30 Aralık 2011 Cuma

Okumak Neye Yarar

"Okumak", kendisini yetiştiren, kendisine duyarlıklar, güzellikler armağan etmiş kitapları, eserleri, şimdi gençlere emanet etmeyi görev bilen bir Cumhuriyet yazarının; Atatürk'ün ölümünden sonra, bütün içliliğiyle, "Meğer duyacakmışım bir sabah öldüğünü ! / Meğer görecekmişiz bir sabah gidişini. / İstanbul' un önünden son defa geçişini..." diyen bir şairin o kadar alçakgönüllü hikâyesidir.
Günün birinde ders kitaplarında Ziya Osman Saba' nın "Okumak"ı yer alır diye boşuna bekledim. Bu hikâye, şüphe yok ki, hâlâ yol açıcı; daraldıkça daralan ufkumuzda bir tan ağışı.
"Okumanın, bugüne kadar okuyabildiğim bütün kitapları tekrar okumanın hasreti içindeyim..." cümlesiyle başlayan bu eşsiz hikâye, kitap sevgisini bütün özdenliğiyle dile getiriyor. Yazarın, gerçi, karanlık, ufuksuz politikaları yansıtmak gibisinden bir amacı yoktur ama; okumak 'eylem'inin insanoğluna neler kazandırabileceğini "Okumak" birdenbire gözler önüne serer.
Hikâyenin anlatıcısına ne kazandırmıştır okumak? İlk bakışta, hayaller ve maddî yoksunlluklar. Öyle ki, çocukluğunda ve ilkgençliğinde göz kamaştırıcı dünyalara, iyiliklere, mutluluklara, daima bir 'gelecek güzel günler' umuduna açılan anlatıcı; şimdi devletin yayınevinde düzeltmen olarak çalışmakta, kitapların yanlışsız yayınlanabilmesi için çaba harcamakta, gelgelelim, sereserpe yılların kitaplarındaki hayallerden hayli uzaklaşmış bulunmaktadır.
Kısacası, kitaplar, anlatıcıya hepi topu kıt kanaat bir geçim, yarı aç yarı tok bir hayat sağlamıştır. Bir yandan da, şu harikulade dizeler çıkagelmiş: "Gün görmemiş insanlar, / Konuşanlar, bir hüzünle sesinde, / Susanlar, susanlar..."
1947 tarihli "Okumak", altmış yıldır lâyıkıyla okunmadığından, toplumsal hayatımızda bir türlü atardamar olamadığından, durum bugünden de farklı değil: Okuma tutkunlarını bekleyen, zor geçim koşullarından başka şey değil. Hatta yalnız orta halliler, yoksulluğun eşiğindeki kişiler kitap okumak istiyor. Yani "Konuşanlar, bir hüzünle sesinde, / Susanlar, susanlar..."
Ziya Osman Saba'nın kendisi de anlatıcı gibi güç koşullarda yaşadı, erken yaşta öldü. Bunu, sözlüklerin, ansiklopedilerin kısacık bilgilendirmelerinden öğreniyoruz. Anı yazılarından ise, o kadar emek verdiği yayınevinden, hastalanır hastalanmaz, Demokratik Parti hükümetinin gittikçe körleşen siyasetinin kurbanı olarak kapının önüne konulduğunu...
Şöyle biter andığım hikâye:
"Bir ay evvel tashihlerini yaptığım bir kitap, işte basılmış, bitmiş, orada, diğer kitapların arasında yer almış. Âdeta seviniyor, bir nevi gurur duyuyor, iftihar ediyorum, belki o kitapta tashih hatası kalmamıştır, rahat rahat okunabilir diyorum. O kitap üzerinde ismim, imzam yoksa da, ona emeğimin geçtiğini, satırları arasında göz nurumun belki kalacağını sanıyor, o kitapları satın alıp okuyacak gençleri düşünüp; uzun mektep tatillerinde, ağustosböcekleri ötüşür, bostan dolapları gıcırdarken okuyun, ayın 'bir fener gibi çekileceği' saatlere, sizi yemeğe çağıracakları vakitlere kadar okuyun, diyorum."
Bu sahici, som anlatım, ekmeğini düzeltmenlikle kazanan, birbirinden ince şiirleri, hikâyeleri ve eleştirel yazıları kendisine 'gelecek güvencesi', hastalık parası sağlayamamış yazarın kaleminden çıkma.
O, bize, okumakla, bugünün bildiği, önemsediği, övdüğü anlamda 'adam' olunamadığını, ikinci, üçüncü sınıf vatandaş olunabileceğini söylüyor. Ne var ki, hayallerinden vazgeçmiyor, dost bir dünya, sevecen, anlayışlı, bağışlayan ve birleştiren bir hayat umudundan caymıyor, yoksunluğundan neredeyse gönençli.
"Okumak" öyküsü belki de bir manifesto!
Uzun yıllar yalnızca okudum ve hayallerimde kurduğum dünyanın engin ufuklarına çoğu kez kendim şaşakaldım. Okumakla birlikte iyilik, güzellik, duyarlık oldu hayatımın kılavuzu. Bu kılavuzun gerçekten okumuş, okuduğunu özümsemiş insanlara boyuna çile taşıdığını gördüm. Sonra, çile hırkası giymişlerin acı mutluluğuna, kıyısından köşesinden, ben de kavuştum.
"Okumak" hikâyesinin özlemle hatırladığı o Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, "Büyük Hugo", o Pierre Loti, Kamelyalı Kadın, daha niceleri, hepsi de bir zamanlar heyecan içinde yazılmış kitaplar, hepsi bir zamanlar heyecan duymuş yazarlar bize yalnızca merhameti aşılıyor. Bugünün şafaksız tablosuna son verecek tek silâh olan merhameti.
Okumak eylemi, nice zamanlar var ki, topluma şafak getirecek tek imkânken, biz yalnızca kargaşa silâhlarıyla oynuyoruz.
Bu şafaksız tablonun boğuntusunda, ne kadar çok isterdim, "Okumak"tan şu satırların bilinçle okunmasını:
"Eski kitaplar ! Sizin sadece yapraklarınızı çevirecek olsam, bir çift sayfanın arasına, kurutulmak için kimbilir kaç yıl evvel konulmuş bir çiçek çıkacak. Bir başkasında, solmuş bir menekşe bulacağım. Daha çocukluğumdan kalmış bir başkasının içinden bir çikolata kâğıdı, bir tavus tüyü düşecek. O zaman, tavus tüylerini, kitaplar içine, büyümeleri için koyduğumuzu hatırlayacak, o kır çiçeğinin koparıldığı günü anacak, heyhat, o menekşeyi tanıyacağım."
Selim İleri

20 Aralık 2011 Salı

Bir Kuşun Resmini Yapmak İçin

Önce bir kafes resmi yaparsın
Kapısı açık bir kafes
Sonra kuş için
Bir şey çizersin içine
Sevimli bir şey
Yalın bir şey
Güzel bir şey
Yararlı bir şey
Sonra götürür bir ağaca
Asarsın bu resmi
Bir bahçede
Bir koruda
Ya da bir ormanda
Saklanır beklersin ağacın arkasında
Ses çıkarmaz
Kımıldamazsın
Kuş bazen çabuk gelir
Ama uzun yıllar bekleyebilir de
Karar vermezden önce
Yılmayacaksın
Bekleyeceksin
Yıllarca bekleyeceksin gerekirse
Resmin başarısıyla hiç ilişiği yoktur çünkü
Kuşun çabuk ya da yavaş gelmesinin
Geleceği olup da geldi mi kuş
Çıt çıkarmak yok
Kafese girmesini beklersin
Girdi mi kafese fırçanla
Usulcacık kapısını kaparsın
Sonra kuşun bir tüyüne dokunayım demeden
Bütün kafes tellerini teker teker silersin
Yerine bir ağaç resmi yaparsın
Dallarının en güzeline kondurursun kuşu.
Tabii ne yapraklarının yeşilini unutacaksın
Ne yellerin serinliğini
Ne de yaz sıcağındaki böcek seslerini
Otlar arasında.
Sonra beklersin ötsün diye kuş
Ötmezse kötü
Resim kötü demektir
Öterse iyi olduğunun resmidir
İmzanı atabilirsin artık
Bir tüy koparırsın usulca
Kuşun kanadından
Ve yazarsın adını resmin bir köşesine.


Jacques Prévert

13 Aralık 2011 Salı

... / Birini düşündüğünüzde yüzünüzde beliren tebessüm; dosta ilettiğiniz iyilik, esenlik; ağaç gölgesinde nefes… Mutluluk, olmak istediğiniz kadar zaman alır. Kimi büyük çaba harcanır; kimi içinde yaşanır. Bazılarının satın almayı becerebildiği şeyler taşıyamayacakları kadar ağırdır. Bütçesinden geniş bir tevazuyu (parayla) kucaklamaya kalkan aldığı paketlerle yolda kalabilir. Mutluluk, merdivenlerden koşarak inen bir çocuğun adımlarınca hafif ve kalabalıktır... 
Hüseyin Murat - Alış Fiyatına

4 Aralık 2011 Pazar

ufuk bir aşk coğrafyasıdır / gözlerinizle çizgi arasında kalan yolu yürümekle bitiremezseniz...


hüseyin murat

21 Kasım 2011 Pazartesi

Tezgâhında Acının

Bir gün öleceğim; kaçınılmaz bu.
Şaşılacak bir şey yok.
Ama tersine yaşıyorum ben, sizlere göre
İşte bunun için, çözük saçlı ikindisinde yorgun bir günün, gölgeleri uzarken
ölüvereceğim eskiden.


Benim gibi, çanı dilsiz, havı dökükler;
Yani siz giderken hüzünle dönenler,
Çatlak yüzleriyle, göçmüş aşkları, ayrılıkları simgelerler.
Çift yönlü bir zaman sürecinde, onlar eskiden ölürler.


Eskiden nasıl ölünür?
Bunu bilmiyorum henüz.
Ama, eskiden ölen biri sanırım, bir mezat gramafonun borusuna sessizce gömülür.
Ve o gramafon borusu, ne gariptir gece sefaları gibi, akşam açıp sabah örtülür.


Esvap dolabında geceleyin karanlıkta, bir böcek çıtırtısı; neleri çağrıştırır
uykusu kaçana?
Sessizliğin üstünde bir küçük nokta dönüşür imgelere, bir tohum gibi çatlayarak kulakta.


Geceleyin bir böcek çıtırtısında....
Meşin çaresizliği kınına keskin hançerin,
Ezilmiş bir izmarit, ayakkabı ökçesiyle,
Kopuk bir tespihin dağılmış taneleri,
Ve sırrı dökük bir ayna, yok mudur birazda.


Hiç bir şey yalınkat değildir dünyada
Yazısı akmış, ıslak, pörsümüş sayfa,
Sonbahar göğünde, katar katar turnalara bakan adamın gırtlağındaki tıpa.
Kumaşa uyumsuz yama,
O böcek çıtırtısında....


Uğursuz sayılır bazı şeyler, bazıları uğursuz,
Tümüyle boş değildir bu inançlar.
Kimi zaman doğru, yanlış çıkmıştır kimi zaman.
Mutsuzluk ve mut.
Ölüm ve yaşam şansa bırakılmıştır.


Bir kaçıştır bu;
Çünkü en az ölüm kadar korkar insan yaşamaktan.
Karıştırır puslu düşü, katı gerçeğe
Düşü biraz gerçek, gerçeği de biraz düş yapar..
İnanır bilinmeyene bilinen kadar.


Peki ya tesbih böceği, sürüngen yılan, korkunç yanlızlığı ağında örümceğin,
uzun dehlizi kör köstebeğin.
Onlar tam ortasında kaçınılmaz gerçeğin
Bense çekiyorum çilesini iğneye geçmiş ipliğin.
Sütün içine birkaç tane çörekotu atarlar, nazar değmesin diye.
Lekeler aklığını siyah tanelerle.
Eski minyatür ustaları bozmak için kusursuzluğu,
Eski minyatür ustaları bozmak için kusursuzluğu,
Resimden bir suretin taşırırlardı boyasını isteyerek, sınırlarından.


Kusurlu dünyamızda, yer yoktur kusursuzluğa.
Demir pas tutar, gümüş karartır, kurtlanır kar bile, alev is yapar
ve insan içinde bir kafesle yaşar,
İnilti gibi, kimi zaman bir garip ses duyar.


Bunun için intihar parçasıdır hayatın.
Unutmayı deneyin, gizleyin istediğiniz kadar,
Bir çekmecede kilitli pırıl pırıl bir anahtar, gününü bekler sabırla,
bilincinizi kurcalar.
Nasıl olsa elinizde bir başka anahtar var.


Tırnakları kirli, kabuk bağlamış elleri, bir çocuğun makadam gözlerinde
bakışı tökezliyor.
Muska yüzlü kadınlar, kimseye sezdirmeden bir acıyı gizlice emziriyor.
Odama sığınıyorum, dışarıda kar yağıyor.


Boğazımda ardarda sözcük düğümleri,
Bakıyorum, gölgem kırılmış ortasında, duvarla döşemenin arasında.
Ben şimdi çıkıyorum, belki geç gelirim.
Kızıl bir gülün hüneri kanayan yüreğimden, hüküm giydim sevgiyi.


Köstekli şiiri ikide bir cebinden çıkarıp bakan şair, ne oldu sana?
Kaç dikiş atıldı bileğindeki çentiklere?
Örselenmiş aşklarınla şimdi neredesin?
Çektiğin bunca acı, kefareti değil unutma yaşadığın çaresizliğin.


Acıdır, şişelerin dibi, bir koşunun umulmadık bitişi,
Bakır çalığı zahirli acı gündemdedir.
Acıdır borsa haberleri, türk parasının değeri, düşüp yükselen altın.
Acıdır gelinlik bir kızın sandık lekeli çeyizi.
Uyumsuz bir sıfat; birinci tekil şahıs; ben, çok acıdır.
Biz zaten acıyız, biz dediğim üç-beş kişi.
Aksayan bacağı tahta iskemlenin, kırık saplı bıçak, oynak perçinleriyle çatlak bir fayans acıdır.


Yüzde işareti şaşkın bakışlarıyla, onca harf arasında dilsiz ve çok acıdır.
Bir donanma fişeğidir açılan gökyüzünde, acı bütün renkleriyle.
Ben törpülüyorum bir aşkı sıkıştırıp mengeneye,
Sevmek çok acıdır.


Metin Altıok

14 Kasım 2011 Pazartesi

Başarı istediğini elde etmektir. Mutluluk ise elde ettiğini sevmektir.
La Fontaine

13 Kasım 2011 Pazar

Kumdan Kaleler

Kumdan bir kale düşünün. Çevresine güzel su kanalları yapmış, düşmanlara karşı hendekler kazmışsınız. Yalnız öyle bir yere inşa etmişsiniz ki kalenizi, dalgalar güçlendikçe önce su kanalları dolup taşıyor, sonra da heybetli surlarınız, tuzlu suyun parmakları arasında giderek erimeye başlıyor.
Sizse elinizde küçük plastik kovanız, sahilden taşıdığınız kuru kumlarla surlarınızı onarmaya çalışıyorsunuz. Yaptığınız yamalar, bir sonraki dalga darbesiyle çirkin şekiller alıyor.
Küçük plastik kovanızla habire koşturup duruyorsunuz. Kan, ter ve panik içinde!
O kadar odaklanmışsınız ki "onarmaya", bu yıkımın artık kontrolünüzde olmadığını göremiyorsunuz.
Oysa bir dursanız, durup da yukarıdan baksanız kaleye, çamur haline gelmiş surlara ve dalgalara, onarmaya harcadığınız süre içinde yepyeni bir kale inşa edebileceğinizi göreceksiniz. Denizin biraz ötesinde, yeni bir başlangıç yapabilirdiniz.
Birçoğumuz için yaşam, denizle kumsal arasında böyle koşarak geçiyor. Alışmaya çalışıyoruz. Yaşadığımız şehre, her fırsatta ne kadar da sevmediğimizi söylediğimiz işimize, günde en az sekiz saatimizi zindan eden yöneticimize, bir yere gitmediğini bildiğimiz ilişkimize, gittiği yerin bizi mutlu etmeyeceğinden emin olduğumuz ilişkimize, canımızın her türlü sıkıntısına. Düşlerimizin asla gerçekleşmeyecek olmasına...
Alışmaya çalışırken inciniyoruz. İncinen yerlerimize günlük yamalar dikiyoruz. Ertesi gün sökülüyor yamalarımız, yara bere içinde, delik deşik, yorgun argın evimize dönüyoruz. "Dayanmak zorundayım," diyoruz. Her şeyi bırakıp bir düşün peşinden gitmenin bir lüks, şımarıklık, ciddiyetsizlik ve çocukluk olduğuna inanıyoruz. Öyle ki utanıyoruz da bazen, gitme düşlerimizden. Kimselere diyemiyoruz. Kaygılarımızdan, hırslarımızdan, yıllarca çalışıp kazandığımız sıfatlardan ve etiketlerden vazgeçemiyoruz. Elimizde kova, bir oraya bir buraya koşuyor, verdiğimiz molalarda şikayetlerimizi hayattan esirgemiyoruz.
Gün bitimlerinde sokaklardan yorgun, bıkkın yüzler geçiyor. Sormuyoruz. Bu yüzlerden biri, bize ait olabilir mi ?
Sormuyoruz. Bazen bir şeyi onarmaya çalışmak yerine, yıkıp yeniden başlamak gerekmez mi ?
Belki de sormalıyız artık. Hayatımızdaki bazı kumdan kaleler, denize karışmayı çoktan hak etmedi mi ?


Deniz Yalım Kadıoğlu

24 Ekim 2011 Pazartesi

En önemli şeyler, söylemesi en zor olan şeylerdir. Bunları söylerken utanırsınız. Çünkü kelimeler küçültür onları. Kafanızın içindeyken sonsuz gibi, kocaman görünen şeyleri kelimeler hayat boyutuna indirger.
Ama hepsi bu kadarla da kalmıyor değil mi ? En önemli şeyler, gizli yüreğiniz nereye gömüldüyse oraya pek fazla yakındır. Düşmanlarınızın çalmaya can attığı bir hazinenin işaret taşları gibi.
Sırrınızı açıklamak size pahalıya mal olurken karşınızdaki insanlar size garip garip bakarlar, ne dediğinizi hiç anlamazlar yada bunun nesini bu kadar önemli bulup yarı ağlar gibi söylediğinize de bir anlam veremezler.
En kötüsü bu bence. Sırrınızın kilitli kalması, söyleyen bulunmadığından değil de, anlayışlı bir kulak bulunmadığından olunca...

Stephen King -Ceset (The Body)

(Fotoğraf: Nurcan Azaz)

22 Ekim 2011 Cumartesi

Bitme

Bitme, bak, içtim, yürüdüm, kederlendim
Denize girdim, üşüdüm, sana geldim.


Düş bitmeden sen bitme.
Bitmeden sevgi gitme…


Bitme ! Bak, koştum, savruldum, hep örselendim.
Cıgara ziftlendim, ille de seni sevdim.
Uzaklarda öyle çok kederlendim.


Günler bitmeden bitme.
Bitmeden hasret gitme…


Bu yangın geceler, bu intihar.
Gidersen paramparça yüreğimde ağıtlar !
Bu dolunay gecenin göğsünü yarar.
Benim göğsümde de sana geniş bir yer var.


Düş bitmeden sen bitme.
Bitmeden sevgi gitme...


Yılmaz Odabaşı

17 Ekim 2011 Pazartesi

Ateş Yakana Kılavuz

1.
En son, en kalın odunu yakarsın.


2.
Deniz’in taşıdıklarını da kesip kesip yakmıştın,
o bir zamanların şimdi uzakta kalmış ocağında —
ne kalır ki, geriye?…


3.
Ateşinin dumanını da biriktirirsin—


4.
Her şeyden önce unutmaman gereken,
ateşinin hiçbir zaman tek bir düzeyde yanmadığıdır :
ateşin, ya harlanma içinde ya da sönme içindedir —
ya yükseliş, ya iniş…


5.
Ateş, yanmakta olan odunlarla değil,
yeni yanmağa başlayan odunlarla yanar.
Hep yakacak yeni odunlar bulan ateş, yükseliş içindedir;
yalnızca eski —yanan— odunları olan ateş,
inişe geçer.


6.
Yanan odunlar tüten odunların dumanını da yakarlar.


7.
Yanamayan odun, tüter.


Ateşin, bazen, yalnızca tüter: yanamamaktadır…


Dikkat etmen gereken, ateşe yanyana ve üstüste koyduğun odunların
biribirlerine olabildiği kadar yakın olmaları; ama hiçbir zaman
bitişik ve binişik olmamalarıdır : ateşi yakan, ısı olduğu kadar,
havadır — belki daha da çok…


8.
Ateşin tütüyorsa, bil ki bir şeyleri yanlış yapıyorsun.


9.
Tek bir odunu yakamazsın: odunlar ancak başka odunlar
yanıyorsa, yanar — her bir odunun yanması, öteki her bir
odunun yanmasına bağlıdır: hepsi için ayrı ayrı; ve,
hepsi birlikte, karşılıklı…


10.
Alttaki odunun yanması, üstünde yanmaya başlamış bir odunun
bulunmasına — ve üstteki odunun yanması, altında yanmakta olan
bir odunun bulunmasına, bağlıdır.


Odunlar yalnız yanmazlar.


11.
Ateşini yakmağa başlarken, çıra parçalarını çok dikkatli
kullanmalısın: fazla koyarsan, ya gereksizce büyük alevler
elde edersin, ya da yanamayan çıra parçalarındaki reçinenin
tütmesine yol açarsın; az koyarsan, hem kalın odunları
tutuşturacak kadar alevin olmaz, hem de, yanamayan odunlar
tütmeğe başlarlar — tam ölçüsünü, tam yerini, tam zamanını
bulmalısın, ateşini yakmağa başlarken.


12.
Ateş, bir kez yanmağa başlayınca, senin denetiminden
çıkar gibi olur — ama, unutmamalısın ki, kendi haline
bırakılan ateş, gerçi, koşullar uygunsa, harlar; ama,
kısa zamanda, yakabileceklerini yakarak, tükenme sürecine
girer: Ateşin ilk niteliği yayılmaksa, son niteliği de, tükenmektir.


Bu yüzden, ateşini ‘beslemen’ gerekir: tam zamanında, tam yerine,
yeni yanacak odunlar koyman; belirli bir yanı tükenmeğe
yüz tutmuş odunları biribirlerine göre çevirmen; yanamayarak
tütmeğe başlamış odunları yanabilecekleri bir konuma getirmen
— bir sürü düzenleme, ayarlama…


Ateşini kendi haline bırakamazsın — bırakırsan, tükenip söner…


Ateşinden sorumlusun.


Oruç Aruoba

15 Ekim 2011 Cumartesi

Her gün yan yana oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi, akıl olgunluğu ve insan sevgisi gerektir.


İvan Gonçarov - Oblomov
‎"İnsanlar nasıl konuşulması gerektiğinin dersini alırlar, Ama en büyük ilim, nasıl ve ne zaman susulması gerektiğini bilmektir."


Leo Tolstoy

14 Ekim 2011 Cuma

‎"Vaktim yok kendimi toplamaya gözlerinizden, kendime yetişemiyorum ki ben, kendime yetişemiyorum ki ben !"

Hasan Ali Toptaş - Sonsuzluğa Nokta

















Kendinizi bulduğunuz ve kaybettiğiniz bir çelişki yolculuğudur (aşk) ! Bitirmeye çalıştığınız resimde en olmaz figürlere en canlı renkleri kullanırsınız. Bu iç tanışıklıkta hayat kollektif bir hazdır. Boyverirsiniz, özverirsiniz, ölüverirsiniz... / Ancak her güçlü duygunun sonunda olduğu gibi iç tanışıklık iç karışıklığa evrilir. Altında kötü imzalar görmek yerine resim sizi bir fikre çıkarır: 'aşk güzel konu, hayat acımasız' dır.


hüseyin murat
‎"Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir. Delilik var olmuş bir zekânın yok oluşudur; aptallık, var olmamış bir zekânın var olmamaya devam edişidir. Deliliğin hiç olmazsa mazisi şanlı. Aptallığın şerefli bir tarihi bile yok."


Peyami Safa - Matmazel Noraliya'nın Koltuğu
Birini terk etmeye karar verdiğinde o kararın altında yatan gerçek aslında senin çoktan terkedilmiş olduğundur...

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

11 Ekim 2011 Salı

‎Fukara ruhlar öyledir; başlarına gelen olağan bir şeyi felaketmiş gibi algılayarak onu adeta sızlanırcasına hayatları boyunca anlatır dururlar ve böylece zengin ve derin olma tatminini yaşarlar. Başka çareleri yoktur çünkü.


Hausa Distosi

10 Ekim 2011 Pazartesi

‎... / başının ağrısını gövdesine yıktığı için ayakta durur dağ


hüseyin murat

Susmak Üstüne

Susarız…
Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…


Susarız…
Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…


Susarız…
Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…


Susarız…
Sessiz bir bekleyiş olur susmak… Ya kendimizin ya da karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gel git lerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…


Susarız…
Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak... Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…


Susarız…
Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki… Fark edilmesi ve onarılması incelik ister… Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…


Susarız…
Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır… Bir duruş, bir soluklanmadır susmak… Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna… Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…


Susarız…
Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz… Sevdiğimizle yan yana ve can cana yızdır… Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız… Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…


Susarız…
İletişimin tıkandığı yerdeyizdir, hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran… Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar… Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…


Susarız…
Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir… Korku eşlik eder suskunluğumuza…


Susarız…
Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…


Susarız…
Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız… Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir… Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer… Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…


Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir..


Esin Ardıç

7 Ekim 2011 Cuma

Eylül

Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir
kadın gider ve bir şair doğar bundan
(Ben hangi kadından şair olduğumu bilirim)
“Yazın bittiği her yerde söylenir”se
kadının gittiği de her yerde söylenir
kadın gittiği her yerde şiir diye söylenir:
Kadının gittiği yazın bittiğidir, her yerde
yaz biter kadın giderse, bunun sonu şiirdir,
yazın sonu şiirdir, şiirdir aşkın sonu…
Şehir her semtiyle yazın peşine düşse
yaz uzar bundan ve aşklar da nasiplenir,
yazın peşinde şehir, kadının peşinde şiir
eylülün semtine kadar böyle gidilir
bir gecede gittimdi hazirandan eylüle
eylül yazdan terkedilmişti, şiirse haziranda
kadın tarafından terkedildi o söylenceye:
Bütün oğullar anneyi bir şiire terkeder !
O kadın beni terkederse şair olurum
oğul olduğum kadın sakın beni terketme,
şiirdir söylenir, yazdır biter, kadındır gider

Bütün kadınlar şiiri bir kadına terkeder !

Haydar Ergülen
(Resim: Robert Bereny)

2 Ekim 2011 Pazar

Akarsuya Bırakılan Mektup

     
      incecikti
        gül dalıydı
          dokunsam kırılacaktı
            dokunmadım
              kurudu


gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç 
o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç


Hasan Hüseyin Korkmazgil

18 Eylül 2011 Pazar

Sevgi ve aşk arasında liyakat farkı vardır. Sevmek, denize elini her daldırışında bir deniz kestanesi gelebileceğini bilmek ve öğrenmeyi sürdürmektir..


hüseyin murat

17 Eylül 2011 Cumartesi

Karşıdaki kıyı için, kıyısına veda eden denizdir aşk ! Çoğalır, genişler, derinleşir; ancak, herkesin ayağını sokabildiği sığ bir yere varır. Oltasını arayan bir teslimiyetle yüzen şımartılmış balıklar denizin ortasında kalmıştır. / (...) / Her kıyı kendisine uzananı, kendi denizi sanır...


hüseyin murat

17 Haziran 2011 Cuma

Tavırlar kanunlardan önemlidir. Tavırlar; daima, sürekli, içinde yaşadığımız hava gibi, fark edilmeksizin; kızdırır ve sakinleştirir, yozlaştırır ve saflaştırır, barbarlaştırır ve inceltir.
Edmund Burke

26 Nisan 2011 Salı

Tahir ile Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil
Zühre olmak da..
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Bütün iş Tahir' le Zühre olabilmekte
Yani yürekte.
Mesela bir barikatta dövüşerek
mesela kuzey kutbunu keşfe giderken
mesela denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?


Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.


Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir' i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?


Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.


Nazım Hikmet - 1947

18 Nisan 2011 Pazartesi

Teselli

Bilirim iyi bir şarap çıkmayacak
Bu sevdanın bağından
Gözüm senin boşluğunda kaldı
Benimki dar, havasız
Yüreği kar toplamayana
Fırtına sorulur mu


Düzyazı uzatır ömrünü
Şiir söz dilenmez
Ellerin nar
Tuttuğumda bu kadar
Kalabalık değillerdi
Günden güne çoğaldılar


Hiç değilse dalgakıranlarla
Arası iyi kağıdın
Hiç değilse kiracıyız bu şiirde
Uzun kalacak kadar
Komşu değiliz yalanla
Hiç değilse trenli hala çocukluklar


Bir şiirin beş parmağı aynı olur mu
Bir narın her bir tanesi
Aldım gözlerini içimde gezdirdim
İpek bir şal gibi dolandı omzuma gece
Aldım geceyi yıkadım taş bir avluda
Sözünde mavi olmayana okyanus sorulur mu


Didem Gülçin Erdem

30 Mart 2011 Çarşamba

Tersine Dünya Okulu - Dil / 3

Viktoryen Çağ' da evli olmayan hanımların önünde pantolonlardan bahsedemezdiniz. Bugün de kamuoyu önünde bazı şeyleri söylemek iyi karşılanmaz:


Kapitalizm sahne ismi olarak pazar ekonomisini kullanıyor;
Emperyalizme küreselleşme deniyor,
Emperyalizmin kurbanlarına gelişmekte olan ülkeler deniyor, cücelere çocuk demek gibi bir şey bu;
Oportunizm pragmatizm oldu;
İhanetin adı realizm;
Yoksullara yoksun, dar gelirli ya da kıt kaynaklı insanlar deniyor;
Yoksul çocukların eğitim sistemi tarafından dışlanması eğitimi yarıda bırakma adı altında tanıtılıyor; Patronun, işçinin tazminatsız ve açıklamasız işine son verme hakkına emek piyasası esnekliği deniyor;
Resmi dil, kadın haklarını azınlık hakları arasında tanıyor, insanlığın yarısını oluşturan erkekler çoğunlukmuş gibi;
Askeri diktatörlük yerine süreç deniyor;
İşkenceye, yasadışı baskı ya da fiziksel ve psikolojik baskı deniyor;
Hırsızlar iyi bir aileden olunca, kleptoman oluyor;
Kamu kaynaklarının çürümüş bir politika tarafından boşaltılmasının adı yasadışı servet edinme oluyor; Otomobillerin işlediği suçlara kaza deniyor;
Kör yerine görme engelli deniyor;
Zenci, renkli insan oluyor;
Uzun ve acılı hastalık dendiğinde kanser ya da AIDS olarak okunmalı;
Ani ölüm, kalp krizi anlamına geliyor;
Asla ölüm denmez, fiziksel kayıp;
Askeri operasyonlarda yok edilen insanlar da ölü değildir, çatışmada ölenler zayidir, sivillerse kayıplardır;
1995'te Fransa Güney Pasifik' te nükleer denemeler yaparken Fransız büyükelçisi Yeni Zelanda' da açıkladı: 'Bu bomba kelimesi hoşuma gitmiyor. Bomba değil bunlar. Bunlar patlayan mekanizmalar';
Kolombiya' da askerin himayesi altında insanları öldüren bazı grupların adı Ortak Yaşam;
Şili diktatörlüğündeki toplama kamplarından birinin adı Haysiyet' ti, Uruguay diktatörlüğünün en büyük cezaevinin adı Özgürlük;
1997'de Chiapas' ta Acteal Köyü' nün kilisesinde dua ederken tamamı çocuk ve kadın kırk beş köylüyü arkadan makineli tüfekle tarayan yarı askeri örgütün adı Barış ve Adalet' ti.


Eduardo Galeano
(Tersine Dünya Okulu - Dil / 3)

8 Mart 2011 Salı

anneler kaçar gibidir





















söyle ben saçlarımı kestirsem ne olur
bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur

herkes annesi sanır bir kısır yalnızlığı
oysa herkesin annesi aslında bir baruttur

eylülden ürken temmuz şafaktan korkan gece
dağları bölümleyen o babadan kaçan sudur

hatırla her gün bir çalar saatle oynadığını
çalar saatler bir çocuğun uyanılacak uykusudur

soğuk iklimler, kırımlar akar gider derisinden
çalıp söylediği öğrenip oynadığı bir tabuttur

anne saklanır, baba koşar, günleri münleri bölerler
anne de baba da parça parça bir geyik yavrusudur

birinin sırtı ince, birinin elleri kalın
ikisi de bir gölün saygıdeğer komşusudur

ey hayalin sonsuz çalıştığı gölleri bölmek dönemi
o zaman artık bir yerlerde hazin mevlutlar okunur

dersin ki ayışığı kimin babası kimin oğlu o zaman
sanki herkesin işi bir bölmedir, uzun uzun solunur

senin şarkın bir avcı borusudur ormanları tutar
büyür, yankılanır, bir kale yıkıntısında saygıyla durur

ey en bilge sesi gelip duran sonra akan suların
bilirsin her akşam nasıl öksüz, nasıl güçlükle olur

her akşam nerden baksan yine de bir eksiği doldurur
babalar geri çekilir, anneler onlara teslim olur

saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim
çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur

günleri bölümlediler ve sonra suya gittiler çoğu
babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur

Turgut Uyar
bilir misiniz, yakınlarda bir aşk yoktur; dağa varayım derken gölgesini ezer insan...


hüseyin murat

30 Ocak 2011 Pazar

Sular Gibi

Sesin bir fesleğen olup kokardı
Ben bu yüzden hep türküler yakardım
Yakın gelip uzak uzak dururdun
Keder dolu ömür geçti bilmedin

Seni baharlara yazlara sordum
Seni yolculara yollara sordum
Kimse bilmez kimse bilmez bu aşkı
Keder dolu ömür geçti bilmedin

Bir yel esse selamın var sanırım
Turnalar göç eder bakakalırım
Hasret türkülerle büyür durmadan
Keder dolu ömür geçti bilmedin


Ahmet Telli
Yorum: Tolga Çandar


20 Ocak 2011 Perşembe

Tahtadan Yaptığım Adam

tahtadan yaptığım adam
ne yemek yiyor
ne konuşmak biliyor
kaskatı gözlerle
görünmez yerlere bakıyor

tahtadan yaptığım adam
hatırlıyor ki
bir zaman
nefes alan
ince ince yaprakları vardı
toprağı iştiha ile yiyen
liften
ince ince ağızları vardı

tahtadan yaptığım adam
ağaçtan uzaklaştı
ve insana yaklaştı
yazık ki
ne insan oldu
ne ağaç

Asaf Halet Çelebi

16 Ocak 2011 Pazar

Leonardo’ nun Kökleri İstanbul’ da Çıktı

(sanatmedya.com isimli kültür sanat sitesinden alıntılanmıştır)
Gelmiş geçmiş en ünlü dâhilerden biri O ! Ressam, heykeltıraş, mimar, müzisyen, mühendis, bilim adamı… Sanatı ile Rönesans’a damga vuran, hayatını konu alan yazarları milyarder yapan Leonardo Da Vinci, şimdi de annesi ile gündemde. Robin Maxwell’ in geçen yıl İngilizce yayımlanan “Signora Da Vinci” kitabı Everest Yayınları tarafından Türkçe’ye çevrildi. Kitap günümüzde sayıları hızla artan popüler tarih kitaplarına çarpıcı bir örnek oluşturuyor.
Kitapta Caterina İtalya’ nın Vinci kasabasında geleneksel bir eczacı olan babasıyla birlikte yaşayan, dönemin standartlarına göre “fazla meraklı” bir kız. Kırlarda, bahçelerde geçen serbest çocukluğunun ardından sekiz yaşına geldiğinde babası Ernosto ona eczacılığı, tedavinin ve büyü yapmanın formüllerini öğretir. Özgür bir ruha sahip olan Caterina, kırlarda ot toplamak amaçlı gezintilerinden birinde komşu oğlu Piero ile tanışır. Elbette büyük bir aşk başlar, ancak imkânsız bir aşktır, çünkü Piero’ nun ailesi zengindir, Caterina ise bir köylü kızıdır neticede. Bu durum Caterina hamile kaldığında evlenmelerine de mani olur. Dönemin İtalya’sında babasız bir çocuk doğurmak, bir kadın için toplumun kıyısına itilmektir. Caterina “kocaman anne yüreği” ile tüm güçlükleri göze alır ve çocuğunu, yani Leonardo’yu doğurur. Yıl 1452, Caterina henüz 16 yaşındadır. Birkaç yıl büyütür oğlunu, yanından ayırmaz, ancak Leonardo dört yaşına geldiğinde Caterina’dan alınır ve babasının ailesine verilir
Roman bu minvalde sürükleyici bir şekilde ilerliyor. Peki Maxwell’ in çizdiği, oğlunun dehasında büyük izi olan “dahi köylü kız Caterina” karakteri ne kadar gerçek? Tarihçilerin hemfikir olduğu noktalar var; mesela babası Ser Piero, Leonardo doğduktan kısa bir süre sonra Albiera ile evlendi, annesi de birkaç ay sonra evlenmekte gecikmedi. Annesi ile babası evlenmediği için Leonardo evlilik dışı bir çocuk olarak yaşamanın zorluklarıyla büyüdü. Üniversiteye gitmesi yasaktı. Temel eğitimini okulda aldı fakat Latince, matematik, fizik, anatomi gibi bilimleri kendi çabalarıyla öğrendi. Babasının ailesinin evinde büyümesine rağmen yasal olarak onun varisi değildi, yaygın geleneği izleyerek babasının adını dahi almadı.
Uzun yıllar, Leonardo doğduğunda 25 yaşında olan babası Ser Piero di Antonio’ nun noter, annesi Caterina’ nın ise bir köylü kızı olduğuna inanıldı. Oysa son araştırmalarla Caterina’ nın hayatındaki sırlar aydınlanıyor. Bir iddiaya göre Caterina Orta Doğu kökenli bir köleydi ve İtalya’ ya İstanbul’ dan gelmişti. Köle sahibi olmak o yıllarda Tuscany’ de çok yaygındı. Üstelik sonradan Hıristiyan olan köle kadınların yaygın olarak aldığı isimlerden biri Caterina’ydı.
Bu bilgiler, 1493 yılında Milano’ya gelen ve hayatının son iki yılını oğlunun yanında geçiren Caterina ile Leonardo’nun mektuplarını inceleyince ortaya çıktı. Da Vinci Müzesi’nin 25 yıllık araştırmaları sonucunda gün ışığına çıkan mektuplarda, ilişkilerinin giderek yakınlaştığı görülüyordu. Hatta annesi öldüğünce cenaze masraflarını Leonardo ödedi. Müze Müdürü Alessandro Vezzosi’ ye göre mektuplar Caterina’nın Orta Doğu geçmişinin sanatçı, matematikçi ve felsefeci olarak Leonardo’nun üzerinde sanılandan çok daha fazla etkili olduğunu gösteriyor. Vezzosi Leonardo’nun hayatının son yıllarında Orta Doğu’ya giderek daha fazla ilgi duyduğunu belirtiyor.
Chieti Üniversitesi Antropoloji Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Luigi Capasso, bu bulgulara yenilerini ekledi. Üç yıllık bir araştırmada, sanatçının 52 eserindeki 200′e yakın parmak izi kalıntısı incelendi. Sonuç, Leonardo’nun parmak izinin yüzde 60 Arap özellikleri taşıdığı idi, ki annesinin Orta Doğulu bir köle olduğu bulgusunu kanıtlıyordu. Bu iddialara karşı çıkanlar da oldu, bazı uzmanlar parmak izlerinin Leonardo’ ya değil, zaman içinde tablolara ya da el yazmalarına dokunan kişilere ait olabileceğini ileri sürüyor. Ancak Capasso’ ya göre, Da Vinci’ ye ait olduğundan şüphe edilmeyecek izlerin varlığı göz ardı edilmemeli.
Leonardo ve Caterina’ ya dair son bir iddia da Kanadalı araştırmacı Louis Buff Parry’den geldi. Parry’ye göre Caterina sadece Orta Doğulu değil, bir Müslüman’dı, üstelik Azeri! “İstanbul’dan gelen kölelere İtalya’da Caterina ismi verilmesi yaygındı” diyen Parry, iddiasını daha da ileri götürüyor ve Leonardo’nun annesinin izlerini aramak için Anadolu’ya ve Azerbaycan’a seyahat ettiğini söylüyor
Sigmund Freud’ a göre Leonardo’nun annesi tarafından çok küçük yaşta terk edilmesinin etkileri en çok bu tabloda görülür. Tabloda İsa’ ya uzanan Meryem ve annesi Hena, Leonardo için annesi Caterina ve üvey annesi Albiera’ yı sembolize ediyor
Da Vinci’ nin Anchiano’ da doğduğu çiftlik evi olan “Casa Natale di Leonardo”, 80′lerin ortasında restore edildi. Bugün Da Vinci’nin çalışmalarının sergilendiği bir müze.


15 Ocak 2011 Cumartesi

Beni Öp Sonra Doğur Beni

Şimdi
utançtır tanelenen
sarışın çocukların başaklarında.

Ovadan
gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan
çeviriyor o küçücük güneşimizi.

Taşarak evlerden taraçalardan
gelip sesime yerleşiyor.

Sesimin esnek baldıranı
sesimin alaca baldıranı.

Ve kuşlara doğru
fildişi: rüzgarın tavrı.
Dağ: güneş iskeleti.

Tahta heykeller arasında
denizin yavrusu kocaman.

Kan görüyorum taş görüyorum
bütün heykeller arasında
karabasan ılık acemi
- uykusuzluğun sütlü inciri -
kovanlara sızmıyor.

Annem çok küçükken öldü
beni öp, sonra doğur beni.

Cemal Süreya