17 Mayıs 2026 Pazar

24 Kare: Kiarostami’nin Mirası

"Her zaman bir sanatçının bir sahnenin gerçekliğini ne derece göstermeye çalıştığını merak ederim. Ressamlar sadece bir gerçeklik karesi yakalarlar. Bunun öncesinde veya sonrasında bir şey yapmazlar. "24 Frames"  (24 Kare) için ünlü resimlerle başladım ancak sonradan bu resimleri yıllar içerisinde kendi çektiğim fotoğraflarla değiştirdim. Hayal ettiklerimin dört buçuk dakikası da dahil olmak üzere, ben çektiğim görüntülerin öncesine veya sonrasına dahil olmuş olabilirim."

Kelimeleriyle başlayan filmimiz deneysel sinemanın en çarpıcı örneklerinden. Usta Yönetmen Abbas Kiarostami’nin filmografisinin son parçası olan eser 24 karede tek bir planda daha çok görsel ve ses efektleri ile hikayesini anlatmaya çalışan detaylarıyla sanatseverleri kendisine hayran bırakacak denli iyi seçilmiş kompozisyonların yanında metaforik olarak üzerine düşünülmesi gereken sahneleriyle izleyiciye görsel bir şölen sunuyor. Film Kiarostami’nin fotoğrafa ve resime olan ilgisinin son nüvesi olarak kendisinin ölümünden sonra adeta dünyaya bıraktığı bir miras olarak konumlanıyor.

Filmin ilk karesi diğer karelerden farklı olarak giriş metninde bahsedilen “ressamlara” ithafen yapılmış gibi. Yaşlı Pieter Bruegel’in Karda Avcılar isimli tablosunu ele alan Kiarostami, tabloya bir takım hayat veren, ritim katan öğeler ile tabloya bambaşka bir bakış getiriyor.

Filmin genel teması monokromatik renklerden seçilse de birkaç bölüm renkli geçiyor. Genel temanın karanlık oluşu insandaki yalnızlık ve derin düşünme güdülerini ortaya çıkarırken, filmin gecenin karanlığında izlenmesi izleyiciye görsel olarak daha da bir tat vereceğe benziyor. Neredeyse bütün karelerde doğa ve hayvanlar üzerinden hikayesini anlatmaya çalışan Kiarostami bu anlatımını hazırladığı estetik çerçeveler ile görüntüye farklı bir perspektif kazandırıyor.

Filmin hayvanlar üzerinde anlattığı hikayeler/durumlar daha çok doğanın sessizliği içinde vuku bulan olaylardan referans alıyor.

Film ustanın filmografisindeki Kirazın Tadı ve Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmlerindeki ağır temponun getirdiği durgunluğun yanında; Aslı Gibidir filmindeki gibi sorgulayıcı bir takım temalarla önceki filmlerine adeta referanslar veriyor.

Sinemanın neden bir sanat olduğunu anlayacağımız bu filmin asıl vermek istediği mesajlardan birisi de insan-doğa çatışmasındaki doğanın, egemenliği altındaki insanın, acizliğinin ve yalnızlığının aslında ne kadar da kaçınılmaz olduğudur.

Emre Zeros

https://flaps.club/ Web Sitesinden Alıntılanmıştır


Kanatlarında Kaldı Bahar

Ateşten bir damla gibi,
Döksek dünyayı yeniden.
Bayrak çekilir gönlümüze.
 
72 yazında, yavrum, 
üç günde dağılıp giden,
Kuş sürülerinin
Kanatlarında kaldı bahar.
 
Senden ve sevdandan uzak,
Hasret bu yavrucağım.
Yedi kat yerden geliyor sıcak selamın.
 
72 yazında, yavrum, 
üç günde dağılıp giden,
Kuş sürülerinin
Kanatlarında kaldı bahar.

Söz: Mehmet Zeki Gezici

Müzik: Hasan Hüseyin Toksun

İstasyondaki Saat

yılan gibi kıvrılan
soğuk demirlerin
yalnızlık saati şimdi
kimse/siz, takılmış ân’a
bekliyor özlemi çekileni.

kim bilir kaç âşık
kaç kez kucaklamıştır sevdiğini
kaç kez ayrılmıştır bu istasyondan
çok zaman içinde tuttuğu hıçkırık
karışmıştır tren ve martı çığlığına

Deniz: kendini bırakmaz sandığı martıya
Tren: peş peşe girdiği karanlık tünele
Sevgili: anlamsız geçen zamana ağıp
silebilir mi içine gömdüğü izi?

bak…  gar’ın durmuş sandığın saati
kentin canla yoğrulu toprağından
ses alıp, ses vermek derdinde şimdi
Tik tak tik tak tik tak / tiiiik taaaak
Dong… dong… dong…/  donnngg
Ne söylüyor acaba bu / "tiiiik taaaak!"

Fatma Kılıç

Fotoğraf: Sirkeci Tren Garı, Müberra Karamanoğlu




Kamber ve Haziran

Gerçekte yük tutulmuş
nevale tamamdır
Kendini kandırmaya hazırdır kamber
Uydurduğu her yalanda
daha çok kendisi olan akşamlardan bir akşamdır
Ağır bir yağmur sonrası
suları çekilmiştir
Islak yatağında sessizliğin bu kenti
Efkar-ı umumiye önlerinde
kuşatılmış
çaresiz
çaredir bahar sarhoşluğu
ve haziran

Haziranda ben
Ben de biraz haziran olunca
Kambersiz düğün yapacağım kendime
Üstelik
Astarsız kimi ceplerimde
terkedilmiş bir ada taşımayı haketmiş olacağım böylece

Şimdi adam gibi adamdayım
–hakettim ya–
Uydurduğum her yalanda
daha çok kendisi olan gecelerden bir gece
artık terki diyar vaktidir meyhanede
Terkimde bahar
bir bahar ki
Bahar mı
Sarhoşluğum benim
benim bahar sarhoşluğum
fitil gibi kendini yakan

ve meyhaneye ateşe gelmiş gibi
bu dünyadan biri olan haziran
haziran haziran haziran

Bende biraz haziran
Haziranda ben
fitil gibiyim
Fitil gibi kendini yakan
tutuşturmak için fitili
meyhaneye ateşe gelmiş gibi
ateşine ihtiyaç duyulan
kadın mı
İçki mi
Şiir mi
Boş kibrit kutularında
bunca zaman taşınan

Kamberi yaktık
Sarhoşluğu kaldı yadigar
Benim bahar sarhoşluğum
Kamberden yadigar
İkisi de aynı şey olan
Azar azar ölüme doğru
Sarhoşsun
Aşıksın
Fitil gibisin
Sokak ortasında haziran

Sokağın ortasında
bana oyun oynar gibisin
Haylaz çocuklara karışan tanrım
Tanrım bu nasıl haziran
bu nasıl bahar
Sözde uzaktan sevgilim olurmuş

Sesi susmak gibi söylenen
Kadınmış
İçkiymiş
Şiirmiş geçen geceler boyu
Sözde uzaktan sevgilim olurmuş gibi
açarmış penceremi
çiğ toprak kokusu gelirmiş burnuma
Yağmur sonrası mı
Ölüm sonrası mı
ne desem
Sonrası işte
başlangıcı olan şeyler gibi
bir belirsizliğin sonu
Yani kambersiz düğün

Rüyamdaydı gerçek gibi
Kamber güldü bana
Bir daha güldü
giderek daha çok güldü
gül gibi halimize
Sonra katıldı
Katıldı gül gibi kurumaktan
sokak ayinlerinde

Sokak ayinlerinde
Tepemizde dönenen
muhabbet kuşları aşkına
içelim
İçelim dedik
—ayin bu ya—
İçtik
İçimi kurtlar yiyordu
Kurtlar içimi yiyordu
Sen kiminle dans ediyorsun gibi
kurtlarla dans ediyorduk sinemalarda
Çıkınca da sevişir gibiydik sanki
Sanki ben
kendimde değilmişim de
bir başkasında buluyormuşum kendimi
Kendimde bulduğum bir başkası gibi

Uğur Kaynar, Güncesika, Suteni Yayınları, S.47-51

Fotoğraf: Sivas Madımak Oteli, 2 Temmuz 1993, Metin Altıok, Uğur Kaynar ve Behçet Aysan




Dantel ve Gül

kalbin mesafesi anne ve babadan anlaşılır
yakın ve uzak iki ucu keder de olsa
yaşam hüznün ta kendisidir
:anne siyah dantel baba siyah gül!
zambak ve zamk beni kendime yapıştır
âh, mesafeler ki çoğu zaman sırt sırtadır
tam dokunacak tam öpecekken kapanan
:anne siyah ân baba siyah kan!
dantel ve gül–
her yerde her vakit siyah!

Serap Aslı Araklı

Resim: Murat Bakır, Suluboya



16 Mayıs 2026 Cumartesi

Ruhun Şarkısı

Sözsüz bir şarkı var,
ruhumun derinliklerinde.
Yüreğimin tohumunda yaşayan bir şarkı.
Reddediyor parşömenin üzerinde
mürekkeple erimeyi, sevgimi
şeffaf bir cübbeyle sarıyor ve akıyor,
ama dudaklarımdan değil.

Bunu nasıl dile getirebilirim?
Korkarım dünyevi havaya karışmasından.
Kime söyleyeyim?
Korkunç kulaklarından korkarak saklanır,
ruhumun evinde.

Derinlerdeki gözlerime baktığımda görürüm,
gölgesinin gölgesini.
Parmak uçlarıma dokunduğumda
hissederim titreşimlerini.
Varlığına önem veriyor, ellerimin eylemleri,
tıpkı bir gölün parlayan yıldızları
yansıtması gerektiği gibi;
gözyaşlarım açığa çıkarıyor,
parlak çiy damlaları gibi.
Solan bir gülün sırrını açığa çıkarıyor.

Bu düşünceyle yazılmış,
ve sessizlikle yayınlanmış,
gürültüyle sakınılmış,
gerçeklerle sarmalanmış,
hayallerle tekrarlanmış,
sevgiyle anlaşılmış,
uyanışla saklanmış
ve ruhla söylenmiş bir şarkıdır.

Bu sevginin şarkısıdır;
Hangi Kabil ya da Esau söyleyebilir bunu?
Yaseminden daha güzel mi kokar?
Hangi ses seslendirebilir bunu?

Yüreğe mi bağlıdır, bir bakirenin sırrı gibi;
Hangi teller titreştirebilir onu?
Denizin kükreyişiyle bülbülün sesini
birleştirmeye kim cesaret eder?

Fırtınanın haykırışlarıyla
bir bebeğin iç çekişini kim kıyaslayabilir?
Yüreğin söylemesi gereken sözleri
dile getirmeye kim cesaret edebilir?
Hangi insan cesaret eder,
Tanrı'nın şarkısını söylemeye?

Halil Cibran (6 Ocak 1883 - 10 Nisan 1931)

Türkçe'ye Çeviren: Esra Emek


15 Mayıs 2026 Cuma

Bizim Pencereler Yele Karşıdır

Bizim pencereler yele karşıdır,
Muhabbet dediğin karşı karşıdır.
Girebilsen bu sinemde neler var,
Gülüp oynadığım ele karşıdır.

Sabahın seheri günden ileri,
Ben kimi sevmişim senden ileri.
Ziyaret olmuşsun kurban istersin,
Kurban bulamadım candan ileri.

Karacaoğlan

hamza

hamza sıradan bir adamdı
memleketimdeki pek çok kimse gibi
ekmeğini bilek gücüyle kazanırdı
geçenlerde onu gördüğümde toprak
durgun bir sessizlikte
yas örtüsüne bürünmüştü ve ben
yenilmiş hissediyordum.
hamza, sıradan bir adam, şöyle dedi:
"kız kardeşim, toprağımızın
zonklayan bir kalbi var
atmaktan asla vazgeçmez,
toprağımız
dayanılmaz olana dayanır
tepelerin ve rahimlerin
sırlarını saklar 
başaklar ve palmiyeler veren bu toprak ki
bir savaşçıyı doğurur
toprağımız, kız kardeşim
bir kadındır"
günler geçti 
hamza’yı görmedim
ne var ki hissediyordum
toprağın karnı
acıyla inip kalkıyordu
hamza, atmış beş kilo
kendi sırtında bir kaya gibi ağır
"yakın, yakın evini!"
kumandan bağırdı.
"ve oğlunu bir hücreye bağlayın."
kasabanın garnizon komutanı daha sonra
bunu “sevgi ve barış için” diye açıkladı
askerler, hamza’nın evini kuşattı
yılanın kıvrımı tüm daire hâlini aldı
kapıda bir emir yankılandı
"boşaltın, lanet olsun!"
zaman konusunda cömerttiler:
"bir saat içinde, evet!"
hamza pencereyi açtı
yüzüne çarpan yakıcı güneşle
haykırdı:
"ben ve çocuklarım bu evde
filistin için yaşayıp
filistin için öleceğiz!"
hamza’nın sesi kasabanın
kanayan sessizliğine doğru
tertemiz yankılandı
bir saat sonra evin tamamı
en küçük parçasına kadar yıkıldı
odalar gökyüzüne doğru parçalandı
emek, gözyaşları ve birkaç mutlu andan
oluşan bir hayatın 
hayallerini ve hatıralarını saklayan
tuğlalar ve taşlar
etrafa saçıldı
dün hamza’yı gördüm
kasabamızın caddelerinden birinde
yürüyordu
hamza, sıradan bir adam,
her zamanki gibi
kararlılığında sımsıkı

Fadva Tukan (Fetva Tukan)

Fotoğraf 1 : (Soldan Sağa) Samih El Kasım, Fadva Tukan ve Mahmud Derviş

Fotoğraf 2: Fadva Tukan












































Fadva Tukan (1917-2003) Nablus’ta dünyaya geldi. Beş yıl ilköğrenimine devam ettikten sonra abilerinden Yusuf’un “toplumsal nedenlerle” kendisini okuldan almasıyla eğitimi yarım kaldı. 

Diğer abisi İbrahim Tukan (1936-39 arası, manda dönemindeki Filistin’de İngiltere’ye ve İngiliz himayesinde süregelen Yahudi yerleşimlerine karşı başlayan Arap isyanının önde gelen isimlerinden, aynı zamanda Mawtini’nin yazarı) Beyrut Amerikan Üniversitesindeki eğitimini tamamlayıp Filistin’e döndükten sonra kız kardeşi Fadva’yı himayesine almaya ve onun eğitimine destek olmaya karar verdi. Fadva, abisinin yanına, Kudüs’e yerleşti. 

Fadva, Kudüs’te abisinden şiiri ve şiir yazmayı öğrendi. İngilizce özel dersler aldı. Şiirlerini müstear isimlerle Kahire ve Beyrut’ta çıkan edebiyat dergilerine gönderdi. Şiirlerinin yayınlanması Fadva’nın özgüvenini artırdı.

Nekbe’den (1948) sonra, 1950lere gelindiğinde dönemin politik atmosferinin doğrudan olmasa da içinde yer aldı. 1956’da Dünya Barış Konseyi tarafından düzenlenen bir konferansın Ürdün Delegasyonu (1967’ye kadar Batı Şeria, Ürdün kontrolünde kalacaktı) dahilinde Stokholm’e ve aynı gezinin parçası olarak Hollanda’ya, SSCB’ye ve Çin Halk Cumhuriyetine gitti. 

Aynı yıl, Nablus’ta Velid Kamhavi tarafından kurulan Kültürel Kulüp’e katıldı ve aktif üyelerden biri oldu. Şair olarak kariyeri bu noktada başladı. Burada şair ve Ürdün parlamentosu üyesi Kemal Nasir, şair Abdulkerim al Karmi (Abu Salma) gibi isimlerle tanıştı. 1957 yılında yine burada tanıştığı Ürdün ulusal hareketi üyelerinden ve Ürdün yönetimini tarafından aranan Aburrahman Şukeyr’i evinde saklayarak Suriye’ye kaçmasına yardımcı oldu. 

60ların başında İngiltere’ye gitti ve Oxford’da İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine araştırmalar yaptı. Burada geçirdiği dönem, şiirinin gelişimini derinden etkiledi.

Nablus’a döndüğünde şehrin batısında kendine bir ev inşa etti, kendini toplumdan ve insanlardan soyutlamayı planlıyordu ki 1967’de Nekse yaşandı. “İsrail” işgali onu yeniden Nablus’un sosyal hayatına dahil etti. “İsrail” işgali ve işgalin kültürüyle gazetecilik ve şairlik bağlamında mücadele etti. Bu süreç, şiirine de yansıdı. Bireysel ve sosyal meseleler gibi temalar etrafında şekillenen şiiri, bir direniş şiirine dönüştü ve yıllar içinde zenginleşerek yeni boyutlar kazandı.

1977’de Nablus’ta kurulan El Necah Üniversitesi mütevelli heyetine seçildi, üniversitenin marşını yazdı ve bu üniversiteden fahri doktora aldı.

Aynı yıl, Nablus’ta Velid Kamhavi tarafından kurulan Kültürel Kulüp’e katıldı ve aktif üyelerden biri oldu. Şair olarak kariyeri bu noktada başladı. Burada şair ve Ürdün parlamentosu üyesi Kemal Nasir, şair Abdulkerim al Karmi (Abu Salma) gibi isimlerle tanıştı. 1957 yılında yine burada tanıştığı Ürdün ulusal hareketi üyelerinden ve Ürdün yönetimini tarafından aranan Aburrahman Şukeyr’i evinde saklayarak Suriye’ye kaçmasına yardımcı oldu. 

60ların başında İngiltere’ye gitti ve Oxford’da İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine araştırmalar yaptı. Burada geçirdiği dönem, şiirinin gelişimini derinden etkiledi.

Nablus’a döndüğünde şehrin batısında kendine bir ev inşa etti, kendini toplumdan ve insanlardan soyutlamayı planlıyordu ki 1967’de Nekse yaşandı. “İsrail” işgali onu yeniden Nablus’un sosyal hayatına dahil etti. “İsrail” işgali ve işgalin kültürüyle gazetecilik ve şairlik bağlamında mücadele etti. Bu süreç, şiirine de yansıdı. Bireysel ve sosyal meseleler gibi temalar etrafında şekillenen şiiri, bir direniş şiirine dönüştü ve yıllar içinde zenginleşerek yeni boyutlar kazandı.

1977’de Nablus’ta kurulan El Necah Üniversitesi mütevelli heyetine seçildi, üniversitenin marşını yazdı ve bu üniversiteden fahri doktora aldı.

https://www.marbutahaber.com/kultur/portreler/fadva-tukan/

Ah Sensiz

Güneş küsmüş şavkımıyor ah sensiz
Zerdali güzeli gözlerinle bak bana

Keder eş oldu yenemiyorum ah sensiz
Baldan tatlı sözlerinle gül bana

Diken sarmış güllerimi deremiyorum
Gülden nazik ellerini uzat bana

Hasret yanar gecelerim ah sensiz
Davran gülüm esen yel ol gel bana

Alaaddin Us (1956 - 20 Kasım 2016)














14 Mayıs 2026 Perşembe

Yusuf ile Kenan

Yusuf ile Kenan’ın senaryosunu Ömer Kavur ile yazar ve düşünür olan Onat Kutlar birlikte kaleme almışlardır. Filmin başrollerini henüz çocuk yaşta olan Cem Davran ve Tamer Çeliker paylaşmaktadır. Film, çocuk olmanın masumiyetini anlatsa da özünde bir köyden kente göç öyküsüdür. Babaları bir kan davası uğruna öldürülen iki kardeş Yusuf ile Kenan, tek akrabaları olan amcalarını bulmak üzere İstanbul’a gelirler. Ziyaretçilere karşı fazlasıyla acımasız olan kentte, arka mahalle hayatına ve bu Tanrı’nın dahi unuttuğu âlemin pis islerine bulaşırlar. İstanbul’un masum çocuklara karşı dahi en ufak acıması yoktur. Kavur ve Kutlar, bu iki kardeşin zıt karakterleri ve hayat görüşleri üzerinden bir ahlaki doğru arayışı içindedirler. 1979 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Yavuz Özkan’ın Demiryol (1979) filmi ile birlikte En İyi Film Ödülü’ne layık görülen film, uluslararası arenada da Milano Film Festivali Büyük Ödülü’nü kazanmıştır.


"Ömer Kavur, modern Türk sinemasının mihenk taşlarından olan yönetmenlerden biridir. Birçok sinemasever ve eleştirmen tarafından kendi jenerasyonunun en çağdaş yönetmenlerinden biri olarak gösterilir. 1944 yılında Ankara’da dünyaya gelen Kavur, eğitimini Paris Cinémathèque Française’de sinema üzerine almıştır. Eğitimi boyunca Pabst, Lang ve Antonioni’den etkilenmiş ve onların işleri üzerine yoğunlaşmıştır. Reklam ve televizyon belgeselleri ile başlayan kariyerine, 1974 ve sonrasındaki on iki uzun metraj film ile devam etmiştir.

Kavur’un özgün senaryolara ve edebi uyarlamalara yer verdiği çok yönlü bir filmografisi vardır. Selim İleri, Füruzan, Barış Pirhasan ve Orhan Pamuk gibi yazarlarla çalışmıştır. Kavur, dünyayı kesin ve gerçekçi gözlemlerle anlatsa da her filmin sonunda muammalar, sırlar ve gerçeklik ile illüzyonun doğasına dair cevaplanmamış sorularla baş başa bırakılırız. Zaman ve karakterlerinin hayattaki tercihlerinin ardında yatan motivasyonlar her daim muallaktadır. Mutlak suretle insan olmak üzerine nihai sorularla cebelleşiriz.

Ömer Kavur, 12 Mayıs 2005 günü mücadele ettiği lenfoma hastalığı sebebiyle Teşvikiye’deki evinde hayata gözlerini yummuştur. Öldüğünde 60 yaşındaydı."

Ahmet Sert, Gece Trenini Kaçırmak, Ömer Kavur Sineması

Fil'm Hafızası (https://filmhafizasi.com/gece-trenini-kacirmak-omer-kavur-sinemasi/#)

İki Gün ve Bir Gece, Dardenne Kardeşler


(...)
Dardenne kardeşlerin 2014 yapımı İki Gün ve Bir Gece filmi Avrupa'daki ekonomik krizin ardından emeğiyle geçinenlerin karşı karşıya kaldığı ahlaki ve toplumsal zorlukları mesele edinir. Güneş paneli üreten küçük bir işletmede çalışan Sandra, depresyon nedeniyle izin aldığı işinde, patronun diğer işçilere Sandra'nın işini de yapmaları halinde ikramiye teklif ettiği ve kabul etmeleri halinde kendisinin işsiz kalacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalır. Eğer Sandra iş arkadaşlarını, yapılacak olan oylamada ikramiyeye karşılık kendisini tercih etmeye ikna edebilirse çalışmaya devam edebilecektir. Sandra'nın kapı kapı dolaştığı iş arkadaşları, zor zamanında ona kapılarını mı açacaklardır, yoksa kapılarını yüzüne mi kapatacaklardır; tıpkı masaldaki karıncanın ağustos böceğine yaptığı gibi. Bu masala gereken cevap, işsizlik, kapitalizmin kişiler üzerindeki yıkıcı etkisi, dayanışma gibi benzer temaların bambaşka bir ton ve atmosferde işlendiği, Güneşli Pazartesiler (2002) filminin Santos'u tarafından verilmişti daha önce.

İki Gün ve Bir Gece filminin, depresyon, bencillik, kapitalizmin yozlaştırması gibi temaları göz önünde bulundurularak yakın dönem sinemamızdaki örnekleriyle benzer bir hatta ilerlediği düşünülebilir. Ancak Dardenne Kardeşler'in Sandra karakteri, mücadelesiyle birlikte depresyondan çıkıp hayata sarılıyor. Bu durum ve onun mücadelesine destek veren işçiler, hem sınıf mücadelesi hem de yakın dönem sinemada sınıfın temsili adına umut vesilesi oluyor.

İŞÇİ SINIFI CENNETE GİDER, ELIO PETRI

Sandra mücadelesiyle birlikte depresyondan kurtulurken, İşçi Sınıfı Cennete Gider (1971) filminin ana karakteri Lulù Massa parmağını kaybetmesiyle sınıf bilinci kazanır. Her iki filmin iki bambaşka karakteri sınıf mücadelesiyle iyileşir. Elio Petri'nin yönetmenliğini yaptığı İşçi Sınıfı Cennete Gider filminde ana karakter Massa, parça başı üretimin fabrikaya getirdiği zaman baskısıyla, makinalarla yarışır hale gelir. Sadece daha fazla para kazanabilmek için daha fazla üretme derdinde olan Massa, ne fabrika önünde devrim için işçileri örgütlemeye çalışan öğrencileri, ne de parça başı üretimin doğurduğu sıkıntılara karşı mücadele etmeye çalışan sendikaları dinler. Onun ilgisini yalnızca daha hızlı üretmek ve kadınlar çekmektedir. Tıpkı Chaplin'in Modern Zamanlar (1936) filmindeki gibi kendini makinanın ritmine kaptırmış, dişlilerin arasında ezilerek makinalaşmıştır. Bir gün makinaya elini kaptırır ve dişlilerin arasında gerçekten fiziki olarak da ezilir. Bu olay Massa'nın bilinçlenme sürecini başlatacaktır. Benzer bir hikâye sinemamızda da Diyet (1974) filminde işlenir. Ana karakterlerinin üretim aracı ile kurduğu ilişki, yaşanan iş kazası ve sendikal mücadele başlıklarında benzerlikler taşısa da Petri, tartışmayı işçi sınıfının güncel ve tarihsel çıkarları noktasına taşır.











EKMEK VE GÜLLER, KEN LOACH

Sinemada işçi sınıfı ile ilgili bir film listesi ne kadar sınırlı olursa olsun, kendine haklı bir yer edinecektir Ken Loach; işçi sınıfına duyduğu inancı ve güveni kaybetmeyip, sınıf mücadelesini sinemasının varlık nedeni yaparak. İşçi sınıfını tarihin öznesi olarak görür ve eninde sonunda ayağa kalkacağına güvenir. Göçmenlerin gittikleri ülkelerin işçi sınıfının bir parçası olduğunu savunan yönetmen, 2000 yapımı Ekmek ve Güller filminde, Meksika'dan yasadışı yollarla Amerika'ya giren Maya'nın ablasının yardımıyla girdiği temizlik işinde grev örgütlemesinin hikâyesini anlatır. Film adını, 1912 yılında ABD'nin Lawrence kentinde gerçekleşen grevde işçilerin kullandığı slogandan alır. Aynı slogan filmde temizlik işçileri tarafından da kullanılır ve tarihsel olaya atıfla onların kazandığını kendilerinin de kazanacaklarını söylerler. Aynı slogan James Oppenheim için de bir şiire ilham olur:

"Evet, Ekmek için savaşıyoruz ama Güller için de savaşıyoruz... 

Yürürken, yürürken. Büyük Günleri getiriyoruz."


















Gülcan Beyaz, Ortaklaşa Dergisi, Mayıs 2026, Sayı 8, S.55-56 

12 Mayıs 2026 Salı

Dönme Dolap

Nerden niçin mi geldim
Bilmeden bir şey diyemem, ya siz?
Hem hiç önemli değil
Geldim, yer açtılar, oturdum
Girip çıkanlar vardı
Zaten ben geldiğimde.

Başka şeyler de vardı, ekmek gibi, su gibi
Gülüşler öpüşler ne bileyim hepsi
Doğrusu anlamadım bir düğün dernek mi
Sonra da kimileri düşünceli, durgundu
Gidenler neye gitti doğrusu anlamadım
Zaten ben geldiğimde.

Bir lunapark mı bir konser bir gösteri
Bilmem pek anlamadım önüm kalabalıktı
Sıkıştığım yerde vakit çabuk geçti.
Bak dediler baktım pek bir şey göremedim
Hem her yer karanlıktı
Zaten ben geldiğimde.

Benim tek düşüncem büzüldüğüm köşede
Nasıl çekip gideceğim kalk git dediklerinde
Çünkü çıkmak sıkışık sıralardan mesele
Kalkacaklar yol vermeye bakacaklar ardımdan
Az mı söylendilerdi şuracığa ilişirken
Zaten ben geldiğimde.

Behçet Necatigil

Resim: Nedim Günsür (1924-1994), Lunapark 1972



İzleyiciler