30 Temmuz 2015 Perşembe

29 Temmuz 1950: Savaş karşıtı Behice Boran ve Adnan Cemgil tutuklandı

İkinci Dünya Savaşı sonrası, uluslararası politikada iki kutuplu bir sistem oluşmuştu: ABD'nin başını çektiği Batı bloğu ve Stalinist SSCB'nin öncülük ettiği Doğu Blok'u. SSCB'nin Doğu Avrupa'yı kendi denetimine almasının ardından Almanya'nın birleştirilmesi ve Berlin Ablukası gibi meseleler Batı Avrupa ülkelerini endişelendirmişti. Bu nedenle Benelüks ülkelerinin girişimiyle 1948 yılında Batı, Avrupa Birliği adıyla bir oluşuma gidildi.

ABD ise SSCB yayılmasını bahane ederek kendi kontrolünde bir savunma örgütü kurulması yanlısıydı. Savaştan harap bir vaziyette çıkmış Batı Avrupa için "komünizm tehdidi" karşısında ABD'nin desteğini almak kaçınılmazdı. Bunun bir sonucu olarak 4 Nisan 1949 Washington Antlaşması ile birlikte NATO (Kuzey Atlantik Antlaşma Örgütü) kuruldu.
Türkiye'nin savaş sonrasında Sovyetler Birliği ile arasının bozulmasının ardından Türk egemen sınıfları politik alanda bir yandan ABD başta olmak üzere Batı'nın desteğini almaya çalışırken, diğer yandan da Batı kapitalizmi ile bütünleşme sürecini hızlandırmıştı. İç politikada da, biraz da dış baskının etkisiyle göstermelik de olsa çok partili bir hayata geçilmiş, Soğuk Savaş'ın getirdiği bir ortamda yine iç siyasette geçmişten devralınan anti-komünist politika daha da yoğunlaştırılmıştı.
Batı bloğunda yer almak isteyen Türkiye açısından, Batı'nın ekonomik, askeri ve siyasi kurumlarında yer almak temel hedefti. Bu nedenle 1947 yılında IMF'ye üye olmuş, 1949'da Avrupa Konseyi'ne kurucu üye olarak katılmıştı. Ama Türk burjuvazisi için asıl önemli olan Batı kaynaklı savunma örgütlerine dahil olabilmekti.
Türkiye bu nedenle NATO'nun kurulduğu uluslararası toplantıya çağrılmamasından dolayı tepki göstermiş ve NATO'ya dahil olmak istediğini ilgili taraflara bildirmişti. Türkiye'nin NATO'ya üyelik için başvurusu ise 11 Mayıs 1950'de yani CHP iktidarı henüz sona ermeden önce yapıldı, ancak Türkiye'nin başvurusu reddedildi. Türkiye'nin NATO üyeliğine İngiltere ve Baltık ülkeleri karşı çıkıyordu. İngiltere'ye göre Türkiye NATO yerine, İngiltere öncülüğünde, Mısır merkezli olarak kurulması planlanan Ortadoğu Komutanlığı'na dahil olmalıydı.
Türkiye'de 1950'de yönetime gelen Demokrat Parti, Türkiye'yi NATO'ya dahil etme konusunda yoğun bir çaba gösterdi. Bu konuda DP'nin eline bulunmaz fırsat bir ay sonra geçti. 25 Haziran 1950'de Kore Savaşı'nın patlak vermesi ve ABD'nin savaşa müdahalesi ile birlikte DP yönetimi de Kore'ye asker gönderme kararı almıştı.
Temmuz ayı içerisinde cumhurbaşkanı, başbakan ve genelkurmay başkanının katıldığı, Yalova'da yapılan bir toplantıda Tahsin Yazıcı komutasında 4.500 kişilik muharip bir Türk birliğinin Kore'ye gönderilmesi uygun bulundu. Ana muhalefet partisi CHP ilke olarak Kore'ye asker gönderilmesine karşı değildi. CHP'nin itiraz ettiği tek nokta, böyle bir kararın ancak Meclis tarafından alınabileceği yönündeydi. 1924 Anayasası'nın 26.maddesine göre yurtdışına asker gönderilmesi veya savaş ilan edilmesi ancak TBMM kararıyla mümkündü.
Aynı tarihlerde de ülkedeki asıl savaş karşıtları güçleri sınırlı da olsa harekete geçmişlerdi. Başını akademisyenlerden Behice Boran'ın çektiği bir grup aydın Barışseverler Cemiyeti'ni kurdu. Cemiyet, 25 Temmuz tarihinde Galata Köprüsü'nde savaş karşıtı bildiriler dağıttı. Bu eylem karşısında DP Hükümeti. Sert tedbirler alarak Cemiyet'in önde gelen yöneticilerini tutuklar. Barışseverler Cemiyeti' nin eylemi Cumhuriyet tarihinde ilk savaş karşıtı eylem olma özelliğini göstermekteydi.
Neticede Türkiye Kore'ye asker gönderir. Kore'ye giden Türk askerlerinden 721'i ölür, 2147 asker yaralanır, 234 asker esir düşer ve 175 asker ise kaybolur. Bu bedel karşısında ABD emperyalizminin ve NATO'nun Türk egemenlerine "hediyesi" üyelik olur. NATO'nun 1951 sonbaharında düzenlenen zirvesinde Türkiye'nin üyeliği kabul edilir. 18 Şubat 1952 tarihinde ise NATO'ya resmen üye olur.

(marksist.org' dan alıntıdır)

21 Temmuz 2015 Salı

Madra Dağı, Kazdağı, Spil, Kaçkar, Samistal, Cudi... Maraş, Sivas, Çorum, Reyhanlı, Suruç... Alageyik, karaca, tosbağa, tilki, tavşan... İnsan... Aynı yanar kardeşim; sessizin dili, görmezin gözü, devletin közüyle yanar... Devlet, suçu halkına pay eden en eski entrikadır... Doğuyu batının payıyla yakar, kuzeyi güneyin payıyla yakar, insanı insanın payıyla yakar.. Altından altın çıkarır, üstünden yol çıkarır, kaburgadan et çıkarır... Sonra, beyaz adama pay eder...

Hüseyin Murat

20.07.2015

Gül Satıcısı (Gulfiroş)

Bir gül satıcısı gördüm uyandığımda 
Çok sevindim, gülü kalbe değişeceğine.
Gülü kalbe değişeceğine.
Bir kalbimiz vardı, hastalık ve yara dolu
İnanamadım önce, gülü kalbe değişeceğine.
Gülü kalbe değişeceğine.
Pazarlık ettik; “Takas etmem” dedi;
“Güle tapan canını da verir üstüne. Canını da verir üstüne.”
Sordum: “Can ve kalbini kim değişir bu güle !”
“Pazarlık bu” dedi. “Yaralı ya kalbin. Yaralı ya kalbin.”
Canımı da kalbimi de verdim, kalp feryat etti
“Hey Cegerxwin, bir güle değişti kalbini. Bir güle değişti kalbini.”
Cegerxwin

İkimiz

El sıkıştığımız anda
Rüzgarın avuçlarımız arasında sıkıştığını duymadın
Belleğin kendini hazırlamasıydı bu aslında
Buluşmadan önceki ayrılıştı,duymadın...

Eksiksizdin sen;
Bütün çıplaklığına sarılmış,
Bir orman yangınındaki ağaçlar gibi
Onurlu ve korumasız...


Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan

19 Temmuz 2015 Pazar

Balat Türküsü

Gülümser' e
Güneş sözlüğünden raşel
Bütün karanlıklara dama
Giyindiği bi şey değil
Soyunduğu bir dal basma.
Harf atıyor yukarlardan
Kelebek gözlüklü bir tanrı
Raşel ki bir kutsal yalan
Yalanlıyor kitapları
Oyy bu çaylak yuvası evren .
Uçurmuş raşellerini
Çalan onlardı göğüslerinden
Erkeklerin al mendillerini
Yeruşalim değil bu ülke
İki su omuzlarından aşk
Damlaya damlaya bu öfke
Akkuğulu göl olacak

Can Yücel

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Dayanın Yurttaşlarım


Çook eskiden, bu kavanoz dipli koca dünyanın bir yerinde, dört bir yanı dağ, ortası bağ, suları şınl şml, gökleri pırıl pırol bir ülke varmış. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, burada da, insanlardan başka yaratıklar da varmış. Bunların arasında sürüngenler, zehirli böcekler, örümcekler de elbet bulunurmuş. Ama bunlar, başka yerlerdekinden ne çok, ne az olduklarından hiç kimsenin gözüne batmazmış.
    Bu ülkenin başında bir kişi bulunurmuş. Buna "Başbay" denirmiş. O ülkede başbaylık seçimle olurmuş. Başbay olmak isteyenler, adaylıklarını koyarlar, seçmenler de bunların içinden beğendiklerini Başbay seçerlermiş. Hangi adayın aldığı oy çoksa o, Başbay olurmuş.
    Gel zaman git zaman, o ülkede bir şaşılası değişme olmuş. Sürüngenler, zehirli böcekler günden güne çoğalmaya başlamış. Yılanlar, çıyanlar, kırkayaklar, akrepler, örümcekler, kertenkeleler, hem her gün biraz daha çoğalıyor, hem de her gün biraz daha büyüyüp irileşiyorlarmış. Yılanlar, kavak kadar uzayıp boylanmış, kavak gövdesi kadar en almış. örümcekler büyüye büyüye ev kadar olmuşlar. İrileşen kertenkelelerin yeni doğan yavrulan bile timsahtan büyük olurmuş. Kırkayaklar, yolcu trenleri gibi uzamış. Yarasaların kanatları çadır kadar genişlemiş.
    Aklı ergin, derin bilgin, erdemli kişiler, bu işin nedeni üstünde kafa patlatmışlar, düşünmüşler, ama bitürlü bu zararlı yaratıkların neden gündengüne büyüyüp çoğaldıklarını anlayamamışlar.
    İş bu kadarla da kalmamış. Bu zararlı yaratıklar, insanları sokmaya, ısırmaya, zehirlemeye de başlamışlar. Daha bir şaşılacak yanı, bunların ısırıp zehirlediği kişiler ölmüyorlarmış. Ölmedikten başka, bu zehirler insanın beynini uyuşturuyor, tatlı bir yarı uyku veriyormuş. Bu öyle bir keyifmiş ki, kanına bir kere bu zehirden karışan, hemen bu zehire alışırmış. Artık bu kişi kendisini yılanlara, akreplere ısırtmadan, kırkayaklara örümceklere sokturmadan, kertenkelelere, yarasalara kanını emdirtmeden duramazmış. Hem de bu zehirin verdiği keyfin sonu yokmuş. Bikere bu zehire alışanlar, onun verdiği keyfi hiçbir zaman yeter bulmazlar, hergün daha çok, daha çok isterlermiş. Haftada bir kendilerini zehirletenler, giderek iki günde bir, hergün, daha sonra da günde bikaç öğün kendilerini zehirletmeye başlamışlar.
    Beyinlerinin düşünmeye yaradığını bilen, kafası önce, yüreği yüce kişiler, nasıl etsek de insanoğlunu şu yılan çıyan zehirinden kurtarsak diye bir yol aramışlar. Ama öbür yandan, kendilerini ille zehirleterek keyiflenmek isteyenler böyle düşünenlere karşı dururlarmış. Bu yüzden o ülkedeki insanlar ikiye ayrılmışlar. Aralarında başka ayrılıklar da varmış elbet ama, çoğunlukla iki belli ayrım varmış. Yılan çıyan zehirine alışanlar, bu zehirin çok iyi yararlı bir şey olduğunu savunanlarla, bunun tersini söyleyenler.
    Yarasalar, .örümcekler, akrepler, kırkayaklar durmadan insanları sokmaya hız verdiklerinden, zehire alışanlar gündengüne çoğalıyor, öbürleri hergün biraz daha azınlıkta kalıyorlarmış.
    Gel zaman git zaman, bu zehire ahşanlar o kadar çok zehirlenmeye başlamışlar ki, gitgide yüzleri gözleri, elleri ayaklan değişmeye başlamış. Kendilerini yılanlara sokturanların, her gün birer parça, birer parça derilerinin rengi yeşile kaçıyor, vücutları uzuyor, kafaları küçülüyor, bir zaman sonra büsbütün yılan olup çıkıyorlarmış. O zaman yılandan hiç ayrımsız, yerde sürünmeye başlıyorlar, başkalarını sokmaya, zehirlemeye çalışıyorlarmış. Bitakımlarının da parmaklan, tırnaklan, elleri, ayaklan gitgide inceliyor, uzuyor, yeniden eller ayaklar çıkıyor, yavaş yavaş derken günün birinde iri bir örümcek oluyorlarmış. Ondan sonra başka insanların üzerine atılıyorlarmış. Böyle böyle derken, zehirlenen insanlar da, kanlarına karışan zehirin etkisiyle gündengüne yılanlaşmaya, çıyanlaşmaya, yarasalaşmaya, solucanlaşmaya, sürüngenleşmeye başlamışlar.
    Ötekiler, insan kalmak için direnirlerken, her elveren yerde dillerinin döndüğü kadar,
    - Yurttaşlar!.. İnsanlığınızı koruyun, örümcekleşmeyin, akrepleşmeyin!.. diye bağırırlar, söylerler, ama dinletemezlermiş.
    Zehirlenip değişenler gitgide çoğaldıklarından, böyle söyleyenlere,
    - Hainler, alçaklar!.. diye bağırır, üzerine yürürlermiş.
    İnsanlığını koruyanlar gitgide o denli azınlıkta kalmışlar ki, günün birinde o ülkede büsbütün insan kalmamasından korkmaya başlamışlar. Başbay seçimi zamanı gelince, kamuoyu da onlardan yana olduğu için, yılan, çıyan, yarasa, örümcek biçimine girmiş olanlar kimi seçerlerse, o ülkeye Başbay olurmuş.
    O ülkede aydın kişiler de varmış. "Başımıza gelenler nedir? Bundan yurttaşlarımızı nasıl kurtarırız, koruruz?" diye düşünmeye başlamışlar. Her aydın kendi kafasına göre buna bir yol bulmuş. Kimi,
    - Zehire alışa alışa sürüngenleşenler, örümcekleşenler, artık insan sayılmazlar. Onlarda insanlığın ne biçimi kalmış, ne özü... Bunun için de Başbay seçimine katılmasınlar!.. demiş.
    Her ne kadar biçimleri insan değilse de, ilk gelişleri, doğuşları insan. Çünkü, bunların çocukları yine insan doğarmış. Kanlarına zehir katılmazsa, hep insan kalırlarmış.
    O ülkedeki aydınların kimisi de,
    - İnsan kalmak için, çatalla yemek yensin!.. demiş.
    "Ütülü pantolon giymeli" diyen, "Hergün tıraş olmalı" diyen doluymuş. Ama bunların hiçbiri, insanların insanlığını korumaya yetmezmiş.
    O zaman, o ülkenin aydınları, "Bir de başka ülkelere bakalım. Oralarda da biçimini, kalıbını, içini, özünü değiştirenler var mı? Varsa, neler yapıyorlar? Bunu nasıl önlüyorlar, gidip görelim!" demeye başlamışlar. Dedikleri gibi de, başka ülkelere gidip, oralardaki insanları incelemişler. Sonra, oralarda görüp öğrendiklerini, kendi ülkelerine uygulayıp, yurttaşlarına yararlı olmak için, evlerine, çocuklarına dönmüşler. Yine eskisi gibi herkes kendince bir düşünce sürmüş ileri. Kimisi,
    - Evlere daha geniş pencereler açalım!.. demiş.
    Kimisi,
    - Başka ülkelerden örnek insanlar getirelim!.. demiş.
    Kimisi de,
    - Bizimkileri başka ülkelere gönderelim, oralardaki insanları görsünler!.. demiş.
    "Günde üç kere zıplamak gerek." "Yatakta sol yana yatmalı." diyenler bile varmış. Yalnız bunların aralarında kafası işleyen biri çıkmış.
    - Beni dinleyin, demiş, ben sürüngenlerin, böceklerin neden çoğalıp geliştiklerini anladım. Yeryüzünün başka ülkelerine bakıp, bunu öğrendim. Bir hava esiyor, bu hava sürüngenlere, böceklere o kadar yarıyor ki büyüyorlar, çoğalıyorlar. Şimdi iş, bu havanın esmesine engel olmakta. Bu hava da, doğu yönünden esiyor. Gezip dolaştığım yerlerde gördüm. Doğudan esen bu havayı kesen dağ dibinde kurulmuş ülkelerde, bizde olanlar olmuyor. Aklımızı başımıza toplayıp, büsbütün iş işten geçmeden, doğudan esen hava yolunu kapamalıyız. Yoksa hepimiz, günün birinde değişip insanlıktan çıkacağız, yılan çıyan olacağız.
    Bu sözlere inananlar da olmuş, inanmayanlar da, gülüp geçenler de.. Ama inananlar işi sıkı tutup, zehirli sürüngen, örümcek, kertenkele, yarasa biçimindekilerle savaşa girmişler. Bu ölüm kalım savaşı çok kanlı olmuş. Çünkü o zamanın Başbayı da, çoğunluktan yanaymış.
    O, ülke düşmanlardan korunmak için çepçevre kale duvarlarıyla çevriliymiş, Bu kalın duvarların her biyana kapıları varmış. Ülkenin insanları, doğu kapısını kapamaya çalışırlarken, öbürleri de kapatmamaya çalışırlarmış. İnsanlar kapıyı içerden itmeye, öbürleri dışardan dayanıp kapatmamaya uğraşırlarken seller gibi kanlar akmış. Ama sonunda içerdekiler başarı kazanımışlar, doğu kapısını sıkıca kapamışlar. Öbürleri de kapının dışında kalmışlar.     Bu düşünceyi ileri sürüp başarı kazanan kişi, o ülkeye Başbay olmuş. Yurttaşlarına,
    - Sakın, demiş, bu kapıyı aralamayın! Bir kere aralarsanız, sonunu alamazsınız. Bu böyle bir kapıdır ki, bir parmak aralansa, günün birinde ardına kadar açılır.
    Bir zaman sonra bu akıllı kişi ölmüş. Onun yerine başkaları seçile seçile Başbay olmuşlar.
    Yine eskiden, her yerde, her zaman olduğu gibi o ülkede de sürüngenlerle öteki böcekler varmış ama, doğu kapısı kapalı olduğundan, doğudan hava girmediği için, bunlar olduklarından daha çok büyüyemez, üreyemezlermiş.
    Gel zaman git zaman, Başbay adayları arasında, sen seçileceksin, ben seçileceğim, diye çatışmalar başlamış. Doğrusu bu Başbay adaylarının hiçbiri, yeniden insanların örümcekleşmesini, akrepleşmesini istemiyorlarmış. İstemiyorlarmış ama, ne yapsınlar, oy kazanmak gerek. O zamanın Başbayı, düşünmüş taşınmış, öbür adaydan üç oy daha çok alsa seçimi kazanacak.
    - Ben şu kapıyı üç oyluk aralarım!.. demiş.
    Dediği gibi de yapıp, Başbaylığı başkasına bırakmamış.
    Bunu gören öbür adaylar, kapıyı daha da açıp, kendilerine oy verecekleri içeri sokmaya başlamışlar. Onlar da, kapının büsbütün açılıp hepsinin dolmasını istemiyorlarmış. Bunun için de kendilerine gerekli on oyluk kadar kapıyı aralamışlar. Biyandan da kapı temelli açılmasın diye, kendi adamlarına, kapıyı ardından ittirirlermiş. Kapı on oyluk, yüz oyluk, bin oyluk aralana aralana, gün gelmiş, ardına kadar açılmış.
    Gelgelelim Başbaylar, kapının hepten açık kalmasını istemediklerinden,
    - Dayanın, içerden itin! diye de kendi adamlarına emirler verirlermiş.
    İçerden ite, dışardan ite, kapı kendi ekseni üstünde fır fır dönmeye başlamış.
    İşte o zamandan beri o ülkede doğu kapısı fır fır döner, ama Başbaylar da, hiç durmadan,
    -Dayanın yurttaşlarım, dayanın!.. diye bağırırlarmış.

Aziz Nesin

Eski Roma' da Yaşayan Biri


Anlatacağım olay, milattan önce 128 yılında geçti. Dikkat buyurun, geçmiş demiyorum, geçti diyorum. Ben bu olayı tarih kitaplarından almadım, kendi başımdan geçti.
    "Tenasüh" denilen ruh göçüne, yani şimdiki insanların çok daha önceki yıllarda başka kişilerin, hatta hayvanların kalıplarında yaşadıklarına inanır mısınız? İster inanın, ister inanmayın, bu beni ilgilendirmez. Ben dün gece, bundan ikibinseksendört yıl onceki hayatımı yeni baştan yaşadım. Daha "ruh-ül-kudüs" ebedi bakire Hazret-i Meryem'in karnına girmemiş, yani ortada Hazret-i İsa'nın ne adı, ne sanı var. Yıl, milattan önce 128... Ben Romalı bir yurttaşım. Plafium dağının eteğinde çok geniş bir bahçe içinde büyük bir villam var. Üç gece önce villama bir sürü konuk geldi: Valustus, Yulius Perus, Sompeius, Tiseron ve daha başkaları. Bütün dostlarım gelmişlerdi. Siz bunların hiçbirini tanımazsınız. Onun için kimler olduklarını kısaca anlatayım. Dostum Valustus, ünlü bir gladyatördür. Daha geçenlerde Kolesseum 'da çok tanınmış bir gladyatörle dövüştü. Bu sıkı dövüşü görmenizi çok isterdim. İki gladyatör ortaya çıkınca, Kolesseum' u dolduran altmışbin kişinin uğultusu insanı sağır edecek kadar yükseldi. Şimdiki zamanda parti toplantılarında, bir de milli takımların futbol maçlarında ancak bu kadar gürültü olur. Dostum Valustus, saygıyla Konsül'ün locasına döndü, Konsül' ü selamladıktan sonra,
    - Elveda saygıdeğer konsülümüz, Şimdi ölecek olanlar seni selamlıyor!.. diye bağırdı.
    Halk öyle alkışladı ki, siz bu kadar gürültüyü ancak striptiz'e çıkan bir dansöze yapılan gösteride duymuş olabilirsiniz. İki gladyatör tam üçbuçuk saat dövüştüler. Sonunda dostum Valustus düşmanını amansız bırakıp yere yıktı. Yerdeki gladyatörün, pınl pırıl parlayan tunç zırhlarının altında göğsünün kalaycı körüğü gibi nasıl inip çıktığı görülecek şeydi. Yenik gladyatör, elinin iki parmağını konsüle doğru uzattı. Öldürmemesi için af diliyordu. Coşan seyirciler,
    - Ölüm, ölüüüüüm!.. diye bağırdılar. Bu, tıpkı, futbol maçlarında seyircilerin,
    - Kovaaa! Kova! Ye onu!.. diye bağırmalarına benziyordu.
    Konsül, aslan pençesine benzeyen elini, locasının önünü örten, altın sırma işlemeli kadifeye uzattı, güldü. Başını yavaşça aşağı indirdi. Bu, Valustus'a işaretti. "Düşmanın işini bitir!..." diyordu. Valustus, mızrağını kaldırdı, yerdeki düşmanın kalbine sapladı.     İşte, dostum Valustus, böyle bir adamdır.
    Çağırdıklarımdan öbürü Yulius Perus benim savaş arkadaşım. Ünlü bir generaldir.
    Hellenizm krallığını yıkan ordunun başındaydı.
    Dostum Sompeius'e gelince, o eskiden köleydi. Ama ünlü bir hekim ve felsefeci olduğundan, efendisinin hastalığını iyi edince efendisi de onu azat etti. Kölelikten patrici'ler arasına katılan Sompeius aklı ve bilgisiyle Tribuna Meclisinde tribun oldu.
    Dostum Tiseron gençliğinde Roma'nın en iyi araba yarışçısıydı. Şimdi şiirler, piyesler yazar.
    Evimdeki şölen çok iyi geçti. Çalgıcılar harp, lir, gitar, filavtalar çaldılar. Dansözler en iyi rakslarını oynadılar. İçki sel gibi aktı. Valustus, şölenin şampiyonu oldu. Üç günde, uzandığı divanın önüne tam yirmi defa yiyecek, içki ve yemişle dolu sini geldi. Volustus dört defa kustu, sonra yeni baştan yedi, içti. Böylece şölenin şampiyonu oldu. Bu kadar yiyen adamı siz belki gazetecilere verilen ziyafetlerde görmüş olabilirsiniz. Çok güzel bir şölen oldu. Üç gün yenildi içildi. Sonra yemekten, içmekten hepimiz baygın düştük. Şimdiki açılış törenlerindeki ziyafetler gibi bişeydi bu. Üç gün sonra kendimize gelebildik.
    Banyodan sonra vücuduma kokular sürdüm, harmaniyemi omuzuma alıp dışarı çıktım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Komşum Plebius'un villasına gittim. Plebius,
    - Yarın ava çıkacağız, adamlarınla hazırlan!.. dedi.
    - Yarınki iş kolay, dedim, bugün ne yapacağız?
    Plebius parti arkadaşımdır. Bizim partiye büyük hizmeti vardır.
    - İstersen yarışlara gidelim, dedi, iddialı koşular var.
    - Yorgunum Plebius... dedim.
    - Öyleyse Büyük Amfi'ye gidelim, iyi oyun var.. dedi.
    Dostum Plebius'la Büyük Amfi'ye gittik. Hesapianus'un bir komedisi vardı. Bu alçak herifi ben hiç sevmem. Dili koparılacak bir heriftir, zehir gibi dili vardır hergelenin. Her oyununda da ya Senatus'a çatar yada Kuria Meclisine... Ya Konsül'ü yerer, yada Pretur'u. Kaç defa "Şu herifin işini bitirelim, şölende zehirli şarap verelim..." dedim. Bizim felsefeci Sompeius,
    - Roma cumhuriyettir. Bir cumhuriyette böyle şey olmaz. Herkes istediği gibi yazar da söyler de... dedi.
    Çok kızıyorum bu Hesapianus denen hergeleye. Ben Konsül'ün yerinde olsam, onu sirkte kudurmuş aç kaplanlara parçalatırdım. Onun leşini yiyen kaplanlar bile zehirlenirdi, pis herif..
    Halka da kızıyorum. Şu hergelenin yazdığı oyun oldu mu, Büyük Amfi'yi tıklım tıklım dolduruyorlar. Ama gelenlerden çoğu pleb'ler. Patrici'l erden, yani öz yurttaşlardan pek az gelen var.
    Hesapianus o günkü oyununda yine bizim partiyi yeriyordu. Güya bizimkiler seçmenleri kandırmışlar. Düpedüz böyle söylemiyor ama, ne kadar dolambaçlı söylerse söylesin, anlaşılıyor yine. Oyun bitince alkıştan Büyük Amfi yıkılıyordu. Çok canım sıkıldı. Söve saya villama geldim. Ama ne o? Ne oluyor? Villamın önünde bir kalabalık. Kölelerim dışarı fırlamışlar.
    - Ne oluyor?.. diye sordum.
    Kölelerimden biri,
    - Efendimiz, dedi askerler oğlunuz Kabakius'u tutuklamaya geldiler.
    Oğlumu tutuklamaya gelen askerlerin başında dostum Yulius Perus vardı.
    - Bu ne iş bre Perus? Oğlumu neden tutukluyorsunuz?.. dedim. Perus,
    - Sebebini bilmiyorum ama, söylentilere bakılırsa, oğlun Kabakius bir şiir yazmış. Şiirin bir mısrasında "Roma'ya giden yollar kapalı" demiş.
    - E, bunda ne var? Lağım çukurları kazıldığı için yollar kapalı. Yalan mı söylemiş?
    - Belki de suçu bu değildir. Belki budur. Bilmiyorum. Herkesin bildiği gerçekleri açıkça söylemek bazan suç olur. Mercimekius'un neden öldürüldüğünü hatırlarsan. Roma'nın cumhuriyetle yönetildiğini herkes bildiği halde o, "Roma bir cumhuriyettir!" diye bağırdığı için öldürülmüştü. Ben tutuklama sebebini bilmem. Ama elimde tutuklama buyruğu var.
    - Yulius Perus, bu emri kim verdi? Çabuk söyle Jupiter hakkı için leşini sereceğim onun.
    Hançerimi kınından çıkardım. Yulius Perus elindeki kağıtları uzattı:
    - İşte senin düşmanın bu kağıtlar, dedi. Emir burada. Mars'ın üzerine yemin ederim ki, oğlunu ben kendiliğimden tutuklamıyorum. Sen de bilirsin ki ben ancak görevimi yapıyorum.
    - Evet, görev görevdir, dedim. Ama sana bu buyruğu veren kim?
    - Bucak Müdürü Polakius.
    Harmaniyemi savura savura Bucak Müdürü Polakius' e giderken yolda dostum felsefeci Sompeius' la karşılaştım.
    - Beberius, nedir bu telaşın, arkadan cehennem tanrısı mı kovalıyor?.. dedi.
    - Plüton beni çarpsın ki, bu Bucak Müdürü Polaikus'un canını cehenneme yollayacağım. Oğlum Kabaikus'un tutuklanması için buyruk çıkarmış.
    - Polakius kendiliğinden bişey yapmaz. 0 da biyerden emir almıştır.
    - Ben halis yurttaş patrici'lerden değil miyin Sompeius?.. diye sordum.
    - Evet, dedi, sen eski bir Romalısın. Romalı ana babadan dünyaya gelen soylu yurttaşsın.
    - Ben toprak, çiftlik ve köle sahibi değil miyim?
    - Evet Beberius.
    - Bu herifleri iş başına getirmek için oy vermedim mi?
    - Verdin Beberius.
    - Öyleyse bu iş bana yapılır mı? Bu haksızlık değil mi?
    - Haksızlık Beberius.
    - Öyleyse bu haksızlığı yapan bir suçlu var. Jupiter hakkı için onu öldüreceğim.
    - Yemin etme Beberius. Eğer gerçek suçluyu bulabilirsen öldüremezsin. Hançerin suçlunun kalbine değil, kınına girer.
    - Büyük yemin ettim. Görürsün... dedim. 
    Harmeniyemin eteklerini uçura uçura, hançerim elimde, firladım. Bucak Müdürü Polakius'a,
    - Doğruyu söylediği için oğlumu tutuklayan sen misin?.. diye sordum.
    - Benim suçum yok, işte kaymakamın verdiği yazılı buyruk... dedi.
    Kaymakama koştum. O da,
    - Ben aldığım emri yapıyorum, o kadar, dedi. İşte Roma Valisi Zıbarius'un emri. Valiye koştum.
    - Oğlumu sen mi tutukluyorsun?
    - Hayır Beberius. Doğru söylediği için bir gencin tutuklanmasına ben de üzüldüm.
    - Öyleyse suçlu kim? Bana bir sürü kağıt parçaları, dairelerin taş duvarlarını gösteriyorlar. Oğlumu, doğruyu söyledi diye bu kağıtlar, bu mermer duvarlar mı tutukluyor? Kağıtları mı hançerleyeyim ? Duvarları mı dişleyeyim ? Söyle, düşmanım kim?
    Zıbarius da bir sürü kağıt uzattı,
    - İşte Tribuna Meclisi' nin emri, dedi, üstünde üç tribün'ün imzası var. , Hemen soluk soluğa tribünlere koştum
    - Ben Roma için kanım döken Beberius değil miyim?
    - Kahraman Roma yurttaşı, partimizin en iyi üyesi Beberius' u selamlanz... dediler.
    - Selam da, kahraman da yerin dibine batsın! diye bağırdım. Oğlumu siz mi tutukluyorsunuz?
    - Biz bu işi nasıl yaparız? dediler. Konsül emir verdi.
    - Konsül mü? İsterse Konsül olsun, bu haksızlığın cezasını çekecektir.
    Hançerim elimde Konsül Oktamirus' un karşısına çıktım.
    - Söyle, benim düşmanım sen misin?.. diye bağırdım. 
    Konsül Oktamirus,
    - Çıldırdın mı Beberius, dedi, ben kral değilim, diktatör de değilim. Roma cumhuriyetle yönetiliyor. İşte oğlunun tutuklama emri burda.
    - Yine mi karşıma kağıtlar çıktı? Oğlumu bu kağıtlar mı tutukluyor? Birisi çıksın karşıma!
    - Bu emri Senatus verdi, Beberius. Senatus üyelerinin kararıyla oluyor.
    Rüzgar gibi fırladım. Mutlaka düşmanımı bulacaktım. Yolda o uğursuz herife rastladım, hani Şu Senatus aleyhinde yergiler, taşlamalar, alaylar yazan oyun yazan Hesapianus' la karşılaştım.
    - "Roma'ya giden yol kapalı" dedigi için oğlumu tutukluyorlar Hesapianus, dedim. Bu haksızlık değil mi?
    - Evet, haksızlık... dedi.
    - Bu haksızlığı yapan kim? Düşmanım kim? diye soruyorum, bana üstünde emirler yazılı bir sürü kağıt gösteriyorlar. Söyle, ben kağıtları mı parçalayayım? Bu haksızlığı yapan suçlu nerede?
    - Suçluyu ne yapacaksın?
    - Jupiter hakkı için leşini akbabalara yem yapacağım. O da tıpkı dostum felsefeci Sompeius gibi.
    - Suçluyu bulsan bişey yapamazsın... dedi.
    - Yapamaz mıyım? Görürsün. Büyük yemin ettim. Bu kağıtları ilk çıkaran yeri arıyorum.
    - Hiç şüphesiz Senatus... dedi.
    - Evet... dedim.
    - Senatus üyeleri kimler?
    - Bizim partililer.
    - Onları kim seçti?
    - Ben!
    - Öyleyse daha suçluyu mu arıyorsun?
    Hançerimi kaldırdım, göğsüme sapladım. Beyaz harmaniyem ala boyandı. Suçluyu öldürmüştüm..
    İnsanın, eskiden hangi çağda, hangi kalıplarda yaşadığını hatırlaması kadar kötü hiçbişey yok. Aranızda benim gibi milattan önce 128 yılında Roma Cumhuriyetinde yaşamış biri daha var mı ?



Aziz Nesin

3 Temmuz 2015 Cuma

Yalınayak Şiirdir














1.Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi'ne kapatıldı anamız
Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır

Şeker atar hâlâ mazgallardan Cankurtaran'da
Acı Bacı'nın acı bilmez uçurtma çocuklarına

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

2.Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim

Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede
Acaba halk nedir diye düşünür arada işittiği

Dudullu'dan tâ Salacak'a koşarak alkışlayalım
Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları

Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir ?

Ece Ayhan
Fotoğraf: Mehmet Teoman

Uğultu








rüzgârın koyduğu adlarla öğrendik ağaçları
çınarı uğultuyla tanıyoruz
darağacını sessizlikle.
gece yanlış biliyor her şeyi
ışığın bir boşluktan geldiğini söylüyor
yolların bir ayrılıktan.
artık taş kendini öne sürüyor
törenlerin kovulmuş çocukları
ölülerine tutunarak güçleniyor.

Salih Bolat