8 Ocak 2026 Perşembe

"Zeytinyağlı Yiyemem Aman" Türküsünün Acı Gerçeği

    Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.
    Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır.

(Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).

    Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
    Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısır özü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
    Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi "Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman…" diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.
    Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Ve basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…
Zeytin yağlı yiyin, basma fistan giyin...

Prof. Dr. Kenan Demirkol
(Çiftlik Dergisi Web Sayfasından Alıntılanmıştır.)



Bu Bağı Alemi Geçirme Böyle

Bu bağı alemi geçirme böyle
Bir körpe goncasız taze fidansız
Hele ben görmedim gördüğün söyle
Var mıdır bir aşk didesi kansız

Sofu benden sorma sevdayı sual
Süleyman' da dahi var idi bu hal
Aşık olan elbet sevmez mi cemal
Yanar mı pervane şemasız ansız

Gelsin şu halimi görsün inansın
Allah' tan korkmazsa kuldan utansın
Dilerim Allah'tan beş beter yansın
Pek yaktı canımı dinsiz imansız

Erzurumlu Emrah 
(1775 Tanbura, Erzurum - 1854, Niksar, Tokat)


"Geyik Muhabbeti"

    Geyikli Niyazi ya da Resneli Niyazi diye adı tarihe geçen Osmanlı subayı Niyazi Bey, 1873'te Manastır yakınındaki Resne kasabasında doğmuştu.  Harbiye Mektebi'ni bitirip teğmen rütbesi ile 1897 Osmanlı-Yunan savaşına katıldı. Savaşta büyük yararlık gösterip üsteğmenliğe yükseltildi. Balkanlar'da ayaklanan Sırp ve Bulgar çetecilerle göğüs göğse çarpışıp büyük ün kazandı. Yurtseverliği ve silahşorluğu, yurt içinde büyük hayranlık uyandırmıştı. Şapkasının üzerine “vatan fedaisi” diye yazıyordu... Kendisine, padişah yaveri unvanı verilmek istendiğinde; sadrazamın on üç yaşındaki oğluna da aynı unvanın verilmiş olmasını içine sindiremediği için reddetti! 
    Resneli Niyazi, evladı gibi sevdiği bir geyikle dolaşırdı. "Geyikli Niyazi" adıyla da anılması bu yüzdendi.
    İttihat ve Terakki gizli cemiyetinin amacı doğrultusunda, 3 Temmuz 1908'de Selanik'ten iki yüz fedaisiyle dağa çıkarak Sultan II. Abdülhamit'in istibdat rejimine karşı başkaldırdı. Adı Enver ile birlikte Hürriyet Kahramanı olarak anılmaya başlandı. 
    Sultan II. Abdülhamit 1878'de ortadan kaldırdığı birinci Meşrutiyet rejimini, 23 Temmuz 1908'de ikinci kez ilan etmek ve Anayasa'yı (Kanunu Esasi) yürürlüğe sokmak zorunda kaldı. 24 Temmuz'da Meşrutiyet resmileşti. 
    Resneli Niyazi Bey, "Kahraman-ı Hürriyet" unvanıyla dağdan kente indiğinde büyük gösterilerle karşılandı. 
    1909 yılında 31 Mart ayaklanması meydana geldi.  Ayaklananlar İstanbul sokaklarında günlerce süren bir mektepli subay avı başlatarak, çok sayıda mektepli subayı öldürdüler. 
    Bunun üzerine Selanik'teki 3. Ordu bünyesinde İstanbul'daki ayaklanmayı bastırmak üzere bir Hareket Ordusu kuruldu. Resneli Niyazi de,  yanındaki fedailerle Hareket Ordusu'na katılarak, İstanbul'a geldi. Tabii geyiğini de birlikte getirmişti. 
    İşte o günlerde, Resneli Niyazi Bey’in, İstanbul'un içinde özgürce gezen geyiği, gazetelere konu oldu. Gazeteler siyaseti ve 31 Mart Ayaklanması’nı unutup, bugünün magazin basını gibi, Resneli Niyazi’nin geyiğiyle ilgili haberler yapmaya başlamıştı. O kadar çok geyik haberi yapılıyordu ki, buna karşı çıkanlar, “Yeter artık bu geyik muhabbeti" diye yakınır oldu... O günden sonra geyik muhabbeti bir deyim olarak dilimize yerleşti.

Necati Güngör'ün Sayfasından Alıntılanmıştır



Sayım

Görüyor, işitiyoruz melevizyonda
Büyük küçük meclislerde, panellerde
Basın toplantılarında
Bir "sayın"dır gidiyor
"Sayın" aşağı "sayın" yukarı
"Sayın" diyorlar birbirlerine hep
Oysa sayıyla verilmedi ki 
 Bu "muhterem" dürzüler bize!

Can Yücel, Kuzgunun Yavrusu, Yeni Yaprak Yayınları

Şu Karşıki Dağda Kar Var Duman Yok

Şu karşıki dağda kar var duman yok
Benim sevdiceğimde din var iman yok
Vardım baktım nazlı yarim evde yok

Ver benim sazım efendim ben gider oldum
Süremedim lavantayı konsola koydum

Şu karşıki dağda titirer dallar
Benim gönlüm arzu çeker tomurcuk güller
Kader kısmet böyleyimiş ne yapsın eller

Ver benim sazım efendim ben gider oldum
Süremedim lavantayı konsola koydum

Anonim (Yöre: Hatay)
Kaynak Kişiler: Emel Akçay, Halide Alkan
Derleyen: Muzaffer Sarısözen

7 Ocak 2026 Çarşamba

Eski Libas Gibi

Eski libas gibi aşığın gönlü
Söküldükten geri dikilmez imiş
Ne kadar olsa da gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş

Bülbül eder daldan dala bir sekiş
Anın için eyler gül ile çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete değin sökülmez imiş

Dilber böyle değil idin sen ezel
Aşkımın bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik sandığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş

Seyrani'nin gözü kanlı yaş imiş
Aşk u sevda cümle derde baş imiş
Toprak sandım benim bağrım taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş

Aşık Seyrânî (1800-1866)


Evlerinde Bir İpekten Halı Var

Evlerinde bir ipekten halı var
Şeker yemiş dudağında balı var
Ben de bildim bir vefasız yarim var

Ayıp derler kendi düşen ağlamaz
Ak üstüne kareleri bağlamaz

Sepet aldım bağa girdim üzüme
Yollar ırak yar görünmez gözüme
Uyma dedim uydu eller sözüne

Ayıp derler kendi düşen ağlamaz
Ak üstüne kareleri bağlamaz

Kaynak Kişi: Fırıncı Tahir
Derleyen: Emin Aldemir
Yöresi: Gaziantep


6 Ocak 2026 Salı

Balina

Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim
dalıp çıkmalarım "orda bir şey"e dönüktü
kaç kez bir şey, başka bir şey
sıçradım hem yittim
hem belirlendim
derin durdum, teknenin altına girdim
sarstım
sarsıldım vuruşun gitgide usta vuruşuydu
sustum düşe düştüm
senin mi kan, yaralarımdan mı
hey kaptan
ne balinayım ben şimdi inadı içinde 
ne senin mavi balinan

Gülten Akın


Güz İstasyonu

bir güz istasyonunda
mantomun içine saklanarak
kasımpatılara ve raylara düşen
yağmur damlalarına bakıyorum

bozkır biriktiriyor günlüklerim

birazdan toynaklarından tozu
tüylerinden teri silkeliyerek
son kez düdük çalarak ve son kez
çarkı çarka vurarak, soluk soluğa trenler
dizginleri gerilmiş atlar gibi peronda duracaklar

üşümek günündeyim

meğer ben hep trenler çizmişim ömrüme
ya da hiçbir istasyonda inmeyen yolcuymuşum
şehirler geçmişim içinde insanı yok
insan geçmişim şehrinden haberi yok
boşuna ad koymuşum boşuna tarihmişim

bozkır biriktiriyor günlüklerim

bu ayrılığı kim taşıdı buraya kadar
çok gitmişliğimden, az gelmişliğimden midir
gülşen bağlar, yeşil bostan ummuştum daha
raylar gözlerimi sürüklerken peşinden
kim oturuyor bende, neyi beklemekteyim

üşümek günündeyim

adını başkasından öğrenen birisiyim
sözümü hatırlasam, orası yurdum olacak
bir aşkım vardı onu tende sattılar
şahinler çoktan göçtü bağdatların yolundan
bir tebessüm yolla onu örtüneceğim

bozkır biriktiriyor günlüklerim

trenleri hangi mezarlığa koyarlar
çürür mendil, tükenir yol, gölgeler ıslak
düdükleri hangi makamında ayrılığın
güz dediğin nedir yazı anlamaktan başka
her şeyi yanıma alıp yeni yazlara gideceğim

üşümek günündeyim

Arife Kalender, Deli Bal

Resim: Max Martino


5 Ocak 2026 Pazartesi

Divane Gönlüm Benim

Divane gönlüm benim bir dala konamadım
Nice derde dayandım, bu derde dayanamadım
Felek beni adım adım, kovaladı yaralandım
Bilmem feleğe neyledim, ömrüm sana doyamadım

Gül dediğim diken oldu, gül yerine ömrüm soldu
Yaram sızıladı kaldı, saran bir dost bulamadım
Felek beni adım adım, kovaladı yaralandım
Bilmem feleğe neyledim, ömrüm sana doyamadım

Sefil Emrah der bu alem, akar yaşım kalem kalem
Ne o yare bir tek selam, salam dedim salamadım
felek beni adım adım, kovaladı yaralandım
Bilmem feleğe neyledim, ömrüm sana doyamadım

Ercişli Emrah (Diğer Mahlaslar: Sefil Emrah, Dertli Emrah, Kul Emrah, Aşık Emrah)

"Süphan dağı belli belirsiz, ince bir pus gibi gözüküp yitiyordu"

    "Akşam olunca köprünün aşağısına indi, atını gür çayırlı küçük düzlüğe örkledi. Heybesini aldı köprünün yanındaki kuytuluğa çekildi, azığını çıkardı, lokmalarını bir çiğneyerek, bir durup, yöreyi gözden geçirerek yuttu. Heybesini başının altına aldı. Karşıdaki apak Süphan dağı kapkara geldi üstüne çöktü. Boğulur gibi oldu. Kıpkırmızı top gülleleri yolunu kesmiş, hışılayarak, karanlıkta kırmızı, yeşil, mavi, turuncu, uzun çizgiler çizerek geçiyordu. Top sesleri kesilince de karanlığın üstünde asılı kalıyorlardı.
    Baytar dalıyor, başı heybenin üstüne düşüyor, top gürültüleri karşı dağı sallıyor. Baytar birden ayağa fırlıyor, karanlığın üstünde savrulan renk çizgileri karanlık gölün üstüne sağılıyor, Süphan dağı geliyor, kurşun geçirmez bir karanlık duvarı oluşturuyor, üstüne abanıyor, soluk aldırmıyor. Derin bir uykuya dalıyor. Ortalıkta çıt yok. Baytar Cemil büzüldükçe büzülüyor. Dizleri karnında, çenesi dizine dayalı bir topak oluyor. Bir şehir yanıyor, taa kalenin burçlarına kadar yalımlar uzuyor, uçları kopup gölün üstüne uçuyor, mavi, turuncu, yeşil dökülüyor. Buradan, som kırmızı bir ışık çizgisi karanlığı yararak, yalp yalp uçarak gidiyor. Süphan dağına saplanıyor. Baytar, daha büyük bir gürültü, bir patlamayla uyanıyor, karşısındaki ateş almış, tepeden tırnağa yalıma kesmiş yer yer kırmızı çizgileri koparak uçan turunculamış dağa bakıyor. 
    Baytar ayağa kalktı, uzun bir süre öyle ayakta durdu, kıpırdamadan karanlığa baktı. Çok ötelerde, karanlığın arkasında Süphan dağı belli belirsiz, ince bir pus gibi gözüküp yitiyordu"

Yaşar Kemal, Karıncanın Su İçtiği (Bir Ada Hikâyesi 2), Yapı Kredi Yayınları, S.143



Gece

sessizce iniyor mermer merdivenler
dolunay var minarenin arkasında
tıka basa bulut dolu ağaçlar
ne anlama geldiğini kimse bilmiyor bunun
yol üstünde unutulmuş yolculukların,
ayak seslerini biriktiren çocukların,
gecenin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor.
zaman ekliyor kendini
herkes, ağlıyor.

Salih Bolat, Zamanlar isimli şiirden

Resim: Kaoru Yamada


İzleyiciler