Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2026 Cumartesi

Önce Ekmek

Geceydi. Ayten, tavanda yanan ufacık ampulün ışığında sırtüstü uzanmıştı sedire. Elinde günlük bir gazetenin haftadan haftaya verdiği eklerden biri. Görmeden bakıyordu. Oysa neler yoktu ekin o sayfasında, genç kız kalplerini hoplatacak!.. Eldivenlerden söz ediyordu ek. Kumaş, yün, saten, podanj, desenli, desensiz. On beş liradan yetmiş beş liraya kadar. Sonra pudriyerler. Gümüş, sarı maden. Yetmiş beş liradan üç yüz liraya kadar. Bilezik, tarak, çeşitli kolyeler, gece ayakkabıları, botlar, çantalar, sonra gece elbiseleri, şapkalar, boneler, orlon, yün, naylon kazak, bluzlar, tuvalet makyaj takımları, vazolar, şekerlikler, seramikler... Elindeydi ek, bakıyordu oysa, görmüyordu. Artık, ne olursa olsun okula bir tekme, çalışacaktı. Az sonra kimbilir hangi İstanbul şaraphanesinden fitil gibi sarhoş dönecekti babası. Açacaktı ağzını yumacaktı gözünü:
"Bıktım, usandım sizden Hanım. İşler akıntıya gitti, kazanamıyorum diyorum, anlamıyor musunuz? Maksadınız beni öldürmek mi? Ben ölünce çalışmaya köpek gibi razı olmayacak mısınız? Sen de çalış, kızın da çalışsın, varsayın ki öldüm, geberdim yahu..."
Bir zamanlar ilkokula kuş cıvıltılarını hatırlatarak gidip geldiği mahalle arkadaşlarından pek çoğu gibi, o da artık veda etmeliydi ortaokula. Ortaokula, ardından gelecek liseye, üniversiteye, doktorluğa. Yarı aç yarı tok, birbirini kesen sokaklarla dolmuş, otobüslerin vızır vızır gelip geçtiği caddeleri yaya, beş parasız ama hiçbir şeye imrenmeden, hiçbir şeye benim olsa diye bakmadan, iç geçirmeden gidip gelişlere de elvedaydı artık. İlkokuldan sonra öğrenime sırt dönüp ekmek ardında koşan arkadaşları gibi, o da trikolarda çalışacaktı. Annesi kaç kez iki gözü iki çeşme:
"Aman yavrum, bakma sen babana. Oku, hevesin de var, bırakma okulcuğunu, Biz bugün varsak, yarın yokuz!"
Elindeki eki attı.
Babası hiç olmazsa annesinin çamaşıra, temizliğe falan gitmesini istiyor, zorluyordu. Gecelerce dinlemişti kavgalarını, gözyaşları içinde:
"Babanın savcı olduğu devirler tarihe karıştı hanım. Eski çamlar bardak oldu, bardak!"
"Bağırma. Komşulardan utan. Ele güne karşı rezil olduğumuz yeter!"
"Artık rezalet de, vezaret de vız gelir bana!"
"Bana gelmez. Kızımız var. Çocuğunun geleceğini düşün."
"Beni düşündüler mi? Benim geleceğimi düşündüler mi? On beşimde yoktum boynuma işporta takılıp sokaklara salıverildiğimde. Benim canım yok muydu? Ben insan değil miydim? Ben okumak istemiyor muydum? Okuyan, birer meslek sahibi olan arkadaşlarıma hâlâ içim yanarak bakmam mı? Kim acıdı bana? kim çekti benim nazımı?"
"Neden evlendin? Niçin çocuk yaptın?"
"Pencerede yolumu gözetlemesen, romanlarımın arasına aşk mektupları koymasan..."
"Sussss!"
"Ne var, gene komşular mı?"
"Hayır, kız uyanıktır belki, duyar, ayıp olur!"
"Duysun, duysun be! Neyimeydi benim evlenmek. Hem de koskoca bir savcı kızıyla? Çalışan bir kadın yeterdi de artardı bana. Sırt sırta verir, birbirimize yük olmadan..."
"Evet, öylesi daha iyiymiş ama, geçti."
"Geçtiyse, zararın neresinden dönülürse kârdır. Madem kızının okumasını istiyorsun, tahtaya git, çamaşıra git, aşçılığa git. Beni düşünme, kızını düşün!"
"..."
"..."
Yorganın altında sıcak gözyaşları dökerek gecelerce dinlemişti. Dışarda karlar savrulur, acı rüzgâr kendini yerden yere çalar, sonra baharlar gelir, evde gecelerce süren bu atışma değişmezdi. Annesi sızılı, kalbi pır pır, gözlerinden kara kara gölgeler uçuşan, dermansız kadın, nasıl giderdi el kapılarının tahtası, çamaşırı, yemeği, söküğü, dikiğine?
Kirası aylarca ödenmeyen evin sokak kapısı çalındı. Ayten anladı. Fırladı sedirden, koştu açtı. Babasıydı, Şarap kızılı vurmuş ablak, koskocaman yüzüyle öfkeli, girdi içeri. Bakmadı bile yüzüne kızının. Çalışsınlardı efendim, şaraphanedeki emekli haksız mıydı? "Baktım işler gitti akıntıya. Emeklilik maaşı yetmiyor. Oğlanlarla kızı seferber ettim. Şimdi her biri de işte. Evimize bet bereket geldi, bet bereket!"
Sonra da eklemişti:
"Önce ekmek!"
Altları delinmiş, sarısını atmış, kat kat pençeli ayakkabılarını çıkardı, ağır ağır çıktı merdiveni. "Önce ekmek!"ti. "... Sonra başkası. Okumak, bir meslek sahibi olmak, evet ama neyle? Önce ekmek, sonra her şey. Hayhayım gitti vay vayım kaldı. Bir bu kadar daha yaşayacak değilim. Bana ne kızımın ben öldükten sonraki doktorluğundan? Kendi gibi bir doktor yahut eczacıyla evlenir, ooooh keka."
Az önce kızının sırtüstü uzandığı sedire kendini bıraktı.
Ayten çok eskiden olduğunca, geldi, babasının dizine oturdu. Kolunu boynuna attı. Adam birşeyler sezerek okşadı kızının gür kumral saçlı başını. Yolda karısı için düşündüğü çok ağır şeyleri unutuverdi. Oysa gene pek çok gecelerde olduğunca sövüp sayacak, en çok karısının "savcı" babasını karıştıracaktı.
"Okulu bırakıyorum babacığım!"
Adam, birden tokatlanmışçasına şaşırdı:
"Niçin?"
"Çalışacağım."
"Nerede?"
"Trikolarda.  Arkadaşlarım var orada çalışan. İlk zamanlarda pek bir kazanç yokmuş ama, zamanla, ustalaştıkça, hem biliyor musun, onlarla çalışacağım diye öyle sevindiler ki. Yarın sabah gidiyorum."
Günlerden beri kızıyla karısının çalışmasını isteyen babanın içinden pişmanlığa, acımaya dair bir şeyler geçti. Ağlayacak kadar duygulandı. Gırtlağına bir şeyler sokulmuşçasına huzursuzluk duydu. Belli belirsiz,
"Hanım!" diye seslendi, "Hanımcığım!"
Uzun boylu, kupkuru, renksiz kadın, sabunlu ellerini kirli önlüğüne kurulayarak geldi:
"Efendim?"
Adam konuşamadı: "Bu kız çalışmak istiyormuş, haberin var mı?" diyemedi. Dese boşanacak, ağlayacaktı. Karısına uzun uzun baktı,  bakıştılar. Ayten babasının ayakucunda dikiliyordu. Parmaklarıyla oynuyor, veda ettiği okulunu, daha çok bayıldığı sevdiği kimya dersini düşünüyordu. Kimya, biyoloji, aritmetik. Yarın için hazırlanacak yığınla ödevi vardı. Şimdi otursaydı masa başına gece yarısı hazır olabilirdi ancak. Ama yıllardan beri ilk kez kimyacı, belki de aritmetikçi, Ayten’i soracak, arkadaşları: "Gelmedi efendim," diyecekler, öğretmeni şaşırtacaklardı. Yıllar yılı okula kırk derece ateşle gelip tüm zorlamalara karşı eve dönmeyen Ayten neden gelmezdi? Niçin? Oysa onunla övünüyorlardı. Biyoloji öğretmeni aklına sokmuştu asıl doktor olmasını. Bir de komşuları varisli Hediye Nine. Yıkıldım yıkılacak bir ahırda terk edilmiş, yetmişlik bir kadındı. Komşular elbirliğiyle yiyecek, arada eski teneke mangalına kömür ateşi, sırtına geçirecek üst baş vermeseler, yapayalnız çıldırmasa bile, acı rüzgârların kendini yerden yere vurduğu gecelerden birinde, belki de sabaha sağ çıkmazdı.
"Hediye Nine?"
"Yavrum."
"Ben doktor olunca seni muayenehaneme alırım, varislerini tedavi ederim..."
"İnşallah kızım."
"Sırtına beyaz bir iş gömleği, ayaklarına yeni ayakkabı."
"O zaman beni unutursun kız?"
"Unutmam Hediye Nine, vallahi unutmam!"
"Ya unutursan?"
"İki gözüm kör olsun ki unutmam ha!"
"Aman yavrum o nasıl laf? Düşmanların gözü kör olsun. Unutsan bile, değil mi ki bu kadar düşünüyorsun, bu da yeter bana."
Dışarıda sulusepken mahalleye saldırıyordu gene. Aklına Hediye Nine geldi. Koştu mutfağa. Bir kap aldı, mercimek çorbası doldurdu; bir parça ekmek, kocaman bir baş soğan, biraz tuz. Babasıyla annesinin ne konuştukları umurunda bile değildi. Evden yıldırım gibi fırladı. Sulusepken az kalsın uçuracaktı. Kurşun gibi daldı Hediye Nine'nin yarı aralık kapısından içeri. Az önce bir komşu bir parça kömür ateşi götürmüştü. Sırtında yorgan adına lime lime mitil, kapanmıştı ateşe. Elli beş yıl önce İstanbul'un gene böyle mahalleyi döven sulusepkenini düşünüyordu düşündüğünü seçemeden. On beş yaşındaydı. Zeyrek’in arka mahallelerinden birinde, saçakları dantela gibi işli kocaman bir ahşap evin merdivenlerini genç ayaklarıyla kurşun gibi iner çıkar, karların savrulduğu, ayazların kestiği erken sabahlarda, dirseklerine kadar çemirli tombul kollarıyla su taşırdı köşe başındaki çeşmeden.
"Hediye Nine bak, ben geldim!"
Uyandı elli beş yıl önceki İstanbul’un sulusepken sabahından. Baktı Ayten’e:
"Hoş geldin yavrum!"
"Ne düşünüyorsun?"
"Bilmem."
"Bak sana mercimek çorbası, ekmek, bir de ne getirdim, bil bakalım!"
Bilirdi, bilirdi:
"Soğan mı?"
"Al. İyi ettim mi?"
"Sağol yavrum. Allah iki cihanda aziz etsin!"
Sonra çorba sahanı, ekmek, soğanı oracığa bırakıp doğrulmakta olan kızın kumral başını avuçlarıyla tuttu, yanaklarını öptü:
"Ayten," dedi. "Aytenim benim, yavrum. Sen doktor oluncaya kadar bekleyeceğim, ölmeyeceğim. Karar verdim. Senin doktor olmanı bekleyeceğim!"
Ayten kendini tuttu.
"Kaç yıl vardı doktor çıkmana Ayten?"
"Sekiz."
Hediye Nine parmaklarıyla hesapladı. O zaman yetmiş sekiz yaşında mı olacaktı? Mümkün müydü? Sekiz yıl daha yaşayabilir miydi? Ama bunları genç kıza açık edemez, onun neşesini kaçıramazdı.
"Muayenehaneni silip süpüreceğim. Hastalarına bakacağım. Sen de benim varislerimle şekerimi, midemdeki yelleri, bağırsak ağrılarımı iyi edeceksin değil mi?"
Ayten kendini zor tutarak, "Tabii tabii," dedi her zamanki gibi.
Sonra dışarının sulusepkenini yıldırım gibi geçti.

Orhan Kemal, Önce Ekmek, Everest Yayınları, S.1-7

(1969 Sait Faik Hikâye Ödülü, 1969 Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü)









13 Ağustos 2026 Perşembe

Bir Cinayetin Sebebi

                                                       l

    Ağır ceza muhakeme salonunun önü hıncahınç kalabalıktı. Efendi kılıklı adamlar, külhanbeyler, hukuk fakültesi müdavimleri, lise talebesi hanımlar, kahvede tavla oynamaktansa burada muhakeme seyretmeyi ekonomiye daha uygun bulan geçkin işsizler koridorlarda geziniyorlardı. Salon dolmuştu, iğne atacak yer yoktu. Zaten dışarıda dolaşanlar da içeride yer bulamayanlardı. Hiç olmazsa girerken, çıkarken suçluyu görürüz, neticeyi de öğreniriz diye bekliyorlardı.
    Kızının nafaka davası için ikinci hukuka gelen ihtiyarca bir kadın bir orta mektep talebesine sordu:
    -Evladım, burası neden kalabalık?-
    -Hüsameddin'in muhakemesi de ondan!..-
    -Ne yapmış bu Hüsameddin?-
    Çocuk, kadının cahilliğine güldü:
    -Adam öldürmüş, adam!..-
    Ve izah etti:  
    -Bu sene muallim çıkmış, Anadolu'ya tayin etmişler, harcırahını şurada burada yemiş, sonra da, yol parası için, tanıdığı bir komisyoncuyu tabancayla öldürmüş...-
    -Öyle, daha çocuk bile... Dört defadır da bir bahaneyle muhakemesini erteletiyor, bakalım bu sefer...-
    Sözü yarım kaldı. Halk harekete gelmişti. Başlar birbirinin omuzundan merakla uzanıyordu:
    -Geliyor!-
    -Geliyor!-
    -Hani yahu?-
    -Kör müsün be! Elleri kelepçeli, başını önüne eğmiş...-
    Siyah şapkasının altında sararmış yüzü bir kat daha zayıf görünen ince, orta boylu bir genç iki candarmanın arasında hızlı, dolaşık adımlarla geçti. Üzerine dikilen gözlerin tesirinden kurtulmak için etrafına bakınıyordu.
    Salonun yanındaki ufak aralıkta ellerinden kelepçeyi çıkardılar. Kendisini pencerenin yanına attı. Ayasofya'nın önündeki ağaçlara, aşağıdaki ayran, kuru poğaça, simit satan adamlara baktı. Gözünü etrafta bir gezdirdi. Bu açık göklere, bu gri kaldırımlara hasret çektiği besbelliydi.
    Pos bıyıklı mübaşir çağırınca şapkasını eline alarak içeri girdi. Yerine oturuncaya kadar dinleyici sıralarını süzdü. Kendisine bakan gözlerden azap duyduğu görülüyordu. Nefsini zorlayarak yukarı locaları, sıraları falan bir daha gözden geçirdi, aradığını bulamadığı anlaşılıyordu. Yumrukları sıkıldı, yüzü buruştu, çenesi titredi. Az daha ağlayacaktı. Sonra büyük bir gayret sarf ederek başını çevirdi ve yerine oturdu.

                                                    ll

    Reis bey, müsaade ederseniz artık her şeyi, bütün hakikati söyleyeceğim! Ben, reis bey, komisyoncu Nuri Efendi'yi sizin bildiğiniz, şimdiye kadar da benim söylediğim gibi, para için öldürmedim. Ben onu, kendisiyle münasebeti bile olmayan bir mesele yüzünden, bir aşk, bir gönül meselesi yüzünden öldürdüm. Bunu size başlangıcından anlatayım:
    Bir gün, arkadaşlarım, İstanbul liselerinden birinden bu sene mezun olan bir hanımın benimle tanışmak istediğini söylediler. Peki dedim, fakat pek o kadar da alakadar olmadım. Çünkü bilirsiniz ki erkekle kadın arasında daimi bir arz ve talep vardır: Birincisi kadın, ikincisi erkek tarafından; eğer talep kadın tarafından olursa o kadar hoş olmuyor.
    Neyse, tanıştık... Görünüşte alelade bir kızdı. Beni bizim mektebin müsamerelerinde görmüş, rollerimi beğenmiş, onun için konuşmak istiyormuş.
    İlk günlerde o beni arıyor, ben çekingen durdukça üstüme düşüyordu. Elimde olmayarak alaka gösterdim. Uzun uzun her mevzudan konuştuk. O zaman anladım ki bu kız göründüğü gibi değil: Çok zeki, her şeyi kavrıyor, her şeye aklı eriyor.
    Zeki kimseler çok hoşuma gider. Ben de onu aramaya başladım. Ve bu sefer de gördüm ki reis bey, bu kız bana çok benziyor: Huyları, düşünceleri, hayata karşı telakkileri, alışkanlıkları... Hatta yüzü bile... Görenler bizi kardeş sanıyorlardı.
    Bu defa da ben onun üstüne düştüm... Ve münasebetimizi arkadaşlık hududunun dışına çıkarmak istedim... O zaman aramızda birbirimize hissettirmeden bir mücadele başladı... Bu mücadelede ikimiz de bütün zekamızı kullanıyorduk. Ben bu gibi şeylerde pek acemiydim reis bey, onun için her mübahaseden (konuşmadan) yenilerek çıkıyordum. O serseri ruhluydu, birleşmeyi, bir bağla -velev manevi olsun- bağlanmayı havsalası almıyordu. Ben kapalı olarak onu ne kadar iknaya çalıştımsa olmadı. Ne cepheden hücum etmek istesem daha evvel anlıyor, cevabını veriyordu. O çok zekiydi: İnsanın söyleyeceği şeyleri değil, söylemek isteyebileceği şeyleri bile hissediyordu. Bir gün dedim ki:
    İki kişi mücadele ederken birisi mağlubiyeti kabul ederek diğerine dehalet etmek (sığınmak) istese ötekisi ne yapar?
    -Muhtariyet (özerklik) verir!- dedi.
    Benim dehaletimi bile kabul etmiyordu.
    Düşünün efendim, bu kadar alıştıktan, onu bu kadar tanıdıktan, kendime bu kadar yakın bulduktan sonra ondan nasıl ayrılabilirdim? Bunun imkanı yoktu reis bey. Ben de artık her şeyi bırakarak yalnız ona sahip olmak gayesine kendimi verdim... O yavaş yavaş kendini çekti. Benimle konuşmamak için bahaneler buluyor, bana elinden geldiği kadar az rastlamaya çalışıyordu. Şimdi başka arkadaşları, başka ahbapları vardı.

    .................

    Ah, reis bey, sevmek, hele benim gibi sevmek berbat bir şeydir. Hayatımda yalnız o vardı. Gözümü kapadığım zaman onu, açtığım zaman onu, uyuduğum zaman onu, uyandığım zaman onu görüyordum.
    Halbuki ben onun için bir hiçtim; gelmiş ve geçmiş birisi... Nasıl anlatayım efendim, çorabının yırtığı, şapkasının kurdelesi kadar benimle alakadar olmuyor, evlerindeki kedi kadar bile beni sevmiyordu.
    (Dinleyiciler arasında iki üç kişi güldü. O, müfrit (aşırı) jestler yaparak, ellerini göğsüne vurarak devam etti.)
    Ne yaptımsa, reis bey, fayda etmedi. Üstüne düştükçe benden kaçtı. Her şeyi açıkça söylemek istiyor, fakat cesaret edemiyordum.
    Hatta bir akşam, arkadaşların tertip ettiği bir vapur gezintisinde, ona bir kelime, -Seni seviyorum!- kelimesini söyleyebilmek için, içtim, yıkılıncaya kadar içtim.
    Beni dinlemedi bile... Yanına gittiğim zaman kaçtı, en sonra da: -Sarhoş olduğun zaman çok müziç (can sıkıcı, rahatsız edici) oluyorsun!- dedi.
    Artık birbirimize karşı son derece soğuk ve resmiydik.

    ..................
    Gelelim asıl vakaya reis bey:
    Bir gün buna birkaç arkadaşıyla beraber yolda tesadüf ettim. -Adliyeye gidiyoruz- dediler, -Necmi'nin muhakemesine. Haydi bize yer bul!..-
    Döndüm; ona hizmet etmek bile tatlıydı. İçeride yer bulamadık. Fevkalade üzüldüler. Adeta büyük bir fırsatı kaçırmış gibi telaş ediyorlar, -Ne diye az daha erken gelmedik!..- diyorlardı.
    Bir han bekçisini para için keserle parçalayan bir katilin muhakemesine bu kadar alaka göstermek bana garip geldi; bu alelade bir merak falan değil, bir hırstı.
    Uğraşa uğraşa onları yerleştirdim, kendim de aşağıda katili beklemeye başladım. Ben de elimde olmayarak merak ediyordum. Biraz sonra hasır şapkasıyla göründü. Yirmi beşlik, çilli yüzlü, basit, hatta bayağı tavırlı; aşağılık bir tenasübü (burada dış görünüşü anlamında) olan birisiydi.
    O da tıpkı demin benim geldiğim gibi elleri kelepçeli, iki tarafı candarmalı olarak geçti. Bir sirk gibi buraya toplanan halk onu görmek için de birbirinin omuzuna çıkıyordu.
    Muhakeme bittikten sonra kızların yanına gittim. Necmi'nin konusuydu. Şaşırdım: Aman yarabbi, sokakta görseler başlarını bile çevirmeyecekleri bu adam katil olunca gözlerinde bir ehemmiyet almıştı. Bir kahraman gibi ondan bahsediyorlar, ağzını açışında, söz söyleyişinde, elini kaldırışında, her hareketinde bir güzellik, bir kibarlık buluyorlardı.
    Bunlar lisede okumuş, liseyi bitirmiş kızlardı. Bilhassa o en baştaydı.
    -Ah- dedi, -hiç adam öldürecek kıyafet var mı onda! Yazık vallahi...-
    -Yahu- dedim, -katil olacak surat olmasa katil olmazdı.-
    O zaman hepsi birden itiraz ettiler: Erkeklerin zaten birbirlerini beğenmediklerini, birbirlerini kıskandıklarını söylediler.
    Kendimi araştırınca Necmi'yi sahiden kıskandığımı hissettim: Güzelliğini; tavırlarını değil, katilliğini...
    Çünkü onun bu kadar beğenilmesine sebep, yalnız katil olmasıydı. Adam öldürünce bunların gözünde yükselmişti...
    Düşündüm: O bana bu kadar alaka gösterse ben neler yapmazdım?..
    Acaba, dedim, birisini öldürsem benimle bu kadar meşgul olurlar mı?
    Düşündükçe bu fikir beynimi sarmaya başladı.
    Gözümün önüne, bu salonda muhakeme olunurken onun alaka ile beni dinlemesi geldi. Kaşlarını kaldırmış, zeki, afacan gözlerini açmış, bana bakıyor, şimdiye kadar görmediği güzellikler keşfediyordu.
    Adam öldürmek ve mahkemeye düşmek bende değişmez bir fikir oldu.
    Halbuki hoca olmuş, harcırahımı almıştım. Düşündüm, aklıma bir fikir geldi: Bu parayı barlarda falan yer, yol parası için de birisini öldürürdüm.
    Öyle yaptım.
    Kumar falan bilmiyordum. Elimdeki yüz lirayı iki gecede yemek için çekmediğim kalmadı. Onu bitirir bitirmez, bir gece, eskiden tanıdığım komisyoncu Nuri Bey'in evine gittim.
    Hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı adamı üç dört kurşunda yere serdim..
    Hapishanede, reis bey, muhakeme gününün heyecanıyla yaşadım. Seyirciler arasında onun ince uzun yüzünü görüyordum. Halbuki ilk muhakemede gelmedi. Belki haberi yoktu, dedim, yahut işi çıkmıştır. İkincide gene yoktu. Gözlerimi bütün localar ve sıralarda gezdirdimse de onu bulamadım. Bilseniz reis bey, üzerinize garip bir hayvana bakar gibi merakla dikilen yüzlerce göze bakmak ne zor şey... Ben üçüncü muhakemede, dördüncü muhakemede hep baktım, gelmemişti. Her bulamayışımda, muhakkak gelecek sefere gelir, diyordum. Onun nazarında bu kadar hiç olacağımı tahayyül edemiyordum.
    Hele bu sefer, evvelden gelen bir his onu herhalde içeride bulacağımı söyledi. Dışarıda da birkaç arkadaşı gözüme ilişince, muhakkak, dedim, gelmiştir.
    Aman Allahım, reis bey!.. Ben onun için, yalnız onun için adam öldürmüşken, bu sefer de gelmedi reis bey, bu sefer de gelmedi..

1927

Sabahattin Ali, Değirmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, S.115-121



10 Ağustos 2026 Pazartesi

Sonrası İyilik Güzellik

İnsan en çok içindeki boşluktan korkar.
Murathan Mungan

    Gözlerini açtın ki evdesin. Odada. Ama bu oda senin değil. Annenin. Onun yatağında. Sarı yaldızlı boyası dökük, örtüsü eprimiş karyolada uyanınca şaşırdın. Gözün üstündeki geceliğe kaydı. Önce anlam veremedin. Baktın bir süre. Eteğiyle kol ağzı mavi fistolu beyaz gecelik annenin. Giyinmemiş, sanki özellikle örtünüp sarınmış, öylece uzanmışsın.
     Annene sarılmak mı istedin? Kokusuna sarınarak uyumak… Zaten bir tek o mu kalmıştı geriye eski hayatından? O da gidince… Ölünce diyemiyorsun. Anneni bir yere gönderdiğini düşünmek sana çok daha iyi geliyor. Lokum’a da öyle…
     Aklına gelince etrafa bakıp Lokum’u aradın. Ama yok. Lokum, annen Şefika’nın sevgili köpeği, o gittiğinden beri kapıdan içeri girmiyor. Annenin kriz geçirerek yığılı kaldığı bahçe demirlerinin orada. Bekliyor. Yaslı küpe çiçeklerinin başında. Annenindiler. Dil döküp eve almayı denesen de her seferinde bir yol bulup çıkıyor, soluğu orada alıyor. Yalnız o vardı annenin yanında. Son anlarını yaşar ve adını sayıklarken:
     Oya, kızım! Hala dönmedin mi annem?
     Adını sayıklarken sesi masmaviydi. Hem de tüm kızgınlığına rağmen. Dönmeyişine… Dönemeyişine belki, ama öyleyse de bunu bir tek sen biliyordun. Annenin haberi yok. Sürgünün gönüllü değildi. Dönemeyişin de. Yıllar sürdü. Geç kaldın. Omuzlarının düşüklüğü bundan.
     Sarındığın geceliği üstünden kaydırdın. Ki çıplaklığını gördün: Giysilerim? Doğrulup bakındın, ama olmayan sadece onlar değil. Odada yatak ve sen dışında hiçbir şey yok. Hayır, diye bağırıp fırladın. Ancak eprimiş, cilasız, çoğu kalkık duran parkelere basınca hızın kesildi. Tuhaf bir bulantı sardı içini. Tedirginlikten… Sarkak ayaklarını sürüyüp kendini yaralayarak yürüdün boş odada. Gücün kesilmiş.                Takatsiz parmaklarınla kavradın kapı kolunu. Yüklendin. Kapı büyük bir boşluğa devrilir gibi yavaşça açıldı. Paslı gıcırtılar boşlukta yankılanıyorken durdun. Büyük bir boşluğun eşiğindesin:
     Neden hiçbir eşya yok?
     Salona uzanan dar, ışıksız koridor –oysa günün her saati ışık alırdı- seni şaşırttı. Aynalı ufak bir etajer olmalıydı. Solda. Sağ yanında nazarlıklı kibar bir üzerlik, solundaysa aile fotoğrafı. Siyah beyaz. Annen, baban Sadri, ablan ve sen. Sevgi on birindeydi. Sense dokuz. Lokum da görünüyor, ama yarım. Son anda hareket edince… Altta babanın kesik uçlu dolmakaleminden çıkmış bir yazı var. Mürekkebi koyu yeşil:
     Mutluluğumuz sonsuza kadar sürsün.
     Erken öldü baban. Ölümünü nedense çabuk kabullendin. Hep ölçü, sürekli sınır, mesafe de olunca… Sana göre samimiyetsizdi. Az da olsa çözülüp yakın dursa, kurduğu buzdan otorite erir diye korkan baban sizi sevmedi değil. Yansıtamadı fakat. İl Milli Eğitim Müdürü Sadri Bey’in kızları, pek sevdiği ifadeyle terbiyeli olmalı, yakışıksız davranmamalıydılar. Ülkü sahibi başarılı birer öğrenci; işinde usta, ehil birer meslek erbabı; sırası beklenip yapılacak evliliğe iyi birer eş ve anne ve daha birçok şey…
     Ablan tam da babanın istediği gibi yetişti. Sense terbiyesiz biri olup çıktın. On bir yaşındaydın. Yıl 1978. Evde fır dönüp türküler söylüyordun:
     Kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu heyy…
     Önüne geçip engelledi seni. Susturdu:
     Kızılcıklar da ne demek? Oya! Komünist mi oldun bakayım sen? Bu yaşta, hem de okullarımdan birinde kim, neler öğretiyor size?
     Babanın kızacağını bildiğin halde güldün:
     Radyoda çalıyordu. Dilime takılmış. Ayrıca kızılcıklar da güzeldir baba! Değil midir?
     Ayıpladı seni:
     Yok, daha şimdiden beyni yıkanıyor bunun! Gördün mü, bak?
     Okudun, ama arzuladığın gibi. Tıbbiyeli olmadın; hayır! Fizikçi olmayı seçtin: Her şeyi atomlarına varıncaya dek çözeceğim! Yarım kaldı. Çoğu şey gibi. Yıllar sonra, Kanada’da bir denklik yakalayıp diplomanı aldın. Yüksek fizik mühendisi de oldun. Sahi, o diplomayı görmesini en çok istediğin kişi neden babandı?
     Koridoru, giderek evin her yanını saran boşluk, içini ürpertti. Ne üzerinde annenin örgü hırkası ve babanın şemsiyesinin asılı olduğu vestiyer görünüyor ne de kilim desenli yolluk. Salona geçtin. Oradaki boşluğu sırtına yüklenerek dışarı iki büklüm çıktın: Boş ama neden? Banyoya baktın. Tuvalete bile. Her yer eşyasızdı. Her yer boş. Kimsesiz.
     Odana girdin. Perdesiz camın yanında gri bir gökyüzü; pervazda, içi su doluysa da balıksız bir fanus karşıladı seni. Annen ısrarına dayanamayıp almıştı. Lise sonda mıydın? Sarı kırmızılı balığının yokluğunda, cam fanus ne kadar anlamsız geldi sana. Öylesine bir cam kap! Yaklaşınca, suyunda kırık yansımanı gördün. Hışımla döndün ki kolun cama çarptı. Fanus yere savruldu, düştü. Boş zemine yayılan suyla cam kırıklarına baktın. İçin burkuldu: Neden? Çıkmaya niyetlenmişken başın döndü. Sendeledin. Boyası dökük duvara çarptın çarpacaksın! Son anda tutundun. Bedeninle duvar arasında kalan parmakların tir tir… Gücünü verip dineldiğinde, duvardan yalnızlık bulaştı ellerine. Küflü, tozlu duvarın yalnızlığı.
     Ağlayarak geçtiğin mutfakta, ne buzdolabını ne de annenin mıknatıslı süslerini bulabildin: Oya! Bu mavi güvercinli olanını ne zaman getirdin? Çok güzel! Annene, 7/24 eviçi mesaisini yaparken başka bir hayatı hayal edemeyen Şefika’ya, sırf uçup gitmeyi düşü-ne-bilsin diye aldığın güvercinli-kırlangıçlı süslerin hiçbirisi yok. Annenin şenlikli kahkahaları da. Camönü menekşelerinin hepsi saksılarına yığılmış kalmış. Yumak gibiler. Karmaşık. Balkon kapısını aralayıp merdaneli çamaşır makinenizi yokladın. Mavi. Küçük. Sadri Bey’in az kaldı sokağa atacağı: Şefika! Yakışıyor mu bir müdürün evine? Çöplük değil ki burası! Balkon! Direnmiş, adını Maviş koyduğu makinenin atılmasını engellemiş, üstelik içini toprakla doldurup limon ağacı dikerek ona hayat vermişti annen. Ne o ne de limon ağacı duruyor balkonda.
     Dönüp kapıya yöneldin. Gözlerin yine vestiyeri aradı. Babanın şemsiyesiyle annenin hırkasını. Tabii seninle ablanın hırkalarınızı da. Annen onları örerken ne çok kavga etmiştiniz! O kış da kıştı hani! Ya, hayır, diyerek veryansın ettin; cilveli Selaniklisi neden ablamın oluyormuş? Zeki Müren kirpiklisini o giysin! İstediğiniz örgüleri yapayım diye gözlerine ağrılar girdi kadının. Kendisine de ördü. Motifsizdi onunki. Desensizdi. Düz. Sana sıradan gelmişti, ama sonraları hep o hırkayı giydin. Sadelikte, yalınlıkta saklı duran katmanları, azda çok olanı görebildiğin yıllardı artık.
     Kapının önündesin. Anlam veremediğin tabloyu çıkıp komşulara sormalı, diye düşündün. Paslı kolu tuttun, ama kapıyı açamadın. Çıplaklığın geldi aklına. Hatırlatan babandı. Kulağın, kömürlü sesiyle çınlıyor:
     Bugünlerde iyice edepsiz oldun! Bu nasıl bir eteklik boyudur? Düzelt şu üstünle başını!
     Dönüp annenin geceliğini giyindin. Gürül gürül beline akan saçların, şimdi gümüşlü yıldızlarla bezeli. Kısacık. Geceliği giyinmen zor olmadı. Oyalanmadan, istemediğin halde atmak zorunda kaldığın yavaş adımlarınla ulaştığın kapıyı bu kez açtın. Sakınımlısın. Tedirgin. Apartman karanlık olunca… El yordamıyla lamba düğmesini aranırken boşluğu adımladın. Çok korktun. Lamba yandı o sıra. Karşı daireye yöneldin. Önü sizinki gibi. Boş. Bir çift ayakkabı bileyok. Paspas ya da kapı süsü de. İstemdışı zile uzandın. Parmağın olmayan zilin boşluğuna girdi. Çığlık atıp parmağını çektin. Sesin apartman boşluğunu çınlattı, kayboldu. Burada ve diğer kapılarda boşa çabaladın. Hepsi kapı duvardı. Endişeleniyorsun:
     Tanımadık da olsa, neden hiç kimse açmaz?
     Kapıların, evlerin büyük boşluklarını örttüğünü gördün.
     Dengen bozuldu.
     En üst kattan en alt kata başdöndüren sarmal bir boşluk yaratarak uzanan tırabzana tutundun. Elin acıdı. Hırpani basamakların eskitilmiş tırabzanındaki bir kıymık etine batınca…
     Ah!
     Göz göze geldiğin sarmal boşluk sanki aklını çeliyor:
     Atlasam mı? Boşluğa…
     Varlığını yok etme fikrini düşünebilmene şaşırdın:
     Başkaları olmadan ayakta duramayacak mısın, Oya?
     Kendini ayıplasan da o boşluğa bakıyorsun.Nedense hayat geldi aklına: Belirsizliklerle dolu, uzun, başdöndüren koca bir sarmal boşluk! Ürperdin.
     Mezun olup evle ilişkini handiyse kopardığın zaman da benzer bir tedirginlik ürpertisi yoklamıştı seni. Tanıdığını hayat labirentine atılmış, ama korkmuştun da. Koca kentte bir başınaydın. Babanı aradın. Arkanda değil de yanında olsaydı… Zayıf görünmekten nefret ediyorsun. Düşündüklerin için kendine kızdın. Ağladın da. Babanın ölümünün ardından ertelediğin gözyaşlarıydı. Geç bir saatti. Mevsimse kış. Bozacının sesini duyup fırladın. Ancak aynı sese hemen alt kattan fırlayıp koşan biri daha vardı. Sahanlıkta çarpıştınız. Hatalıydın. Bildiğin halde arsızlık ettin:
     Ne o öyle boş arazide gezinir gibi! İnsan dediğin önüne bakar!
     Dudak kıvrımlarında hoş bir sevgi gülücüğü belirdi adamın:
     Bağışlayın! Sizi görünce önüme bakamadım!
     İçinden salak şey dediğin adamla tanıştınız:
     Memnun oldum! Ben de Cenan!
     Bu ismi farklı buldun. Bir de yürek, gönül anlamına geldiğini duyunca…
     Bozaları o gece birlikte içtiniz. Senin evinde. Onunki bol leblebiliydi. Sense bozayı leblebisiz seviyordun. Olsun! Buna rağmen iyi anlaştınız. Onun, içindeki boşluğu doldurduğunu düşündün. İnandın ya da. Öyle miydi? Öyleyse biraz bencilce bir seviş değil miydi seninkisi?
     Cenan da senin gibi yeni mezundu. Mimar. İşe henüz başlayan, çoğu yönüyle sana benzeyen bir hayat acemisi! Beraber yürüdünüz. Her yere… İlk başta, belirsiz duran gelecekten sakınma yeri olarak gördüğün kollarında, onunla birlikte başka yolculuklara da çıktınız:
     Dostların arasındayız / Güneşin sofrasındayız…
     Etine batan kıymık gibi bir soru vardı aklında. Yeni değil. Yıllardır yanıtını arıyorsun. Soru beyninin kıvrımlarında, incecik bir kırışığın dibinde… Beni yoldan çıkaran, beni zorunlu sürgünlere mecbur bırakan, ağır bedeller ödeten, düşüncelerimin yön verdiği duygularım mıydı? Yoksa… Etini yaran tırabzanı inatla sıktın. Elin kanadı: Yok, hayır; kendi yolumu kendim çizdim! Cenan’ın suçu yok!
     Basamakları yavaş adımlarla iniyor, nafile bir çabayla kapıları çalıyorsun. Açan olmadı. En alt katta posta kutuları çarptı gözüne. Sizinkinde babanın adı yazıyor: Sadri Altun. Diğerleri isimsiz; boş! O ufak kutucukta babanın adını görmesen, hepten yabancılayacaksın orayı. İsimli, tanıdık bir ufak posta kutusuna sığdırılan hayatınız, yüreğini az buçuk serinletti. Yine de sordun:
     Hiç kimse kalmadı mı?
     Ağır demir kapıyı güçbela açtın. O da paslıydı. Bakımsız. Daha kapıyı açarken, sevgili Edip Cansever’in dizesini mırıldandın. Adeta dua ediyor, öyle olmasını arzuluyorsun:
     Amanın dersin, bu ne delice gidiş / Paldır küldür açar mıydı fıstık ağacı…
     Mevsimin kıştı oysa. Ardına dek açıp çıktığın kapıda seni, sert bir kış yağmuru karşıladı. Geceliğinle yayan yapıldak oluşuna aldırmadan yürüdün. Derin gölgeli dış sahanlıktan uzaklaştın. Lokum orada, annenin son nefesini verdiği demirlerin önündeydi. 
     Küpeçiçeklerinin solup çürüyen dallarına, sanki annenin kokusunu solur gibi yakın… Görünce bir fena oldun ve ağlarken fark ettin kuş çeşmesini. Kırıktı. Sadri Bey, bu tür şeylere uzak duran adam, koymuştu bahçenize. Daha çok sen ve biraz da ablan, yazın susuz ve yemsiz kalan kuşlar için zırıl zırıl ağlayınca… Sonraları annen, bir şair edasıyla, şu kuşların kanat seslerinde başka bir şey var, demişti, ne bileyim, sanki bir ferahlık! Hatırladın. Dudaklarına uçucu bir güneş kondu, kayboldu. Annenin gözleri geldi gözlerinin önüne. Seni okşayıp saran bir sesle konuştu:
     Oya, bu çeşmeyi onar, olur mu? Kuşlar, kanat sesleriyle uçursun seni!
     Ansızın kayboldu annenin yüzü. Üşüdün. Sert yağmurla dövülürken Lokum’a seslendin, ama… Tanımadı mı seni?
     Beni unutmuş olamaz!
     Tekrara bağırdın:
     Lokum! Kızım!
     Aynı anda sokağa ilerliyordun:
     Benimle gelsen…
     Bu kez sesinde, seni gördü Lokum. Havlayıp karşılık verse de ayrılmadı annenin küpeçiçeklerinden.
     Yürüdün.
     Issızdı sokak. Kaldırımlarsa ıslaktı. Ancak ortalıkta kimsecikler yok. Karşıda olması gereken fırının yerinde yeller esiyor: Hayret! Kapısına büyük bir kilit vurulmuş. Camları neredeyse siyah. İçerisi gibi. Eskiden olsaydı, sadece ekmek kokusu değil, türküler yükselirdi fırından:
     Aman bre deryalar, kanlıca deryalar…
     Muhacir Hüsnü’yle Hüsne’nin fırınından torbana yalnızca ekmek konmaz; bu da evin küçüğüne; denilip uzatılan enfes gevrekle oradan ayrılırdın: Onlar da mı? Evet; göçtüler!
     Denize inen sokağınızın aşağılarına yöneldin. Kahvehane boştu. Birileri vardır umuduyla bakındığın masalarla sandalyeler yalnızdı. Oya, kız, renkli gazoz ister misin, diyen Kazım Efendi’nin yaşlı sesini duydun sanki. Cama yapıştınsa da içeride kimseyi göremedin. Ellerinde, camda birikip kalınlaşan kederli tozlar kaldı. Kendini zorlayıp denize koştun. Rıhtıma: Orası kalabalıktır. Koşarken arada bir göğün gri boşluğuna baktın. Yüzünle gözüne sert damlalar düştü. Denize nefes nefese ulaştın ve durdun. Seni içine alacak mavili derin boşluğu görünce… En iyisi yitip kaybolmak!
     Atlayacağın sırada hayal meyal birini gördün: O mu yoksa? Bağırdın: Cenan! Sen misin? Bekle! Geceliğin bacaklarına yapışınca hızın kesildi. Yine de koştun. Etrafını rıhtımın sarhoş gürültüsü sardı. Büyük bir kalabalık. Bugün Pazar. Yağmura rağmen adım atacak yer yok. Sevinemedin. Çünkü kalabalıkta, tanıdığın bir yüzü göremedin. İrkilip ürktün yabancılığından. Yine Cenan’ı aradınsa da o olup olmadığını kestiremediğin adam gitmişti. Sara nöbetine tutulmuşçasına sarsılıp titreyerek ağladın. Kalabalığın ortasında. Yalnız. Kıvrandın durdun. Konuşuyor, söylediklerini yalnız sen anlıyordun:
     Benim yuvam burası! Burada yaşadım. Yaşamadım mı? Yaşayıp yaratmadım, kök salmadım mı yoksa? Neden yabancılaştı her şey? Yanlış bir yere mi döndüm? Neresi burası?
     Annen derdi: Hiçbir şeyi uzağa bırakma evladım! Erteleme. Sonraya bırakınca gerçekleştiremiyorsun. Pişmanlığı da çok ağır! Konuşurken kendisini göstermişti: Örnekse, işte karşında!
     Dinledin mi? Hayır! Erteleyişler çoğalttı boşluklarını. Oysa uzağa bırakmayıp erken dönebilsen, birçok şeyi birlikte yapar, paylaşırdınız:
     Ona veda bile edemedim.
     Rıhtımdaki kalabalığın ortasında sert kış yağmuruyla dövülüp hırpalanır, titreyip kıvranırken Einstein çıktı karşına. Bembeyaz saçları dağınık. Sana dilini çıkarttı: Sadece iki şey sınırsızdır, sayın yüksek fizik mühendisi; evren ve insanın ahmaklığı! İlkinden o kadar da emin değilim! Sözünü bitirince kayboldu. Ağız dolusu, ahmak, dedin kendine! Defalarca tekrarladın bu sözü. Sonra birden durup yavaş, ama kararlı adımlarla rıhtımın ucuna gittin. Denizin mavili derin boşluğu ayağının altında. Ardında kalan kalabalığı umursamayarak çıkardığın gecelik parmaklarının ucunda. Bıraktın. Gözlerini yumup derin bir nefes aldın. Kararını vermiş, artık kendini boşluğa atacakken…
     Zil çaldı.
     Uzun, neredeyse aralıksız çalan zil sesiyle gerçeğe açtın gözlerini.
     Annenin karyolasındasın.
     Ölüm haberini alınca çarçabuk giyindiğin kotun ve kazağınlasın. Pastel mor renkli kazağını Cenan almıştı. Hoşuna gider; bu kazağı giyince, her yanında menekşeler açıyor; derdi. Hayatla aranda kalan son bağ mı yoksa?
     Doğruldun. Annenin, eteğiyle kol ağzı mavi fistolu geceliği üstündeydi. Öpüp kokladın. Rüyanın etkisinden henüz kurtulamadın: Zil çalıyorsa… Demek ki birileri var!
     Başka zaman olsaydı, böyle ısrarcı zillere deli olur, küfrü basardın, ama şimdi: Bu iyi! Bu, çok iyi!, dedin. Kendini mutlak bir boşluğa fırlatılmış gibi hissederken…
     Etrafına bakınıp eşyaları yokladın. Her şey yerli yerindeydi. Kalkıp doğruca kapıya gittin. Babanın şemsiyesiyle annenin hırkası vestiyerde. Derin bir soluk aldın. Gözetleme deliğinden bakmadın. Kapıda birinin olmasından daha önemli bir şey yok. Açtın kapıyı. Karşında, yıllar önce uzağa bıraktığın pişmanlığın duruyor: Cenan!
     Onun da saçları gümüşlenmiş, ama gözlerinin mavisi yirmi beş yıl öncesiyle aynı. Yıllarca, bıkıp usanmadan sıcağına sarındığın aynı diri ve derin mavilik. Yüzünden yaşanmışlık akan, çizgileri konuşkan Cenan’a bakıyorken göğüs geçirdin. Ürperdin, ama nasıl! Ortak denizinizin kokusunu aldın; başın döndü birden; sendeledin. Heyecanla tırabzana tutunup boşluğa baktın. Rüyandaki; belirsizliklerle dolu, uzun, başdöndüren büyük boşluk diyerek sonsuz sarmalını hayatla eşlediğin yer, bu kez ürkütmedi seni. Sadece titriyordun. Cenan da hissetti: Üşüdün mü sen? Sarıldı. Gülümsedi. Der, dedi bir an. Elindeki küçük paketi gösterip açtı. Gönlünü çelen menekşeli mor akideleri görünce nasıl da sevindin! Sırf bunun için karşıya, Kadıköy’e gittin, öyle mi?
     Tam o sıradaydı; ahşap ayakkabılığın alt gözünde, soğuktan kaçarak bulduğu ilk boşluğa, annenin miflonlu sıcak pabucuna sığınan bir kuş, bir Narbülbülü kanatlandı ve sizin eve daldı. Bakıştınız. Yüreğiniz ferahladı. Eve geçtiniz. Sonra…
     Sonrası iyilik güzellik.

Metin Turan, 17 Haziran 2022 / Bafra



15 Nisan 2025 Salı

Akşamın Ağası

Hava yağmurluydu. Islak kaldırımlarda nergisler açıyordu. Kucağımda da bir demet nergis vardı. Dolmuş bekliyordum. Birden nasıl oldu bilmiyorum, bir köşenin arkasından onu gördür.. Garip biçimde benimle ilgiliydi. Evvelâ akşam saatlerinin sayılarını arttırdığı başıboşlardan biri zannettim. Başımı, benden sana fayda yok mânâsıyla yüklü çevirirken, sırtındaki cübbeyi, başındaki kavuğu ve elindeki kamış kalemi fark ettim. Koltuğunun altında Letâifi Riuâyatı Enderun vardı. Bakışları simsiyah ve kapkaranlık, hiçbir şey söylemeksizin öylece duruyordu. Öylece duruyor fakat aynı zamanda bana, gel, diyordu. Yanına gittim, gülümsedi. Bu gülümseyişte tatlı ve ince, hassas bir şey vardı. Elini uzattı, almakla almamak arasında tereddüt ettim. Eşim görse ne derdi? Beni bir ölüden de kıskanacak değildi ya? Elimi eline uzattım. Hayret, sımsıcaktı. Gözlerine baktım. Hem kırgın ve biraz kızgın, hem de  sevecendi.
Biliyor musun, dedi, ben senin bir dönem öğrencilerine okuttuğun Hamid'in amcasıyım. Ne  haylazdı o. Buraya seninle konuşmaya geldim. Ama burada olmaz, baksana ne kadar aykırı kalıyorum. Baktım, gerçekten gelen geçen bize bakıyordu. Seni bize götüreyim, dedi. Olmaz, dedim, evde çocuklar bekliyor. Hem yarın birinci sınıflara sınavım var, Hamid’den soru hazırlayacağım. Öyleyse bir yer bulalım, dedi. Bomboş bir deniz kıyısına indik. Metruk gazinonun tahta masalarından birisine oturduk. Demek görgü, bilgi ve kültür, koptukları yerde donmuyordu. Sandalyede rahat görünüyordu. Üstelik, demek sınavda bizimkinden soracaksın, derken dikkat ettim, kullandığı kelimelerin tamamı Türkçe idi.
Asıl meseleyi merak ediyordum ki, anlamış gibi baktı ve biraz kızgın, demek şendin, dedi. Ne bendim, dedim. O hikâyeyi yazan, dedi. Kızardığımı hissettim. Pek, dedi, umduğum gibi değilsin, ne bileyim, ben daha boylu poslu birini bekliyordum. Sen gönlüme bak, dedim. Demek, dedi, benden onbir yılımın romanını istiyorsun. Neden bu çelişkiye düştün?
Anladım, beni sorgulamaya gelmişti. Tersine bir söyleşi bu defa. Nedeni var mı, dedim, senin romanın bütün bir Osmanlı’nın romanı olmayacak mı? Osmanlı’ nın tarihî gerçekleri beni birinci dereceden ilgilendirmiyor, bana vesikalar değil, özel hayatlar lâzım. Yavuz’un gözlük taktığını,  hünkârların saç, sakal ve  tırnaklarının gül suyuyla gümüş leğenlerde yıkandıktan sonra Sür re alayıyla, gömülmek üzere Hicaz’a gönderildiğini öğreninceye kadar neler çektim ben biliyor musun? Kaldı ki bu bile teşrifat, özel hayat sayılır mı? Hani neredeyse, Hürrem’in Mahidevran’la saç saça baş başa geldiğine, Gülnuş Sultan’ın cariye Gülbeyazî denize ittiğine şükredesim geliyor.
Hep o karanlık fakat yalnız ve sevecen gözlerinin arkasından bana bakıyordu. İki martı çığlıklar atarak başımızın üstünden geçti. Bak, dedim, bak şu martılara. Sadece onlar bile bana koskoca bir hikâye verebilirler. Sen ne düşündün onlar başının üzerinden geçerken?
Sen, dedi, yakın atalarından birisine benziyorsun. O da Osmanlı’yı anlatacak resimler ve ressamlar istemişti. Haksız değildi, dedim. Minyatürlerde ne kadar donuk, ne kadar susmaktı, ne kadar hep birbirinin aynısınız. Öyleydik de, dedi ders verir bir eda ile. Bizim içimizde sizin gibi fırtınalar yoktu. Müslüman sanatçı Allah’ın yarattığının bir benzerini yaratmaktan ve onu açıklamaktan şiddetle kaçınırdı.
Bunu sen de derslerinde defalarca söylemedin mi? Sustum, devam etti. Peki onca özlemini çektiğin medeniyet neydi, düşün, bu suskunluk değil mi? O  medeniyet bizi, biz o medeniyeti sürekli doğurmadık mı? Eğer ben senin  arzuladığın gibi bir Hugo olsaydım, Levnî minyatür değil de derinlikli manzaralar yapsaydı, biz, biz olur muyduk? Bütün o Itrileri, Selimi Salisleri, Dedeleri, Galibleri, Fuzulileri besleyen ve yaratan ne?
Kızardığımı, kulaklarıma kadar kızardığımı hissettim. Bir anda her şeyi anlamıştım. Turuncu sis lâmbaları yandı, bir anda kar yağmaya başladı. 
Gözüm masanın kenarına bıraktığı Letâifi Enderun’a ilişti. 
Birden, ama Ağa, dedim. Sen sarayın resmî vak’anüvisi değildin, değil mi? Yani yazma  mecburiyetin yoktu. Evet, diye cevapladı. Ve ilk defa açığı yakalanmış bir çocuk gibi muzipçe gülümsedi. Öyleyse neden, diye ağlamaklı bir sesle ısrar ettim. Öyleyse neden tam onbir yıl, hem de anılarını, yazma gereği hissettin? Ve neden onları o kadar sakladıktan sonra Sultan Abdülmecid döneminde bastırdın? O zaman, dedi, her şey değişmişti. Suskun ve kendi üzerine kapanık medeniyet yok olmaya başlamıştı.
Yani, dedim, oyunun tadı kalmamıştı, değil mi? Rivayete göre, Dede’nin, pencerelerinden çok sesli Frenk müziği notaları fışkıran saraydan ayrılarak bir daha dönmeyeceği Hicaz'a giderken, 'artık bu oyunun da tadı kalmadı' dediğini hatırladım. Yani, diye ilâve ettim, 'eski minyatürlerdeki cennet  düşüncesi yok olmuştu’. 'Her harfi bekleyen melekler de uçup gitmişlerdi', değil mi? 'Hele zülfeli
eliflerin yanı başındakiler' en önce. Evet, dedi. Evet evet, diye içini çekerek tekrarladı. Yine başa döndüm. Ama dedim, sen oyunun tadı kaybolmadan da onbir yıl yazdın. Yoksa açığa tam çıkmamış bir yazma hevesi mi? Kendini ifade arzusu mu? Yoksa sen de oyunun tadını kaçıranlardan miydin? Deminki gülüş netleşti, unutma, dedi, ben Hamid’in amcasıyım. Daha doğrusu Hamid benim yeğenim.
Artık gitsem, dedi. Elini tekrar uzattı. Ne kadar da ufak tefeksin. Üçüncü defa kızardım. Bize gelmedin, dedi. Çok isterdim, dedim, belki bir dahaki sefere. Hayır, dedi, sanmıyorum. Sınavın olmasa da gelmeyecektin. Evet, diye düşündüm, asıl mesele 'yokluklarının bizde bıraktığı boşluk duygusu' değil mi? Demek Tanpmar haklı. Yeni yapılmış ve çimento kokan bir Süleymaniye, tahammülü zor olurdu herhalde. Sen, dedi ancak buradan beslenebilir ve yazabilirsin. Ama, dedim, çok acı çekiyorum. İçimdeki fırtınaların sen de farkındasın. Çağrışımlarımın şiddeti seni buraya kadar getirmedi mi? Ben, dedi, biraz farklıyım. Seni bir ayrıcalık olarak kabul edebilirim. Nihayetinde bak işte, merak ettim de. Ama bütün o adı yok 'fakirler, hakir'ler... Onları o kadar çok kurcalama. Onlar rahatsız olurlar. Dahası, bir anda tamamen yok olabilirler. Peki, dedim, ben ne yapacağım şimdi? Sizden bize ne kalıyor? Bütün kapıları kapatalım mı? Yanlış anladın galiba, dedi. Bizsiz hiç olamayacaksınız. Bizler elbette hissettik. Bir hayatımız elbet vardı. Sen Çeşminur’u hiç bilmedin. Gözleri daldı. Beni söyletme, dedi. Bizi bulmak size düşüyor, bize değil. Çünkü aramızda hayatın kendisi değilse de onun algılanışı kadar büyük bir fark var neticede.
Ne korkunç! Siz. sizi bize hiç veremeyeceksiniz. Sizi bulmak bize düşüyor. Çünkü sizsiz hiç olamayacağız. Ve siz hep susacaksınız. Hem Çeşminur da kim oluyor, dedim. Kar hızlandı. Rüzgâr esti. Uzaktan bir vapur düdüğünü çaldı. Martılar çığlıklar atarak başımızın üstünden geçtiler. Ağa martıları gözleriyle takip etti. Sus. dedi, sorma, sus. Bu defa elini veda eder gibi kaldırdı. Nemli gözleriyle gülümseyerek gözlerime baktı. Hem dedi, o kadar ümitsizliğe kapılma.  Bıraktıklarımız bizi bulmanıza yetebilir. Öyle suskun, karanlığın içinde, koltuğunun altında Letâifi Enderun, cübbesinin yenleri rüzgârdan havalanarak, uzaklaştı, yok oldu, gitti.

Nazan Bekiroğlu, Nun Masalları, Timaş Yayınları, S.55-57





5 Mart 2025 Çarşamba

"Yanıp kül olsaydın, bundan iyi miydi?"

"Yanıp kül olsaydın, bundan iyi miydi?" dedim kendi kendime. "Çocuklar için kağıt olacaksın ya, hey şımarık kavak. Daha ne isteyeceksin?"

"Kağıt olmak için harcanan emeğe acıyordum. Böyle yakıldıktan sonra, ormanımda kavak ağacıyken de yakabilirlerdi beni. Ama duyduğum, orman yakmak suçtu. Kitap yakmak suç değil miydi yoksa?"

"Kağıt olacağız," dedim. "Gidenlerden haber gelmemesi bundandır."
"Kağıt mı?"
"Kağıt ya... Üzerimize yazılar yazılacakmış. Yavru insanlar okuyup iyiyi, güzeli, doğruyu öğreneceklermiş. Anamın söylemesi, yetişkin insanların kitapları da bizden olurmuş. Becerikli elleri arasına alırlarmış. Öğrenmeleri bitince de, kitaplıklarına yerleştirirlermiş. Bir kitabın, yani bir kavağın ömrü yüz yıl, bin yıl olabilirmiş böylece."

"Kitaplar yeniden toplatılıp yakılıncaya kadar, gidin, kitapçılardaki bütün masalları, öyküleri, romanları alın. Siz çocuklar, ne kadar çok kitap okursanız, kitap yakmalar da öylesine azalacak yeryüzünde."

Bekir Yıldız, Ölümsüz Kavak, Cem Yayınevi Çocuk Kitapları



1 Mart 2025 Cumartesi

Yaşama Sevinci

                                                    Yeryüzüne gelmiş, gelecek tüm alçaklar için.

    Anamın yüzü ap-ak kireçle badanalanmış gibiydi, bana dönük olmadığı halde karanlık içinde seziyordum. Duvara dönüktü, tüm kutsal kitaplardan bildiği satırları ezberden tekrarlıyordu yine, biliyorum. Sırtında serin havalar için bir atkı. Gözüm pencerede, kulağım kapının dışında duyulmak istenen bir seste. Babama güvencim var, kapının arkasına yüzü-koyun yatmış dinliyor dışarsını. Ve böylece üç kişiyiz odada, bu odaya açılan öteki odalardan birinde, en diptekinde kısılmış bir lamba sönüp sönmemek arasında kararsız bocalıyor. Elbet saatin düzgün vuruşları üçümüzün kulağında, ama onu kim duymak istiyor sanki, zorbayı.
    Pusu kurmuş bir oda. Yaşamaya pusu kurmuş üç kişili bir oda. Yeryüzüne başka bir çağda gelmiş olmalıydık, diyorum aklımca, ama o zaman da şimdi ölmüş olacaktık, kimbilir kaç milyarıncı ölü; toprağın altında, ağaçların, denizin, kömür madenlerinin aldında... Ademden bu yana (bu efsaneyi haklı olarak başlangıç alıyoruz, bilim metafiziği ancak kemirebiliyor, ancak.) ölen tüm insanların çizelgesini, nitelikleri nicelikleri arasındaki bağıntıyı çılgınca, çocukça öğrenmek isterdim şöyle...
    Daha çocuk yaşındayım. Babam doğramacı, işler kesat şu günlerde. Daha doğrusu, savaştan hemen sonra, o büyük şenliklerin, gösterişli törenlerin, (inanın bana, ölüm töreniyle kıl vardı arasında.) gürültülü söylevlerin, çekildiği, demeçlerin verildiği günden sonra işler durmuştu bizim. Kimse ölmek istemiyordu artık, kimse ölmek bilmiyordu artık, kimse ölmüyordu artık. Felaket gelip kapıyı çalmıştı. Babam akşamları dövülmüş gibi dönüyordu kös kös eve... Anam arka odalara koşuyordu karşılaşmamak için babamla, kaçıyordu. O günlerin başlangıcını iyi hatırlıyorum. Günlerce aç kalmıştım, açtık, dışarda herkes tok gibi geliyordu bana, herkes iyi giyinmiş, anam da iyi giyinmek ister, babam da, ben de. Babam ise içmek de ister, ne yapalım doğar doğmaz içmeye vermiş kendini, ne yapalım. İşte o ilk günleri iyi hatırlıyorum. Kentin sevincine biz de kendimizden bir şeyler katmıştık önceleri, esirgemeden. Neydi o renk renk, bayraklar, değişen bayraklar, değişen üniformalar, değişen gemiler, hepsi değişiyordu namussuzların, hepsi. Herkesin yüzü bile değişmişti, bizimse hep aynı kaldı. Bizim evde değişmek için bir gümüş parçası bile yok. Ayna bile... Şimdi ayaklarımda kadifeden kardinal bir pantolon.
    Babam hâlâ yüzükoyun yatmış döşemeye, pusuda. Soluk alışı verişi hep  böyledir onun. Pencereden uzanarak, boynunu uzatarak gelen giden var mı, diye göz atıyorum arada bir. Kimsecikler yok henüz. Kimin geleceğini de ne bileyim ben şimdiden. Anam herhalde tanıdığı kişilerden biri gelmesin diyordur içinden, ben kim gelirse gelsin, -gelsin de, iş onda zaten- diyorum içimden babam içinden de bir şey demiyor. Bari iyi birisi gelsin, varlıklı, paralı. Babam demiyor asla ama biliyorum, babam bu düşüncenin ta kendisi. Anam bilmem kaçıncı duasını  mırıldanıyor. Ah, romen sayılarıyla numaralandırırlar onları. Çok güzel ve tertemiz basılmıştır bu kitaplar, vitrinlerde saygıyla seyrederim onları. Gazetelerde reklamlarına rastlamıyorum ve yazarının adı unutuluyor hep. Bir fırsatını bulursam kitapçıya söyleyeceğim bunu. Böyle hata olmaz. Kartalı bir meleğin ettiği hataya benziyor, anlatması uzun sürer sanırım, çarpmaları iyi yapamamış, 7x8 ile, 8x7 meselesi...
    Babam, ha babamdır, ha karanlık, ona değin hemen hiçbir şey bilmem. Belki hiç konuştuğunu da hatırlamıyorum. Ne yapmak istiyorsa, anlıyoruz hep. Anam böyle değil bak, o konuşuyor. Bir gün benim nedense babamla evlenmeden önce doğmuş olduğumu söylemişti, usumda kalan bu kadarı, ötesine ulaşamıyordum ben.  Gerçekten babam başka bir adam, buralılara pek benzemiyor. Bakıyorum da şimdi, uzun kolları ve bacakları var, kesilmiş koca bir ağaç izlenimini veriyor adama. Dili sürçer hep, ferç gibi de dudakları var şöyle biçimli mi, değil mi? diye yargı  veremiyorum pek, sırasını düşürüp de... İnsanın bu yaşta, bu konuda düşünebilmesi eh biraz güç, hem ezbere de olur... Daha diyorum, birazcık daha büyüyeyim. Evde, sokakta, denizde, merdivenlerde, milimetre milimetre büyüdüğümü sezinliyorum ama bilinçli olarak değil. Bir arkadaşın dediği gibi, en küçük böcekler bile ayırt edemezmiş, o denli yavaş büyüyoruz. Başkalarını bilmem tabii, kendi hesabıma konuşuyorum hep.
    Saatlerdir aynı durumdayız. Kimse yerini değiştirmedi. Babam kapıda, kapının altına uzanmış, altından bir şeyler görmeye, duymaya çalışıyor. Anam duvara dönük, yüzü kireç gibi. Biliyorum, o imzasız yazarlardan çok çekiniyor, onu anlıyorum. Ama bugünkü peygamberlerin de seçimlerden adaylıklarını koyduklarını kazanmak için birbirlerini yediklerini... görmesi gerekir. Ne Hazreti Muhammet, ne Hazreti İsa, ne Hazreti Musa... Hiçbiri oyunu bana ver' diye renkli afişler, en iyi basımevlerinde titizlikle düzenlenmiş afişler asmadılar duvarlara.. Hiç sesi çıkmıyor, bir gün köşesinde yiteceğinden korkarım onun. Ne de olsa anam anamdır, anam beni doğurmuş. Ben anamdan önce doğamam. Nasıl tüm  tikesinden küçük olamazsa, nasıl.
    - Dikkat, dedi babam.
    - Ah, dedim, ağzımdan kaçıverdi.
    - Susun...
    Anamın duaları hızlandı. Duvara doğru üflüyordu alt dudağıyla.
    - Bir kadın, dedim, pencereden bir acele göz atarak, köpeğiyle.
    - Şeytan götürsün köpeği. Aksilik.
    Babam konuşmuyor yine. Biliyorum ne dediğini, anlıyorum, siz de anlıyorsunuz değil mi?
   Şu anda kapıdan girmiştir, kapıdan merdivenlere, eh birazcık daha var. Burada sırası gelmişken açıklıyayım, galiba sırası geldi. Babam doğramacıdır, bu kentte tüm tabutları o yapar, ekmek parası için elbet. Fakat savaştan sonra kimse ölmek istemediği için, kimse ölmediği için artık başımızın çaresine bakmamız  gerekiyordu. Tabutlarını hazırladığımız gibi, insanların ölümlerini de hazırlıyorduk, ne yaparsınız, anlayın bizi, yaşamak istiyoruz, üç kişiyiz. Birinci katın basamakları biterken trabzanda babamın dahice kurduğu bir tuzak var. Yukarı çıkarken,  elleriyle şöyle, yavaşça izlerler bilirsiniz, yavaşça, ondan sonrası kolay. İyi bir sipariş alacağımızı umuyoruz, bu hafta.
   Bu kadınla anamın ne ilişiği var sanki, zaman zaman duvara yapıştığı oluyor dudaklarının, bilmem kaçıncı sayfayı hatırlayarak. Belki de sessizce ağlıyordur. Babam duymasın. Artık salt dikkat kesildik, adımları hafiften duyuyoruz, babam sayıyor anlaşılan... Oturduğumuz evden ilk müşteri olacak, bu... Biraz dedikodu olduğuna eminim, hep bu yakınlarda olması, hafiften dikkati çekmiştir sanırım, babama söyleyeceğim, alanımızı genişletmeli... Köpeğin herhangi bir aksilik yapacağından ben de korkuyorum. Çıtırtıları sayıyordum... Bir, iki... bir çatırtı, acaba? Köpek şiddetle havlamaya, kadın bağırmaya başladı, anlaşılan kadın aşağı sarkmıştır kırılmış trabzana tutunarak, yüreğim ağzımda, ah diyorum, diyoruz... Anamı bilmem. Şimdi daha büyük bir çatırtı ve içi şunu bunuyla dolu bir çuvalın yüksekten düşmesi sırasında çıkardığı sese benzer bir ses. Gürültü koptu. Kapılar açıldı. Koşuşmalar. Gürültüler gittikçe arttı.
    Anam duvardan bu yana dönmüştü karanlıkta. Babam kalktı, koştu lambaya doğru, başka lambalar da getirdi, yaktı. Anam sessizce arka odaya geçti. Babam pencerenin önünde beceriksizce bir sigara yaktı. Işıkta yüzünü gördüm ben. Ilık bir hava var dışarda. Gürültüler bir zaman sonra dindi. Geç vakit ikimiz aşağı indik, merdivenlerin duvar yanından yürüyerek indik. Dışarda biraz dolaştık, parka gittik, bulutlu bulutsuz göğe karşı oturduk. Babam hep sigara içti. Eve  döndüğümüzde anam uyumuştu. Biz de yattık. Anlatacak şey kalmadı  ama, kısaca, sonunda ne olduğunu söyleyeyim... O kentten ayrıldık, bu son işimiz olmuştu... Başka bir  kente gittik. Özür dileriz, bağışlayın bizi, böyle olmasını istemezdik ama babam burada bir ay içinde bizi parasız pulsuz bırakarak, nedense öldü... Onu başka bir şey öldürdü sanıyorum... Bana öyle geldi. Anamı bilmem.

Ece Ayhan, 1956
Sivil Şiirler, Cem Yayınevi, S.135-139



8 Aralık 2024 Pazar

Kutsal Emek ve Pedro

    Kül rengi giysiler içindeki Meksikalı işçi, koşar adımlarla genç kazazedenin yanı başında diz çöktü. Islak ve kanlı başını okşadı, yüzünü silip temizledi. Yüzünün yarısı kanla karışık toz içindeydi.
    Uzun bir rüyadaymış gibi irkilerek uyanan işçi, acı bir çığlık attı. Henüz ne olduğunu algılayamamıştı. Arkadaşı İspanyolca konuşuyordu. Kapının önündeki plastik yemek kutusunun üstündeki cep telefonundan İspanyolca müzik sesi yayılıyordu.
    Kuşkusuz İngilizce biliyorlardı. Duygular ve düşünceler, en iyi konuşulan dilde
kendini ifade edebiliyordu.
    İlk tümceyi kurduğun, ilk soruyu sorduğun dil, bedenin önemli bir parçasıydı. Öbür türlüsü bedenin bütünlüğüne müdahaleydi. Bu müdahale hiçbir nedenin arkasına saklanıp aklanamazdı.
    Genç kazazedenin kanlı başı, sondan bir önceki basamağın üzerindeydi. İstem dışı bir devinimle kalkmaya çalıştı, elini arkadaşına doğru uzattı, ama kıpırdayamadı.
    Burası varsılların yaşayacağı yeni kurulan, korunaklı, denetimli, gözetlemeli, Amerika'nın herhangi bir eyaletindeki herhangi bir kentin tipik bir mahallesi. Herkesin yaşamak için rüyalarını süsleyen ülkeden küçük bir kesit.
    Ana kapıya doğru yükselen on yedi basamağı bir bakışta sayabildim.
    Ev kocaman bir bahçeye, arazi demek daha doğru olur, açılıyor. Meşe ağaçlarının göğe dal verip yükseldiği arka bahçede büyük bir havuz var.
    Satılmıştır, levhası göze çarpacak bir yerde duruyor. Son rötuşları yapılıyor. Bitince alıcısı gelip oturacak.
    Mermer merdivenleri cilalarken dengesini kaybedip düşmüş.
    Hayatları gibi işçilikleri de ucuz. Artık her ülkede ucuz işçi bulmak çok kolaylaştı.
    "Dünyanın her yerinde iş kazaları sık sık oluyor. Bütün önlemleri almamıza rağmen." Bütün varsıllar ve işverenler aynı kalıplaşmış tümcelerle soruları yanıtlıyor.
    Ölen, sakat kalan, artık çalışamayacak durumda olan, yoksullara verdikleri tazminat ise yıllarca süren davalar sonucu, ancak mahkeme kararıyla alınabiliyor.
    Sistem hep aynı şekilde işliyor. Çarklar hep aynı şekilde dönüyor.
    Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri; işçiler için, yoksullar için, gelişmiyor.
    Basamakları cilalarken ne düşünüyordu bu genç işçi?
    Hangi düşü kovalıyordu?
    Merdivendeki o göz kamaştırıcı pürüzsüzlüğü yaratırken, hangi hayalini diğerine
köprü yapıyordu?
    Basamakları ivecenlikle atlayarak girip çıktığı evin içinde dolaşırken annesini mi,
yoksa yavuklusunu mu düşünüyordu?
    Ya da her köşesine damla damla bıraktığı alın terinin izlerini mi arıyordu?
    Varsıllara alın terini, kokusunu, ideallerini, hayallerini, gençliğini, emeğini, farkına varmadan teslim ediyordu.
    Yaşamak için değil, ölmemek için bütün hayatını varsılların pazarında düşünmeden satıyordu. Aldığı ücret, yarı aç yaşamasına ancak yetebiliyordu.
    Ambulansta giderken emeğin kutsal olup olmadığını düşünecek durumda değildi.
    Emek gerçekten kutsal mıydı?
    Ya da şöyle sorayım, kimin için kutsaldı?
    Varsıllar için mi, yoksa yoksullar için mi?
    Varsılların işine yaramasaydı, emek gerçekten kutsal olabilir miydi? Kutsallık zırhına büründürülebilir miydi?
    Bir şey kutsallık tanımı içinde yer alıyorsa, mutlaka varsılların işine yaradığı içindir.
    Çalışma kutsanıp, zaman törpüledikçe, düşünme azalıyordu.
    Çalışmaktan düşünmeye vakti olmayanlar, en harika kölelerdi.
    Bunlar, efendilerinin buyruklarından bir milim dahi dışarı çıkmayanlardı.
    Buyruklarla yaşayanlardı.
    İtaatte birinci sınıf kullardı.
    Nazi Toplama Kampları'ndaki:
    "Arbeit macht frei. Çalışmak özgür kılar."
    Sözü, korku, şiddet ve vahşetle bedenlerini ve düşlerini yok ederek, ölesiye çalıştırdıkları Yahudi'leri özgür kılmadı. Gaz odalarında nefeslerini kesti. Bu söylemin yazılı olduğu kamplara sağ girenler, ölü olarak çıktılar.
    Bir de adalet sorunu var, tabii ki.
    Varsıllar, adaletin amansız savunucularıdır. Adalet vaat ederler. Adalet istekleri,
yoksulları daha iyi ezmek, sömürmek, açlık sınırındaki gelirlerinden, devlet yardımıyla daha çok vergi toplamak ve kendilerine bağımlı kılmak içindir.
    Varsılların adaleti, yoksulların hapishanesidir.
    Her geçen gün sayıları biraz daha artan yoksullar, açgözlü varsılların modern ve
gizli köleleri olmaya devam ediyorlar.
    Bu çark kırılmadığı sürece;
    Dünya, yoksulların mülk edindikleri çaresizliği köpürterek dönmeye devam edecektir.
    Genç Meksikalı beyin kanamasından öldü.
    Başını okşayan arkadaşı: "Pedro, Dünya'dan daha kötü bir yer olmayacağına göre, gittiğin yer, mutlaka iyidir."
    Başı dizlerinde, elleriyle kulaklarını kapatmıştı. Dünyanın sesini duymak istemiyordu.
    Yaşlı olan: "Bu topraklar bize düşman, artık gitme zamanı."
    Yankısı dinmeyen bir gün daha bitti.
    Merdivendeki kan kurumamıştı.
    Basamak, içten içe kanıyordu.

Emine Aydoğdu, Edebiyat Nöbeti, Ocak-Şubat 2023, Sayı 44,  S.35-36


İzleyiciler