16 Ocak 2015 Cuma

Muhteşem Hayatların Yazarı

İlk dedektif öyküsü basıldığında yalnızca 13 yaşındaydı. Francis delikanlılığında futbol oynamak için büyük gayret gösterdi, fakat, kızların elbiselerinin sırtları leke olmasın diye erkeklerin ellerinde mendil tuttup dans dersi aldıkları kurslara katılmayı tercih etti. Kibardı, centilmendi. Öyle ki, güneyli ve çok ince bir erkek olmayan babası, oğlu Francis'in ağzından bir küfür duyabilirse ona 5 dolar vereceğini söylerdi. 

Amerikan edebiyatı klasiklerinden "Muhteşem Gatsby"nin muhteşem yazarı Francis Scott Key Fitzgerald, 1896 Eylül'ünde, 481 Laurel Avenue, St. Paul, Minnesota adresinde doğdu. Babası Edward' ın hasır koltuk yapımı işleri bozulunca New York'a taşındılar. Fitzgerald' ın annesine yani İrlandalı bir göçmenin kızı Mollie'ye babasından miras kalınca 1908 yılında tekrar Minnesota'ya taşınıp maddi rahata kavuştular. 


Fitzgerald, kendisiyle aynı dönem yazarlarından olan, dostu Ernest Hemingway gibi, hayatın, kanlı, terli, tatsız ve pis yönlerini yazmadı. Hikâye ve romanlarının kahramanları "çok" zenginlerdi. Bu tip insanların entrika dolu dünyaları, yaşamlarındaki inişler, çıkışlar, çöküşler; İrlandalı, ortasınıf bir aileden gelen Scott Fitzgerald' ın hayalgücünü esir aldı. 



Haydi askere 

1917'de Princeton Üniversitesi'nde öğrenciydi ancak mezun olma ihtimali düşük olduğundan askere yazıldı. Piyadede ikinci teğmendi. Savaşta öleceğini düşündüğü için, büyük bir süratle "Romantik Egoist" adlı romanını yazdı. Yayınevi, bu romanın orijinalitesini övmesine karşın, geri çevirdi. Fitzgerald, 1918'de Alabama'ya, Montgomery yakınlarındaki Sheridan kampına tayin edildi. Burada, Alabama Anayasa Mahkeme savcısının kızına, 18 yaşındaki Zelda Sayre'e âşık oldu. Onunla evlenebilmek için paraya ihtiyacı vardı. Büyük bir ümitle romanı revize edip yolladı, ama ikinci kere reddedildi. Tam denizaşırı tayini çıktığında savaş bitti. Zengin olup evlenebilmek için 1919 yılında New York'a gitti. Bu arada Zelda, Fitzgerald'ın zengin olmasını beklemekten vazgeçip nişanı bozdu. Genç adam yeniden yazmaya oturdu. Bu sefer, "Cennetin Bu Yakası" adıyla gönderdiği romanı, daha önce iki kere geri çeviren yayınevinin editörü Maxwell Perkins kabul etti. 1919 sonbaharında, dergilerde hikâye yazmayı kendisine iş edinen Fitzgerald, gerçek romanlarını yazarken sık sık ara veriyor ve bu aralarda ona para kazandıran popüler şeyler yazıyordu. Bunu sonuna kadar da sürdürdü. Francis, "Cennetin Bu Yakası" isimli ilk romanının karakterlerini Princeton'dan seçtiği kişiler üzerine kurguladı. Princeton'u, gelişigüzel, uluorta sürdürülen ilişkilerde değer farklılıkları gözetmeyen ateşli gençlerin alkol yuvası olarak yansıttı. Konusu itibariyle zamanında skandal yaratan roman, 26 Temmuz 1920'de basıldığında müthiş sattı. Böylece, 24 yaşında olan Francis Scott Fitzgerald, neredeyse bir gecede üne ve paraya kavuştu. Bundan bir hafta sonra Zelda ile New York'da evlendi. Böylece, uzun bir zamanı AmerikaParis arasında geçen beraberlikleri başladı.
Francis Scott, hayatında gördüğü en güzel kızın Zelda olduğunu ve onu ilk gördüğü andan itibaren kendisine ait olmasını istediğini saklamadı. Daha ilerde yaptığı konuşmalarında ise, flört devrelerinde Zelda'nın seksüel olarak pervasız ve ihtiyatsız olduğunu da ekledi. Genç yazar Zelda ile cinselliği evlilik sonrasına bırakmak istemesine rağmen, Zelda gelenek ve görenekleri hiçe saymaktan zevk duyuyordu. Evliliklerinden bir yıl önce sevgili oldular. Katolik olarak büyütülen Fitzgerald, evliliklerinde doğum kontrolün tüm yöntemlerine karşı isteksizdi. Buna karşın, Zelda'nın her üç kürtajında da, karısının yaşadığı suçluluk duygusunu paylaşır gibi görünmedi. 

Fitzgerald, Zelda'nın müsrif, savurgan yaşam tarzına çabuk ayak uydurdu. Ancak ikisi de çok fazla kıskançtı. Tek başlarına bir yere gidişleri sayılıydı. Bir keresinde ünlü dansçı Isadora Duncan, Fitzgerald'la açıkça flört etmeye kalktı. Zelda bunun karşısında kendini merdivenden aşağıya bıraktı! Fitzgerald ise bir başka olayda, Edouard Jozan adında bir Fransız pilotu çekici bulan Zelda'yı bir ay boyunca villada kilitledi ! Zelda ve pilot büyük bir ihtimalle hiç birlikte olmamışlardı, fakat yine de "belki" ihtimali ile Fitzgerald yıllarca kıvranıp azap çekti. 

Connecticut' da düzensiz, huzursuz, curcunalı geçen uzun bir yaz sonrasında, Fitzgerald New York'da bir daire tuttu. Burada ikinci romanı, "Güzel ve Lanetli" yi yazdı. 1921'de Zelda hamile kalınca ilk Avrupa turuna çıktılar, Amerika'ya dönüşte St. Paul'a yerleştiler ve tek çocukları Frances Scottie doğdu. Fitzgerald, savurgan yaşamlarına para yetiştirebilmek için, tükenmeyen bir hararetle kısa hikâyeler yazıyordu. Bu arada alkolik oldu, fakat romanlarını daima ayıkken yazdı. Zelda da çok içiyordu ama alkolik değildi. İçkili olduklarında, çift arasında sık sık kavgalar olduğuna şahit olundu. Fitzgerald 1924 ilkbaharında Fransa'ya giderek huzurlu bir çalışma ortamı aradı. Yaz ve sonbahar boyunca, St.Raphael yakınlarında yaşarken, Amerikan edebiyatı klasiği kabul edilen o muhteşem romanı, "Muhteşem Gatsby" yi yazdı. 

Arkadaşım Hemingway 

İlk romanından sonra yazdıkları olumlu eleştiriler almasına karşın, ilk başarısını yineleyemedi. "Muhteşem Gatsby", Fitzgerald'a sadece 1200 Amerikan doları kazandırabildi. Halbuki "Saturday Post"ta aceleyle yazdığı kısa hikâyelerden bu paranın üç mislini alıyordu. Fitzgerald, 1936'da "Esquire" dergisine bir seri itirafname tarzı makaleler yazdı. Bu yazılar Fitzgerald'ın duygusal iflasını anlatır. Kaybettiğine inandığı duygularını yeniden keşfe çıkışı sayılabilir. O sıralarda Esquire dergisine yazan bir başka yazar vardı. Rakibi, aynı zamanda arkadaşı Ernest Hemingway. Hemingway ile 1925 Mayıs'ında Dingo Bar'da tanıştılar. Esquire'da, "Kilimanjaro'nun Karları" hikâyesi sırasında, Hemingway şöyle bir yorum yazdı: "Zavallı Scott Fitzgerald, zenginliğe olan korku ile hayranlık karışımı saygısı, onun sağlığını bozdu". 

Bunun üzerine sinirlenen Fitzgerald, Hemingway'e bir mektupla cevap verdi: "Arada sırada 'de profundis' (Oscar Wilde'ın de profundis'i gibi) yazmayı seçiyorsam, ölü bedenimin arkasından, arkadaşlarım yüksek sesle dua etsin istiyorum anlamına gelmiyor bu."
Fitzgerald para kazandıran hikâyeler yazmaya devam etti. Önceleri Zelda'nın alışkın olduğu pahalı hayat tarzını sürdürebilmek için, daha sonra yine Zelda'nın depresyon tedavisini ödeyebilmek için. Arkadaşlarına ve hastaneye olan borcu gırtlağa dayanınca, 1937'de, film senaryosu yazmak için Hollywood'a gitti. MGM film stüdyoları ile anlaşma yaptı. Aldığı para iyiydi, fakat stüdyo ile sürekli anlaşmazlığa düştü. "The Last Tycoon" (Türkçeye "Son Düş" ve "Son Patron" adlarıyla çevrildi) adlı romanı film endüstrisi hakkındaydı. Bu romanı yazarken, kalp krizi geçirerek hayatını kaybettiğinde sadece 44 yaşındaydı. Zelda ise sekiz yıl sonra himaye edildiği yerde çıkan bir yangında öldü.
Ünlü editör Maxwell Perkins, Fitzgerald' ın ölümüyle yarım kalan "The Love of the Last Tycoon"u bitirmesi için John O'Hara' ya yanaştı. Ancak, John O'Hara, Fitzgerald' ın başladığı çalışmaları hiçbir yazarın bitiremeyeceği inancıyla bu teklifi geri çevirdi. John O'Hara, John Steinbeck' e yazdığı mektupların birinde, "Fitzgerald tek başına hepimizin toplamından daha iyi bir yazardı" der. 

Penis kıyaslaması 

Biyografisini yazan bazı yazarlar, Fitzgerald' ın gizli bir homoseksüel olabileceği spekülasyonları yaptılar. Yazarın homoseksüellik tecrübesi olduğuna dair bir döküm bulunamadığı için, deliller ikinci dereceden önemsiz kanıtlardı. Tariflerde, narin, kadınsı hatları olduğu yazıldı. Bir sohbetleri sırasında arkadaşı Edmund Wilson' a, "Genç bir erkekle, aşk dolu bir haftasonu macerası için deniz kenarına gitmek istediğini" söyledi fakat hiç bir zaman gitmedi. Ancak, daha somut bir özelliği ayak fetişisti oluşuydu. Ayağı seks objesi olarak gördüğü için kendi ayaklarını elinden geldiği kadar saklamaya çalışırdı. Mesela kumsala gittiğinde, görünmesin diye kumların içinde saklardı. Ayakları gibi, Fitzgerald'ın utandığı bir yeri daha vardı, penisi... 

Birgün, Zelda Fitzgerald' a, ne kendisini ne de başka bir kadını tatmin edemeyeceğini, meselenin penis ölçüsü olduğunu söyledi. Egosu, duyguları paramparça olan Fitzgerald, dostu Ernest Hemingway'e danıştı. Hemingway, Fitzgerald'a organlarını mukayese etmeyi önerdi. Mukayese sonrası Fitzgerald'ın normal olduğunu deklare etti. Fakat Fitzgerald ikna olmadı. Bunun üzerine Hemingway, heykelleri incelemek üzere, Fitzgerald'ı Louvre Müzesi'ne götürdü. Ne yazık ki bu da bir teselli olmadı. 

Anılara göre Fitzgerald, yıllar sonra bir hayat kadını olan Lottie' i tanıdı. Ona, başka erkeklerle mukayese edildiğinde erkeklik organının nasıl olduğunu sordu. Lottie, meselenin ölçüde değil, teknikte olduğuna dair yazarı ikna etti. Lottie' nin söylediğini, daha sonraları metresi olan Sheilah Graham da onayladı. Fitzgerald yazmaya hazırlanırken, seks yapmayı ısınma hareketi sayardı. Ve yazısını bitirmesi gereken zaman yaklaştığında seks yapardı. Lottie, Fitzgerald' ın sinirli olduğu için çok aceleci davrandığını sandığını, ancak daha sonra onun tarzının bu olduğunu öğrendiğini ortak bir arkadaşa söyledi. Sonra da Fitzgerald' a bazı teknik ipuçları verdiğini, yazarın da minnettar olduğunu ekledi. 

Tutkusuz aşklar 

Profesyonel balerin olma isteği ile aralıksız bale çalışan Zelda, 1930'da ilk depresyonuna girdi. Paris'de yaşıyorlardı. 1931 yılında Amerika'ya döndüler. Zelda'nın yazdığı "Valsi Bana Ayır" 1932 yılında yayınlandı. Bu kitapla ilgili ilk denemeleri klinikte yatarken tamamladı. Zelda'nın otobiyografik çalışması Fitzgerald'ı çileden çıkardı. 

Fitzgerald, 1934'de yayınlanan "Geceler Güzeldir"de Amerikalı bir psikoloğu ve onun zengin bir akıl hastası ile olan evliliğini anlattı. Bu romanından para kazanamadı. Zelda 1934'de de bir resim sergisi açtı. Sonraki yıllarda kliniklerle ev arasında mekik dokuyan Zelda 1937 yılının yazında hastaneye yatınca, Fitzgerald Güney Carolina, Ashville'de bir motele yerleşti. Orada, evli bir kadın olan Rosemary ile uluorta beraberlik yaşadı. Fitzgerald, Lottie'i de Ashville'de tanımıştı. Zelda 1940 yılının Nisan ayında hastaneden çıktı, Montgomery'deki annesinin yanına geldi. 

Fitzgerald hayatının son üç yılını, Sheilah Graham isminde, İngiltere doğumlu, Hollywood'da yaşayan bir yazarla geçirdi. Sheilah, daha önce sekiz sevgilisi olduğunu ilişkilerinin henüz başındayken itiraf edince Fitzgerald şoke oldu. 

Sheilah Graham, "Gerçek F. Scott Fitzgerald" isimli kitabında yazarın sağlıklı ve karmaşık olmayan ilk ilişkisi olduğunu yazdı. Sheilah kitabında başka detaylara da yer verdi, "Beraber olduğumuz zaman içinde, onu çırılçıplak gördüğümü hatırlamıyorum. Fakat kendi bedenimle ilgili olarak, ben de en az onun kadar utangaçtım. Bu tutumumuz seksüel olarak iyi zaman geçirmemizi engellemedi. Tatmin sonrası birbirimizin kollarında uzanır, yakınlığımızın zevkini çıkarırdık. Sevişmelerimiz, insanı bitkin düşüren, çılgınca haller olmadı. Duyarlı, nazik, yumuşak hareketlerle seviştik, ikimizin beraber olduğu anlar, mutluluğun en mükemmel ifadesiydi" dedi. Ve, yatakta öldüğü rivayetinin tersine, Fitzgerald' ın, "Princeton Yıllığı" nı okurken sancılandığını, koltuğundan kalkmaya çalışırken yığılıp öldüğünü yazdı. 

Yazarın hayatı trajik ayrıntılarla doluydu. Francis Scott Fitzgerald 44 yaşında kalp krizi geçirip hayata veda ettiğinde, "Muhteşem Gatsby", "Geceler Güzeldir" gibi romanlarının asla ölmeyeceklerini ve kendisinin 1950' lerden itibaren edebiyat dünyasının unutulamaz isimlerinden biri olacağını bilmiyordu muhtemelen...

Derleyen: Ayşe Akdeniz

15 Ocak 2015 Perşembe

Hurma Zeytini / Bir Anı

Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir' in Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe'ye kadar gidebilmiştik.
Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık; Hüseyin amcayla.
Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini söyledi.
Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. "motorun soğutma sisteminde sorun görmediğinden" söz etti. Bir süre daha bakındı. Sonra"buldum galiba" diye haykırdı. "Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O takdirde döşemelerin ıslak olmalı" dedi. Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü. Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu. Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca. Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi;
- Doktor musun?
- Evet.
- Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer soluklanırsınız. Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir evdi.
Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım. Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi.
Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu. Bir şey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde evin bir odasının duvarlarının kitapla dolu olduğunu gördüm. Şaşkınlığım daha da artmıştı. Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köylerinde
çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe'ye yerleştiğini anlattı. Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa yaşadığından dem vurdu.
- Neden buraya yerleştin?
- Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanım. Hasan Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini. Ayrılamadım buralardan.
- Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?
- Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek olduğunu ? O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup
hayatı öğrettik çocuklara.
- Yani elinizden çok iş geliyor.
- Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı, aklını kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya...
Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti.
- Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Giderek ona benzemişiz.
- Nasıl yani?
- İnsan da doğanın meyvesi değil mi?
Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;
- Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan.
Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz ? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı
sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları.
"Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi" diye soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.
- Hurma zeytini bilir misin?
- Bilmem. Hiç duymadım.
- Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın.
- Eeee.
- Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı insanı. Hayata hazırlıyorlardı .
Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.
"işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini hatırlatmak için buradayım, doktorcum, unutulsun istemiyorum" dedi. Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.
Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu yazı, emekli öğretmen Hüseyin Kocakülah ve köy enstitülerine emek verenlerin anısına ithaf olunmuştur.

Denize Gidip Dönen Mavilerin Bire İndirgenen Üçlüğü


yalanlı dolanlı alçak doğruca yaşanmamış bir
bir gözsüz kulaksız elsiz ayaksız güdük bir gün
bütün yitiklerim karalarım üstüste üstüste bütün karışıklığım
gelip geçtiğim macera şu kadar binler yıllık
şu kadar binler yıllık karalarım karışıklığım üstüste
usul usul insan insan ölüm ölüm üstüste
şu kadar güneş şu kadar su şu kadar su yılanı şu kadar düzen
ben sebepliyim denizlere aylara kavgalara umursuzluğa
bir maviyi durup dururken birine benzetiyorum
bir balığın ağzını anıyorum durup dururken
serinliyorum

ben üç yer tasarlamıştım üçü de sana bana uygun
biri günebakanlarda biri otuz yaşta birini sorma
birini sorma gün gelir ben söylerim
daha usta olurum daha yiğit o zaman söylerim
bu kırgın karanlığı bir ışıtalım ilkin
yeniden şehirler kuralım şimdikilerine benzeyen
baştan başlayalım susamlara ekmeklere denizaşırılarına
sevmelere
gidip dönelim
belki bir yerde bir tohumda bir durumda belki
belki o ses o yudum o yumuşak döşekler yeşil yeşiller
ben taş çekerim yılmam çamur kararım yol döşerim
bakarsın göneniriz gidip dönelim
ben yılmam taş çekerim çamur kararım ben
senin de gürül gürül saçların var nasıl olsa.
Turgut Uyar