12 Mayıs 2026 Salı

Dönme Dolap

Nerden niçin mi geldim
Bilmeden bir şey diyemem, ya siz?
Hem hiç önemli değil
Geldim, yer açtılar, oturdum
Girip çıkanlar vardı
Zaten ben geldiğimde.

Başka şeyler de vardı, ekmek gibi, su gibi
Gülüşler öpüşler ne bileyim hepsi
Doğrusu anlamadım bir düğün dernek mi
Sonra da kimileri düşünceli, durgundu
Gidenler neye gitti doğrusu anlamadım
Zaten ben geldiğimde.

Bir lunapark mı bir konser bir gösteri
Bilmem pek anlamadım önüm kalabalıktı
Sıkıştığım yerde vakit çabuk geçti.
Bak dediler baktım pek bir şey göremedim
Hem her yer karanlıktı
Zaten ben geldiğimde.

Benim tek düşüncem büzüldüğüm köşede
Nasıl çekip gideceğim kalk git dediklerinde
Çünkü çıkmak sıkışık sıralardan mesele
Kalkacaklar yol vermeye bakacaklar ardımdan
Az mı söylendilerdi şuracığa ilişirken
Zaten ben geldiğimde.

Behçet Necatigil

Resim: Nedim Günsür (1924-1994), Lunapark 1972



Öyle Günler Gördüm Ki

Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.

Öyle günler gördüm ki, duvarlar gelir dile,
Gözümde canlanırdı eşkiya masalları.
Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri
Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar
Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu.
Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

Öyle günler gördüm ki, tabanca sakağımda
Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
Tabancanın namlusu ısındı yanağımda,
Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi

Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
Bir şeyler fakat beni yaşamağa bağlardı.

Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
Gözyaşları içinde seneler yürür gider.

Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

Sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
Ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi.

Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı:
Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.

Sabahattin Ali

Resim: Filiz Şahin, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 60x60 cm





10 Mayıs 2026 Pazar

Al Gözüm Seyreyle Salih

(...) Kumsala yağmur yağıyordu. Çapar bir yüze benziyordu kumsal, dingin denizin yüzü. Hiç yel esmiyor, yağmur inceden, dimdik, yumuşacık yukardan aşağı düz sağılıyordu. Yağmurun arkasında, bulanık, çok çok uzaklarda denizin ucunda bir mavi balkıyordu. Ak bir duman çizgisinin üstünde.

Dümdüz denizin arkasından, uçurum çizgisinin ucundan balıkçı motorları, yelkenliler, korsan gemileri geliyorlardı. Alır bulutun altından kıyıya sıralanıyorlardı. Denizin üstünde, boşluklarda mavi şimşekler çakıyordu, denizi bir uçtan bir uca keserek aydınlatan.

Kıyıdaki, ulu kayalıkların içine oyulmuş mağara derinlere, derinlere, dalların altına kadar karanlık uzuyordu. Mağaranın ağzı üç büyük yelkenliyi içine alacak kadar genişti. Duvarları is bağlamıştı.

Yağmur yağıyordu denizin üstüne. Yüzü diş diş çaparlaşarak deniz sallanıyordu. Güneş açıp gün vuruyor, ebemkuşağı doğuyor, dört beş tane, göğü bir baştan bir başa donatıyorlardı. Ebemkuşaklarının üstüne gene yağmur yağıyordu.

Islak adamlar indi gemilerden. Mağaranın ortasına bir ateş yaktılar. Yalımlar mağaranın tavanına kadar uzanıyor ateş gürlüyordu. Gemicilerin, balıkçıların, korsanların ıslak sırtlarından dumanlar çıkıyordu. Büyük kazanlar, balıklar, koyunlar, kuzular vurulmuştu ocağa. Konserve kutuları yığılmıştı ortaya, renk renk, biçim biçim.

Büyük yer sofraları serdiler mağaranın tabanına, düz kayalıkların ortasına. Mor şarap içtiler. Kovboylar geldiler, korsanlar şarap içerlerken, sonra da eski, koca bıyıklı eşkiyalar geldiler. Temel Reis oturuyordu orada, sofranın başında. Herkes onun önünde el kavuşturup saygıda bulunuyordu. Korsanlar Padişahı bile. Korsanlar Padişahının boynunda yanıp sönen mavi bir değerli, kocaman taş vardı, kulağında da kocaman bir halka. Alaeddin de geldi, Bağdat hırsızı halıya binmişti. Mağaranın içi macera oldu. Ateşe odunlar, iri ağaç gövdeleri atıyorlar, ateş büyüyordu. Kızılbaşoğlu Ali de geldi. Elinde sazı vardı. Sazına yumuldu. Korsanlar Padişahı, kovboylar, balıkçılar kulak kesilmiş onu dinlediler. Sesi mağaranın arkasına, dibine, şu dağların altına kadar gidiyor, orada yankılanıp koygun buraya geri dönüyordu. Dışarda usuldan yağmur yağıyor, ebemkuşağı açıyor, çok mavi, dünyanın ucunda balkıyor, yumuşak yağmur yeniden başlıyordu. Kızılbaşoğlu, felek, diyordu, ulu ulu kervanlar, otomobiller, ulu ulu denizler, korsanlar, diyordu. Dört kitabın dördü de haktır, sarı buğday başağı, diyordu. Pul pul deniz, ateş, balık, bu gâvur müslüman nedir, diyordu. Korsan Padişahının kulağındaki büyük halka dünyanın öteki ucunda balkıyordu, mavi. Ellerinin üstü döğmeliydi. Kızılbaşoğlunun sesi de denizin arkasına kadar gidiyordu. Sazının göğsü sedefliydi. Sesi denizin üstündeydi. Mavi martılar uçuşuyorlardı denizin üstünde, yağmurun altında, üstüste, kanat kanada, kanatları ıslanmış, donuk donuk parlayarak, dünyanın öteki ucunda.

Temel Reis anlatıyordu, kendinden geçmiş, dünyanın ucunda balkıyan bir mavi varmış, bir varmış bir yokmuş. Kızılbaşoğlu, geçti, diyordu, geçti insan kervanı, dost kervanı: Bir kapı örterse binini açar, diyordu Kızılbaşoğlu, sesi maviliyerek. İnsan kısım kısım, yer damar damar, yetmiş iki milletin kardeşliğine huuu, diyordu. Temel Reis bükülmüş, bükülmüş değil de azıcık öne eğilmiş, söylüyordu, korsanlar, balıkçılar, gemiciler, ağzının içine girmişler, onu dinliyorlardı. O uzun, çok sallı, başı dimdik, apak, yelesi, kuyruğu ak bir bulut gibi yere sarkan kırat da geldi mağaranın kapısında durdu. Hasan Usta Ocaklı adanın oradan büyük bir kalyon indirdi, bütün kasabanın katıldığı ulu bir törenle, bağrışarak, dualar okuyarak. Demirci İsmail Usta geldi, kocaman körüğü sırtındaydı, ocağın başına oturdu. Dursun Usta da geldi, kocaman kocaman kara gülleriyle. Geldiler ateşin yöresine sıralandılar, mor şarap içtiler. Mağaranın dibinde, karanlıklarında, uzaklarında ebemkuşakları açtı. Mağaranın isinin üstünden dizi dizi, milyonlarca kıvılcım, yapışmış yürüdü. Yarasalar dışarıya, denizin üstüne uğradılar. Boncuklu arılar, Cemil, Bahri, Kaya, öteki çocuklar da geldiler ateşin kıyısına dizildiler, dizleri üstüne çöküp . . . Metin abi de geldi. Belinde kırmızı kuşağı, kuşağa sokulmuş menevişli çifte tabancası, altın kordonlu, kordonu nah bu kadar bu kadar belki kırk tane zincirli, mavi mineli cep saati, bir de kol saati, o da mavi mineli, altın, elmas, Metin abinin de kulağında bir korsan halkası var, nereden bulmuş acaba, altın kıvırcık kakülü alnına dökülmüş, sarkık bıyıkları da ışıl ışıl. Gözleri mavi, ışıltılı. Metin abi hep gülüyor. Metin abi mağaraya gelince herkes her yerden, Korsan Padişahı bile gürreden ayağa kalktı. (...)

Yaşar Kemal, Al Gözüm Seyreyle Salih, Görsel Yayınlar, S.135-137





Salaş

Filesi bezgin
salaş günlerin

Eve gelince acışıyor soğan
Eve gelince kan-revan
elmadaki yarımsama

Düğmesi de kopuk balkonun
bakarı yok / Üstelik kedisiz
- pati izlerinden okurken zamanı -
Albüm çürüğü tuvallerde çimlenen
hüdayınabit bir şenlik
                             yaprağını döküyor

Sorsan ceviz kabuğundan hayat
hevesi içerden kilitli

Avlununsa hâlâ umudu var:
Bir çıtırtı duyulsa aşka sayılacak!

Ahmet Günbaş

Resim: Semra Güner, Repro Çalışma, 50x70 cm



Kiraz Ağacı

                                    Annem'e

Toz orada öyle duracak
Çiçeğin gölgesi titreyecek duvarda
Kumru telaşındaki ellerin
O ellerin her şeye hayat veren
Güzelleştiren
Tuşlarına basılmayan bir piyanonun
Sesini işiteceğiz usulca

Ölüm bir pencereden bahçeye bakmak
Gözümü kamaştıran ışık
Rüzgârda savrulan çavdarlar içinde
Hatırlı bir yaz günü
Kuşların kanatlarını suya değişi
Ellerimiz koca bir orman oldu ellerinde

Yaprakları gün batımına yakın
Dipdiri bir kiraz ağacını seyrediyorum nicedir
Neşesi kederimi seviyor

Bugün tohumları bahçeye gömdü annem
Meyve çekirdeklerini taşları biriktirdi
Neşesi kederini sevdi

Ayşe Nalân

Bel Kanto, Plüton Yayın, 1.basım, Mart 2025



Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler

Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftilikler
arkadaşlar Makedonyalı kalın usta marangozlar.
Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce
ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine
delikanlı kostaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır.

Erkek ölümden konuşuyoruz yeni ormanlardan
dahi "dikeni seven gülüne katlanır bir kadın"dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları
bir küçük tabut tabakada gezdirirler ölüleri fakfon
burunları çekmek üzre, ince çağrışımlıdır.

Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan
askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci'de mi inerler?
süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.

Ece Ayhan

Fotoğraf: Sirkeci Garı, Sağ Tarafta Sepetçiler Kasrı, 1950'li Yıllar, İstanbul



9 Mayıs 2026 Cumartesi

Kal

Kal diyorum
Kal ve kalın titreşimlerle yürüsün bana gelişin
Bir iç denizi doldursun ayak seslerin
Kalmak kararsızlığın beklemesi gibi cepte
Hep gidecekmiş de ertelenmiş bir süre
Öyle kal, kalabildiğin kadar yol üzerinde

Rüzgâr türbinleri ve reaktörler arasında
Ters orantılı bağımlılıklar bulmaya
Hızla hazırlan en işgüzar
Enerji politikalarının lafazanlıklarına 
Kal diyorum,
Bak neler olacak daha

Göğsünü güneşe açan
Birkaç yeşil kurbağa şarkısıyla
Fotosentez dansı arasında bir hayat kurmaya
İnsan'lığı ifşaya kuşların kanat açıklığında
Kal diyorum,
Göç yollarının karışık kavşağında

Bir ölümcül gece gelir
Yıkılır gökleri delen evler
Toprağa ters düşen şeyler
Gömülür dünyanın göbeğine
Kal diyorum
Bunu görmek için değer bir ömre.

Elif Sofya

Fotoğraf: Kevin J. Beaty, 2026


Anadolu

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?

Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak...
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,          
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu'yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri...
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda...
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun?
 
Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?

Ahmed Arif



8 Mayıs 2026 Cuma

Sıcaklığın Senin

Ne zaman sulara sorsam su diliyle seni
Elinde yüreğini kamçılayan bir kitap
Seyhan kıyılarındasın
Yüzünü güneş kucaklamış yine
Orhan Kemal’in sıcaklığındasın

Ne zaman ağaçlara sorsam ağaç diliyle seni
Dilinde pınar akışı bir türkü
Toros yaylalarındasın
Saçların belinde çiçek büyütüyor yine
Karacaoğlan’ın sevda sıcaklığındasın

Ne zaman kitaplara sorsam kitap diliyle seni
Sesinde çınlayan bir şiirin dizeleri
Üniversite kitaplarındasın
Hiçbir ferman dinlemiyorsun yine
Dadaloğlunun kavga sıcaklığındasın

Adnan Yücel (1953 - 2002)



Bağımsızlık Gülü

Yerden alıp o gülü
Hangi gülü?
Bir topçu neferinin
Sakaryalı yaz toprağında
Sıcak kan gülü.

Alıp koklamak o gülü
Hangi baharda?
Türkçenin özgür kırlarında
Türkülerde burcu burcu,
Bilgeliğin ana gülü!

Bir basmadan alıp o gülü,
Hangi basmadan?
Nazilli fabrikasından
Pamuğumuzdan, emeğimizden,
Dokuduğumuz halk gülü.

Hoyrat ellerinden alıp o gülü
Hangi ellerden?
Uzak Teksaslı çobanların
Bilmediği, uğruna can vermediği
Türkiyeli o çileler gülü.

Yerine koymak, kutsamak o gülü,
Hangi yerine?
Mustafa Kemal'in bahçesine
Bir ulusun suladığı beslediği
Yediveren bağımsızlık gülü!

Ceyhun Atuf Kansu


Bu Dağlar Kömürdendir

Bu dağlar kömürdendir
Geçen gün ömürdendir
Feleğin bir kuşu var
Pençesi demirdendir

Hadi leyli leylalım
Mevlam yazmış fermanım
Ya al canım kurtulam
Ya ver derde dermanım

Bu yol Pasin’e gider
Döner tersine gider
Burda bir garip ölmüş
Kuşlar yasına gider

Hadi leyli leylalım
Mevlam yazmış fermanım
Ya al canım kurtulam
Ya ver derde dermanım

Bir at bindim başı yok
Bir çay geçtim taşı yok
Burda bir yiğit ölmüş
Yanında kardaşı yok

Hadi leyli leylalım
Mevlam yazmış fermanım
Ya al canım kurtulam
Ya ver derde dermanım

Kaynak Kişi: Tekin Büyükkaya

Derleyen: Yücel Paşmakçı

Yöre: Ardahan

7 Mayıs 2026 Perşembe

Günlük İşlerdenmiş Gibi Ölüm

Dönüp duruyor yol. Sonunda orda durduk.
Açık kapıdan gördük,
oturmuş yün eğiriyordu
Elinde kirmeni.
Kocaman bir yumak kapının orda yuvarlanıp kalmıştı.
Eşikten başımızı uzatıp:
'Nasılsın?' dedik. Sanki
bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi
'Ölüp gidiyoruz işte!' dedi,
kaldırmadan başını.
Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.

Bir rüzgâr dövüp duruyordu önündeki denizi
Arada bir başını kaldırıp baktığı.

İlhan Berk



İzleyiciler