış noktası olarak nitelenen Haydarpaşa Garı, kendi çevresini de içine alan ve yaklaşık 1.000.000 m2'lik alanı kapsayan 'Dünya Ticaret Merkezi ve Kruvaziyer Liman' adı altında yapılaşmaya açılıyor. Basına yansıdığı kadarıyla, inşa edilecek yedi adet gökdelen, turizm, kongre, iş ve kültür merkezi gibi birimleri kapsarken, Haydarpaşa Garı otel, Kadıköy ve Harem' i de içine alan sahil kesimi yat limanı ve marinaya dönüşüyor. Gerçekleştirilmek istenen proje, İstanbul' un son 25 yıllık kentleşme tarihinde yaşanacak en ağır mekânsal dönüşümü öngörüyor. 17.09.2004 tarihli ve 5234 sayılı kanunun geçici 5. maddesiyle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kadıköy Belediyesi'yle Üsküdar Belediyesi'ni devre dışı bırakarak, bölge ile ilgili her ölçekte imar planı yapmaya, yaptırmaya, değiştirmeye, re'sen onaylamaya ve ruhsat vermeye Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nı yetkili kılıp, kesinleşen planların uygulanması zorunludur hükmüyle projeyi gerçekleştirmek isteniyor.
İstanbul coğrafyası kuşkusuz bu tür müdahalelerle ilk defa karşılaşmıyor, fakat gerçekleştirilmeye çalışılan proje büyüklüğü ve kapsadığı alan ile bir ilk olma özelliği taşıyor. Bu özellik onu, toplumsal gerçeklikle ilişkilendirirken, farklı bir bütünsellikle ele almayı zorunlu kılıyor. Buradaki 'bütünlük' kavramı, toplumsal olguların ve gerçeklerin ilişkilenmiş biraradalığını ifade ediyor. Bütünün kendisini var eden parçalarla ve parçaların kendi aralarında kurdukları ilişkilerle birlikte oluşan toplumsal gerçeklik, kentsel yapılı çevreye yapılan müdahalelerin çözümlemesini, sadece 'yer' in ontolojik özelliklerinden hareketle yapabilme rahatlığını da ortadan kaldırıyor. Kent coğrafyasının, 'yer'in ontolojik özelliklerinden hareketle kavranışı, onu ait olduğu toplumsal ilişkiler sisteminden kopartıp, tarihsel, kültürel, doğal ve hatta etnik özellikleriyle değerlendirmeye tabi tutuyor. Örneğin, Suudi prense satılan Sevda Tepesi, Mısırlı Yalısı' nın bahçesi ve koruluk alan olma özelliği ile gündeme gelirken, Park Otel ve Gökkafes' e muhalefetin merkezinde, İstanbul'un bozulan silueti yer alıyor. 1.000.000 m2 alan söz konusu olduğunda ise yerin kendisine ait özellikler iyice silikleşirken, dönüşümü değerlendirmek başka bir kavramsal çerçeveyi zorunlu kılıyor.

Küresel pazar
Bu çerçeve, yapılı çevrenin dönüşümünü, kapitalist sermaye birikimi ile ilişkilendirip, onu içinde barındırdığı siyasallaşmayla birlikte kavramaktır. Kapitalizm, son 30 yılda biriktirdiği krizini, kendisini var eden hegemonik ilişkileri 'küreselleşme' adı ile mikro ölçekten makro ölçeğe kadar yeniden tanımlayarak aşmak istiyor. Azgelişmiş ülke ekonomileri, yapısal uyum programları aracılığı ile uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına cevap vermek üzere, pazar haline getiriliyor. Küresel pazarda yer bulabilmek, küresel rekabeti artırabilmek ve yabancı sermayeyi ülkeye çekmek kamu hizmetlerinden ve sosyal devlet politikalarından vazgeçmeyi gerektiriyor. Kalkınma ve kamu yararı kavramlarının yerini yükselen piyasalar alıyor. Borsa-faiz-kur üçgeni toplumsal yaşamın merkezine yerleşiyor ve bu noktadan sonra küreselleşme, kapitalizmin kendi nesnelliğinin zorlamasıyla birlikte, onun sahibi sınıfın öznel tercihleriyle yüklü ideolojik bir saldırıya dönüşüyor. Küresel sermayeye eklemlenme amacıyla gerçekleştirilen dönüşümler, sadece üretim alanıyla sınırlı kalmayıp toplumsal yaşama ve kent coğrafyasına da sıçrıyor. Küreselleşme ideolojisinin azgelişmiş ülkelere dayattığı planlı projesinin ayakları üretim alanında, 'post-fordizm', kültürel alanda 'post-modernizm', kentsel alanda 'yarışan yerellikler' ve 'küresel kentler ağı' olarak şekilleniyor. Yarışan yerellikler kuramı, kapitalizmin eşitsiz gelişimine uğramış mekânsal birimlerinin, sermayenin kârlılığını artıracak şekilde yeniden yapılanmasını öngörüyor. Yeniden yapılanma sürecine giren coğrafyalar ikili bir değişime uğruyor. İlki, tekrar ilk paragrafa dönersek, mekânın 'ontolojisi', yer olma özellikleri tamamen ortadan kalkıyor, tarihselliğinden, yaşanmışlığından ve kullanım değerinden soyutlanan mekân, sadece değişimin nesnesi haline gelip kârlılığı maksimize etmenin aracına dönüşüyor. Diğer değişim, söz konusu yerellikteki artı değer sömürüsünün de maksimuma çıkarılmasını, yani, işçi ücretlerinin sermayenin o mekânı tercih etmesini gerektirecek kadar düşük tutulması sayesinde gerçekleşiyor. Diğer yandan, mekânda aniden yoğunlaşan sermaye de eşitsizlikleri körükleyici bir etki yapıyor. Küresel sermayenin isteklerine cevap veren herhangi bir yerellik, bir başka yerelin ortaya çıkıp çıtayı yükseltmesine kadar gündemde kalıyor. Peki tüm bunlardan sonra ne oluyor? Küreselleşme ideologlarının öngördüğü şekilde, kentsel çevreye yapılan yabancı sermaye yatırımı kalkınmanın bir aracı olup verimliliği artırıyor mu? Siyasal iktisadın tanımlarıyla kesinlikle hayır. Çünkü kalkınma, işgücünün verimliliğinin artması, bunun için de çok yüksek düzeyde üretim araçları kütlesinin kullanılması gerekiyor. Diğer ifade ile yatırımın, ticaret ve finans sektöründen çok sanayi sektörüne yapılması gerekiyor. Peki sanayi sektörüne yapılan yatırım sonucu elde edilen gelirin, mekân gelişmesinde oynadığı rol nasıl ortaya çıkıyor? İşte buradaki ayraç, siyasi öznenin üretim sonucu oluşan katma değeri nerede, nasıl ve kimin için kullanacağı konusunda vereceği karar oluyor. Bilinen ise şu; katma değerin üretildiği coğrafi mekânlar değil, kullanıldığı mekânlar gelişiyor ve değişime uğruyor.

Nüfusun yoksullaşması
Haydarpaşa ve çevresinde gerçekleştirilmek istenen değişime, yukarıda anlatılan kavramsal çerçeve ile yaklaşırsak, karşımıza, sermayenin, birikim krizini aşma doğrultusunda, küresel kentler ağına yarışan yerellikler kavramı üzerinden eklemlenme isteği çıkar. Bu amaçla Haydarpaşa Garı ve çevresi küresel kentin ayırıcı görünümü olan, kongre, turizm, iş merkezi liman ve eğlence merkezine dönüştürülür. Süreç, iletişim ağlarıyla emperyalist merkezlere bağlanan Singapur, Manila, Beyrut gibi kentlerde gerçekleştiği şekliyle işlemeye başlar. 1.000.000 m2 alan kamuya kapatılır. İnşai faaliyetler çok büyük bir iş gücünü azgelişmiş bölgelerden merkeze doğru çeker, yapım esnasında ve sonrasında sunulacak hizmetler sermayenin diğer sermayelerle ve emeğin emekle rekabeti nedeniyle minimum maliyetlerde olmak zorundadır. Minimum maliyet küresel rekabette gücünü koruyabilmenin olmazsa olmazıdır. Ancak bu rekabet, kent nüfusunun hızla yoksullaşmasıyla sonuçlanır. Diğer yandan, arazi spekülasyonu ve ondan elde edilen rant sonucu oluşan konut fiyatları merkezde yaşayan işgücünü çevreye doğru iter. İkinci sonuç, çevrede oluşan kaçak yapılaşma veya gecekondulaşmadır. Metropolde yaşayanların gündelik yaşamı da değişime uğrar, merkezden uzaklaşma, emeğin yeniden üretiminde gerekli iş dışı yaşamın azalmasını, onun yerine ulaşıma ayrılan sürenin uzamasını gerekli kılar. Küresel kent, metropolün bütününde değil, kısıtlı bir parçasında toplumsal, ekonomik, mekânsal değişimin yaşandığı yerdir. Haydarpaşa Garı ve çevresinde yaşanacak süreç de bu gelişmelerden azade olmayacaktır. Dolayısıyla, liman ve çevresinin yapılaşmaya açılması karşısında geliştirilecek bir projenin, 'yer' in ontolojik özelliklerini (tarihsel, kültürel, doğal) değil, küreselleşme ideolojisinin siyasal dinamiklerini ve onun mekâna etkilerini kavrayan ve ona karşı duruşu içeren bir bakışı oluşturması gerekiyor. Sermayenin mekân üzerinde rahatça hareketinin temel belirleyeni, kendi iç dinamiklerinden daha çok, toplumsal sınıfların siyasal mücadeleleri sonucunda ortaya çıkan siyasal dengeler oluyor.

Taner Orhon (Mimar)


28 Kasım 2010 Pazar

Vasiyet

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
Ölürsem kurtuluştan önce yani,
Alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan Beyin vurdurduğu
Irgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu
tarlalar ortamalı, kanallarda su
ne kuraklık, ne candarma korkusu
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemiştim ben
daha onlar düzülmeden
duymuştum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
-öyle gibi de görünüyor-
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani....

Nazım Hikmet (1953, 27 Nisan)

27 Kasım 2010 Cumartesi

Bir Farkındalık Projesi: "Hayata Dokun"

Bu proje hayatı işaret ediyor !

Ülkemizin sosyo-ekonomik koşulları, kültürel iklimi çerçevesinde, kadın temelinde bir çıkışla ete kemiğe bürünen özgün bir projeden söz edeceğim. Bu çalışma hem söz hem iş üretiyor dersek, farklılığına ve önemine atıfta bulunmuş oluruz sanırım.

'Hayata Dokun' neyi amaçlıyor ve hedefliyor; kendi sunumuyla tanımaya çalışalım:

"Kadınları toplumsal her alanda destekleyip bilgilendirerek; sosyal ve hukuksal haklarının farkındalığını artırmak;
Kadın hakları konusunda hukuksal ve sosyal danışmanlık;
İş yaşamındaki kadınların yaşamın her alanında farkındalığını artırmak;
Eşit iş, eşit ücret;
İşyerlerinde kadınlara yönelik istismara (Mobbing) karşı sosyal ve hukuksal farkındalık bilincini artırmak;
Terfi istismarına karşı sosyal ve hukuksal eşitlik farkındalığını artırmak (Breaking the Glass Ceiling);
Çalışan kadınların çocuklarına sosyal ve eğitim çevrelerince uygulanan istismara hukuki çözümler sunmak;
İş kadınlarının aile yaşamındaki psikolojik ve sosyal istismar öykülerini dinlemek, profesyonel çözümlerle yanlarında olmak, yol göstermek; sosyal, psikolojik ve hukuki danışmanlık vermek;
Evdeki kadınlarının sosyal, ekonomik, kültürel alanda yeri ve rolleri ile ilgili bilgi paylaşımına önayak olmak;
Aile içi şiddet – istismar konularında yardım etmek ve ücretsiz danışmanlık vermek
Sosyal ve hukuksal alanda kılavuz olmak, yol göstermek;
Halk toplantıları düzenleyerek kadınlarla yüz yüze iletişime geçmek, bire-bir danışmanlık vermek;
Evdeki kadınların üretkenliğini artırmaya yönelik projelerle sosyal yaşamda aktif rol almalarını sağlamak;
Kadın sorunlarını, kimlik bilgilerinin gizliliği ilkesine bağlı kalarak paylaşmak, sosyal ve hukuksal çözümlerle kılavuz olmak, kadınların yanında olmak…"


'Hayata Dokun' projesi, akademik güçlü bir altyapı; bilimsel veri ve adımlarla ilerliyor.. Gönüllük çerçevesinde yazın ve görsel kuruluşlardan destek buluyor.

Her ne kadar konunun öznesi kadınlar olsa da, tüm etkileşimler ve diyalektik bir yaklaşımla, hayata dokunup, hayatın onarım gerektiren tüm öğelerini tedavi etmeyi öngören bir proje olduğunu düşünüyorum..

(Bu) hayatın mimarları (!) ve failleri (!) var. İçinde bizler varız. İzleyen kimliği ile bir misyon üstlenmek faile destek vermek olacağından, ters giden bir(çok)şeye itiraz etmekle işe başlamalıyız.. Sesimiz bir diğerimizin sesinde yankı bulmalı; ve çoğalmalı (dokunuşlarımız)..

'Hayata Dokun' u dillendiren (şimdilik) bu sınırlı sayıdaki gönüllü insanı, attıkları (büyük) adım için kutlamak gerekiyor.


* 'Hayata Dokun' projesini internet üzerindeki sayfasından izleyebilir; katılıp, destek verebilirsiniz.

http://www.hayatadokun.net/



Hüseyin Murat

Yaz Geçer

























Acemi bir sevdadandır bunca ömür katlandığım.

Sen yoksan yüreğimin içinde
kar tozu değer
yıkılır kalırım tenim buzlar üstünde
ay kararır gece çöker yüzüme
kalkamam
bilirsin
üst yanımdan bahar geçer yaz geçer.

Acemi bir sevdadandır bunca ömür katlandığım.

Sen varsan yüreğimin içinde
kurşun değer damarıma kan çarpar
yürür giderim
ne Fırat' tan ne Dicle' den esirgerim canımı
gül ışığı tatlı bir düş
geceler hep Osmanlı
göğsümün yangın yeri gelin alayı
güz mü dersin kış mı dersin o da ne
her yanımdan bahar geçer yaz geçer.

Acemi bir sevdadandır bunca ömür katlandığım.

Sen
bir var
bir yoksan yüreğimin içinde
nasıl gelir mavi gece nasıl gider kanlı şafak
bir yanım ezik güldür öbür yanım soğuk kül
yol üstünde üşür müyüm yanar mıyım bilirsin
uzağımdan kaç güz geçer
yakınımda kaç kış kalır
bilirsin.

Acemi bir sevdadandır bunca ömür katlandığım.

Nazım Mutlu

26 Kasım 2010 Cuma

Benim en iyi dostum terzimdir. Çünkü ne zaman beni görse, derhal o andaki ölçülerimi alır. Oysa bütün öteki tanıdıklarım, benim hala eskisi gibi olduğumu düşünürler.

George Bernard Shaw

23 Kasım 2010 Salı

bugün, neticesini dünden bildiğim bir hayata yakalandım...

hüseyin murat

Bir Ayrılış Hikâyesi

Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...

Nazım Hikmet Ran






dün bir kediyi karşıma aldım / çocukluğuma kuyruğundan baktım...

hüseyin murat

22 Kasım 2010 Pazartesi

aşkın patikasında, taşların yerini, uçurumun dibini, kestiremezsin / seker gidersin...

hüseyin murat

20 Kasım 2010 Cumartesi

Sağ direk

İlkokul birinci sınıfta Ahmet isminde bir çocuğun gözüne yumruk atmıştım."Benim babam müteahhit ben de Fenerbahçeliyim" derdi sürekli. Öğretmenimiz de, ya Fenerbahçeli olduğundan ya da müteahhitleri sevdiğinden sınıfı temsilen onun başını okşardı hep. Günlerden bir gün, teneffüslerden bir teneffüs uzattım yumruğu...
Ahmet' in sol gözünde bir halka, gönlümde bir yumuşama, başımda bir okşama hissi.. Hissi ve cismi delilleri bırakıp sınıfın orta yerine, orta derece kızarık bir kulak ve öğretmenin "yarın velin gelecek" ünlemesiyle gittim eve.
Öğretmen dahil kimse bana, o yumruğu neden attığımı sormadı. Üstelik ilk deniyordum bunu. 'Demek ki yanıtını biliyorlar' diye düşündüm. Sonradan kimsenin kendi doğrusu dışında doğru bir yanıtı olmadığını anladım.
Bu yüzden; anlatmaya lisanı yetmeyen bir çocuğun, hayata kattığı her fiili görgüye ve pabucunu yolda bıraktığı her eyleme saygı duyarım..

hüseyin murat

Dışarıda Üşüyen Haziran Kalbimde Hazan

“Uygarlık ve barbarlık kardeştir.”
-Havel-

Dünya sığmıyor insana Havel,
yüzlerdeki, yüreklerdeki maske,
parada kir, suda klor, havada nem,
yüksek borsa, alçak basınç
ve kanun hükmünde ihanetler, sahtekâr jestler.

/İnsan, sığmıyor insana Havel! /

Ve her şey:
Şey!
Mesela o takvimler, o günler
her biri şimdi kim bilir neredeler?
Yalancıdır aynalara gülümseyen o muhteşem gençlikler;
bir yaz yağmuru gibi çabucak geçecekler.
Bize kalan kurt kapanı sözleşmeler
ve iş akdi kıvamında morarmış evlilikler.

Oysa insanı büyüten yalnızlık mıdır Havel?


Biz bu kentlerde,
bu ömürlerin gecelerinde çürüsek bile,
şimdi eski dağlarda vakur bir şafak yırtılmaktadır
ve dışarıda üşüyen bir haziran;
kalbimde yılların tufanından artık bir hazan.

(Kalbimde hazan
ve şairdir elbet
sözcüklere rus ruleti oynatıp yazan!)

Dışarıda üşüyen bir Haziran.
Kanımda nikotin cehennemi;
Kısa kibrit, uzun duman:Yaan!
Yine yaan… Yine yaaaan!
Yan ki yangınlar bile yansın;
haklıdır içindeki abdal bırak ağlasın...

Bırak ağlasın, artık gündüzlerin ışığında aşk,
gecelerin sularında yakamozlar yok
ve kuşlar konsun diye gerilmiyor balkonlara
çamaşır ipleri;
duyuyorsun işte şiir de yazıyorlarmış iğfal şebekeleri!

Dışarıda üşüyen bir Haziran.
Dışarıda aşksız aşk, Aids, Hepatit b,
dışarıda hormonlu sevinçler, kokmayan güller.
Dışarıda dostluğun, puştluğun kolunda gülümsemesi;
ama öğrendim karanlıklardan ışık destelemeyi
ve baka baka irkilmiş gözlerine hayatın:
İnatla…İnatla gülümsemeyi;
öğrendim içimdeki abdalı hünerle gizlemeyi...

(Herkes fanusuna asmış kendini;
bu yüzden beklemiyorum farklı kıyametleri...)

D ı ş a r ı d a ü ş ü y e n b i r H a z i r a n.
D ı ş a r ı d a ö l d ü i n s a n.
Ö l d ü i n s a n…
H i ç b i r k i t a b a y a k ı ş m a d a n!

Ben de yaza yaza çürütüp dünlerimi;
her gün bu cehennemden çalıyorum kendimi…

Bu yüzden her şey:
Şey!
Havada hava, günlerinde gün, evlerde sarmısak soğan;
hepsi bu işte basit, olağan.
Her şey şey’dir;
inandıklarımızdır belki de yalan.
Abarttığımızdır,
kül’dür herkesin payına kalan...

Yılmaz Odabaşı

17 Kasım 2010 Çarşamba

Evde Yoklar


























Durmadan avuçlarım terliyor,
İnildiyor ardımdan
Girdiğim çıktığım kapılar.
Trenim gecikmeli, yüreğim bungun,
Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar.
Ne zaman bir dosta gitsem,
Evde yoklar.

Dolanıp duruyorum ortalıkta.
Kedim hımbıl, yaprak döküyor çiçeğim,
Rakım bir türlü beyazlaşmıyor.
Anahtarım güç dönüyor kilidinde,
Nemli aldığım sigaralar.
Ne zaman bir dosta gitsem,
Evde yoklar.

Kimi zaman çocuğum,
Bir müzik kutusu başucumda
Ve ayımın gözleri saydam.
Kimi zaman gardayım
Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar.
Ne zaman bir dosta gitsem
Evde yoklar.

Bekliyorum bir kapının önünde,
Cebimde yazılmamış bir mektupla.
Bana karşı ben vardım
Çaldığım kapıların ardında,
Ben açtım, ben girdim
Selamlaştık ilk defa.

Metin Altıok
Resim: http://arataer.blogspot.com/ dan alınmıştır.
Yorum: Mümtaz Sevinç


16 Kasım 2010 Salı

Hitler Paris' te

1940’ta Nazi işgalinin Fransa üzerindeki etkisinin belki de en büyük sembolik görüntüsü olan bu kare o yılları çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor. Eiffel Kulesi önünde görüntülenmek isteyen Adolf Hitler yanında (solda) en beğendiği mimarlardan Albert Speer ve heykel traş Arno Breker’i de alarak bu pozu verir. Fotoğrafçı tabiî ki de bir Hitler tutkunu ve Nazi Partisi üyesi Heinrich Hoffmann’dır.

İşgalden önce Fransızlar tarafından asansörün kabloları kesildiği için Hitler tepeye merdivenle çıkmak zorundaydı bu nedenle aşağıda kalıp poz vermekle yetindi. Fransa’yı ele geçirmişti ama Eiffel’i değil. Birkaç Nazi askeri tepeye kadar tırmanıp Gamalı Haç’ı oraya asmışlardı. Fakat bayrak çok büyüktü. Birkaç saat sonra uçup giden bu büyük bayrağın yerine daha küçük olanı asıldı. Tahmin edileceği üzere kısa süre sonra bir Fransız da çıkıp yerine Fransa bayrağını asmıştı.

Ağustos 1944’te İtilaf Devletleri Paris’e yaklaştıklarında, Hitler Paris askeri ataşesi General Dietrich von Choltitz’e şehri ve kuleyi yok etmesi emrini verir. Fakat general kuleye kıyamaz.

1887-89 yılları arasında Fransız Devrimi’nin 100. yıl kutlamaları için inşa edilen ve daha sonra şehrin mimari dokusuna zıt bir görüntü oluşturduğu için eleştirilen kule, o dönemin ileri gelen sanatçıları tarafından başlatılan bir kampanyayla yıkılmak istenmişti. Hatta yapılırken bile sadece 20 yıl için izin alınmıştı. Süresi dolunca sökülecekti.

Fakat halen ayakta.

Özgür Atak
(Fotoğraf Neyi Anlatır)

Yalnızlık

“Bazen kendim bile kendime kalabalık geliyorum…” Metin Üstündağ

Kapınızı anahtarınızla açıyorsanız… içinize yaptığınız yolculukları uzatıp duruyorsanız… ve kırlangıçlar göç etmişse boşluklara…

Duvara uzak tuğlalar gibi… aynadaki yüz… kilitsiz anahtar… sahipsiz mektuplar…

“Yalnızlığın mis kokmalı” der Bedri Rahmi Eyüboğlu. Ve “yalnızlığın kadarsın…”

Herkesin gittiği vakitler… başım ellerimin parantezinde… siyah beyaz bir ekrandan üstüme üstüme gelen bedelsiz renkler… kursağıma takılan hüzünler…

Samsun’a bakıyorum Kalemkaya’dan. Valhalla Ağacı* gibi görünüyor şehir, akşamın alacasında soluk, yorgun siluetiyle… Bir sevgili gibi biraz uzak ama tüm dallarıyla içimde... tüm kollarıyla sarıp sarmalıyor beni. Her ne kadar budasalar da geçmişini… ve yamalarla kapatsalar da daracık sokaklarını… kıyısında köşesinde sevgili beklediğim sessiz salıncağım, ana kucağı gibi…

Nereye baksam mavi düzyazı… yaralı anılarıma tuzlu bir gökyüzü gibi kapanıyor…

Gemiler geçiyor… Gemiler yüreğimden geçiyor… göğsünde uyuduğum gemiler… bir yanı sende bir yanı bende kalan, Turgut Uyar’ ın “içimizden kaldırdığı” saklambaç oynayan gemiler… alıp gidiyor altını çizdiğim özlemlerimi… yalnızlığım bana kalıyor.

"...koştum geldim ta sınırına değin.burdan ötesi suskunluk, zaman”…

Melih Cevdet Anday’ın, sevgilisinin gözlerinden uzaklığını anlatmak için yazdığı bu dizeler, küçük bir mektupla gönderdiğim boşluğunu doldurmuyor. İki ateş arasındaki ürkekliğimle kapı aralığında kalıyorum soru işareti gibi. Boşluğunla dolup taşıyorum.

Şükrü Erbaş’ın dizeleriyle ters yüz oluyorum:

“senin uzaklığınbenim dönüp geldiğim;bu kadar yalın boşluğun tanımı"

Gerçekten bu kadar yalın mı boşluk? Edip Cansever’in “sonuçsuz, belki’li, kaygan." ve “sevilmemiş” dediği boşluğu alıp gidebilir miyiz taşındığımız yere?

Ludwig Wittgenstein, ‘üzerine konuşulamayan konusunda susmalı’ cümlesiyle bitirdiği eserinde özellikle yarım sayfalık bir boşluk bırakır. Sessizce karşılanıp sessizce uğurlanan ve tüm sayfada sadece beş harf bulunan metin tüm evrende yapayalnızdır.

Bu gün: Hiç, boşluk ve yalnızlık yeterince kalabalık.

Can ADALI


* Valhalla Ağacı: Kuzeyli Adam mitolojisinde Valhalla dağından bakıldığında görünebilen yalnızlık ağacı. Cesur olanların Valhalla ya ulaşmak için tırmanmaya çalıştıkları ve söylentiye göre birçok yiğidin çıkmaya çalıştığı, ancak pek azının başarabildiği; başaramayanların herhangi bir dalında sonsuza dek yalnız kalmaya mahkum edildiği, dallarını ölüm ya da aşkın kırabildiği büyük ağaç.

14 Kasım 2010 Pazar

İstanbul' u dinliyorum


















İstanbul' u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul' u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhanelerıyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul' u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul' u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geciyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul' u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul' u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul' u dinliyorum.

Orhan Veli Kanık
Yorum: Leman Sam

13 Kasım 2010 Cumartesi

kıyısız kuşlar

kıyısız kuşların inkârıdır peyzaj rıhtımlar
üşünür bilmezlikte
bundandır, ağacın bir yakmak olduğunu söylemeleri size

yaslanıp kapı sürgülerine
içerde kalan fotoğrafları yediler
ben denizin kokusundan söz ettim evlere

yakası açık öldü bahçenin garsonları
neyzen bir başına uyandırır rüzgârı (ve)
aşıkların iskelede sobelendiğini unuttum bile..

hüseyin murat (şubat 2010)


Yorum: Neyzen Tevfik - Suzinak Taksim





Tokluk, açlık kadar müşfik değildir..

... / Tanımak, sevginin doygunluk hissini alır (zamanla). Jenerik geriye işleyen bir özlemdir. Tokluk, açlık kadar müşfik değildir..

hüseyin murat

12 Kasım 2010 Cuma

Temiz, İyi Aydınlatılmış Bir Yer (A Clean, Well - Lighted Place)

Epey geç olmuştu ve ağacın yaprakları elektrik ışığını kapattığından gölgede kalmış yaşlı adam haricinde, kafedeki herkes gitmişti. Sokak gündüz toz topraktı ama gecenin nemi tozları götürmüştü ve yaşlı adam geç saatlere kadar oturmayı seviyordu çünkü sağırdı ve geceleyin etraf sessizleştiğinden farkı hissediyordu. İçerideki iki garson yaşlı adamın biraz sarhoş olduğunu biliyordu ve iyi bir müşteri olmasına rağmen çok sarhoş olursa parayı ödemeden gideceğini bildiklerinden gözlerini adamdan ayırmıyorlardı.
Garsonlardan biri “geçen hafta intihara kalkışmış” dedi.
“Niye?”
“çaresizlikten”
“Nesi varmış?”
“ Hiç”
“Hiç olduğunu nereden biliyorsun?”
“Çok parası var”
Kafenin kapısının yanında, duvara bitişik bir masada oturuyor ve rüzgarla hafif hafif sallanan ağaçların gölgelesinde oturan yaşlı adam hariç tüm masaların boşaldığı terasa bakıyorlardı. Caddeden bir asker ve kız geçti. Elektrik direğinin ışığı askerin yakasındaki rütbeyi aydınlattı. Kızın başında bere yoktu ve adamın yanında hızlı hızlı gidiyordu.
Bir garson “devriyeler yakalayacak” dedi.
“ Adam istediğini elde ettikten sonra ne farkeder?”
“Caddeden sapsa iyi eder, devriyeler yakalayacak, beş dakika önce geçtiler”
Gölgede oturan yaşlı adam bardağıyla tabağa vurdu. Genç olan garson adamın yanına gitti.
“Ne istiyorsun?”
Yaşlı adam ona baktı “bir brandi daha” dedi.
Garson “sarhoş olacaksın” dedi. Yaşlı adam ona baktı, garson gitti.
Arkadaşına “bütün gece oturacak” dedi. “uykum geldi, hiçbir zaman saat üçten önce yatmıyorum, geçen hafta kendisini öldürmeliydi”
Garson brandi şişesini ve tezgahın içinden bir başka bardak altlığı alıp yaşlı adamın masasına doğru gitti. Tabağı koydu ve kadehi ağzına kadar brandiyle doldurdu.
Sağır adama “geçen hafta kendini gebertmeliydin” dedi. Yaşlı adam parmağıyla işaret ederek “biraz daha koy” dedi. Garson biraz daha brandi koydu öyle ki, içki kadehin sapından içiçe konmuş bardak altlığı yığının en üstündekine kadar taştı. Yaşlı adam “teşekkür” dedi. Garson şişeyi kafeye götürdü. Tekrar masaya arkadaşının yanına oturdu.
“Sarhoş oldu”
“Her gece sarhoş”
“Niye kendini öldürmek istemiş?”
“Nereden bileyim?”
“Nasıl yapmış?”
“Kendini iple asmış”
“Kim kurtarmış?”
“Yeğeni”
“Niye kurtarmışlar?”
“ Günaha girmesinden korkmuşlar”
“Ne kadar parası var?”
“Çok parası varmış”
“Seksen yaşında filan vardır”
“Bence de seksen var”
“Keşke evine gitse hiçbir zaman saat üçten önce yatağa girmiyorum, yatılacak saat mi bu?!”
“ Gitmiyor çünkü oturmak hoşuna gidiyor”
“O yalnız ama ben yalnız değilim yatakta beni bekleyen bir karım var”
“Vaktiyle onun da karısı varmış”
“Şimdi karısı olsa da ona faydası olmazdı”
“Bilemezsin, bir karısı olsa daha iyi olabilirdi”
“Yeğeni bakıyormuş işte, ipten aldığını söyledin”
“Biliyorum, ben bu kadar yaşlanmak istemem, yaşlılar pis oluyor”
“Hepsi değil, bu yaşlı adam temiz pak biri, döküp saçmadan içkisini içiyor, şimdi sarhoşken bile öyle, baksana”
“Bakmak istemiyorum, keşke evine gitse, çalışmak zorunda olanlara hiç saygısı yok”
Yaşlı adam bardağının arkasından meydana sonra da garsonlara baktı.
Bardağını göstererek “bir brandi daha” dedi. Acelesi olan garson yanına geldi.
Aptalların sarhoşlarla veya yabancılarla konuşurken yaptığı gibi tamamlanmamış cümleler kurarak “bitti” dedi. “bu gece başka içki yok, kapandık”
Yaşlı adam “Bir tek daha” dedi.
Garson bir bezle masanın kenarını sildi ve başını salladı “Yok, bitti”
Yaşlı adam ayağa kalktı, yavaşça tabak altlıklarını saydı, cebinden deri bir cüzdan çıkarttı ve yarım pesata bahşiş de bırakarak hesabı ödedi. Caddeden aşağı giderken garson onu izledi; sallana sallana ama vakurla yürüyen çok yaşlı bir adam.
Acelesi olmayan garson “ Kalıp biraz daha içseydi niye bırakmadın?” dedi. Kepenkleri indiriyorlardı. “saat ikibuçuk bile olmadı”
“Evime yatağıma gitmek istiyorum”
“ Bir saatten ne olur ki?”
“Onun için olmaz ama benim için çok farkeder”
“Bir saat bir saattir”
“Sen de yaşlı adam gibi konuşuyorsun, bir şişe alıp evde de içebilir”
“Aynı şey değil”
Karısı olan garson “evet değil” diye ona hak verdi. Haksızlık yapmak istemiyordu sadece acelesi vardı.
“Ya sen? Her zamankinden önce eve gitmekten korkmuyor musun ya?”
“Sen bana hakaret mi ediyorsun?”
“Hayır yoldaş, sadece şaka yapıyordum”
Acelesi olan garson metal kepenkleri kapatırken “Hayır, ben kendime güveniyorum, kendimden eminim”
Yaşlı olan garson “gençsin, kendine güveniyorsun ve bir işin var, her şeye sahipsin”
“Ya senin neyin eksik?”
“İşten başka her şey”
“Benim sahip olduğum her şeye sen de sahipsin”
“Hayır benim kendime hiç güvenim yok hem genç de değilim”
“Hadii, saçmalamayı bırak da kapıyı kilitle”
Yaşlı garson “Ben şu geç saate kadar kafede oturanlardanım dedi.
“Yatağa gitmek istemeyenlerden, geceleyin ışık yanmasını isteyenlereden”
“Ben eve gidip yatağa yatmak istiyorum”
Yaşlı garson “seninle öyle farklıyız ki”dedi. Eve gitmek üzere giyinmişti. “Bu bir gençlik ve kendine güven meselesi değil, gerçi ikisi de güzel şeyler. Her gece kafeyi istemeye istemeye kapıyorum gelmek isteyen biri olabilir diye”
“Arkadaşım tüm gece açık olan yerler var”
“Anlamıyorsun, burası temiz ve güzel bir kafe, iyi aydınlanıyor, ışık çok iyi, hem ayrıca ağaçların gölgesi de var”
Genç garson “iyi geceler” dedi.
Öteki “iyi geceler” dedi. Işığı söndürüp kendi kendisine konuşmaya devam etti. Işık da mühimdi tabii ama yerin temiz ve güzel olması da gerekir. Müzik istemez. Kesinlikle müzik istemez. Bir barın önünde vakarla oturamazsın ama burada saatlerce bunu sağlayabiliyoruz. Neden korktu? Bu korku ya da ürkme değil. İyi bildiği bir hiçlikti. Hepsi bir hiç. adam da bir hiç. Tüm istediği temiz ve iyi aydınlatılmış bir yer, belli bir temizlik ve düzen, bazıları bunun içinde yaşar ama farketmez, ama o hepsini biliyor, Cennet'teki hiçimiz, bize hiçliğimizi ver, günlük hiçliğimizi ver, bu dünyada da öteki dünyada da hiçliğimizi ver, hiçliklerimizi hiç et, bizi hiç gününden kurtar ve bizi hiçten koru Gülümsedi ve parlak bir kahve makinasının olduğu bir barın önünde durdu.
Barmen “siz ne istediniz?”diye sordu.
“Hiç”
Barmen “ kafayı yemiş biri daha” deyip gitti.
Garson “küçük bir fincan” dedi.
Barmen bir fincan doldurdu.
Garson “ışık bayağı parlak ve hoş ama tezgah cilalanmamış” dedi.
Barmen ona baktı ama cevap vermedi. Sohbet etmek için çok geç bir saatti.
Barmen “bir bardak daha ister misin?” diye sordu.
Garson “Hayır teşekkürler” dedi ve gitti. Barları ve meyhaneleri sevmezdi. Temiz, iyi aydınlatılmış bir yer çok farklı bir şeydi. Artık daha fazla düşünmeden evine, odasına gidecek, yatağına uzanacaktı. Ve ancak sabaha karşı uyuyacaktı. Kendi kendine sadece uykusuzluktan olmalı, çoğu kişi bundan muzdarip dedi.

NOT: Hikaye 1. Dünya Savaşı İspanya'sında geçiyor. Hikayede sözü geçen askerin yanındaki kızın başının açık olması, başında bir bere filan olmaması kızın bir kadın asker yahut hemşire filan değil, bir fahişe ya da benzer biri olduğunu ima etmek amacıyla vurgulanmış. Garsonun “devriyenin onları yakalayacağını” söylemesi de bunu doğruluyor. Asker hızlı yürüyor kızı değil kendi arzularını düşünüyor, kıza bir saygısı yok, kız da ona yetişmeye çalışıyor. Genellikle yazarın romanlarında iki zıt tip kadın oluyor: Ya Meryem Ana gibi masumlar ya da fahişeler. Hikayedeki yeğen masum, evcimen, fedakar kadının sembolü, yaşlı adama bakıyor, onu ipten alıyor vs. Hemingway'in kendisi de Paris'e gitmeden önce savaşa katılmıştı ve Gertrude Stein'ın söylediği gibi “kayıp kuşak”ı temsil ediyor. Bir grup ressam ve yazar savaşla değişen Amerika'daki düş kırıklığını yansıtıyor. Garson bu düş kırıklığının, asker de savaş kültürünün bir sembolü.
" hiç " (NADA) nın anlamı:
Hristiyanların Allah'a ettikleri bir duayı 'Lord's Prayer' ( Allah'ım bize rızkımızı ver, günlük ekmeğimizi ver, dünyada olduğu gibi öteki dünyada da bize nimetimizi rızkımızı ver, günahlarımızı bağışla, bizi kıyamet gününden koru bizi şeytandan koru) diyen bir dua ama adam oradaki nimet, ekmek, kıyamet vs. gibi sözcükleri “hiç”' ya da 'hiçlik' anlamındaki 'nada' sözcüğü ile değiştiriyor. Çünkü o da tıpkı yaşlı adam gibi hayattan pek bir umudu kalmamış, dine, dini kavramlara, Allah'a olan inancını yitirmiş, kaybetmiş birisi. Hayatın, her şeyin bir 'hiç' olduğunu düşünüyor. Zaten hikayenin de ana teması yalnızlık, umutsuzluk, anlamsızlık. Yaşlı adam da, yaşlı garson da karanlığı değil temiz, iyi aydınlatılmış yerleri seviyorlar çünkü karanlık ölümü, yalnızlığı, hiçliği çağrıştırıyor.

Ernest Hemingway
Çeviri: Müjde Dural

Mum (The Candle)

“ Göze göz, dişe diş dendiğini duymuşsunuzdur ama ben size böyle yapmamanızı, şeytana direnmenizi söylüyorum” İncil (Matthew)

2. Aleksandr’ın 1862 yılında altı milyon serfi (çiftçilik yapan köle) özgür bırakmasından uzun yıllar önce, serflik zamanındaydı. O zamanlar insanlar çeşitli lordlar tarafından yönetilirdi. Tanrı’yı hatırlayıp, serflerine hayvan gibi değil, insan gibi davranan çok yoktu, yine de iyi veya cömert davranışlarda bulunan birkaç lord olurdu, fakat en barbarca ve zalimce davrananlar eskiden serf olup, bataktan çıkıp prens olanlardı.
İşte bu ikinci sınıf kişiler, onların yönetiminde olmak talihsizliğine uğrayanlar için hayatı çekilmez yaparlardı. Çoğu köylülükten gelmiş, asil efendilerinin malikanelerinde kahyalığa atanmıştı.
Köylüler haftanın belli günlerinde efendileri için çalışmak zorundaydılar. Toprak ve su boldu ve toprak verimli, bereketliydi. Otlaklar ve ormanlar hem efendilerin, hem de köylüleri doyurmaya yeterliydi.
Malikanelerinden birindeki bir köylüyü kahya yapan asil bir bey vardı, bu yeni kahyaya köylüleri yönetme yetkisi verilir verilmez, adam yönetimi altındaki zavallı serflere en acımasız zalimlikleri yapmaya başladı. Adamın karısı ve iki çocuğu olmasına ve Tanrı’ya ya da insanlara karşı günah işlemesine gerek olmayacak kadar çok para kazanmasına rağmen, kıskançlık ve hasetle doluydu ve iyice günaha battı.
Michael Simonoviç, zulümlerine haftalık resmi çalışma günlerini çoğaltarak başladı, tuğla satmak amacıyla, bir tuğla imalathanesi kurarak, kendi karı için kadın ve erkekleri orada ağır iş yaptırmaya başladı.
Bir keresinde, aşırı çalışan serflerden biri kahyayı şikayet etmek için Moskova’daki lordlarına bir heyet gönderdiler ama bir şey elde edemediler. Zavallı köylüler asilzadenin yanından eliboş döndükleri zaman, kahya onların bu cüretlerinin öcünü almaya karar vermişti. Ve hayatları ve arkadaşları olan serflerin – kurbanların- hayatları eskisinden daha beter oldu.
Serflerin arasında çok hain kimi insanlar da vardı, bunlar arkadaşları mahsus yanlış yapmakla suçlar ve köylülerin arasına nifak tohumları ekerlerdi, zavallı köylüler hayatlarından korkarak yaşarlardı, kahya köyden geçtiği zaman köylüler sanki vahşi bir hayvan görmüş gibi kaçar, saklanırlardı. Mujik (köylü) lerin kalplerinde yarattığı bu korkuyu gören Michael’ın davranışları daha da kötüleşirdi. Aşırı çalışma ve kötü davranışlardan zavallıların durumu beter olmuştu.
Sonunda köylüler, iyice umutsuz bir haldelerken, insanlıktan uzak bir hayvan olan Simenoviç’ten kurtulmak için bir şey yapılabilir mi diye düşünmeye başladılar. Gizli gizli buluşmaya ve en doğru şeyin ne olacağını konuşmaya başladılar. Bu toplantılarda en cesur olanları ayağa kalkıp, arkadaşlarına yakınırdı: “ böyle bir zalimin bizi yönetmesine daha ne kadar katlanacağız? Gelin buna bir an önce son verelim çünkü ölmek bile böyle acı çekmekten iyidir. İnsan kılığına girmiş bu şeytanı öldürmek kesinlikle günah sayılmaz!”
Paskalyadan önce toplantılardan birini ormanda yaptılar, Michael köylüleri efendileri için temizlik yapmaya göndermişti. Öğle olunca yemeklerini yediler ve bir araya geldiler. “Niye şimdi kaçmıyoruz? Pek yakında bir hiç olacağız, şimdiden çalışmaktan ölmek üzereyiz, gece gündüz dinlemek yok, kadınlar bile aynı durumda, herhangi bir şeyi onun memnun olacağı şekilde yapmazsak, kusur bulup belki ölene dek kırbaçlanacağız, geçenlerde öldürdüğü zavallı Simenon gibi, daha geçen gün de Anisim’e ölene kadar demir çubukla işkence yaptı, buna daha fazla katlanamayacağımız kesin, bir başkası ‘evet’ dedi. Beklemenin ne faydası var bir an önce harekete geçelim. Michael bu akşam burada olacak ve kesinlikle bize utanç verici şekilde davranacak, gelin onu atından devirelim, bir balta darbesiyle hak ettiği sonu verelim ve bu acılarımıza son verelim, sonra büyük bir çukur açıp, it gibi gömeriz, kimse ona ne olduğunu bilmez, şimdi birlik olacağımıza ve birbirimize ihanet etmeyeceğimize karar verelim.
Son konuşan kişi Vasili Minayef’di, Michael’ın zalimliklerinden şikayet etmek için arkadaşlarınınkinden çok daha fazla sebebi vardı. Michael, adamı her hafta acımasızca kırbaçlama alışkanlığı edinmişti ve karısını da kendisine aşçılık yapsın diye tutmuştu.
Toplantıyı takip eden akşam, Michael, atının üzerinde oraya geldi, yapılan işe bir kusur bulmak için bakmaya başladı ve birkaç ıhlamur ağacın kesildiği için şikayete başladı.
Kızgın kahya “ ıhlamur ağaçları kesilmeyecek demiştim kim kesti bunları? Çabuk söyleyin yoksa hepinizi kırbaçlarım”
Sorulunca suçlu olarak Sidor adlı biri gösterildi, Sidor’un suratı yamyassı edilene dek vurdu, kahya Minayef’i de yeterince iyi çalışmadığı için kırbaçladı.
Akşam serfler tekrar toplandılar, Vasili “ Ah, bizler ne tip insanlarız? Sadece korkak tavşanlarız, erkek değiliz! Birbirimize destek olacağız dedik ama harekete geçmeye gelince hepimiz korkup saklandık! Vaktiyle bir sürü serçe, bir şahine karşı komplo kurmuş ama şahin gözükünce, hepsi çimlerin içine saklanmışlar! Şahin gelip içlerinden birini seçip yemiş ve gitmiş, sonra diğer serçeler “ cik, cik, cik bir kuş kayıp, hangisi! diye, Vanka adlı serçenin öldüğünü anlayınca, “biz bunu hak ettik!” Demişler. Dostlarım siz de aynısını yapıyorsunuz, Michael Sidor’a saldırdığında sözünüzü tutmalıydınız, niye yapmadınız ve bir hamlede onun işini ve bu zulmü bitirmediniz?
Bu nutkun amacı köylüleri kahyayı öldürmek için daha kararlı yapmalarını sağlamaktı, kahya Paskalya tatilinde bile tarlaların sürülmesi, yulaf ekilmesi için emirler vermişti, bunun üzerine köylüler Vasili’nin evinde bir protesto toplantısı daha düzenlediler. “Kahya gerçekten Tanrı’yı unuttuysa ve bize karşı bu suçları işlemeye devam edecekse, onu öldürmemiz gerekli olacak, yoksa ölelim daha iyi, bizim için bir farkı olmayacak”
Buna rağmen Peter Mikhayef isimli, barışçıl bir köylü, bu toplantıya itiraz etti ve “Kardeşlerim, çok büyük bir günaha giriyorsunuz, bir insanın canını almak çok ciddi bir iştir, birinin ölümlü vücudunu ortadan kaldırabilirsiniz, bu mümkün ama bu suçu işleyenlerin ruhu ne olacak? Eğer Michael bize karşı adaletsiz davranmaya devam ederse, Tanrı onu kesinlikle cezalandıracaktır, dostlarım sabredin!” dedi.
Bu pasif sözler Vasili’nin öfkesini daha da arttırdı, “ Peter hep aynı hikayeyi anlatıyor, birini öldürmek günahmış, tabii ki cinayet günahtır ama nasıl biriyle karşıkarşıyayız dikkate almak lazım, iyi bir adamı öldürmenin yanlış olduğunu hepimiz biliyoruz ama böyle bir itin canını Allah bile alır, bu bizim görevimiz, insanlığa sevgimiz varsa, kuduz bir köpeği vurmamız gerekir, onu hayatta bırakmak günah olur, bu yüzden yakınacaksak, insanların iyiliği için olsun, bize teşekkür edeceklerdir, daha fazla sessiz kalırsak, ödülümüz kırbaçlanmak olacak. Mikhayef sen saçmalıyorsun, Paskalya tatilinde çalışarak gireceğimiz günahı niye düşünmüyorsun? Sen tatilde çalışmayı red mi edeceksin?
Peter “ eğer beni sabana gönderirlerse gideceğim ama kendi irademle gitmeyeceğim ve Tanrı bu günahın kime ait olduğunu bilecek ve işleyeni cezalandıracak. Onu unutmamalıyız, kardeşlerim size sadece kendi fikirlerimi söylemiyorum, Tanrı’nın hükümlerine göre kötülüğe kötülükle karşılık verilmez, eğer kötülüğü bu şekilde yok etmeye çalışırsanız başınıza daha da belalar gelir, adamı öldürmeniz zor olmaz ama onun kanı sizin kanınızı da kirletir, kötü bir adamı öldürdüğünüzü – bir şeytandan kurtulduğunuzu – düşünebilirsiniz fakat kısa süre sonra içinize kötülük tohumlarının ekildiğini görürsünüz, belaya teslim olursanız sizi bulur.
Peter köylüler arasında sevilen biri olduğundan, sonuçta zavallı köleler ikiye bölündüler: Vasili’yi tutanlar ve Peter’i tutanlar.
Paskalya’nın Pazar gününde, hiç iş yapılmadı. Akşama doğru kahyanın evinden biri geldi ve “kahyamız Michael Simenoviç yarın tarlaya gidip arpa ekmenizi emretti” dedi. Ve köydekilere ertesi günün işleri için kimilerine nehir kıyısında, kimilerine yol için direktifler verdi, zavallılar kederden o kadar perişandılar ki, kiminin gözlerinden yaşlar akıyordu, fakat hiç kimse kahyanın emrine karşı gelmeye cesaret edemedi.
Paskalya pazarının olduğu sabah, kilise çanları insanları dini vecibeleri için çağırır ve başkaları tatilin keyfini çıkartırken, biçare köylüler tarlayı sürmeye başladılar. Kahya oldukça geç geldi ve çiftlikte şöyle bir gezindi, evin içindeki uşaklar, hizmetçiler işlerini yapıyorlardı ve bayramlıklarını giymişlerdi. Kahyanın karısı ve adet olduğu üzere onları ziyarete gelen dul kızı da kiliseden dönüyorlardı. Kaynayan bir semaver onları bekliyordu, çaylarını içmeye başladılar, kahya piposunu yaktı ve uşağı çağırdı.
“ e, köylülere bugün tarlayı sürmeleri söyledin mi?”
“ evet efendim söyledim”
“hepsi tarlaya gitti mi?”
“ evet efendim hepsi gitti, başlayacakları yere ben kendim götürdüm ”
“ çok iyi sen emirlerini verdin ama tarlayı sürüyorlar mı? Hemen gidip bak, onlara akşam yemeğinden sonra bakmaya geleceğimi söyle, bir buçuk hektarlık yer sürmelerini bekliyorum, işi iyi yapsınlar, yoksa paskalya olduğuna bakmam hepsini cezalandırırım”
“ duydum efendim söylerim”
Uşak gidecekti ki, kahya tekrar çağırdı biraz tereddüt ettikten sonra, sıkılmış gibi şöyle söyledi:
“ Aklıma gelmişken bu herifler benim için ne diyorlar dinleyeceksin, eminim bana lanet ediyorlardır, söyledikleri tam olarak neler diyorlar bana söylemeni istiyorum, bu hainleri tanırım, iş yapmayı sevmezler onlara kalsa bütün gün tembellik ederler, bayramda da yiyip, içip eğlenirler, ama tarla sürülmezse sonra geç olacağını unutuyorlar, git ve benim arkamdan neler söylüyorlar dinle ve hepsini bana anlat”
“anladım efendim tamam”
Uşak arkasını döndü, atına bindi ve serflerin ağır koşullarda çalıştığı tarlaya gitti.
Michael’ın çok iyi kalpli bir kadın olan karısı tesadüfen onunla uşak arasındaki bu konuşmaları duymuştu. Adama yaklaşarak şöyle dedi:
Sevgili Mişinka (Michael’in kısaltılmışı)bu kutsal günün ehemiyetini göz önüne alman için sana rica ediyorum, Allah aşkına günaha girme, bırak zavallı mujikler evlerine gitsinler.
Michael güldü fakat karısının bu insancıl ricasına bir cevap vermedi, sonunda dedi ki:
Epeydir kırbaçlanmadın ve seni ilgilendirmeyen işlere burnunu sokacak kadar dayılanıyorsun.
Karısı “ Mişinka, dün seninle ilgili korkunç bir rüya gördüm, mujikleri bıraksan iyi edersin” diye ısrar etti.
Adam “galiba kırbacı hissetmeyecek kadar fazla yağlandın! Dikkat et!” dedi.
Kaba bir şekilde piposunun dumanın karısının yanağına üfledi ve kadını odasına kovaladı, sonra da yemeğini getirmelerini emretti, lahana çorbası, domuz kızartması, etli börek, sütlü krema, jöle, kekler ve votkadan oluşan ağır bir yemek yedikten sonra karısını çağırdı, ona oturup, şarkı söylemesini söyledi. Kendisi de gitarla ona eşlik etti.
Böylece eğlenirken, uşağı döndü, efendisini selamladıktan sonra serflerle ilgili istediği bilgileri vermeye başladı.
Michael “ee, tarlayı sürüyorlar mı?”
Evet, neredeyse yarısını bitirmişler..
Yanlış bir şey yapmışlar mı?
Hayır ben bir şey bulmadım, işi iyi yapmışa benziyorlar, belli ki sizden korkuyorlar.
Toprak nasıl?
Çok iyi, iyice yumuşamış görünüyordu
Bir anlık duraksamadan sonra Simenoviç “ee, arkamdan neler söylüyorlar, eminim lanet ediyorlardır” dedi.
Uşak biraz duraksadı, Michael ona konuşmasını ve tüm gerçeği anlatmasını emretti
“ Bana hepsini anlat, tam olarak kullandıkları kelimeleri bilmek istiyorum, gerçeği söylersen seni mükafatlandırırım ama benden bir şey saklarsan cezalandırırım, baksana Katerina, şuna bir bardak votka ver de cesaretlensin”
Efendisinin sağlığına içkiyi içtikten sonra uşak kendi kendisine “onu övmüyorlarsa benim suçum değil, gerçeği anlatacağım” dedi. Sonra kahyaya dönerek
“Şikayet ediyorlar Michael Simenoviç, çok şikayet ediyorlar!” Dedi.
Michael “ Tamam da ne diyorlar?” Söyle!
“Şeyy, Tanrı’ya inanmıyor” diyorlar.
Michael gülerek ‘bunu hangisi söyledi? Diye sordu
“Bu onların ortak fikri gibi, şeytana uymuş” diyorlar.
Kahya çok hoş diyerek güldü “peki her biri ne diyor, Vasili ne diyor?”
Uşak arkadaşlarına ihanet etmek istemiyordu fakat Vasili’ye karşı garezi vardı ve
“O hepsinden çok size bela okudu” dedi.
“İyi de ne dedi?”
“Tekrarlaması çok korkunç, bir it gibi geberecek, tövbe etmeye şansı olmayacak” dedi
“Hain herif, korkmasa beni öldürür, tamam Vasiliyle hesaplaşırız, peki Tişka ne dedi, eminim bana it demiştir”
“Hepsi de sizden şikayet ediyorlardı, ama söylediklerini tekrar etmek bana güç geliyor”
“Güç ya da değil söyle sen”
“Bazıları boynunuzun kırılması gerektiğini söyledi”
Simenoviç bundan çok hoşlanmış gibi kahkahayla güldü,
“Kimin boynu kırılacak görürüz, bu Tişka’nın mı fikriydi? Arkamdan iyi şeyler söylemediklerini tahmin ediyordum ama bu kadar bela ve tehdit beklemiyordum ya Peter Mikayef o aptal da bana bela okudu mu?”
“Hayır, o size hiç bela okumadı, aralarında sessiz olan tek oydu, Mikayef çok zeki bir köylü ve bazen beni çok şaşırtıyor, davranışlarına bütün köylüler şaşırdı”
“Ne yaptı?”
“Çok şaşırtıcı bir şey yaptı, özenle tarlayı sürüyordu, ona yaklaştığımda tatlı tatlı şarkı söylediğini duydum sabah demirlerinin arasında ışıldayan çok parlak bir şey gördüm”
“Neydi o çabuk söyle?”
“Küçük, 5 kapiklik (Rus para birimi) bir mumdu, parlak parlak yanıyordu ve rüzgar söndürmüyordu, Peter yeni bir gömlek giymişti ve bir yandan tarlayı sürerken bir yandan da ilahi söylüyordu ne kadar hareket etse de mum yanmaya devam etti, benim önümde pulluğu kuvvetle sarstı ama saban kulaklarının arasındaki muma hiçbir şey olmadı”
“Peki Mikayef ne dedi?”
“Dünyada barış ve iyi niyet olmalı” dedi ve sürmeye şarkı söylemeye devam etti, mum da daha parlak yanmaya devam ediyordu
Şimdi Simenoviç gülmeyi bırakmıştı, gitarını da bir yana koydu, başını önüne eğip düşünmeye başladı, uşağı ve aşçıyı gönderdi, sonra da kendini yatağa attı, büyük bir kederi varmış gibi inliyor, içini çekiyordu, karısı gelip nazik bir sesle konuşmaya başladığında kadını dinlemedi ve bağırarak
“Beni yendi, sonum geldi” dedi.
Karısı kızgın kızgın “Ne demek istiyorsun?” diye sordu. “Gidip benim söylediklerimi yaparsan, tehlikede olmazsın, hadi Mişinka, senin için atı eğerleteyim”
Atı getirdiklerinde kadın Mişinka’nın ata binmesine yardım etti ve serflerle ilgili söylediklerini yerine getirmesini istedi. Kahya köye vardığında, bir kadın girmesi için kapıyı açtı, kahyanın geldiğini gören tüm köylüler korkuyla oraya, buraya, bahçeye filan kaçmaya, saklanmaya başladılar.
Sonra Michael öteki kapıya gitti, o kapı da kapalıydı atının üzerindeyken kapıyı açamayacağı için yardım istedi ama çağrısına kimse gelmedi. O da attan indi ve kapıyı kendisi açtı, fakat yeniden atına binerken ve bir ayağı üzengiye takılıyken, at birkaç domuzdan ürktü ve fırladı, kahya attan demir parmaklıkların üzerine düştü ve sivri parmaklıklardan bir tanesi midesine saplandı ve adam bilinçsizce yere yığıldı.
Akşama doğru köylüler köyün kapısına gelince, atları içeri girmek istemedi, etrafa bakan köylüler, bir kan gölünün ortasında yatan kahyanın cesedini gördüler. Sadece Peter Mikayef attan inmeye cesaret etti, yüzükoyun yatan adamın yanına gitti, adamın gözlerini kapattı ve sonra onu bir arabaya koyup, evine götürdüler.
Asilzade kahyasının başına gelen talihsiz kazayı ve yaptığı zalimlikleri öğrenince, serfleri serbest bıraktı, kendi arazisinde tarım yapmaları için çok küçük bir ücrete onlara kiraya verdi.
Ve böylece, köylüler tanrının gücünün kötülükle değil, iyilikle kendini belli ettiğini anladılar.

Leo Tolstoy
çeviren: Müjde Dural