10 Ağustos 2026 Pazartesi

Sonrası İyilik Güzellik

İnsan en çok içindeki boşluktan korkar.
Murathan Mungan

    Gözlerini açtın ki evdesin. Odada. Ama bu oda senin değil. Annenin. Onun yatağında. Sarı yaldızlı boyası dökük, örtüsü eprimiş karyolada uyanınca şaşırdın. Gözün üstündeki geceliğe kaydı. Önce anlam veremedin. Baktın bir süre. Eteğiyle kol ağzı mavi fistolu beyaz gecelik annenin. Giyinmemiş, sanki özellikle örtünüp sarınmış, öylece uzanmışsın.
     Annene sarılmak mı istedin? Kokusuna sarınarak uyumak… Zaten bir tek o mu kalmıştı geriye eski hayatından? O da gidince… Ölünce diyemiyorsun. Anneni bir yere gönderdiğini düşünmek sana çok daha iyi geliyor. Lokum’a da öyle…
     Aklına gelince etrafa bakıp Lokum’u aradın. Ama yok. Lokum, annen Şefika’nın sevgili köpeği, o gittiğinden beri kapıdan içeri girmiyor. Annenin kriz geçirerek yığılı kaldığı bahçe demirlerinin orada. Bekliyor. Yaslı küpe çiçeklerinin başında. Annenindiler. Dil döküp eve almayı denesen de her seferinde bir yol bulup çıkıyor, soluğu orada alıyor. Yalnız o vardı annenin yanında. Son anlarını yaşar ve adını sayıklarken:
     Oya, kızım! Hala dönmedin mi annem?
     Adını sayıklarken sesi masmaviydi. Hem de tüm kızgınlığına rağmen. Dönmeyişine… Dönemeyişine belki, ama öyleyse de bunu bir tek sen biliyordun. Annenin haberi yok. Sürgünün gönüllü değildi. Dönemeyişin de. Yıllar sürdü. Geç kaldın. Omuzlarının düşüklüğü bundan.
     Sarındığın geceliği üstünden kaydırdın. Ki çıplaklığını gördün: Giysilerim? Doğrulup bakındın, ama olmayan sadece onlar değil. Odada yatak ve sen dışında hiçbir şey yok. Hayır, diye bağırıp fırladın. Ancak eprimiş, cilasız, çoğu kalkık duran parkelere basınca hızın kesildi. Tuhaf bir bulantı sardı içini. Tedirginlikten… Sarkak ayaklarını sürüyüp kendini yaralayarak yürüdün boş odada. Gücün kesilmiş.                Takatsiz parmaklarınla kavradın kapı kolunu. Yüklendin. Kapı büyük bir boşluğa devrilir gibi yavaşça açıldı. Paslı gıcırtılar boşlukta yankılanıyorken durdun. Büyük bir boşluğun eşiğindesin:
     Neden hiçbir eşya yok?
     Salona uzanan dar, ışıksız koridor –oysa günün her saati ışık alırdı- seni şaşırttı. Aynalı ufak bir etajer olmalıydı. Solda. Sağ yanında nazarlıklı kibar bir üzerlik, solundaysa aile fotoğrafı. Siyah beyaz. Annen, baban Sadri, ablan ve sen. Sevgi on birindeydi. Sense dokuz. Lokum da görünüyor, ama yarım. Son anda hareket edince… Altta babanın kesik uçlu dolmakaleminden çıkmış bir yazı var. Mürekkebi koyu yeşil:
     Mutluluğumuz sonsuza kadar sürsün.
     Erken öldü baban. Ölümünü nedense çabuk kabullendin. Hep ölçü, sürekli sınır, mesafe de olunca… Sana göre samimiyetsizdi. Az da olsa çözülüp yakın dursa, kurduğu buzdan otorite erir diye korkan baban sizi sevmedi değil. Yansıtamadı fakat. İl Milli Eğitim Müdürü Sadri Bey’in kızları, pek sevdiği ifadeyle terbiyeli olmalı, yakışıksız davranmamalıydılar. Ülkü sahibi başarılı birer öğrenci; işinde usta, ehil birer meslek erbabı; sırası beklenip yapılacak evliliğe iyi birer eş ve anne ve daha birçok şey…
     Ablan tam da babanın istediği gibi yetişti. Sense terbiyesiz biri olup çıktın. On bir yaşındaydın. Yıl 1978. Evde fır dönüp türküler söylüyordun:
     Kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu heyy…
     Önüne geçip engelledi seni. Susturdu:
     Kızılcıklar da ne demek? Oya! Komünist mi oldun bakayım sen? Bu yaşta, hem de okullarımdan birinde kim, neler öğretiyor size?
     Babanın kızacağını bildiğin halde güldün:
     Radyoda çalıyordu. Dilime takılmış. Ayrıca kızılcıklar da güzeldir baba! Değil midir?
     Ayıpladı seni:
     Yok, daha şimdiden beyni yıkanıyor bunun! Gördün mü, bak?
     Okudun, ama arzuladığın gibi. Tıbbiyeli olmadın; hayır! Fizikçi olmayı seçtin: Her şeyi atomlarına varıncaya dek çözeceğim! Yarım kaldı. Çoğu şey gibi. Yıllar sonra, Kanada’da bir denklik yakalayıp diplomanı aldın. Yüksek fizik mühendisi de oldun. Sahi, o diplomayı görmesini en çok istediğin kişi neden babandı?
     Koridoru, giderek evin her yanını saran boşluk, içini ürpertti. Ne üzerinde annenin örgü hırkası ve babanın şemsiyesinin asılı olduğu vestiyer görünüyor ne de kilim desenli yolluk. Salona geçtin. Oradaki boşluğu sırtına yüklenerek dışarı iki büklüm çıktın: Boş ama neden? Banyoya baktın. Tuvalete bile. Her yer eşyasızdı. Her yer boş. Kimsesiz.
     Odana girdin. Perdesiz camın yanında gri bir gökyüzü; pervazda, içi su doluysa da balıksız bir fanus karşıladı seni. Annen ısrarına dayanamayıp almıştı. Lise sonda mıydın? Sarı kırmızılı balığının yokluğunda, cam fanus ne kadar anlamsız geldi sana. Öylesine bir cam kap! Yaklaşınca, suyunda kırık yansımanı gördün. Hışımla döndün ki kolun cama çarptı. Fanus yere savruldu, düştü. Boş zemine yayılan suyla cam kırıklarına baktın. İçin burkuldu: Neden? Çıkmaya niyetlenmişken başın döndü. Sendeledin. Boyası dökük duvara çarptın çarpacaksın! Son anda tutundun. Bedeninle duvar arasında kalan parmakların tir tir… Gücünü verip dineldiğinde, duvardan yalnızlık bulaştı ellerine. Küflü, tozlu duvarın yalnızlığı.
     Ağlayarak geçtiğin mutfakta, ne buzdolabını ne de annenin mıknatıslı süslerini bulabildin: Oya! Bu mavi güvercinli olanını ne zaman getirdin? Çok güzel! Annene, 7/24 eviçi mesaisini yaparken başka bir hayatı hayal edemeyen Şefika’ya, sırf uçup gitmeyi düşü-ne-bilsin diye aldığın güvercinli-kırlangıçlı süslerin hiçbirisi yok. Annenin şenlikli kahkahaları da. Camönü menekşelerinin hepsi saksılarına yığılmış kalmış. Yumak gibiler. Karmaşık. Balkon kapısını aralayıp merdaneli çamaşır makinenizi yokladın. Mavi. Küçük. Sadri Bey’in az kaldı sokağa atacağı: Şefika! Yakışıyor mu bir müdürün evine? Çöplük değil ki burası! Balkon! Direnmiş, adını Maviş koyduğu makinenin atılmasını engellemiş, üstelik içini toprakla doldurup limon ağacı dikerek ona hayat vermişti annen. Ne o ne de limon ağacı duruyor balkonda.
     Dönüp kapıya yöneldin. Gözlerin yine vestiyeri aradı. Babanın şemsiyesiyle annenin hırkasını. Tabii seninle ablanın hırkalarınızı da. Annen onları örerken ne çok kavga etmiştiniz! O kış da kıştı hani! Ya, hayır, diyerek veryansın ettin; cilveli Selaniklisi neden ablamın oluyormuş? Zeki Müren kirpiklisini o giysin! İstediğiniz örgüleri yapayım diye gözlerine ağrılar girdi kadının. Kendisine de ördü. Motifsizdi onunki. Desensizdi. Düz. Sana sıradan gelmişti, ama sonraları hep o hırkayı giydin. Sadelikte, yalınlıkta saklı duran katmanları, azda çok olanı görebildiğin yıllardı artık.
     Kapının önündesin. Anlam veremediğin tabloyu çıkıp komşulara sormalı, diye düşündün. Paslı kolu tuttun, ama kapıyı açamadın. Çıplaklığın geldi aklına. Hatırlatan babandı. Kulağın, kömürlü sesiyle çınlıyor:
     Bugünlerde iyice edepsiz oldun! Bu nasıl bir eteklik boyudur? Düzelt şu üstünle başını!
     Dönüp annenin geceliğini giyindin. Gürül gürül beline akan saçların, şimdi gümüşlü yıldızlarla bezeli. Kısacık. Geceliği giyinmen zor olmadı. Oyalanmadan, istemediğin halde atmak zorunda kaldığın yavaş adımlarınla ulaştığın kapıyı bu kez açtın. Sakınımlısın. Tedirgin. Apartman karanlık olunca… El yordamıyla lamba düğmesini aranırken boşluğu adımladın. Çok korktun. Lamba yandı o sıra. Karşı daireye yöneldin. Önü sizinki gibi. Boş. Bir çift ayakkabı bileyok. Paspas ya da kapı süsü de. İstemdışı zile uzandın. Parmağın olmayan zilin boşluğuna girdi. Çığlık atıp parmağını çektin. Sesin apartman boşluğunu çınlattı, kayboldu. Burada ve diğer kapılarda boşa çabaladın. Hepsi kapı duvardı. Endişeleniyorsun:
     Tanımadık da olsa, neden hiç kimse açmaz?
     Kapıların, evlerin büyük boşluklarını örttüğünü gördün.
     Dengen bozuldu.
     En üst kattan en alt kata başdöndüren sarmal bir boşluk yaratarak uzanan tırabzana tutundun. Elin acıdı. Hırpani basamakların eskitilmiş tırabzanındaki bir kıymık etine batınca…
     Ah!
     Göz göze geldiğin sarmal boşluk sanki aklını çeliyor:
     Atlasam mı? Boşluğa…
     Varlığını yok etme fikrini düşünebilmene şaşırdın:
     Başkaları olmadan ayakta duramayacak mısın, Oya?
     Kendini ayıplasan da o boşluğa bakıyorsun.Nedense hayat geldi aklına: Belirsizliklerle dolu, uzun, başdöndüren koca bir sarmal boşluk! Ürperdin.
     Mezun olup evle ilişkini handiyse kopardığın zaman da benzer bir tedirginlik ürpertisi yoklamıştı seni. Tanıdığını hayat labirentine atılmış, ama korkmuştun da. Koca kentte bir başınaydın. Babanı aradın. Arkanda değil de yanında olsaydı… Zayıf görünmekten nefret ediyorsun. Düşündüklerin için kendine kızdın. Ağladın da. Babanın ölümünün ardından ertelediğin gözyaşlarıydı. Geç bir saatti. Mevsimse kış. Bozacının sesini duyup fırladın. Ancak aynı sese hemen alt kattan fırlayıp koşan biri daha vardı. Sahanlıkta çarpıştınız. Hatalıydın. Bildiğin halde arsızlık ettin:
     Ne o öyle boş arazide gezinir gibi! İnsan dediğin önüne bakar!
     Dudak kıvrımlarında hoş bir sevgi gülücüğü belirdi adamın:
     Bağışlayın! Sizi görünce önüme bakamadım!
     İçinden salak şey dediğin adamla tanıştınız:
     Memnun oldum! Ben de Cenan!
     Bu ismi farklı buldun. Bir de yürek, gönül anlamına geldiğini duyunca…
     Bozaları o gece birlikte içtiniz. Senin evinde. Onunki bol leblebiliydi. Sense bozayı leblebisiz seviyordun. Olsun! Buna rağmen iyi anlaştınız. Onun, içindeki boşluğu doldurduğunu düşündün. İnandın ya da. Öyle miydi? Öyleyse biraz bencilce bir seviş değil miydi seninkisi?
     Cenan da senin gibi yeni mezundu. Mimar. İşe henüz başlayan, çoğu yönüyle sana benzeyen bir hayat acemisi! Beraber yürüdünüz. Her yere… İlk başta, belirsiz duran gelecekten sakınma yeri olarak gördüğün kollarında, onunla birlikte başka yolculuklara da çıktınız:
     Dostların arasındayız / Güneşin sofrasındayız…
     Etine batan kıymık gibi bir soru vardı aklında. Yeni değil. Yıllardır yanıtını arıyorsun. Soru beyninin kıvrımlarında, incecik bir kırışığın dibinde… Beni yoldan çıkaran, beni zorunlu sürgünlere mecbur bırakan, ağır bedeller ödeten, düşüncelerimin yön verdiği duygularım mıydı? Yoksa… Etini yaran tırabzanı inatla sıktın. Elin kanadı: Yok, hayır; kendi yolumu kendim çizdim! Cenan’ın suçu yok!
     Basamakları yavaş adımlarla iniyor, nafile bir çabayla kapıları çalıyorsun. Açan olmadı. En alt katta posta kutuları çarptı gözüne. Sizinkinde babanın adı yazıyor: Sadri Altun. Diğerleri isimsiz; boş! O ufak kutucukta babanın adını görmesen, hepten yabancılayacaksın orayı. İsimli, tanıdık bir ufak posta kutusuna sığdırılan hayatınız, yüreğini az buçuk serinletti. Yine de sordun:
     Hiç kimse kalmadı mı?
     Ağır demir kapıyı güçbela açtın. O da paslıydı. Bakımsız. Daha kapıyı açarken, sevgili Edip Cansever’in dizesini mırıldandın. Adeta dua ediyor, öyle olmasını arzuluyorsun:
     Amanın dersin, bu ne delice gidiş / Paldır küldür açar mıydı fıstık ağacı…
     Mevsimin kıştı oysa. Ardına dek açıp çıktığın kapıda seni, sert bir kış yağmuru karşıladı. Geceliğinle yayan yapıldak oluşuna aldırmadan yürüdün. Derin gölgeli dış sahanlıktan uzaklaştın. Lokum orada, annenin son nefesini verdiği demirlerin önündeydi. 
     Küpeçiçeklerinin solup çürüyen dallarına, sanki annenin kokusunu solur gibi yakın… Görünce bir fena oldun ve ağlarken fark ettin kuş çeşmesini. Kırıktı. Sadri Bey, bu tür şeylere uzak duran adam, koymuştu bahçenize. Daha çok sen ve biraz da ablan, yazın susuz ve yemsiz kalan kuşlar için zırıl zırıl ağlayınca… Sonraları annen, bir şair edasıyla, şu kuşların kanat seslerinde başka bir şey var, demişti, ne bileyim, sanki bir ferahlık! Hatırladın. Dudaklarına uçucu bir güneş kondu, kayboldu. Annenin gözleri geldi gözlerinin önüne. Seni okşayıp saran bir sesle konuştu:
     Oya, bu çeşmeyi onar, olur mu? Kuşlar, kanat sesleriyle uçursun seni!
     Ansızın kayboldu annenin yüzü. Üşüdün. Sert yağmurla dövülürken Lokum’a seslendin, ama… Tanımadı mı seni?
     Beni unutmuş olamaz!
     Tekrara bağırdın:
     Lokum! Kızım!
     Aynı anda sokağa ilerliyordun:
     Benimle gelsen…
     Bu kez sesinde, seni gördü Lokum. Havlayıp karşılık verse de ayrılmadı annenin küpeçiçeklerinden.
     Yürüdün.
     Issızdı sokak. Kaldırımlarsa ıslaktı. Ancak ortalıkta kimsecikler yok. Karşıda olması gereken fırının yerinde yeller esiyor: Hayret! Kapısına büyük bir kilit vurulmuş. Camları neredeyse siyah. İçerisi gibi. Eskiden olsaydı, sadece ekmek kokusu değil, türküler yükselirdi fırından:
     Aman bre deryalar, kanlıca deryalar…
     Muhacir Hüsnü’yle Hüsne’nin fırınından torbana yalnızca ekmek konmaz; bu da evin küçüğüne; denilip uzatılan enfes gevrekle oradan ayrılırdın: Onlar da mı? Evet; göçtüler!
     Denize inen sokağınızın aşağılarına yöneldin. Kahvehane boştu. Birileri vardır umuduyla bakındığın masalarla sandalyeler yalnızdı. Oya, kız, renkli gazoz ister misin, diyen Kazım Efendi’nin yaşlı sesini duydun sanki. Cama yapıştınsa da içeride kimseyi göremedin. Ellerinde, camda birikip kalınlaşan kederli tozlar kaldı. Kendini zorlayıp denize koştun. Rıhtıma: Orası kalabalıktır. Koşarken arada bir göğün gri boşluğuna baktın. Yüzünle gözüne sert damlalar düştü. Denize nefes nefese ulaştın ve durdun. Seni içine alacak mavili derin boşluğu görünce… En iyisi yitip kaybolmak!
     Atlayacağın sırada hayal meyal birini gördün: O mu yoksa? Bağırdın: Cenan! Sen misin? Bekle! Geceliğin bacaklarına yapışınca hızın kesildi. Yine de koştun. Etrafını rıhtımın sarhoş gürültüsü sardı. Büyük bir kalabalık. Bugün Pazar. Yağmura rağmen adım atacak yer yok. Sevinemedin. Çünkü kalabalıkta, tanıdığın bir yüzü göremedin. İrkilip ürktün yabancılığından. Yine Cenan’ı aradınsa da o olup olmadığını kestiremediğin adam gitmişti. Sara nöbetine tutulmuşçasına sarsılıp titreyerek ağladın. Kalabalığın ortasında. Yalnız. Kıvrandın durdun. Konuşuyor, söylediklerini yalnız sen anlıyordun:
     Benim yuvam burası! Burada yaşadım. Yaşamadım mı? Yaşayıp yaratmadım, kök salmadım mı yoksa? Neden yabancılaştı her şey? Yanlış bir yere mi döndüm? Neresi burası?
     Annen derdi: Hiçbir şeyi uzağa bırakma evladım! Erteleme. Sonraya bırakınca gerçekleştiremiyorsun. Pişmanlığı da çok ağır! Konuşurken kendisini göstermişti: Örnekse, işte karşında!
     Dinledin mi? Hayır! Erteleyişler çoğalttı boşluklarını. Oysa uzağa bırakmayıp erken dönebilsen, birçok şeyi birlikte yapar, paylaşırdınız:
     Ona veda bile edemedim.
     Rıhtımdaki kalabalığın ortasında sert kış yağmuruyla dövülüp hırpalanır, titreyip kıvranırken Einstein çıktı karşına. Bembeyaz saçları dağınık. Sana dilini çıkarttı: Sadece iki şey sınırsızdır, sayın yüksek fizik mühendisi; evren ve insanın ahmaklığı! İlkinden o kadar da emin değilim! Sözünü bitirince kayboldu. Ağız dolusu, ahmak, dedin kendine! Defalarca tekrarladın bu sözü. Sonra birden durup yavaş, ama kararlı adımlarla rıhtımın ucuna gittin. Denizin mavili derin boşluğu ayağının altında. Ardında kalan kalabalığı umursamayarak çıkardığın gecelik parmaklarının ucunda. Bıraktın. Gözlerini yumup derin bir nefes aldın. Kararını vermiş, artık kendini boşluğa atacakken…
     Zil çaldı.
     Uzun, neredeyse aralıksız çalan zil sesiyle gerçeğe açtın gözlerini.
     Annenin karyolasındasın.
     Ölüm haberini alınca çarçabuk giyindiğin kotun ve kazağınlasın. Pastel mor renkli kazağını Cenan almıştı. Hoşuna gider; bu kazağı giyince, her yanında menekşeler açıyor; derdi. Hayatla aranda kalan son bağ mı yoksa?
     Doğruldun. Annenin, eteğiyle kol ağzı mavi fistolu geceliği üstündeydi. Öpüp kokladın. Rüyanın etkisinden henüz kurtulamadın: Zil çalıyorsa… Demek ki birileri var!
     Başka zaman olsaydı, böyle ısrarcı zillere deli olur, küfrü basardın, ama şimdi: Bu iyi! Bu, çok iyi!, dedin. Kendini mutlak bir boşluğa fırlatılmış gibi hissederken…
     Etrafına bakınıp eşyaları yokladın. Her şey yerli yerindeydi. Kalkıp doğruca kapıya gittin. Babanın şemsiyesiyle annenin hırkası vestiyerde. Derin bir soluk aldın. Gözetleme deliğinden bakmadın. Kapıda birinin olmasından daha önemli bir şey yok. Açtın kapıyı. Karşında, yıllar önce uzağa bıraktığın pişmanlığın duruyor: Cenan!
     Onun da saçları gümüşlenmiş, ama gözlerinin mavisi yirmi beş yıl öncesiyle aynı. Yıllarca, bıkıp usanmadan sıcağına sarındığın aynı diri ve derin mavilik. Yüzünden yaşanmışlık akan, çizgileri konuşkan Cenan’a bakıyorken göğüs geçirdin. Ürperdin, ama nasıl! Ortak denizinizin kokusunu aldın; başın döndü birden; sendeledin. Heyecanla tırabzana tutunup boşluğa baktın. Rüyandaki; belirsizliklerle dolu, uzun, başdöndüren büyük boşluk diyerek sonsuz sarmalını hayatla eşlediğin yer, bu kez ürkütmedi seni. Sadece titriyordun. Cenan da hissetti: Üşüdün mü sen? Sarıldı. Gülümsedi. Der, dedi bir an. Elindeki küçük paketi gösterip açtı. Gönlünü çelen menekşeli mor akideleri görünce nasıl da sevindin! Sırf bunun için karşıya, Kadıköy’e gittin, öyle mi?
     Tam o sıradaydı; ahşap ayakkabılığın alt gözünde, soğuktan kaçarak bulduğu ilk boşluğa, annenin miflonlu sıcak pabucuna sığınan bir kuş, bir Narbülbülü kanatlandı ve sizin eve daldı. Bakıştınız. Yüreğiniz ferahladı. Eve geçtiniz. Sonra…
     Sonrası iyilik güzellik.

Metin Turan, 17 Haziran 2022 / Bafra



"Yazmak"

"Tuhaf kişidir yazar. Bir çelişkidir, aynı zamanda bir anlamsızlık. Yazmak konuşmamaktır da. Susmaktır. Sessiz çığlıklar atmaktır. Huzur veren biridir yazar, çoğu kez; çok dinler. Çok konuşmaz, çünkü insanın yazmış olduğu bir kitaptan birine söz etmesi olanaksızdır, özellikle de yazmakta olduğu bir kitaptan. Olanaksızdır bu. Kitap sinemanın karşıtıdır, tiyatronun ve öteki gösterilerin karşıtıdır. Bütün okumaların karşıtıdır. Hepsinden zordur. En berbat olandır. Çünkü kitap bilinmez olandır, gecedir, kapalıdır, evet, öyledir. İlerleyen kitaptır, büyüyen, bildiğinizi sandığınız yönlerde ilerleyen, kendi yazgısına doğru, bu arada yazarının yazgısına doğru ilerleyen, yayımlandığında yok olan yazarın: ondan ayrılmak, düşlenen kitaptan, son doğan çocuk gibi, hep en çok sevilen.

Açık bir kitap, gecedir de.

Nedendir bilmem, söylediğim bu söz beni ağlatıyor."

Marguerite Duras, Yazmak, S.29
Çeviri: Aykut Derman, Can Yayınları, 4.basım, Ocak 2023





9 Ağustos 2026 Pazar

Adaletinden Prangalar Eskittim

Sınıf: Adaletin Görünmeyen Hiyerarşisi

Sınıf, insanların yalnızca gelir düzeyini değil; eğitim, sağlık, kültür, çevre, siyasal temsil ve gelecek beklentilerini de belirler. Bir çocuk yoksul bir mahallede doğduğunda yalnızca düşük gelirli bir aileye doğmaz; çoğu zaman daha zayıf okula, daha sınırlı sosyal çevreye, daha düşük sağlık imkânına ve daha dar gelecek ufkuna doğar. Bu nedenle sınıf adaleti, “herkes çalışırsa başarır” gibi basit bir söylemle açıklanamaz. Çünkü herkes yarışa aynı çizgiden başlamaz.

OECD, gelir ve servet eşitsizlikleri ile fırsat eşitsizliklerinin birbirini beslediğini; yüksek eşitsizliğin sosyal hareketliliği zayıflattığını belirtir.

Sınıf adaleti üç düzeyde incelenir: Birincisi, üretim araçlarına ve sermayeye erişim. İkincisi, nitelikli eğitim ve mesleki yükselme imkânı. Üçüncüsü, siyasal karar alma süreçlerinde temsil gücü.

Sınıf farkları yalnızca ekonomik farklar değildir; aynı zamanda hayata müdahale edebilme gücü farkıdır.

Mehmet Ali Canikli

Adaletinden Prangalar Eskittim
Öteki Yayınevi, Temmuz 2026
216 Sayfa


"Spora dayalı konuşma kültürü: eylemsizlikleri maskeleyen bir illüzyon"

Ünlü İtalyan yazar ve düşünür Umberto Eco; Futbol taraftarlığını ve spora dayalı konuşma kültürünü, insanların gerçek dünyadaki eylemsizliklerini maskeleyen bir illüzyon olarak tanımlar. Eco’ya göre spor gevezeliği, herhangi bir siyasi sorumluluk üstlenmek zorunda kalmadan, sosyal hayata katıldığınızı hissetmenin en kolay yoludur. Spor taraftarı spor yapmaz, spor hakkında konuşur; Vatandaş da siyaset yapmaz, siyaset yapmamak için spor hakkında konuşur. Spor söylemi böylece siyasi söylemin bir parodisine dönüşür. Vatandaş, bir Bakan’ın icraatlarını yargılamak yerine, bir santrforun performansını yargılar. Ve sonuçta spor; kamusal meydanın, yani gerçek siyasetin bir ikamesi, bir sahtesi haline gelir.


5 Ağustos 2026 Çarşamba

Sâkin Ol

Sonra karanlık oldu
Sâkin ol dedim kendime
Konuşmak için mümkün
Sessizliğin asude karanlığı

Sonra ne oldu kim bilebilir
Kesik kesik çarpıntılı soluma
Yaşıyorsak duyuralım birisine
Zamanın zorba uğultusunu

Tufandayız sanki karmaşa mı
Mağaranın dip gürültüsü
Işığı olmayanın kaosu mu olur
Kalbin miydi o yer: sarsıntılı

Sonra, çok sonra yani şimdi
Kıyısında suların, kayaların
Sürüp giden karanlığın
Eritmeye çalıştığı metaldin

Sâkin ol dedim kendime
Sâkin ol, sözümü dinle
Cesaret oradadır
Israrında kalbinin

Ahmet Telli
(Arkadaşlık Günleriydi, Everest Yayınları, 1.basım, Temmuz 2023)



Kırk Bir Kere

hayat bayram olsa
ben adsız kalsam
bitse kederin macerası
ezel baharda bana delilik yakışır

hayat bayram olsa
çıralar yansa bencileyin
yürüyüp gelse peşim sıra kapısız evler
ezel baharda bana eski bir aşk yakışır

hayat bayram olsa
nurla yuğsa annem beni
şimdi hangi dost anlar bu varlık sancısını
ezel baharda bana yenilmiş bir devrim yakışır

hayat bayram olsa
ben bazı şeyleri unutur
babamın bilmediklerini hatırlarım
ezel baharda bana gölgemi silmek yakışır

mehmedim ben eskiden hiç böyle miydim
kimsenin bilmediği yerlere gider
peşim sıra rüzgâr devirirdim
mevsimlere biteviye esriklik yakışır

hayat bayram olsa
sussa dünyanın acılı dili
kullanma tarihi geçen ilişkiler bıraksa yakamızı
bilirim bundan en çok remzi keyif alır

bütün aşklarda bir benlik telaşı
doğum günlerinin unutulmaz sancısı
annemin demincek telefonda söylediği
hayat bayram olsa
bana kırk bir kere maşallah yakışır

15 Şubat 2003-Cevizlibağ

Bayram Balcı, Livar, Kibele Yayınları, S.61-62



7 Haziran 2026 Pazar

Doktordu Che

Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç.
Nasıl bir sevinç vardı gözlerinde. 
Nasıl bir tutku. 
Nasıl bir çareyi bilip de…
Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç. 
Neden kalmadı Küba’da, neden bilir misiniz yerleşmedi.
Çocuklar ölüyordu ilerde.
Çocuklar açtı. Çocuklar… 
İşte.
Gözlerinde umut ve öfke, sürdü motosikletini, sürdü yaşamını sarpa. 
Yol boyu çocuklar onu bekliyordu. 
Çantasında ilaç, çantasında şeker ve devrim ellerinde…
Sonra çocuklar… 
Sonra çocuk gülüşleri kanadı göğsünde.
Bir doktordu o... 
Çocuklar And dağlarının tepelerinde onu selamlarlar. 
O hep ordadır: Çantasında ilaç ve şeker, ellerinde devrim…
Ve göğsünde kanayan çocuk gülüşleriyle.

Sennur Sezer

Fotoğraf: Che çocuklarıyla birlikte, Küba, 1964



İsmene

Uğrayın arada bir – beni sevindirirsiniz. Günler bir türlü geçmiyor burada. Artık ne gelen var, ne giden, eşyanın, çatıdaki kirişlerin, döşemenin, merdivenlerin, sıvaların, kapkacağın, perdelerin, menteşelerin o bilinen eskimesinden başka – yavaş bir çürüme, sessiz bir paslanma, özellikle ellerde ve yüzlerde. Büyük duvar saatleri durmuş – kimsenin kurduğu yok onları, ben de bazen önlerinde duruyorsam, saate değil, camlarında yansıyan yüzüme bakmak için yapıyorum bunu, yüzümün alçı gibi, cansız ve zaman dışı o garip beyazlığına, görüntümün hemen gerisinde, karanlık derinliklerinde durmuş olan akreple yelkovan artık ne bir yarayı deşmek, ne de içimden korku ya da umut, beklenti ya da kaygı diye bir şeyi sökmek zorunda olmadan hareketsiz birer neşter gibi görünürken. Benden kendime, bir hareketten öbürüne, bir anıdan bir başka anıya uzanan boşluğu çoğaltıyor bu yavaşlama. Bütün bir ay gerekiyor bir odadan öbürüne geçmek için. Belirsiz bir sis iniyor her şeyin üzerine.


Tek gerçeklik bu güzel belirsizlik – uzak ve nerdeyse yara almaz bir yabancıya dönüştürüyor beni, sisteki o leke gibi. Ve ben, ondan biraz korksam bile, seviyorum bu hafifliği.


Bir sessizlik siperi sarmış bu evin çevresini, dediğiniz gibi, saygılı ya da değil, ne önemi var! Buralarda bir yerde, belki de benim içimde, uzun, dar bir koridor uzanıyor gün ışığı almayan,


Hayır, çöküş değil belki de – bütün bunların düşecek bir yerleri olmadığına göre; bir çeşit havalanma, neredeyse kanatlıymışçasına –kuşlar gibi örneğin, yükselip alçalan, kanatlarının arasında kımıldamadan; o saltık ve soylu boşlukta kımıltısız diyebileceğim bir uçuş, aşırı bir denge – aşırı bir hafiflik her türlü maddenin, bu yüzden ölümün bile ötesinde. Bu yüzden bu kadar mutlu görüyorsunuz beni buna mutluluk denebilirse eğer; her türlü art düşünceden ve hırstan arınmışlık –


Yaşasaydı, hiç kuşkusuz, nefret edeceklerdi ondan.Tek düşüncesi ölmekti. Artık açıklayabilirim: ölümden kurtuluş olmadığını bildiği için, nankör ve kısır bir yaşlılığa her gün biraz daha yaklaşarak onu bekleyecek yerde, onun üstüne gitmeyi, kurnaz ve küstah bir yücelikle onu kışkırtmayı yeğledi; böylece hayatı boyunca duyduğu korkuyu, kahramanlık özlemini, kendi kaçınılmaz ölümünü aşağılık bir ölümsüzlüğe çevirdi.


Bugün bile ürperiyorum bunu düşününce. İşte o sırada üç gün ortadan kayboldu kardeşim. Sanırım babanızın yanına sığınmıştı. O da bir katıra bindirip geri getirmişti eve. Eğere baş aşağı asılı iki beyaz tavuk ve çok renkli bir horozla; o baş aşağı duruşlarındaki rahatlık çok şaşırtmıştı beni – belki de yorgunluktandı bu, ya da yazgılarına boyun eğmekten? Kaçınılmazlığın dingin bilgeliği! Kardeşim onları görmemişti bile.


Kardeşim sanki utanç duyuyordu kadın olmaktan. Belki de buydu onun mutsuzluğu. Belki de bu yüzden öldü. Hepimiz olduğumuzdan başka bir insan olmak isteriz, kuşkusuz. Kimi az çok katlanır buna, kimi hiç katlanmaz. Alınyazısı, denildiği gibi, bir kısır döngüye hapseder bizi. Biz de döner dururuz.


Kendi girişimi, kendi seçimiyle ilgisi olmayan isteklerine boyun eğmeyi yediremiyordu kendine. Ancak ölümünü, hayır, ölümünün saatini ve biçimini seçebilirdi ancak.


Neden günah sayılıyordu insanın isteklerine uyarak yaşaması? Kızkardeşim hiçbir zaman öldüğü andaki kadar güzel
olmamıştı.


Bazan düşünüyorum da, acaba doğmamızın tek nedeni bir gün öleceğimizi anlamak mı diye soruyorum kendime. Gene de, bu haksız ikilem arasında sürüp gidiyor hayatımız. Haimon herkesten uzaklaşmıştı. Artık ne kız kardeşime bağlıydı, ne de arkadaşlarına. Büyük bir dinginliğe, nerdeyse bir doygunluğa – o onulmaz bedensel yitikliğe, o sessiz kesinliğe kavuşmuştu. Hiç kimse alamaz bizden artık bizde olmayanı; ancak bellek derinliklerinde saklar eksiksiz bir biçimde


Bilirsiniz, ölüler, her zaman büyük bir yer kaplarlar – ne kadar küçük ve önemsiz de olsalar, birden büyürler ve bütün evi doldururlar; ayakta duracak bir köşe bile bulamazsınız.


burası onun yeri, onun gülümseyişi, onun duruşu, onun düşüncelere dalışı -bütün bunlar ölülere ait şimdi.


Sanırım, o çiçekler hâlâ açıyordur üst bahçede.


Bir gün, masadan yemek artıklarını, kemikleri, ekmekleri, çekirdekleri kaldırılırken, gözümün ucuyla o altın renkli, esnek ve mıknatıslı portakal kabuklarını gördüğümü hatırlıyorum – sanki eski biçimlerini almak istiyorlardı. Çok eski bir çığlık yükseldi içimde – "Hayır, hayır!" – Hiçbir şey söylemedim. Baktım yalnızca. Avlu duvarının arkasına attılar kabukları. Sizin de arada bir boğduğunuz olmaz mı içinizden yükselen bir çığlığı?


Herkes bir yere gitme telaşındaydı –nereye? Ne yapmaya? Kendilerine ayıracak zamanları yoktu, soyunup yatacak, kendi bedenleri içinde düş görecek, aynada kendilerine, ya da birbirlerine bakacak zamanları, Yalnız başkalarının gözlerinde görüyorlardı kendilerini –orada ne görebilirlerdi ki?


Hizmetçiler eğilip yerdeki cam kırıklarını toplarken onlara baktım da, yalnız onlardı gülümseyen. Kuşu tanıyorlardı; göz kırpıp ben de gülümsedim onlarla. Hep suçsuzlardır suçluymuş gibi görünen (siz de öyle düşünmüyor musunuz?) Siz de bilirsiniz bunu – eminim.


Zavallı babamın – onu hiç unutmuyorum – kasılmış el gibi bir yüzü vardı, siyah bir perdeyi aşağı çekmek isteyen bir el gibi;


Sanırım taşıyamayacak kadar ağır bir yüktür insanları yönetmek ve komut vermek. Sonunda da herkes yönettiği neyse onunla yönetilir –herkese ve her şeye duyduğu o sınırsız kuşku dışında; sessiz madenden bir hançerdir bir kuşun gölgesinin rastgele bir odaya girişi bir akşam saatinde. Bu yüzden günbegün daha da zorbalaşır zorbalar.


Ölümün bizi pusuda bekliyor olması yeter; nasılsa ölümle insan alışırlar birbirlerine; ve keskinliğini yitirir ikisi arasında geçenler. Beden gevşer, saçların, pencerelerin, gözlerin rengi solar, açılır içine sert kocaman altın bir sikke konulan avuç ve bütün hayatımız bir kasılmaya döner bu sikkeyi tutmak için, onu düşürüp yitirmemek için bir korkuya döner; ellerimizden bir işe yaramaz olmuştur artık, hayatımızın yarısı, hayatımızın tümü işe yaramaz olmuştur. Artık kendiliğinden açılmıştır avuç, direnci tükenmiştir; sikke düşmüş, elimizden alınmıştır. Ama sonu gelmez çabanın derin izleri kalmıştır avuçta. Kaslar gevşemiş, rahatlamıştır. Artık serbestçe kımıldatabilirsin iki elini. Boşalan ellerini korkusuzca sallayarak yürüyebilirsin boşlukta –o eşsiz anlamsızlık içinde yavaşça gezinebilirsin, dişlerinin arasına bir başka bakır sikke sıkıştırılıncaya dek. Ama kandırmayalım kendimizi – babanızın da söylediği gibi – bu yumuşak bedende, istek olduğu gibi kalır, tüm inatçılığıyla; o haklı görülmeyen gecikmişlik duygusu sürer.

….

Kuşkusuz, bir çeşit sığınaktır bellek. Ama o da tükenir, onun da, rastgele ve yabancı bile olsa, yeni görüntülere gereksinimi vardır. Ben bu pencereyi seçtim. Buradan, yarı içerde yarı dışarda, sarkıp bakarken, görüyor ve hatırlıyorum. Hiçbir şey benim değil. Her şey sessiz.


Bazan, az önce kahraman diye alkışladıkları kimseleri de yakarlardı.


İnsan bir başkasının evindeki kapıyı kapıyormuş gibi kapar gözlerini, görmemek, düşünmemek için.


Ama ben gençtim o zamanlar, bunu bilmeyecek kadar genç.


Hiç vaktimiz olmazdı sandallarımızı çıkarıp otların üzerinde dolaşmak, ağaçlardan elma koparmak için.

Yannis Ritsos, Alışkanlıklar da Değişir, Adam Yayınları

Çeviri: Cevat Çapan






Kommageneli Ozan Iason Kleander'in Üzüntüsü (İ.S. 595)

Bedenimin ve yüzümün yaşlanması 
korkunç bir hançerin yarası.
dayanılır gibi değil.
Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı,
merhemlerden az çok anlayan,
düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen.

Korkunç bir hançerin yarası.
Getir merhemlerini, ey Şiir Sanatı,
hiç değilse bir süre sızıları dindiren.

Konstantinos Kavafis




2 Haziran 2026 Salı

Geçtiği Herşeyi Öpüyor Zaman

1.

o gün sait faikindi pera
kimbilir hangi öyküsündendi
o insan kalabalığı
yüzünü seçiyordum yalnızca
aklımda bir asansör yalnızlığı
gümüş astarlı bir sözcük vardı dilinde
hiç kullanılmamış
tadı hala dudaklarımda

2.

adımlarımıza uyardı bütün sokaklar
evler kenara çekilirdi
birden yağmur...
düşerdi peşimize
serin odalarda harfleri
aşk ederdik birlikte

3.

yıldızları havuza bakan
bir bahçenin
çözülmüştüm büyüsüyle

o suya eğiliyordu
bir kuğu beliriyordu

kuğu mu benziyordu gelinciğe
yoksa gelincik miydi kuğu

aklıma bile gelmiyordu bu soru

sözcüklerin sessizliğe çekildiği
o çocuksu ikindide
zaman
geçtiği her şeyi öpüyordu

4.

ne zaman kapıdan girse
kamaşırdı sözcükler
canımı tazelerdi sesi
içimde bir yalnızlık telaşı
çözülürdü ellerim
zamana uzanınca
gölgesi

usulca ayartırdık işte
düzenli bir güz vaktini

5.

başağın burcundaydı dünya
o da öyle
derin bir geceye terledik
yaprak serinliğinde

bir güvercindi
kanadı
sözcükler yırtılırken
en sessiz harflerinde

çapaksız bir sabaha uyandık
başağın ikiz adı silinmişti teninde

6.

aşknişan bir ânı
özenle karşıladı sirkeci garı
birkaç tren daha geldi
insanlar zaten oradaydı

bir kalemim vardı verecek
onunsa bir şiir oldu armağanı

üç harfli bir sözcük gibiydi yüzü
gülüşü manzara
bir harf daha takınsa
hecelerdi adımı:
-ellerimi avuçlarında
yıllarca tutmaya hazırla

şarkılıydım o gece
sigaram keyifle tüttü
düşlerimin arasında

7.

parmak izlerimiz
yakışınca yan yana
baktım
bembeyaz bir gelincikti
yanımda
cennete gitmeden de
şansa inandım
iyi kalpli bir sözcük gibi
yazılınca adıma

8.

rüzgârın anılarını dinledik birlikte
usulca dolaşırken bütün geceyi
tek bir yıldıza basmadık ama
denizde yansıyıp durdu
gözlerindeki dalga deseni
eğilip sözcükleriyle öptük
bal zamanı bu mu anne diyen bir çocuğu

ay dalından düşerken
zambaklar gibiydi yüzünde uyku
ama hâlâ bayramını koruyordu sesi

gecelerden pazartesi
ayların en ağustosu

9.

acıyan bir şey vardı aramızda
bütün sözcükler ağır yaralı
kırgın bir yaprağa gül arardık da
tenimizde güz dalgınlığı

imlâsını bilirdik de bilmesine
yine de yanlış hecelerdik hayatı

10.

birbirimizi suçladık bir gün
affetmek için kendimizi
gece gelip sildi usulca
ağzımızdan sızan sözcükleri*

*nasıl da kalabalıkmışız
biz böyle iletişip durdukça
bu yalnızlığa zaten zor sığarmışız

arada mı kalmıştık, araya giren mi vardı
biz öyle olsun istemezdik ama
bütün yakınlarımız bizi yanlış tanıdı

11.

aslolan sözcüklerdir
tabii
gerisi elbette gevezelik
hadi okuluna yazdır beni
bugün harfleri sen dağıt
dilin gurbetindeyiz nasıl olsa
söze tutsak
hangi tümceye başlasak

12.

susardım duysun diye sesimi
o sözcüklerini bende bilerdi
hem de seve seve
seve seve katlanırdım ben de:
sözcüklere kadar yolum var, demek
peki

13.

bir yüzük verdi bana
hoşçakal sözcüğünden
yakarken ardındaki bütün harfleri

anlatmak uzun

kimbilir kaç yıl sürer daha
bende o gün

14.

kendime baktım da camda
aşk artık yüzümde
tek kat boya

en sevdiğim pencerem yitti
onunla birlikte
cumartesiler,pazarlar, sokaklar yitti
bense günlerdir
yerini yadırgayan bir sözcük gibi

kabzası parıldayan şu yalnızlığa
iki kurşun sıksam
iyi gelecek sanki

15.

koltuğunun yerini değiştirdim dün
yüzün beliriyordu camda
dudaklarından geçen güvercin
tozunu alıyordu sözcüklerin
sen ağzını açmıyordun ama

hadi çevir telefonu
bari dostluğunla oyala

16.

bu akşam da gülümsüyorsun fotoğrafta
gözlerinde taraf tutan bir sevgi
yüzün bana ayarlı
rüzgâr almayan bir sabahtı
ama kokun hâlâ odamda

hem içindeydim o anın
hem de dışında
sen yalnızca şaşırtmıştın
tutan bendim zamanı

17.

susmak da incitir sözcükleri
telefonlar kapanırken sessizce
dar kapımdın sen benim
yalnızca mektupların geçtiği
adresin sır tutmadan önce

hadi artık hadi
bir de benim sesimi dene

18.

artık ben kuruyorum gün doğumuna
başucunda bıraktığın saati
dalıp gidiyor sözcükler

sonra
yelkovan kuşlarını uçuruyor
yokluğunu öpüyorum yastığındaki

bilmem uyanıyor musun

19.

yağmur geceyi sağıyor hâlâ
balığım az önce öldü
alıngan bir karanlık tuttu elimden
bir türlü değiştiremedim ampulü

bu gece sözcüklere ilişmem artık

20.

yalnızca kitaplarını okuyorum nicedir
dokunmak için ellerine
altını çizdiğin satırlarda

sonra gözlüklerim buğulanıyor
hiçbir sözcük harflerini
tutamıyor bir arada

21.

yüreğim kabarmış yalnızca
heyecan yapmışım biraz
haber alacakmışım
kuş ağzında
birden susuverdi
anladım
seni arıyor ama
fincanın aklından bile geçmedi
oysa kartlar her şeyi biliyor:
kılıç kraliçesi
kınkanat sözcüklerin
adına vuran sesi
kupaların kralı
aşkın en keskin yeri

22.

bu sabah resmini kaldırdım raftan
günlerdir kaçırıyordu benden gözlerini

dargın beyaz
takvimlerden önce biten yaz
yalnızca
mutluluğa varsın
ha

23.

yaz bitti
ona özenen sonbahar da
senin alnında biriksin güneş
kış bana yeter
belki bir gün
yalnızlık
geldiğin yoldan gider
diyordum ki
sözcükler de dağıldı
bak
dikkatim gibi
aşk sonsuza dek biter

24.

eylülle yaralı bir akşam üstü
tükürüp kurtuldu
beni
hangi harfi denesem
dilim acıdı
avucumda sözcük ölüleri

yüzüğümün izi kaldı benimle
yüzümü usulca yağmura dönüp
özenle silindim
nefretinden de

25.

avucundan havalanan
o öpücük vardı ya
dudağıma değdiğinde kanadı
o günden beri mendil gibi kullandım
bütün sözcükleri

ama artık öylesine unutsan ki
diyorum
ben bile bir daha
hatırlayamasam seni

Enver Ercan (21 Ocak 1958 - 22 Ocak 2018)



1 Haziran 2026 Pazartesi

Ömrümü Böyle Uzatıyorum

Ağaçları suluyorum durmadan
Işığın ve rüzgârın peşinde
Uzun yürüyüşlere çıkıyorum
Yerimi çocuklara veriyorum
Parklarda ve otobüslerde
Çocukları büyüklerden çok seviyorum
Bir genç kızın halka halka gülüşü
Duvar diplerinde soluklanan ihtiyar
Aynı hazzı veriyor aynı yalınlıkla
Gökyüzünü biçimleyen bulutlar.

Eğiliyorum toprak, eğiliyorum sular
Bir kıyısız zamana kanat vuruyor
Üzerimden uçan bütün kuşlar.
Dört mevsim bire indi uzaya uzaya
İyimser, geniş, dingin ve turuncu.
Kimseleri kıskanmıyorum artık
Kimselere gücenmiyorum
Gerilerde kaldı, çok gerilerde
Hayatın yüreğime verdiği acı
Işıklı vitrinlerin gövdemdeki kırbacı.

Yeni bir gülümseme edindim yüzüme
Bozkır sabrında ve tenime yakışan.
İnsanların çevremde açtığı yalnızlığı
Yine onlarla doldurmak için
Güneşle birlikte çıkıp yataklardan
Ay ışığı ile dönüyorum evlere
Azalan ömrümü böyle uzatıyorum.

Şükrü Erbaş, Bütün Mevsimler Güz, Everest Yayınları



Kum ile Su

Ben, duvar diplerini giyineceğim
Kimseye kapısından yakın olmayacağım
Ağzımı kuyulara vereceğim
Beni kim beklemiyorsa ona gideceğim
Otların ıssız mevsimini seveceğim
Bir yağmur hükmü olacağım
Mutluluğu pişmanlığı bir bileceğim
Sitemlerinizden eksileceğim
Kum sahiplerine suları göstereceğim
Kimin uzağı varsa kalbi var diyeceğim
Kirpilerin sevgisini soracağım size
Kılavuzum yalnızlık olacak
Ömrümü hiçbir yakınlıkla örtmeyeceğim
Babamı bende yaşatmayacağım
Güven duygunuzdan tiksineceğim
Çocuklarımdan çekileceğim
Hayalden başka gerçeğim olmayacak
Sevginizle yatışmayacağım
Bir tek alın çizgisine eğileceğim
Zaman hep sizi çoğaltacak
Bir harf bile etmeyecek kalbimden geçenler
Beni sevmeyeceksiniz bileceğim
Işıkları tarif edeceksiniz durmadan
Düzgün cümlelerinize yenileceğim
Sevincin yoksulluğunu göstereceğim size
Ayrılığın özgürlüğünü öğreteceğim
Aralık kapılarda fotoğrafınızı alacağım…
Kirpiklerimden çırpıp kalabalığın zamanını
Ey buğusuz taşlar
Size geleceğim…

Şükrü Erbaş



İzleyiciler