21 Kasım 2011 Pazartesi

Tezgâhında Acının

Bir gün öleceğim; kaçınılmaz bu.
Şaşılacak bir şey yok.
Ama tersine yaşıyorum ben, sizlere göre
İşte bunun için, çözük saçlı ikindisinde yorgun bir günün, gölgeleri uzarken
ölüvereceğim eskiden.


Benim gibi, çanı dilsiz, havı dökükler;
Yani siz giderken hüzünle dönenler,
Çatlak yüzleriyle, göçmüş aşkları, ayrılıkları simgelerler.
Çift yönlü bir zaman sürecinde, onlar eskiden ölürler.


Eskiden nasıl ölünür?
Bunu bilmiyorum henüz.
Ama, eskiden ölen biri sanırım, bir mezat gramafonun borusuna sessizce gömülür.
Ve o gramafon borusu, ne gariptir gece sefaları gibi, akşam açıp sabah örtülür.


Esvap dolabında geceleyin karanlıkta, bir böcek çıtırtısı; neleri çağrıştırır
uykusu kaçana?
Sessizliğin üstünde bir küçük nokta dönüşür imgelere, bir tohum gibi çatlayarak kulakta.


Geceleyin bir böcek çıtırtısında....
Meşin çaresizliği kınına keskin hançerin,
Ezilmiş bir izmarit, ayakkabı ökçesiyle,
Kopuk bir tespihin dağılmış taneleri,
Ve sırrı dökük bir ayna, yok mudur birazda.


Hiç bir şey yalınkat değildir dünyada
Yazısı akmış, ıslak, pörsümüş sayfa,
Sonbahar göğünde, katar katar turnalara bakan adamın gırtlağındaki tıpa.
Kumaşa uyumsuz yama,
O böcek çıtırtısında....


Uğursuz sayılır bazı şeyler, bazıları uğursuz,
Tümüyle boş değildir bu inançlar.
Kimi zaman doğru, yanlış çıkmıştır kimi zaman.
Mutsuzluk ve mut.
Ölüm ve yaşam şansa bırakılmıştır.


Bir kaçıştır bu;
Çünkü en az ölüm kadar korkar insan yaşamaktan.
Karıştırır puslu düşü, katı gerçeğe
Düşü biraz gerçek, gerçeği de biraz düş yapar..
İnanır bilinmeyene bilinen kadar.


Peki ya tesbih böceği, sürüngen yılan, korkunç yanlızlığı ağında örümceğin,
uzun dehlizi kör köstebeğin.
Onlar tam ortasında kaçınılmaz gerçeğin
Bense çekiyorum çilesini iğneye geçmiş ipliğin.
Sütün içine birkaç tane çörekotu atarlar, nazar değmesin diye.
Lekeler aklığını siyah tanelerle.
Eski minyatür ustaları bozmak için kusursuzluğu,
Eski minyatür ustaları bozmak için kusursuzluğu,
Resimden bir suretin taşırırlardı boyasını isteyerek, sınırlarından.


Kusurlu dünyamızda, yer yoktur kusursuzluğa.
Demir pas tutar, gümüş karartır, kurtlanır kar bile, alev is yapar
ve insan içinde bir kafesle yaşar,
İnilti gibi, kimi zaman bir garip ses duyar.


Bunun için intihar parçasıdır hayatın.
Unutmayı deneyin, gizleyin istediğiniz kadar,
Bir çekmecede kilitli pırıl pırıl bir anahtar, gününü bekler sabırla,
bilincinizi kurcalar.
Nasıl olsa elinizde bir başka anahtar var.


Tırnakları kirli, kabuk bağlamış elleri, bir çocuğun makadam gözlerinde
bakışı tökezliyor.
Muska yüzlü kadınlar, kimseye sezdirmeden bir acıyı gizlice emziriyor.
Odama sığınıyorum, dışarıda kar yağıyor.


Boğazımda ardarda sözcük düğümleri,
Bakıyorum, gölgem kırılmış ortasında, duvarla döşemenin arasında.
Ben şimdi çıkıyorum, belki geç gelirim.
Kızıl bir gülün hüneri kanayan yüreğimden, hüküm giydim sevgiyi.


Köstekli şiiri ikide bir cebinden çıkarıp bakan şair, ne oldu sana?
Kaç dikiş atıldı bileğindeki çentiklere?
Örselenmiş aşklarınla şimdi neredesin?
Çektiğin bunca acı, kefareti değil unutma yaşadığın çaresizliğin.


Acıdır, şişelerin dibi, bir koşunun umulmadık bitişi,
Bakır çalığı zahirli acı gündemdedir.
Acıdır borsa haberleri, türk parasının değeri, düşüp yükselen altın.
Acıdır gelinlik bir kızın sandık lekeli çeyizi.
Uyumsuz bir sıfat; birinci tekil şahıs; ben, çok acıdır.
Biz zaten acıyız, biz dediğim üç-beş kişi.
Aksayan bacağı tahta iskemlenin, kırık saplı bıçak, oynak perçinleriyle çatlak bir fayans acıdır.


Yüzde işareti şaşkın bakışlarıyla, onca harf arasında dilsiz ve çok acıdır.
Bir donanma fişeğidir açılan gökyüzünde, acı bütün renkleriyle.
Ben törpülüyorum bir aşkı sıkıştırıp mengeneye,
Sevmek çok acıdır.


Metin Altıok

14 Kasım 2011 Pazartesi

Başarı istediğini elde etmektir. Mutluluk ise elde ettiğini sevmektir.
La Fontaine

13 Kasım 2011 Pazar

Kumdan Kaleler

Kumdan bir kale düşünün. Çevresine güzel su kanalları yapmış, düşmanlara karşı hendekler kazmışsınız. Yalnız öyle bir yere inşa etmişsiniz ki kalenizi, dalgalar güçlendikçe önce su kanalları dolup taşıyor, sonra da heybetli surlarınız, tuzlu suyun parmakları arasında giderek erimeye başlıyor.
Sizse elinizde küçük plastik kovanız, sahilden taşıdığınız kuru kumlarla surlarınızı onarmaya çalışıyorsunuz. Yaptığınız yamalar, bir sonraki dalga darbesiyle çirkin şekiller alıyor.
Küçük plastik kovanızla habire koşturup duruyorsunuz. Kan, ter ve panik içinde!
O kadar odaklanmışsınız ki "onarmaya", bu yıkımın artık kontrolünüzde olmadığını göremiyorsunuz.
Oysa bir dursanız, durup da yukarıdan baksanız kaleye, çamur haline gelmiş surlara ve dalgalara, onarmaya harcadığınız süre içinde yepyeni bir kale inşa edebileceğinizi göreceksiniz. Denizin biraz ötesinde, yeni bir başlangıç yapabilirdiniz.
Birçoğumuz için yaşam, denizle kumsal arasında böyle koşarak geçiyor. Alışmaya çalışıyoruz. Yaşadığımız şehre, her fırsatta ne kadar da sevmediğimizi söylediğimiz işimize, günde en az sekiz saatimizi zindan eden yöneticimize, bir yere gitmediğini bildiğimiz ilişkimize, gittiği yerin bizi mutlu etmeyeceğinden emin olduğumuz ilişkimize, canımızın her türlü sıkıntısına. Düşlerimizin asla gerçekleşmeyecek olmasına...
Alışmaya çalışırken inciniyoruz. İncinen yerlerimize günlük yamalar dikiyoruz. Ertesi gün sökülüyor yamalarımız, yara bere içinde, delik deşik, yorgun argın evimize dönüyoruz. "Dayanmak zorundayım," diyoruz. Her şeyi bırakıp bir düşün peşinden gitmenin bir lüks, şımarıklık, ciddiyetsizlik ve çocukluk olduğuna inanıyoruz. Öyle ki utanıyoruz da bazen, gitme düşlerimizden. Kimselere diyemiyoruz. Kaygılarımızdan, hırslarımızdan, yıllarca çalışıp kazandığımız sıfatlardan ve etiketlerden vazgeçemiyoruz. Elimizde kova, bir oraya bir buraya koşuyor, verdiğimiz molalarda şikayetlerimizi hayattan esirgemiyoruz.
Gün bitimlerinde sokaklardan yorgun, bıkkın yüzler geçiyor. Sormuyoruz. Bu yüzlerden biri, bize ait olabilir mi ?
Sormuyoruz. Bazen bir şeyi onarmaya çalışmak yerine, yıkıp yeniden başlamak gerekmez mi ?
Belki de sormalıyız artık. Hayatımızdaki bazı kumdan kaleler, denize karışmayı çoktan hak etmedi mi ?


Deniz Yalım Kadıoğlu