28 Ekim 2026 Çarşamba

Sevdalı Kuş

Hey dağların küçük kuşu
Uça uça yoruldun mu
Oylum oylum koyaklarda
Yaylım yaylım yaylaklarda

Badem ötüşlerin kaldı
Yeğnikçem tüylerin kaldı
Salkım salkım leylaklarda
Yelkim yelkim yapraklarda

Aradığın gökçe gülü
Bunca yıl geçti buldun mu
Gümül gümül bağçalarda
Gürül gürül akçalarda

Kanadın oynak çırpardın
Yüreğin toynak çırpardın
N'oldu sana duruldun mu
Seve seve yoruldun mu

Yaşar'ın diline düştün
Türkü türkü yırıldın mı
Gurbetin bağrına düştün
Yılkı yılkı yıkıldın mı

Yaşar Miraç

Yorum: İsmail Hakkı Demircioğlu
Beste: Yusuf Başaran, Hüseyin Tutkun



27 Ekim 2026 Salı

Pu’u Ö’ö

Benim kalbim bir hatıraya kalsın
Bu çukur vadiye, kazıdım buraya
Gelsin okusun;
Kimin eli değmişse bir ayrılığa
Tütecek sandığı ocak sönecek
Bir daha hiç görünmeyecek o rüya.

Eski vakitlerdi, küçüktüm, aksaktım
Beni kızımdan kardeşimden etmişlerdi.
Kanatladığım yol, indiğim vadi
Hiç bitmedi çıktığım göç bir daha.

İçimdeki od’a hiç varamazam
Önüme artık bakamazam men
Yaklaşan şeyi kim örüyor,
bilemezem.

Kırdığım buncacık kabuk
Kırdığım buncacık kabuk.

Birhan Keskin, Soğuk Kazı, S.2



25 Ekim 2026 Pazar

"Aç bir mide, boş bir cüzdan ve kırık bir kalp, sana hayattaki en değerli dersleri öğretir."

Robin Williams (1951-2014)



bir gün bütün aynaları

Yüzü gitgide suya dönüşen kadınım
Bir iğne, bir iplik kaldık şu dünyada
Ancak birbirleriyle bütünlenebilen..
Düşün ki, senin bütün adlarını söylesem
Doğa ayaklanır, koşarak gelir yanıma
yüzü gitgide suya dönüşen kadınım
Benzedik birbirine bakan iki aynaya

Yaşamak güzel, yaşamak güzel, yaşamak
Artıları, eksileri yitirsek de boyuna
Kör bir noktada durup ardımıza baksak
Sularda pul pul, toprakta tel tel
Çözülüp dağılsak ve ömür desek buna
Al yarısını, öbür yarısı bende kalsın
Öleceğin günü bana önceden haber ver
İçimdeki, dışımdaki saatleri kurdum
Yelkovanı kovalayan akrep gibi kaldım burada

Yüzü gitgide suya dönüşen kadınım
Bir gün bütün aynaları kırarsam şaşırma
Ben aklımı yitirdim, yüreğimi buldum

Ahmet Erhan, 1983

Fotoğraf: Caroline Gül Akyol






24 Ekim 2026 Cumartesi

Lokman Hekimin Sev Dediği

Bu yürek seni seveceğini biliyordu herhalde
Bu kafa seni kuracağını seziyordu hanidir
Bire bin veren buğday
Elmadaki mayhoşluk
Hukuku Beşer 
Çınçınlı Hamam 
Çizmeli Kedi
Sanki elleriyle komuşlar gibi
İkimizden bir işmar

Seni sevmemiş olsam sözlerim yarı yarıya, 
Gözlerim yarım
Ellerim Çolak Hüseyin eli
Seni sevmesem nefes almayı beceremem ki
Bugün günlerden ne
Cumartesi
Seni sevdiğim için cumartesi elbet
Seni sevdiğim için bak temmuz ayındayız 
Ayşe onbaşı, Pir Sultan Abdal büsbütün sevdalıyım sana
Bu gemiler nereye gidiyor seni sevdiğim için
Seni sevdiğimden suyun akası geliyor
Bacaların tütesi
Nurhayat’ın halleri seni sevdiğim için güzel
İbrahim’in dilleri
İnsan seni sevince tutsaklığa kızar tabii 

Savaşın adı geçse cinifrit olur 
Ereğli’nin kömürünü düşünür ne kömür o be
Raman'ı düşünür, Çukurova'yı düşünür
Seni sevdiği için Haliç’te bir uğultu
Marmara'da bir deniz
Isparta bahçesinde güller seni sevdiğim için koncalanıyor
Seni sevdiğim için kilim dokuyorlar Avşar'da
Yarın sabahlar seni sevdiğim için icat edildi
Penisilin halk şiiri canlı sinema

Mapusaneler Yedi düvel harbi İspanyol nezlesi
Sultan Hamid Don Civani 
Ne bilsinler seni sevdiğimi
Başaklanmayan yulafa söylemeli
Cılk yumurtaya
Paslı demire
Kulağını bükmeli kurtlu kirazın 
Hoşnut değillerse bu gidişattan
Akıl etsinler seni sevdiğimi 

Yeşille turuncunun kafa barıştırması bu sevdadan ötürü 
Tepemizdeki o göçmez tavan
Sulardaki yakamoz ortancadaki pembe
Ben seni sevdim diye

Bingöl vilayetinde kamyondan inince
Tığ gibi bir delikanlıya soruyorum
Siz nerenin bulutlarısınız böyle 
Biz sizin sevdanızın bulutlarıyız 
Bir yıldızlı akşamı varsa Ankara'nın 
1953 kışları içinde
Karnı tok sırtı pekse hısım akrabanın
Konu-komşu dirlik düzenlik içindeyse 
Birbirimizi daha çok sevelim diye 

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor
Şair oluyor mesela
Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri
Caysın be güzel
Caysın be iyi 
Tütünü bırakıyor tütün neyime zarar 
Keseme zarar  ciğerlerime zarar sevdama zarar
Seni sevince adamın pabuçları eskimiyor
Beti benzi yeni çarktan çıkmış gibi
Seni sevince insan bilgili saygılı gönlü gani şen 
Saçları zencefilli
Erkencecik evine dönmek istiyor canı
Zembilinde karpuzlar hürriyetler duvaklar
Annesinin elini öpüyor ilkten
Yeğenine çukulata almış onu veriyor 

Bakıyorsun - Güzin karanfil çiçeğini sever ya -
Güzin'e bir demet kırmızısından almış
Sırf seni seni sevdiği için ya başka neden

Hep seni düşün
Hep seni yaşat
Hep seni yıka
Seni doyur üç öğün
Seni bir kanım uyut sonra uyandır
Lokman hekim seni sev diyor bana

Seni sevmeseydim ilkbaharı kodunsa bul gayrı
İstanbul diye bir kent yoktu ki yeryüzünde 
Umut diye bir şey yoktu ki seni sevmeseydim 
Hak hukuk bereket diye
Eşitlik kardeşlik hürriyet diye 

Yüreğime sağlık ne iyi ettim.

Metin Eloğlu  (1927 - 1985)

Resim: Metin Eloğlu, Kağıt Üzerine Yağlıboya, 13x8 cm






Bir Masal Kuşu

Gözlerin hep derinlerde
Kayıp giden bir yıldız gibi
Gözlerin bir hüzün sarkısı

Bir masal kuşu konar düşlerine
Açılır kapısı çocuk yalnızlığıdır
Kendini dinlemekten yorgun düşmüş
İnsanlar
Kendi izini arayan umarsız bir dünya
Bak nasıl da sancılı
Bak nasıl da çözülüyor
Bak nasıl da fırtınalı
Yeniden ulaşmak için kendine

Metin-Kemal Kahraman

(1995 yılında çıkan 'Deniz Koydum Adını' isimli albümde yer alan şarkı)



22 Ekim 2026 Perşembe

keder atlası

nilüferler niçin suya eğilir
ve  niçin
kavruk otlar gibi
              tutuşur
o ilk sevdalar
söyleyin bana
              ey kitaplar.

bana söyleyin
kim var 
aramızda
biraz ölmeden
bir türkü tutturmuş giden.


ya kırmızı şapkalı
gelincik, senin için
göz açıp kapayıncaya
            yiter şu bahar
hemen
ölüm gelir
yükselince sular.

söyleyin bana
           ey kitaplar


var mı
kederin atlasında
tarçın kokulu bir şehir
inmemiş olsun damlarına
gözyaşından
yıldızböcekleri
            ve tarçın
              kokulu
bir aşk
hiç ölmeyen.

Behçet Aysan

Fotoğraf: Bilge Doruk




20 Ekim 2026 Salı

böyle bir sevmek

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır sanmayın ki beni unuttular
hâlâ arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

Attilâ İlhan




18 Ekim 2026 Pazar

Soluk Soluğa

I.

Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de yeni serüvenlere
Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı

Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
– ki onlar daima birer yalnızdırlar
Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
gitmişti o kentten anımsamıyor artık
Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala
sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
korkular geçiren o kız nerdedir şimdi
Sensiz olursam yaşayamam diyen
o liseli kız hangi kentte kaldı
ve o sarışın
o afeti devran bekler mi hala
atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

Üşüten bir acıydı belki her ayrılık
her yolculuk yangınların başladığı yereydi
ama vakti olmadı hesabını tutmaya
aşkların, ayrılıkların ve anıların

İstese de kalamazdı vakti gelince
geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
yürek burkulması ve hüzün ve keder
aralıksız doldururdu acıların bohçasını
Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
içinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
Ay bile soğuktur o zaman
bir buz parçasıdır
Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

Biraz da serüvendi yaşamak
belki yatkındı büyük yolculuklara
ki serüvenler daima büyük aşklar
ve büyük yolculuklarla başlar

Anıları, aşkları ve bir kenti
bırakıp gidebilirdi apansız
Apansız başlardı yolculuklar
hangi saatinde olursa olsun günün
ve hep kar yağardı nedense
durmadan kar yağardı yol boyunca
ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
kent görünmez olunca arkada
Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

Ne zaman yollara düşse biterdi acılar
gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
kavaklarsa oynak bir çingene kızı
her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
güneşin batışını görmek ölümdür biraz
ölümdür biraz hep aynı yatakta
aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
Kitapları hep aynı raflara sıralamak
aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
soluk soluğa yaşamalı insan
her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
ve cehenneme dönse de bütün bir ömür
mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün

Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
ölüme ve aşka durmadan kement atan
serüvenlerle geçsin yaşamak

Buz tutmuş bir dünya ortasında
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
önünde dağlar, uçurumlar
ve günlerce süren okyanus fırtınaları
sarsılan gök, yarılan toprak
çelik uğultularla burgaçlanırken
yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
ve her nasılsa keklik sekişli
bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
ne kalmışsa bir önceki serüvenden

Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
pervasız bir acemi, bir çılgın
soyu tükenen bir bilgeydi belki

O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
ölüm fermanları çıkarılan biriydi belki
Sevince deli gibi severdi
pervasız severdi sevince
dövüşmek ancak ona yakışırdı
ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
yoktu bağlandığı herhangi bir şey
bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

Ne bilir ömrün değerini bir çılgın
yalnızca kendini yaşamayı nerden bilebilir
ve başarısız eylemler çağında o
kaçabilir mi binlerce kez ölmekten

Yerleşik yargıları olmadı hiç
kurmadı güzel gelecek düşleri
nerde bir yangın, nerde tehlike
o mutlaka ordaydı birdenbire
Dinsizdi, özgür sayılırdı belki
ama bağlanmadı özgürlüğe de
Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi

Ayrıntıların izi kalmamış artık
üst üste yaşanmakta ayrılıklar
ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
dağların, denizlerin üzerinden

Geride kalan ne varsa soluktur şimdi
titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
(ve her yıl biraz daha harabeye dönen
o eski konaklar gibidir anılar
gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
yabanıl otlar içinde kaybolur gider)
Belki bir sağanak boşanır apansız
yüzyıllık bir yağmur başlar
ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
yok olup gider her şey, belki kül olur

Hırçın bir okyanustur yürek
dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni
anılarsa birer çıban izidir
yaşanmaz onların ölgün gölgesinde

Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
bekleyişleri kemiren çakal sesleri
Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılıklar vakti
ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
yollara düşmeli habersiz ve sessiz
Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı

Bir ömrün olgunlaştıramayacağı
acemilikler toplamı ve bir çılgın
boyun eğmedi kendine bile
seçme zorunda kalmadı yaşamayı

Nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
bağlanmadı kendine de ömür boyu
dağlara tırmanan atlar gibi
soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
bir şahan gibi bulutlara kurdu
dumanlı sevdaların yörük çadırını
sıradan bir gezgin değildi hiç
dövüşür gibi yaşadı yolculukları
belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

Ve bütün gemileri yakıp
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
umutlardansa nefret etti daima

Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de yeni serüvenlere

Pervasız bir acemi, bir çılgın
soyu tükenen bir bilgeydi belki

Ama bir şey vardı yine de
başarısız ihtilallerden kendine kalan

II.

Büyük aşklar yolculuklarla başlar
ve serüvenciler düşer bu yollara ancak

Onlar ki dünyanın son umudu
soyları tükenen birer çılgındırlar

Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde
ne de aşktan başka bir sığınakları

Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında
ölümle alay ederler sanki

Nerde beklenirse ordaydılar
bir kez bile gecikmediler ömür boyu

Neydi onları ordan oraya
savurup duran şey

Onları daima yalnız kılan
neydi bu yaşam denilen gürültüde

Her dilden bir adları vardı onların
ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar

Sarışındılar belki de esmer
yani birçok yüzün bileşkesi

Ne altın arayıcısıydılar
ne de aylak bir gezgin

Vurulup düşseler de her kuşatmada
serüvencidir onlar ve hiç ölmezler

Ki onlar hep yalnızdır ve her nasılsa
bulurlar heder olmanın bir yolunu

Onlar ki bu dünyada
kahraman olmaya mahkûmdurlar

Sislenen anılar kaldı bize onlardan
renkleri bozulup duran solgun anılar

Nasıl yazılmalı ki silinip gitmesin
bulutlar gibi çekilmesin gök boşluğuna

Bileği güçlü ve gözüpek avcılar mıydı
onları kuşatıp yeryüzü cennetinden atan

Yoksa kendini tüketen hüzünler miydi
vurulup düştükçe ışığını karartan

O serüvenlerin günlüğü tutulmadı
yazılmadı o insanların destan şiiri

Parça parça ettirilseler bir kartala
(ki sanırım böyle oldu sonları)

Fışkırır yüreklerinden
başarısız ihtilallerin yangınları

Dünyanın cesur ulusları yoktu, cesur insanları vardı.
Onlar, aşkın ve hayatın havarileri, büyük serüvencilerdi.
Onlar, bu ihtiyar cadının maskesini parçalamak ve yeryüzü denilen cenneti bize sunmak istediler. Bütün ömürleri bu kavgayla geçti. Ne adları vardı onların, ne ulusları, ne dinleri ne de anıtları.

Ama biz onlar için ölüm fermanları hazırlayıp görkemli mangalar kurduk. Savaşlar açtık peşpeşe. Kentleri ele geçirip vahşi bir hayvan gibi avladık onları. Nerde görülseler kurşuna dizdik ve süslü kemerler yaptık onların kafa derilerinden. Biz cellattık ve tarih suratımıza tükürürken, bir kez bile bağışlanmayı istemedi onlar..

Derler ki, son büyük serüvenci yaralıdır hala…

Ahmet Telli

Görsel: 1936-1939 yılları arasında yaşanan İspanya İç Savaşı konulu, Ken Loach'ın yönettiği "Ülke ve Özgürlük"  filminden



10 Ekim 2026 Cumartesi

Virane kalbime ne yaptın ?

Virane olmuş kalbime ne yaptın?
Bak! Divane aşkım ne yaptın?
Alışkanlığın ipeğinde rahat uyuyordum
Kelebek gibi kanadıma ne yaptın?
Gözünün kadehinden daha içmeden sarhoş oldum
Meyhanem sarhoş oldu ne yaptın?
Omzuma yaslanmaya değmez miydim?
Omuzlarımın hasretine ne yaptın?
Beni yordun kendinde yorgun gittin
Ey yolcu! .. Evime ne yaptın?
Gözyaşlarının yağmurundan dünyam ıslandı
Yuvamın çatısına ne yaptın?


Che Kardi?

Toh bāh ghalbeh virān-eh-yeh man, che kardi?
Bebin, eshgheh divāneh-yeh man, che kardi?
Dar abrisham-eh ādat, āsudeh bud-am
Toh bāh hāl-eh parvāneh-yeh man, che kardi?
Che kardi?

Na-nusheed-eh, az jām-eh chashm-eh to mast-am
Khomār ast mey khāneh-yeh man, che kardi?
Che kardi?
Magar lāyegh-eh tekyeh dādan, na-bood-am?
To bā hasrat-eh shāneh-yeh man, che kardi?
Che kardi?

Man-rā khasteh kard-i-yo, khod, khasteh raftee
Safar kard-eh! bā khāneh-yeh man, che kardi?
Che kardi?
Jahān-eh man, az geryeh-at, khees-eh bārān
To bāh saghf-eh kāshāneh-yeh man, che kardi?
Che kardi?

Toh bāh ghalbeh virān-eh-yeh man, che kardi?
Bebin, eshgheh divāneh-yeh man, che kardi?

Afshin Yadollahi

Yorum : Amin Bani


6 Ekim 2026 Salı

Yunus Gibi

Kıran vurdu memleketi
Zalimler hakan olmuştur
Yedikleri yoksul eti
İçtikleri kan olmuştur.

Kula kulluk etmeyenin
Vicdanını satmayanın
Haram lokma yutmayanın
Mekânı zindan olmuştur.

Yalan dolan yazıp çizen
Kudretliye övgü düzen
Dün dinsizim diye gezen
Bugün Müslüman olmuştur.

Emeksiz zengin olanın
Kitapsız bilgin olanın
Sermayesi din olanın
Rehberi şeytan olmuştur.

Haramisi, soyguncusu
Uğursuzu, vurguncusu
Cellat ruhlusu, soysuzu
Bakan, sadrazam olmuştur.

Korkan varsa konuşmaya
Anlam yükleyip susmaya
Gerek kalmadı korkmaya
Çünkü korkulan olmuştur.

Sesime kulak ver gülüm
Tutsaklığa yeğdir ölüm
Nerde varsa böyle zulüm
Çaresi isyan olmuştur.

Ataol Behramoğlu



22 Eylül 2026 Salı

Hasret

Işığı yaratan inanç
Ve mısırın narin gövdesi
Sessizce büyür

Hasretim derin
Hasretim kaç yüzyıl kadar derin
Mavi göklerin üstüne dalgalanıyor yüreğim
Kızılırmak ‘buluşalım’ diyor

Unutulmuş ırmakların adını
Göğsüme yazdım
Zilan Deresi
Bartın Çayı
Zap Suyu
Kara geceden gayrısını umut diye tatmamış
Karaelmasın şavkını
Kentin umuda kapalı yüzüne
Kuyu dibinden bağırdım
Ekmek üstüne kızıl harflerle

Aç karına sabah ezanında
Çarpık kovalara ıslak kömür toplayan
Çıplak ve çelimsiz çocuk bacaklarını
Utançla söyledim kentlere
Unutmamak için göçüklerin yasını
Ateş üstüne ant içtim
Kerpiç yüreğinde doğan yeniyetmenin
Taze yarası dizelerim
Şafağın gözlerine dik durmak için
Ömrümün her deminde
İçimde akan ırmakları korudum

Ey umudun türküsü daha kesilmedi kanım
O utangaç çocukları ben doğurdum
Ben okşadım diri başakları
Reha, Eştar, Artemis
Kibele adım
Çamın yazgısı ve tanrılar tanrısı
Ölümsüz kirpiklerimden akar
Dolunay’ın altın sinisinde
Mavi yaldızlı hayatın sırrına erer gibi
Çözer saçlarımı dalgalar

Taşın dingin ayağında yükselen
Işıklı buğday başağı iki gözüm
Altın sunaklarda ve bakır taslarda
Özenle büyüttüm neslimi
Yıldızın her köşesindeki üçgen
Ve incirin kutsal sözü benim
Dirim kasıklarımda büyür çünkü

Ey topraktan gelen
Mavi göğün oğlu
Göğsüm helal ve haktır
Ben gönlümde aşk ile taş emzirmedim ki

Yelda Karataş

Fotoğraf: Semih Yıldırım, Banaz, Uşak




İzleyiciler