12 Eylül 2026 Cumartesi

Önce Ekmek

Geceydi. Ayten, tavanda yanan ufacık ampulün ışığında sırtüstü uzanmıştı sedire. Elinde günlük bir gazetenin haftadan haftaya verdiği eklerden biri. Görmeden bakıyordu. Oysa neler yoktu ekin o sayfasında, genç kız kalplerini hoplatacak!.. Eldivenlerden söz ediyordu ek. Kumaş, yün, saten, podanj, desenli, desensiz. On beş liradan yetmiş beş liraya kadar. Sonra pudriyerler. Gümüş, sarı maden. Yetmiş beş liradan üç yüz liraya kadar. Bilezik, tarak, çeşitli kolyeler, gece ayakkabıları, botlar, çantalar, sonra gece elbiseleri, şapkalar, boneler, orlon, yün, naylon kazak, bluzlar, tuvalet makyaj takımları, vazolar, şekerlikler, seramikler... Elindeydi ek, bakıyordu oysa, görmüyordu. Artık, ne olursa olsun okula bir tekme, çalışacaktı. Az sonra kimbilir hangi İstanbul şaraphanesinden fitil gibi sarhoş dönecekti babası. Açacaktı ağzını yumacaktı gözünü:
"Bıktım, usandım sizden Hanım. İşler akıntıya gitti, kazanamıyorum diyorum, anlamıyor musunuz? Maksadınız beni öldürmek mi? Ben ölünce çalışmaya köpek gibi razı olmayacak mısınız? Sen de çalış, kızın da çalışsın, varsayın ki öldüm, geberdim yahu..."
Bir zamanlar ilkokula kuş cıvıltılarını hatırlatarak gidip geldiği mahalle arkadaşlarından pek çoğu gibi, o da artık veda etmeliydi ortaokula. Ortaokula, ardından gelecek liseye, üniversiteye, doktorluğa. Yarı aç yarı tok, birbirini kesen sokaklarla dolmuş, otobüslerin vızır vızır gelip geçtiği caddeleri yaya, beş parasız ama hiçbir şeye imrenmeden, hiçbir şeye benim olsa diye bakmadan, iç geçirmeden gidip gelişlere de elvedaydı artık. İlkokuldan sonra öğrenime sırt dönüp ekmek ardında koşan arkadaşları gibi, o da trikolarda çalışacaktı. Annesi kaç kez iki gözü iki çeşme:
"Aman yavrum, bakma sen babana. Oku, hevesin de var, bırakma okulcuğunu, Biz bugün varsak, yarın yokuz!"
Elindeki eki attı.
Babası hiç olmazsa annesinin çamaşıra, temizliğe falan gitmesini istiyor, zorluyordu. Gecelerce dinlemişti kavgalarını, gözyaşları içinde:
"Babanın savcı olduğu devirler tarihe karıştı hanım. Eski çamlar bardak oldu, bardak!"
"Bağırma. Komşulardan utan. Ele güne karşı rezil olduğumuz yeter!"
"Artık rezalet de, vezaret de vız gelir bana!"
"Bana gelmez. Kızımız var. Çocuğunun geleceğini düşün."
"Beni düşündüler mi? Benim geleceğimi düşündüler mi? On beşimde yoktum boynuma işporta takılıp sokaklara salıverildiğimde. Benim canım yok muydu? Ben insan değil miydim? Ben okumak istemiyor muydum? Okuyan, birer meslek sahibi olan arkadaşlarıma hâlâ içim yanarak bakmam mı? Kim acıdı bana? kim çekti benim nazımı?"
"Neden evlendin? Niçin çocuk yaptın?"
"Pencerede yolumu gözetlemesen, romanlarımın arasına aşk mektupları koymasan..."
"Sussss!"
"Ne var, gene komşular mı?"
"Hayır, kız uyanıktır belki, duyar, ayıp olur!"
"Duysun, duysun be! Neyimeydi benim evlenmek. Hem de koskoca bir savcı kızıyla? Çalışan bir kadın yeterdi de artardı bana. Sırt sırta verir, birbirimize yük olmadan..."
"Evet, öylesi daha iyiymiş ama, geçti."
"Geçtiyse, zararın neresinden dönülürse kârdır. Madem kızının okumasını istiyorsun, tahtaya git, çamaşıra git, aşçılığa git. Beni düşünme, kızını düşün!"
"..."
"..."
Yorganın altında sıcak gözyaşları dökerek gecelerce dinlemişti. Dışarda karlar savrulur, acı rüzgâr kendini yerden yere çalar, sonra baharlar gelir, evde gecelerce süren bu atışma değişmezdi. Annesi sızılı, kalbi pır pır, gözlerinden kara kara gölgeler uçuşan, dermansız kadın, nasıl giderdi el kapılarının tahtası, çamaşırı, yemeği, söküğü, dikiğine?
Kirası aylarca ödenmeyen evin sokak kapısı çalındı. Ayten anladı. Fırladı sedirden, koştu açtı. Babasıydı, Şarap kızılı vurmuş ablak, koskocaman yüzüyle öfkeli, girdi içeri. Bakmadı bile yüzüne kızının. Çalışsınlardı efendim, şaraphanedeki emekli haksız mıydı? "Baktım işler gitti akıntıya. Emeklilik maaşı yetmiyor. Oğlanlarla kızı seferber ettim. Şimdi her biri de işte. Evimize bet bereket geldi, bet bereket!"
Sonra da eklemişti:
"Önce ekmek!"
Altları delinmiş, sarısını atmış, kat kat pençeli ayakkabılarını çıkardı, ağır ağır çıktı merdiveni. "Önce ekmek!"ti. "... Sonra başkası. Okumak, bir meslek sahibi olmak, evet ama neyle? Önce ekmek, sonra her şey. Hayhayım gitti vay vayım kaldı. Bir bu kadar daha yaşayacak değilim. Bana ne kızımın ben öldükten sonraki doktorluğundan? Kendi gibi bir doktor yahut eczacıyla evlenir, ooooh keka."
Az önce kızının sırtüstü uzandığı sedire kendini bıraktı.
Ayten çok eskiden olduğunca, geldi, babasının dizine oturdu. Kolunu boynuna attı. Adam birşeyler sezerek okşadı kızının gür kumral saçlı başını. Yolda karısı için düşündüğü çok ağır şeyleri unutuverdi. Oysa gene pek çok gecelerde olduğunca sövüp sayacak, en çok karısının "savcı" babasını karıştıracaktı.
"Okulu bırakıyorum babacığım!"
Adam, birden tokatlanmışçasına şaşırdı:
"Niçin?"
"Çalışacağım."
"Nerede?"
"Trikolarda.  Arkadaşlarım var orada çalışan. İlk zamanlarda pek bir kazanç yokmuş ama, zamanla, ustalaştıkça, hem biliyor musun, onlarla çalışacağım diye öyle sevindiler ki. Yarın sabah gidiyorum."
Günlerden beri kızıyla karısının çalışmasını isteyen babanın içinden pişmanlığa, acımaya dair bir şeyler geçti. Ağlayacak kadar duygulandı. Gırtlağına bir şeyler sokulmuşçasına huzursuzluk duydu. Belli belirsiz,
"Hanım!" diye seslendi, "Hanımcığım!"
Uzun boylu, kupkuru, renksiz kadın, sabunlu ellerini kirli önlüğüne kurulayarak geldi:
"Efendim?"
Adam konuşamadı: "Bu kız çalışmak istiyormuş, haberin var mı?" diyemedi. Dese boşanacak, ağlayacaktı. Karısına uzun uzun baktı,  bakıştılar. Ayten babasının ayakucunda dikiliyordu. Parmaklarıyla oynuyor, veda ettiği okulunu, daha çok bayıldığı sevdiği kimya dersini düşünüyordu. Kimya, biyoloji, aritmetik. Yarın için hazırlanacak yığınla ödevi vardı. Şimdi otursaydı masa başına gece yarısı hazır olabilirdi ancak. Ama yıllardan beri ilk kez kimyacı, belki de aritmetikçi, Ayten’i soracak, arkadaşları: "Gelmedi efendim," diyecekler, öğretmeni şaşırtacaklardı. Yıllar yılı okula kırk derece ateşle gelip tüm zorlamalara karşı eve dönmeyen Ayten neden gelmezdi? Niçin? Oysa onunla övünüyorlardı. Biyoloji öğretmeni aklına sokmuştu asıl doktor olmasını. Bir de komşuları varisli Hediye Nine. Yıkıldım yıkılacak bir ahırda terk edilmiş, yetmişlik bir kadındı. Komşular elbirliğiyle yiyecek, arada eski teneke mangalına kömür ateşi, sırtına geçirecek üst baş vermeseler, yapayalnız çıldırmasa bile, acı rüzgârların kendini yerden yere vurduğu gecelerden birinde, belki de sabaha sağ çıkmazdı.
"Hediye Nine?"
"Yavrum."
"Ben doktor olunca seni muayenehaneme alırım, varislerini tedavi ederim..."
"İnşallah kızım."
"Sırtına beyaz bir iş gömleği, ayaklarına yeni ayakkabı."
"O zaman beni unutursun kız?"
"Unutmam Hediye Nine, vallahi unutmam!"
"Ya unutursan?"
"İki gözüm kör olsun ki unutmam ha!"
"Aman yavrum o nasıl laf? Düşmanların gözü kör olsun. Unutsan bile, değil mi ki bu kadar düşünüyorsun, bu da yeter bana."
Dışarıda sulusepken mahalleye saldırıyordu gene. Aklına Hediye Nine geldi. Koştu mutfağa. Bir kap aldı, mercimek çorbası doldurdu; bir parça ekmek, kocaman bir baş soğan, biraz tuz. Babasıyla annesinin ne konuştukları umurunda bile değildi. Evden yıldırım gibi fırladı. Sulusepken az kalsın uçuracaktı. Kurşun gibi daldı Hediye Nine'nin yarı aralık kapısından içeri. Az önce bir komşu bir parça kömür ateşi götürmüştü. Sırtında yorgan adına lime lime mitil, kapanmıştı ateşe. Elli beş yıl önce İstanbul'un gene böyle mahalleyi döven sulusepkenini düşünüyordu düşündüğünü seçemeden. On beş yaşındaydı. Zeyrek’in arka mahallelerinden birinde, saçakları dantela gibi işli kocaman bir ahşap evin merdivenlerini genç ayaklarıyla kurşun gibi iner çıkar, karların savrulduğu, ayazların kestiği erken sabahlarda, dirseklerine kadar çemirli tombul kollarıyla su taşırdı köşe başındaki çeşmeden.
"Hediye Nine bak, ben geldim!"
Uyandı elli beş yıl önceki İstanbul’un sulusepken sabahından. Baktı Ayten’e:
"Hoş geldin yavrum!"
"Ne düşünüyorsun?"
"Bilmem."
"Bak sana mercimek çorbası, ekmek, bir de ne getirdim, bil bakalım!"
Bilirdi, bilirdi:
"Soğan mı?"
"Al. İyi ettim mi?"
"Sağol yavrum. Allah iki cihanda aziz etsin!"
Sonra çorba sahanı, ekmek, soğanı oracığa bırakıp doğrulmakta olan kızın kumral başını avuçlarıyla tuttu, yanaklarını öptü:
"Ayten," dedi. "Aytenim benim, yavrum. Sen doktor oluncaya kadar bekleyeceğim, ölmeyeceğim. Karar verdim. Senin doktor olmanı bekleyeceğim!"
Ayten kendini tuttu.
"Kaç yıl vardı doktor çıkmana Ayten?"
"Sekiz."
Hediye Nine parmaklarıyla hesapladı. O zaman yetmiş sekiz yaşında mı olacaktı? Mümkün müydü? Sekiz yıl daha yaşayabilir miydi? Ama bunları genç kıza açık edemez, onun neşesini kaçıramazdı.
"Muayenehaneni silip süpüreceğim. Hastalarına bakacağım. Sen de benim varislerimle şekerimi, midemdeki yelleri, bağırsak ağrılarımı iyi edeceksin değil mi?"
Ayten kendini zor tutarak, "Tabii tabii," dedi her zamanki gibi.
Sonra dışarının sulusepkenini yıldırım gibi geçti.

Orhan Kemal, Önce Ekmek, Everest Yayınları, S.1-7

(1969 Sait Faik Hikâye Ödülü, 1969 Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü)









10 Eylül 2026 Perşembe

Bugün de Ölmedim Anne

Yüreğimi bir kalkan bilip, sokaklara çıktım
Kahvelerde oturdum, çocuklarla konuştum
Sıkıldım, dertlendim, sevgilimle buluştum
Bugün de ölmedim anne

Kapalıydı kapılar, perdeler örtük
Silah sesleri uzakta boğuk boğuk
Bir yüzüm ayrılığa, bir yüzüm hayata dönük
Bugün de ölmedim anne

Üstüme bir silah doğruldu sandım
Rüzgâr, beline dolandığında bir dalın
Korktum, güldüm, kendime kızdım
Bugün de ölmedim anne

Bana böylesi garip duygular
Bilmem niye gelir, nereye gider?
Döndüm işte: acı, yüreğimden beynime sızar
Bugün de ölmedim anne

1979

Ahmet Erhan

Resim: Ayşegül Öngel, Tuval Üzerine Akrilik Boya




Tomris Uyar İçin Bir Şiir Kurma Çalışması

seni sonsuz biçiminde buldum o biçimi almıştın
sandviçlerle, kötü şehirle, terle başbaşa kalmıştın

yürüdü üstüne herkesin neonu, herkesin babaannesi
herkesin en eski olan kökü, en eski hanesi

yeşili bozup suya çevirdin, akşamı sonsuz uzattın
ne buldunsa o akşama uygun, ne buldunsa ona kattın

perdeler uzundu, rüzgâr kısa, masalar üç bacaklı
masalar dört bacaklı, rüzgarlar uzun, perdeleri kısalttın

sen bir atmacanın en uzun çığlığısın her tür gökte
göğü büyüttün, otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın

yıkılan bir kedi bir süre olarak doldurur sesini
seversin bir kanaryanın sesinden çok kendisini

denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın
bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın

seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
çünkü her şeyin birbirine uygununu sen bulursun

gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle

Turgut Uyar

Resim: Sunay Şentürk. Kağıt Üzerine Suluboya



9 Eylül 2026 Çarşamba

Nilüfer

Bu ikinci şiirim sana
Kaç bin yıl sonra yeniden
Ak kağıt üste
Kor
Sen daha küçüktün bense kayıp çapraz bilmeceler
Kara tahta, üzgün tebeşir
hayat o güzel ırmak işte
İçinde nilüfer gezen çocuklar
Her gece yitirip annesini arar

Koşarken hayata takılan gözyaşlarımız mı ne
Güneş altında şapkası da yok ki
Çocukken bizi taştan başka kim anlar
Ah! kaç entarin vardı senin hiç bilmem
Üstü kırmızı kiraz
muhtemel
daha küçükken acıttılar
gözlerin
"tren gelir hoş gelir"
Belki bundan benim durup dururken bir yerlere gitme isteğim

Sor unutulmuş çocukluğunu arayan kızım
O bahçenin ortasında
Aşk ölüme başkaldırır değil mi
Susar dalında son gül
haykırarak gözleriyle her şeyi

O bir örnek iki siyah gömlek
Bende unuttun
Ya yitirirsem diye
armağan almışım sana
bilmeden

Öyle çok şey var ki bende bıraktığın
bilmeden
Durgun suya hasret kızım
Ateşin çocuğu
Ak kağıt üstüne açan Nilüfer...

Yelda Karataş



8 Eylül 2026 Salı

Ayrılık Kavşağı

Hava dona dönüyor
kar kokuyor ortalık
bu türkü bitebilir
kuşsuz kalır gökyüzü
iskandiller boşuna
demiştim bir şiirimde
aşk hesaptan anlamaz ki

Saçları ak pak oldu
küheylan yıllarımın
kayalardan sekerek
dağlara akan sular
ipince bir dönemeçte
taşları dağ sandılar
ele geçirdi ömrümü
ıssızlıklar mevsimi

Ben 'a' diyorum ısrarla
'z' de karar kılıyor
ömrüme aşk sandığım
kuşlar benim avluma
güller benim bahçeme
gürül gürül akıyor
ellerimden tutup da
yolumu gösterenin
çöl kokuyor soluğu

Birlikte çektirdiğimiz
fotoğraflar bizim değil
aynı düşü gördüğümüz
aşk yorgunu gecelerin
yorgun sevdalıları
bizler değiliz artık
ince bir hesapmış hayat
öğrenemedim gitti

Bülent Güldal

Resim: Rukiye Garip, Suluboya Çalışma






Alacakaranlığa İlenç

"Olmaz ol alacakaranlık!
Yerin dibine bat alacakaranlık!
Evin ocağın sönsün alacakaranlık!
Onulmaz dertlere düşesin de sürüm sürüm sürünesin alacakaranlık!
Dilerim, ettiğini bulasın, kan kusasın...
Sancıdan, sızıdan inleyesin!
Canalıcıya can vermeyesin.

Alacakaranlık, ne karanlıktır, ne aydınlıktır; ikisi ortası, aydınlıktan uzak, daha çok karanlığa yakın.
Alacakaranlık bir kandırmacadır, aldatmacadır, yutturmacadır, oyalama, gözboyamadır.
Karanlık, gecedir, her gecenin de bir sabahı olur.
Ama alacakaranlıkların hiç yoktur sabahı, bir sürüncemedir, sürer gider...
Ne aydınlık, ne karanlık...
Varsa da yok...
Yoksa da var...
Var gibi de yok,
Yok gibi de yine var...

Kanunlar hem var, hem yok...
Kimine var, kimine yok.
Kimi zaman var, kimi zaman yok.
Kimi yerde var, kimi yerde yok.
İnsan hakları, hani varımsı da yokumtrak;
Demokrasi; demokrasisimsi...
Sosyal adalet; sosyal adaletimsi...

Varımtrak yokumsu...
Tatlımtrak acımsı...
Salımtrak ama çarşambamsı...
Batılımsı da doğulumtrak...
İlerimsi de biraz gerimtrak...

Alacakaranlık, insanlara karanlığın aydınlıktır diye yutturulmasıdır: karanlığımsı da aydınlığımtrak...
Karanlık, aydınlığın düşmanıdır.
Alacakaranlık, hiçbir şeyin ne dostu, ne de düşmanıdır.
Alacakaranlık ne tezdir, ne antitezdir, ne sentezdir.
O, allahın belası pis bir şeydir.

Olmaz ol alacakaranlık!
Başın kelola!
Gözün körola!
Yerin dibine bat da bir daha çıkma!
Gel ey aydınlık, gel!"

Aziz Nesin, Azizname, Alacakaranlık

Yücel Erten (Sahneye Uyarlayan), Azizname 95, Mitos-Boyut Yayınları, Oyun Dizisi



6 Eylül 2026 Pazar

"Yasalar örümcek ağı gibidir, sinekleri ve diğer küçük böcekleri yakalamak için yapılmıştır"

Dilsizlerin dilini çözen işkence sayesinde pek çok tutuklu işlemediği suçlardan tutuklu; çünkü özgür bir suçludansa parmaklıklar arkasındaki bir masum tercih edilesidir. Diğerleriyse bazı generallerin kahramanlıkları yanında çocuk oyunu kalan cinayetlerini ya da bizim tüccar ve bankerlerimizin dolandırıcılıkları ya da politikacıların ülkenin bir parçasını sattıklarında aldığı komisyonların yanında şaka gibi görünen soygunlarını itiraf ettiler. Askeri diktatörlükler artık yok, ama Latin Amerika demokrasilerinin cezaevleri ağzına kadar tutukluyla dolu. Tutuklular doğal olarak yoksul; çünkü yeni açılmış bir köprü çöktüğünde, kasaları boşaltılmış bir banka devrildiğinde, çimentosuz inşa edilmiş bir bina yıkıldığında kimsenin hapse girmediği ülkelerde yalnızca yoksullar cezaevine girer.  

Yoksulluk üreten iktidar sistemi kendi ürettiği umutsuzlara karşı da acımasız bir savaş ilan ediyor. Yüz yıl önce, Georges Vacher de Lapouge ırkı saflaştırmak için daha çok giyotin talep ediyordu. Bütün dâhilerin Alman olduğuna inanan bu Fransız düşünür doğal ayıklanmanın hatalarını, keza suçluların ve yeteneksizlerin telaşa düşüren çoğalışını yalnızca giyotinin düzeltebileceğine ikna olmuştu. Sert bir elin sosyal terapi uygulamasını isteyenler, "En iyi haydut ölü hayduttur," diyor şimdi de. Toplum, boşta gezenlerin ve uyuşturucu müptelalarının doldurduğu varoşların tehdidi karşısında, halk sağlığını yasal olarak savunmak adına öldürme hakkına sahip. Sosyal sorunlar kriminal sorunlara indirgendi. Ölüm cezasından yana gitgide büyüyen bir çığlık işitiliyor. Ölüm cezasının cezaevlerindeki harcamalardan tasarruf ettiren adil bir ceza olduğu, sağlıklı bir caydırıcı etki yaptığı ve olası bir tekerrür ihtimalini ortadan kaldırarak suçta tekrar sorununu çözdüğü söyleniyor. Ölerek öğreniliyor. Latin Amerika ülkelerinin çoğunda yasalar ölüm cezasına izin vermiyor. Bununla birlikte, açtığı her uyarı ateşi bir şüphelinin ense köküne isabet eden polisiyle ve dokunulmazlık zırhına bürünüp katliamlarına fütursuzca devam eden ölüm mangalarıyla devlet terörü, bu cezayı uygulamayı sürdürüyor. Devlet, ister kanunla olsun ister kanunsuz, insan katlini, tasarlayarak, kalleşçe ve ayrımcılıkla uyguluyor; ama devlet ne kadar çok adam öldürürse öldürsün, "hiç kimsenin toprağı"na dönüşen sokaklardaki çatışmalar katlanarak artıyor.

İktidar yararsız otları tekrar tekrar biçiyor ama kendi hayatına kastetmeden köküne saldıramıyor. Suçlu mahkûm ediliyor ama onu üreten makine değil; tıpkı uyuşturucu kullanıcısının mahkûm edilip, kimyasal avuntu ve kaçış yanılsaması ihtiyacı yaratan hayat biçiminin mahkûm edilememesi gibi. Her seferinde daha çok insanı sokaklara ve cezaevlerine gönderen ve her seferinde daha çok umutsuzluk ve öfke üreten bir sosyal düzen, sorumluluğu üstünden böyle atıyor. Yasalar örümcek ağı gibidir, sinekleri ve diğer küçük böcekleri yakalamak için yapılmıştır, ama büyük kan emicilerin yolunu kesemez, diye belirtiyor Daniel Drew. Yüzyılı aşkın süre önce şair José Hernández, yasaları, kendisini kullanana asla saldırmayan bir bıçakla karşılaştırmıştı. Ama resmi konuşmalarda yalnızca paçayı sıyıramayan mutsuzlar için değil de herkes içinmiş gibi söz ediliyor yasalardan. Yoksul suçlular filmin kötü adamları, zengin suçlular senaryoyu yazıyor ve oyuncuları yönetiyor.

Eduardo Galeano, Tepetaklak (Tersine Dünya Okulu), Sel Yayınları, S.97-98

Çeviri: Bülent Kale



25 Ağustos 2026 Salı

Yazkurusu

Anladım yazkurusuyum ben
zeytinine kadar yağmalanmış…
Sararıp solmada üstüme yok
Güzün işi kolay, çıplağım hazır
Al beni taşlara vur, kışlara vur, kim karışır?

Al beni rüzgârın önüne at, diline düşür, gıkım çıkmaz!
Uyandır en azgın suları başıma dola
Kanatlarım sürüklenmek için yaratılmış
Göğsümde çığlıklar düğümlenir art arda
gölgemse takılır kalır çalılıklara

Anladım yazkurusuyum ben
kuyusu delik deşik, ağlamaklı…
Kıyımda kalan son maviyi
yaraya dönüştürmüş yoktan bir sıyrık…
Aşk damla damla çekilmiş kanımdan

Kalbimse yanıtsız bir soru imidir artık!..

Ahmet Günbaş

Resim: Turan Enginoğlu



17 Ağustos 2026 Pazartesi

belma sebil

seni ben kallavi sokağı'nda gördüm
sen beni görmedin görmedin
kapıları çaldım adını sordum
söylemediler öğrenemedim
seni ben kallavi sokağı'nda gördüm
bir daha görmedim bilmedim
belma sebil adını yakıştırdım
aklıma geldikçe her sefer
gözlerinin mavisini bitirdim
saçlarının siyahına başladım

kallavi sokağı'nda güvercinler
benim karanlık istanbul'um
bir esnaf kahvesine oturdum
belma sebil ya geçti ya geçer
rüzgârını içime doldururum
kallavi sokağı'nda güvercinler
bunca yıl sönmemiş umudum
nisan değilse mayıs
perşembe değilse pazar
ben belma sebil'i bulurum

Attilâ İlhan

Resim: Turan Enginoğlu



16 Ağustos 2026 Pazar

Eskiden

Ne güzel insanlar vardı eskiden.
Çocukluğumuzu kaplamışlardı.
Bize masal anlatırlardı
Cinlerden, perilerden.
Büyük anneler, büyük babalar vardı.
O zaman hepsi uzaktı ölümden.
Hem sevdirir hem korkuturlardı.
Acı hikâyeleri bile tatlı başlardı.
Demek bunun için gittiler hikâyelerden.
Ne güzel insanlar vardı eskiden.

Ne güzel şarkılar vardı eskiden.
Gençliğimizi donatırlardı.
Hep iyi şeyler hatırlatırlardı
Geçip gitmiş devirlerden.
Sevgi ve ümid yaratırlardı.
O zaman her şey uzaktı ölümden.
Yanık şarkılar bile neşeli başlardı.
İster istemez saadet taşardı
Gamsız günlerimizden.
Ne güzel zamanlar vardı eskiden.

Ne güzel şarkılar vardı eskiden.
Hayâl içinde yaşatırlardı.
Güldürür ağlatırlardı
Duymadan biz, düşünmeden.
Her an bir asır kadardı.
O zaman herkes uzaktı ölümden.
Candan sevdiklerimiz vardı.
Hepsi başka güzeldi, bizi tanımazlardı.
Bütün yollarımız geçerdi gül bahçelerinden.
Ne güzel zamanlar vardı eskiden.

Özdemir Asaf, Dünya Kaçtı Gözüme,Yuvarlak Masa Yayınları, 1955

Fotoğraf: Karaköy Meydanı, İstanbul, 1958



Ölümüne Mecaz

    Evvel gidenlerin anısına.

Bunca yaştan sağ çıktım.
Ölümü oyalamakla geçiyor günler.

Bunca sokaktan sağ çıktım.
Tek sözcüğe rastlanmıyor sokaklarda
kalbimi oyalamakla,
mecazları tamir etmekle,
geçmişimi havalandırmakla
geçiyor günler.

Bunca kitaptan sağ çıktım.
"Ölüm" dahil ne çok şeyi tarif ettim de
ölen, öldürülen arkadaşlarımı tarif edemedim...

Bunca kalpten sağ çıktım...
Kabuğun yaradan,
dalın ağaçtan,
yaprağın daldan,
insanın doğadan hatıra olduğunu
bazen bildim bazen bilemedim.

Bunca şiirden sağ çıktım...
Ne çok şiiri, mecazı ve anlam ölümünü hatıra ettim.

Bunca ateşten sağ çıktım...
Külü tecrübe etmeyen 
ateşle göz göze geldiğimde,
"Ölüm ki ömürden hatıradır" deyip sustum. 

Bunca sırdan sağ çıktım.
Ölümü hatırladıkça kalbini eşeleyip duruyor insan
kalbini hatırladıkça ölümü eşeliyor.

unca unutmadan sağ çıktım.
İnanılması güç bir ânındayız tarihin
son ölenimiz üzerinden ne kadar zaman geçti
kaç kitap, kaç gözyaşı öldü
kimse hatırlamıyor. 

Bunca yenilgiden sağ çıktım.
İnsanın düğümü ne çokmuş, 
bir el tarafından ipsiz bağlanmak gibiymiş aşk ve ömür.

Bunca yaştan sağ çıktım.
Biri bizi ateşe, aşka benzetse
ve ölüme hiç sıra gelmese...

Sezai Sarıoğlu



15 Ağustos 2026 Cumartesi

Melez Zamanlar

Şifa dağıtıyor ölü bir tarihin hortlakları 
24 Saat açığız diye haykırıyor 
buna karşın yarın acenteleri 

Heveslerin insanıysa şaşkın
Yurttaşın zihni parçalanmış

"bakınız.." diye giriyor söze, kadrolu televizyon tartışmacımız...

Kısmen polis 
Kısmen hırsız  
Kısmen dikkatli 
Kısmen dalgınız 

"Her şeyden önce..." diyerek başlıyor yazısına, her günkü köşe yazarımız...

Kapitalistiz, feodaliz
post-modern ve de oryantaliz

"Yapılan son araştırmaya göre..." diye bilgilendiriyor bizi, saçaklı Web-a Sayfamız...

İşçiler patron oldu (Yaşasın!) 
Patronlar çağ atlamış (İnanırsanız...)

Sızlanıp duruyor cim (Savcısının) karnında, itirafçının itirafçısı itirafçımız...


Hidayete erecek diyorlar bazılarımız, alışacağız
"Münkirler cehenneme!" giderlerse, arayacağız
"Size gelsin" diyor, "bu unutmak şarkısı", sesler süvarisi arkadaşımız: 
"Şiir bir ülkenin vicdanıdır derlerdi eskiden, billahi yalandır."

Dip su gibidir, kimi deli çay gibidir kavimler, gelirler
Sevgili gibidirler
Kısmen sadık eş, kısmen metres kadın
Kısmen işbirlikçi, kısmen yurtseverdirler
Çağdaş, tutucu, laik, dindar, milliyetçiler
Bazı Türk, bazı Kürt, bazı Çerkez  
Eskiden Alevi, sonradan Sünni’dirler

"Bu kararlı karmaşanızı sakın bir yana bırakmayınız!" 
diye öğütlüyor, dolaylı dilleriyle, emekli büyükelçiler... 

Kısmen cüz, kısmen bütünüz 
Asılız, aslı gibiyiz, suretiz; dahi kopyayız... 

Tarafsız bir dille aktarıyor merkeze, bütün bu olanları, yabancı gözlemciler...

Durum endişe verici kimine göre
Oldukça ümitli, ötekine sorsanız

"Ündür yorumu bugünün" diyor, yedi-yedi atan bir zar sahibi derken gökdelenlerden...
 
Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses
Deniz Baykal, Recep Erdoğan'ız 

Bense; şairliğe vurdum kendimi,  yalan yanlış yazarım...

Vesaire, vesaire, ardından üç noktayız 
Herkesiz... her şeyiz... birazız... fazlayız...
Hiçbir şey... de diyebiliriz buna... hiç kimse... 
bir... diğer... bir başka... deyişle...

Bir ad arıyorum, ana rahminde zavallı bir bebek 
gibi kıvrılmış bugüne...

Ana rahminde mi, zavallı mı, bir mi, bebek mi
kıvrılmış mı, bugün mü, diye diye...

Bilmenin peşinde kaybettiklerime ağlarım.

Ferruh Tunç



İzleyiciler