15 Ağustos 2026 Cumartesi

Melez Zamanlar

Şifa dağıtıyor ölü bir tarihin hortlakları 
24 Saat açığız diye haykırıyor 
buna karşın yarın acenteleri 

Heveslerin insanıysa şaşkın
Yurttaşın zihni parçalanmış

"bakınız.." diye giriyor söze, kadrolu televizyon tartışmacımız...

Kısmen polis 
Kısmen hırsız  
Kısmen dikkatli 
Kısmen dalgınız 

"Her şeyden önce..." diyerek başlıyor yazısına, her günkü köşe yazarımız...

Kapitalistiz, feodaliz
post-modern ve de oryantaliz

"Yapılan son araştırmaya göre..." diye bilgilendiriyor bizi, saçaklı Web-a Sayfamız...

İşçiler patron oldu (Yaşasın!) 
Patronlar çağ atlamış (İnanırsanız...)

Sızlanıp duruyor cim (Savcısının) karnında, itirafçının itirafçısı itirafçımız...


Hidayete erecek diyorlar bazılarımız, alışacağız
"Münkirler cehenneme!" giderlerse, arayacağız
"Size gelsin" diyor, "bu unutmak şarkısı", sesler süvarisi arkadaşımız: 
"Şiir bir ülkenin vicdanıdır derlerdi eskiden, billahi yalandır."

Dip su gibidir, kimi deli çay gibidir kavimler, gelirler
Sevgili gibidirler
Kısmen sadık eş, kısmen metres kadın
Kısmen işbirlikçi, kısmen yurtseverdirler
Çağdaş, tutucu, laik, dindar, milliyetçiler
Bazı Türk, bazı Kürt, bazı Çerkez  
Eskiden Alevi, sonradan Sünni’dirler

"Bu kararlı karmaşanızı sakın bir yana bırakmayınız!" 
diye öğütlüyor, dolaylı dilleriyle, emekli büyükelçiler... 

Kısmen cüz, kısmen bütünüz 
Asılız, aslı gibiyiz, suretiz; dahi kopyayız... 

Tarafsız bir dille aktarıyor merkeze, bütün bu olanları, yabancı gözlemciler...

Durum endişe verici kimine göre
Oldukça ümitli, ötekine sorsanız

"Ündür yorumu bugünün" diyor, yedi-yedi atan bir zar sahibi derken gökdelenlerden...
 
Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses
Deniz Baykal, Recep Erdoğan'ız 

Bense; şairliğe vurdum kendimi,  yalan yanlış yazarım...

Vesaire, vesaire, ardından üç noktayız 
Herkesiz... her şeyiz... birazız... fazlayız...
Hiçbir şey... de diyebiliriz buna... hiç kimse... 
bir... diğer... bir başka... deyişle...

Bir ad arıyorum, ana rahminde zavallı bir bebek 
gibi kıvrılmış bugüne...

Ana rahminde mi, zavallı mı, bir mi, bebek mi
kıvrılmış mı, bugün mü, diye diye...

Bilmenin peşinde kaybettiklerime ağlarım.

Ferruh Tunç



Kırkikindiler

"Bu sarı, tok tütünü senin için
ayırdım: senin için soydum
domatesin kabuğunu, senin için
dildim, tuzladım."

"Senin için perdaha çektim içimdeki
hayvanı; gövdemi yaya, burguya
aldım senin için. Bu koku, bu kor,
bu gemsiz istek senin açlığın için."

"Toprak suya doydu bu yıl, ben sana
daha doyamadım," diye sürdürüyor
kadın, içinden. "Yüzündeki gururlu
umutsuzlukla içimdeki doludizgin
kısrağa katıl."

Enis Batur

Resim: Merve Turan, Kağıt Üzerine Karışık Teknik



14 Ağustos 2026 Cuma

Aşk İki Kişiliktir

Değişir rüzgârın yönü
Solar ansızın yapraklar
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden
Binlerce yıl uzaklardadır
Binlerce kez dokunduğun ten
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Avutamaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Yitik bir ezgisin sadece
Tüketilmiş ve düşmüş gözden
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken
Çünkü hiçbir kelebek
Tek başına yaşayamaz sevdasını
Severken hiçbir böcek
Hiçbir kuş yalnız değildir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Ataol Behramoğlu




Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca

Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kağıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlarla takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Behçet Necatigil



13 Ağustos 2026 Perşembe

Yeis

Akşam üstleri geliyor
Tam insanlar işten çıkarken.
Salkım salkım tramvaylardan
Bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor
Namussuz, akşam üstleri geliyor. 

Neremden yakalıyor, bilmiyorum
Ben tam sevmeye hazırlanırken
On altı yaşındaki sevgilimi.
Elini elimle tutmak
Yirmi dört saatte bir
Sıcak bir laf dinlemek isterken
Rezil... Tam o saatlerde geliyor. 

Sait Faik Abasıyanık



Düşlerde Fener Olmak

Ben ölünce
hiç değilse
Bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.
Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.
Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.
Ya da şöyle bir fener
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyulup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.
Evet, hiç değilse.
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başına geceleri
uykulardayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Wolfgang Borchert

Çeviri: Behçet Necatigil 



Kalıt

Kalırsa bir soru kalır benden  
Yanıtı var mıdır bilmem?
Denizine, göğüne, toprağına
Uçanına, kaçanına bu dünyanın
Kalırsa bir soru kalır benden
Ölüm gelir, gün akşama kavuşurken.

Neyi ararım ben, neyi bulurum?
Taştan taşa, düşten düşe sekerek
Enginleri aşar da, sığda boğulurum.

Kalırsa bir soru kalır benden
Yanıtı var mıdır bilmem?
Yazar elim upuzun bir şiir
Söyler dilim içli bir türkü
Kalırsa bir soru kalır benden
Gökte yıldızdır o, toprakta gömü.

Kalırsa bir soru kalır benden
Bir de üç beş şiir, iyi kötü...

Ankara, 1981

Ahmet Erhan, Yaşamın Ufuk Çizgisi, Lir yayınları, S.59


























Bir Cinayetin Sebebi

                                                       l

    Ağır ceza muhakeme salonunun önü hıncahınç kalabalıktı. Efendi kılıklı adamlar, külhanbeyler, hukuk fakültesi müdavimleri, lise talebesi hanımlar, kahvede tavla oynamaktansa burada muhakeme seyretmeyi ekonomiye daha uygun bulan geçkin işsizler koridorlarda geziniyorlardı. Salon dolmuştu, iğne atacak yer yoktu. Zaten dışarıda dolaşanlar da içeride yer bulamayanlardı. Hiç olmazsa girerken, çıkarken suçluyu görürüz, neticeyi de öğreniriz diye bekliyorlardı.
    Kızının nafaka davası için ikinci hukuka gelen ihtiyarca bir kadın bir orta mektep talebesine sordu:
    -Evladım, burası neden kalabalık?-
    -Hüsameddin'in muhakemesi de ondan!..-
    -Ne yapmış bu Hüsameddin?-
    Çocuk, kadının cahilliğine güldü:
    -Adam öldürmüş, adam!..-
    Ve izah etti:  
    -Bu sene muallim çıkmış, Anadolu'ya tayin etmişler, harcırahını şurada burada yemiş, sonra da, yol parası için, tanıdığı bir komisyoncuyu tabancayla öldürmüş...-
    -Öyle, daha çocuk bile... Dört defadır da bir bahaneyle muhakemesini erteletiyor, bakalım bu sefer...-
    Sözü yarım kaldı. Halk harekete gelmişti. Başlar birbirinin omuzundan merakla uzanıyordu:
    -Geliyor!-
    -Geliyor!-
    -Hani yahu?-
    -Kör müsün be! Elleri kelepçeli, başını önüne eğmiş...-
    Siyah şapkasının altında sararmış yüzü bir kat daha zayıf görünen ince, orta boylu bir genç iki candarmanın arasında hızlı, dolaşık adımlarla geçti. Üzerine dikilen gözlerin tesirinden kurtulmak için etrafına bakınıyordu.
    Salonun yanındaki ufak aralıkta ellerinden kelepçeyi çıkardılar. Kendisini pencerenin yanına attı. Ayasofya'nın önündeki ağaçlara, aşağıdaki ayran, kuru poğaça, simit satan adamlara baktı. Gözünü etrafta bir gezdirdi. Bu açık göklere, bu gri kaldırımlara hasret çektiği besbelliydi.
    Pos bıyıklı mübaşir çağırınca şapkasını eline alarak içeri girdi. Yerine oturuncaya kadar dinleyici sıralarını süzdü. Kendisine bakan gözlerden azap duyduğu görülüyordu. Nefsini zorlayarak yukarı locaları, sıraları falan bir daha gözden geçirdi, aradığını bulamadığı anlaşılıyordu. Yumrukları sıkıldı, yüzü buruştu, çenesi titredi. Az daha ağlayacaktı. Sonra büyük bir gayret sarf ederek başını çevirdi ve yerine oturdu.

                                                    ll

    Reis bey, müsaade ederseniz artık her şeyi, bütün hakikati söyleyeceğim! Ben, reis bey, komisyoncu Nuri Efendi'yi sizin bildiğiniz, şimdiye kadar da benim söylediğim gibi, para için öldürmedim. Ben onu, kendisiyle münasebeti bile olmayan bir mesele yüzünden, bir aşk, bir gönül meselesi yüzünden öldürdüm. Bunu size başlangıcından anlatayım:
    Bir gün, arkadaşlarım, İstanbul liselerinden birinden bu sene mezun olan bir hanımın benimle tanışmak istediğini söylediler. Peki dedim, fakat pek o kadar da alakadar olmadım. Çünkü bilirsiniz ki erkekle kadın arasında daimi bir arz ve talep vardır: Birincisi kadın, ikincisi erkek tarafından; eğer talep kadın tarafından olursa o kadar hoş olmuyor.
    Neyse, tanıştık... Görünüşte alelade bir kızdı. Beni bizim mektebin müsamerelerinde görmüş, rollerimi beğenmiş, onun için konuşmak istiyormuş.
    İlk günlerde o beni arıyor, ben çekingen durdukça üstüme düşüyordu. Elimde olmayarak alaka gösterdim. Uzun uzun her mevzudan konuştuk. O zaman anladım ki bu kız göründüğü gibi değil: Çok zeki, her şeyi kavrıyor, her şeye aklı eriyor.
    Zeki kimseler çok hoşuma gider. Ben de onu aramaya başladım. Ve bu sefer de gördüm ki reis bey, bu kız bana çok benziyor: Huyları, düşünceleri, hayata karşı telakkileri, alışkanlıkları... Hatta yüzü bile... Görenler bizi kardeş sanıyorlardı.
    Bu defa da ben onun üstüne düştüm... Ve münasebetimizi arkadaşlık hududunun dışına çıkarmak istedim... O zaman aramızda birbirimize hissettirmeden bir mücadele başladı... Bu mücadelede ikimiz de bütün zekamızı kullanıyorduk. Ben bu gibi şeylerde pek acemiydim reis bey, onun için her mübahaseden (konuşmadan) yenilerek çıkıyordum. O serseri ruhluydu, birleşmeyi, bir bağla -velev manevi olsun- bağlanmayı havsalası almıyordu. Ben kapalı olarak onu ne kadar iknaya çalıştımsa olmadı. Ne cepheden hücum etmek istesem daha evvel anlıyor, cevabını veriyordu. O çok zekiydi: İnsanın söyleyeceği şeyleri değil, söylemek isteyebileceği şeyleri bile hissediyordu. Bir gün dedim ki:
    İki kişi mücadele ederken birisi mağlubiyeti kabul ederek diğerine dehalet etmek (sığınmak) istese ötekisi ne yapar?
    -Muhtariyet (özerklik) verir!- dedi.
    Benim dehaletimi bile kabul etmiyordu.
    Düşünün efendim, bu kadar alıştıktan, onu bu kadar tanıdıktan, kendime bu kadar yakın bulduktan sonra ondan nasıl ayrılabilirdim? Bunun imkanı yoktu reis bey. Ben de artık her şeyi bırakarak yalnız ona sahip olmak gayesine kendimi verdim... O yavaş yavaş kendini çekti. Benimle konuşmamak için bahaneler buluyor, bana elinden geldiği kadar az rastlamaya çalışıyordu. Şimdi başka arkadaşları, başka ahbapları vardı.

    .................

    Ah, reis bey, sevmek, hele benim gibi sevmek berbat bir şeydir. Hayatımda yalnız o vardı. Gözümü kapadığım zaman onu, açtığım zaman onu, uyuduğum zaman onu, uyandığım zaman onu görüyordum.
    Halbuki ben onun için bir hiçtim; gelmiş ve geçmiş birisi... Nasıl anlatayım efendim, çorabının yırtığı, şapkasının kurdelesi kadar benimle alakadar olmuyor, evlerindeki kedi kadar bile beni sevmiyordu.
    (Dinleyiciler arasında iki üç kişi güldü. O, müfrit (aşırı) jestler yaparak, ellerini göğsüne vurarak devam etti.)
    Ne yaptımsa, reis bey, fayda etmedi. Üstüne düştükçe benden kaçtı. Her şeyi açıkça söylemek istiyor, fakat cesaret edemiyordum.
    Hatta bir akşam, arkadaşların tertip ettiği bir vapur gezintisinde, ona bir kelime, -Seni seviyorum!- kelimesini söyleyebilmek için, içtim, yıkılıncaya kadar içtim.
    Beni dinlemedi bile... Yanına gittiğim zaman kaçtı, en sonra da: -Sarhoş olduğun zaman çok müziç (can sıkıcı, rahatsız edici) oluyorsun!- dedi.
    Artık birbirimize karşı son derece soğuk ve resmiydik.

    ..................
    Gelelim asıl vakaya reis bey:
    Bir gün buna birkaç arkadaşıyla beraber yolda tesadüf ettim. -Adliyeye gidiyoruz- dediler, -Necmi'nin muhakemesine. Haydi bize yer bul!..-
    Döndüm; ona hizmet etmek bile tatlıydı. İçeride yer bulamadık. Fevkalade üzüldüler. Adeta büyük bir fırsatı kaçırmış gibi telaş ediyorlar, -Ne diye az daha erken gelmedik!..- diyorlardı.
    Bir han bekçisini para için keserle parçalayan bir katilin muhakemesine bu kadar alaka göstermek bana garip geldi; bu alelade bir merak falan değil, bir hırstı.
    Uğraşa uğraşa onları yerleştirdim, kendim de aşağıda katili beklemeye başladım. Ben de elimde olmayarak merak ediyordum. Biraz sonra hasır şapkasıyla göründü. Yirmi beşlik, çilli yüzlü, basit, hatta bayağı tavırlı; aşağılık bir tenasübü (burada dış görünüşü anlamında) olan birisiydi.
    O da tıpkı demin benim geldiğim gibi elleri kelepçeli, iki tarafı candarmalı olarak geçti. Bir sirk gibi buraya toplanan halk onu görmek için de birbirinin omuzuna çıkıyordu.
    Muhakeme bittikten sonra kızların yanına gittim. Necmi'nin konusuydu. Şaşırdım: Aman yarabbi, sokakta görseler başlarını bile çevirmeyecekleri bu adam katil olunca gözlerinde bir ehemmiyet almıştı. Bir kahraman gibi ondan bahsediyorlar, ağzını açışında, söz söyleyişinde, elini kaldırışında, her hareketinde bir güzellik, bir kibarlık buluyorlardı.
    Bunlar lisede okumuş, liseyi bitirmiş kızlardı. Bilhassa o en baştaydı.
    -Ah- dedi, -hiç adam öldürecek kıyafet var mı onda! Yazık vallahi...-
    -Yahu- dedim, -katil olacak surat olmasa katil olmazdı.-
    O zaman hepsi birden itiraz ettiler: Erkeklerin zaten birbirlerini beğenmediklerini, birbirlerini kıskandıklarını söylediler.
    Kendimi araştırınca Necmi'yi sahiden kıskandığımı hissettim: Güzelliğini; tavırlarını değil, katilliğini...
    Çünkü onun bu kadar beğenilmesine sebep, yalnız katil olmasıydı. Adam öldürünce bunların gözünde yükselmişti...
    Düşündüm: O bana bu kadar alaka gösterse ben neler yapmazdım?..
    Acaba, dedim, birisini öldürsem benimle bu kadar meşgul olurlar mı?
    Düşündükçe bu fikir beynimi sarmaya başladı.
    Gözümün önüne, bu salonda muhakeme olunurken onun alaka ile beni dinlemesi geldi. Kaşlarını kaldırmış, zeki, afacan gözlerini açmış, bana bakıyor, şimdiye kadar görmediği güzellikler keşfediyordu.
    Adam öldürmek ve mahkemeye düşmek bende değişmez bir fikir oldu.
    Halbuki hoca olmuş, harcırahımı almıştım. Düşündüm, aklıma bir fikir geldi: Bu parayı barlarda falan yer, yol parası için de birisini öldürürdüm.
    Öyle yaptım.
    Kumar falan bilmiyordum. Elimdeki yüz lirayı iki gecede yemek için çekmediğim kalmadı. Onu bitirir bitirmez, bir gece, eskiden tanıdığım komisyoncu Nuri Bey'in evine gittim.
    Hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı adamı üç dört kurşunda yere serdim..
    Hapishanede, reis bey, muhakeme gününün heyecanıyla yaşadım. Seyirciler arasında onun ince uzun yüzünü görüyordum. Halbuki ilk muhakemede gelmedi. Belki haberi yoktu, dedim, yahut işi çıkmıştır. İkincide gene yoktu. Gözlerimi bütün localar ve sıralarda gezdirdimse de onu bulamadım. Bilseniz reis bey, üzerinize garip bir hayvana bakar gibi merakla dikilen yüzlerce göze bakmak ne zor şey... Ben üçüncü muhakemede, dördüncü muhakemede hep baktım, gelmemişti. Her bulamayışımda, muhakkak gelecek sefere gelir, diyordum. Onun nazarında bu kadar hiç olacağımı tahayyül edemiyordum.
    Hele bu sefer, evvelden gelen bir his onu herhalde içeride bulacağımı söyledi. Dışarıda da birkaç arkadaşı gözüme ilişince, muhakkak, dedim, gelmiştir.
    Aman Allahım, reis bey!.. Ben onun için, yalnız onun için adam öldürmüşken, bu sefer de gelmedi reis bey, bu sefer de gelmedi..

1927

Sabahattin Ali, Değirmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, S.115-121



12 Ağustos 2026 Çarşamba

Son Damla

Her bardağı taşıran bir son damla vardır
Toprak gencelir ölümle, meyhanelerde bir koltuk daha azalır
Damlaya damlaya gider Ahmet Erhan, sel olur gelir ölüm
Hayat buysa eğer, meğer ki aldatıldım

Yalnızım… sokağın zulasında bir köpek gibi kaldım
Islak bir köpek gibi ki ancak sabahla ayılır
Sürüklene sürüklene götürülür Ahmet Erhan
Komiserim, tebdil-i hayatta şiir vardır

Şimdi bir ölsem ve artık hiç konuşulmasam
Çocuğumun belleğini kefenimle silsem
Anlamam ki nicedir yaşım murada ermiş dölüm
Neden her çocuğun ille de bir babası vardır.

Oğlum, zaman ağır, gün sağır, gece acıya aşinadır.

1991

Ahmet Erhan, Burada Gömülüdür, Cilt 1, Kırmızı Kedi Yayınları, S.544



11 Ağustos 2026 Salı

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

    Bir akşam koğuşa yeni insanlar getirdiler. Dokuz on kişilik bir gruptu ve hiçbiri de bize benzemiyordu. Konuştukça, adamların silah kaçakçısı olduğu ortaya çıktı. Namazlarına niyazlarına çok düşkündüler. İlk günden itibaren koğuş içinde huzursuzluklar başladı. Yurda kaçak silah sokarak gençleri birbirine öldürten bu adamlar, namazdan duadan başlarını kaldırmıyor ve koğuşta yatmakta olan düşünce suçlularına düşmanca bir tavır gösteriyorlardı. Sonunda kavga patlak verdi ve iki taraf birbirine girdi. Ortalığı yatıştıran Hüseyin oldu. İki tarafı ayırdı, ortalarına geçip bir konuşma yaptı ve "Dövüşmeyin!" dedi. "Bir yanımda  Müslüman kardeşler, bir yanımda da komünist kardeşler var. Bu koğuşta bir arada yaşamaya mahkumuz. Onun için bir düzen kuralım." 
    Gerçekten de Hüseyin'in kurduğu düzen işe yaradı ve kavgalar yatıştı.
    Bir gün Hüseyin'in ilginç bir türkü mırıldandığını duydum. Kesik kesik bir şeyler mırıldanıyor ve ezgiyi bir türlü tamamlayamıyordu. Her zamanki türkü avcılığımla  sormaya başladım ve sözleri tek tek ağzından aldım. Sinop kalesinden denize  atlayarak firar eden Rizeli Sandıkçı Şükrü'nün hikayesini anlatıyordu türkü ve "Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz" nakaratıyla bitiyordu. 
    Hüseyin'den  koparabildiğim ezgi kırıntılarını bir düzene soktum ve çalmaya başladım. O zaman bu parçanın bütün ülkeye yayılacağını ve benim en tutulan plaklarımdan birine kaynaklık edeceğini bilmiyordu. 
    Burada yine bir zaman kayması yapalım ve o koğuştan çok da uzak olmayan bir yere, Ankara eski Hipodrom alanına ve yirmi beş yıl sonrasına gidelim. Sahnede duruyorum, önümde bir mikrofon; karşımda ise yarım milyon kişiyi aşkın görkemli bir kitle. Benim o koğuşlarda yaptığım, bestelediğim, söz yazdığım parçaları hep bir ağızdan, gök gürültüsü gibi söylüyorlar. Ertesi gün gazeteler "Türkiye'nin en büyük konseri yapıldı" diye yazacaklar. Bu büyük coşku anında bile sahnede  gözümün önüne, Yıldırım Bölge askeri koğuşu geliyor. Orada yapılan türküleri önce sadece ben bildim, sonra en yakınlarım duydu, sonra bir damlanın çevresinde  büyüyen halkalar gibi kitlelerle buluştu. Müziğin, insanın derisinin altına ve  yüreğine işleyen gücüyle, bu ülkenin mayasına, harcına karıştı.
    Havalandırmaya çıkarıldığımızda, birkaç kişi dikenli çitlere doğru yaklaşır ve uzakta belli belirsiz görünen kadınlar koğuşuna bakardı. Karıları, nişanlıları ya da sevgilileri orada yatan arkadaşlardı bunlar. Nejat Bayramoğlu, bir geceyarısı baskınında ayrılmıştı karısından. İşkencede yüzleştirilme dışında da görüşememiş ve haber alamamıştı. Havalandırma saatlerinde bahçenin o köşesine doğru gider ve eliyle saçını tarıyor gibi yapardı. Karşı tarafta da hayal meyal seçilen bir kadın gölgesi elini saçlarından geçirirdi. Bu işaretleşme, ayrı düşmüş ve örselenmiş, yaralı bir kadın ile erkeğin en trajik aşk sahnelerinden biriydi.
    Bir havalandırmada voleybol oynuyorduk. Adımın fısıldandığı sanısına kapıldım. Sanki biri etrafa duyurmadan beni çağırmaya çalışıyordu. Bir kadın sesi gibiydi. Oysa buna imkan yoktu, yanlış duymuş olmalıydım, kendimi oyuna verdim. Bir süre sonra aynı fısıltılar yine geldi kulağıma. 
    Askerlere fark ettirmeden  araştırmaya başladım. Ses, birkaç gün önce bitirilmiş bir hücreden geliyordu. Bahçeye, briketten bir hücre örmüşlerdi. Her yeri kapalı olan bu kulübenin, küçücük bir hava alma deliği vardı ve ses oradan geliyordu. Sigara yakıyormuş gibi yaparak orada durdum, içeriye baktım. Karanlıkta  seçebildiğim kadarıyla içerde Ülkü duruyordu; Erdal Öz'ün karısı, arkadaşımız Ülkü . . . Şaşkınlıktan bayılıyorum sandım. Makyajlıydı, hücre aralığından ruju bile seçilebiliyordu. Askerlerin gelip onu Meşrutiyet Caddesi'ndeki eczaneden apar topar getirdiklerini anlatıyordu fısıltıyla. Ülkü oraya hiç yakışmıyordu doğrusu ve ben onu nasıl teselli edeceğimi, ne söyleyebileceğimi bilemiyordum. O hücreye
kapatılmak için ne yapmış olabilirdi ki? Havalandırma sonunda ister istemez koğuşlara girdik. Ertesi gün havalandırmaya çıkarıldığımızda Ülkü yoktu.
    Bir süre sonra serbest kaldım. Sinirlerim bitmişti, ben bitmiştim. Bir yandan da dağ gibi sorunlar bekliyordu bizi. Yayınevimiz kapatılmış, kitaplarımıza el  konulmuştu. Evsiz barksız, beş kuruşsuz bırakılmıştık. Taş taş üstüne koyarak ve müthiş bir didinmeyle kurduğumuz her şeyi yıkıp geçmişti barbarlar. Sözüm ona yurttaşlarının mutluluğunu sağlamak için var olan devlet, bir sürü cahil, kaba ve kötü niyetli barbarın elinde bir zulüm makinesine dönmüştü. 
    Sol dünya görüşüne sahip olan ama yazmak, okumak ve düşünmekten başka bir eylemde bulunmayan beni ve ailemi yok etmeye uğraşıyorlardı. İşimi batırıyor, evimi basıyor, iftiralar düzenleyerek hapsediyor, arkadaşlarımı bin bir işkenceden geçiriyor, öğrencileri asıyor ve ülkeyi cehenneme çeviriyorlardı.
    Ailemin geçmişinde kahraman subaylar vardı ve ben onları her zaman saygıyla anıyordum. Ama kontrgerilla sorgusunda gördüğüm ilkel yaratıkların, işkence makinelerinin, o kahraman subaylarla ne gibi bir ilgisi olabilirdi?
    İleride bu anıları okuyacak olan genç kuşakların, anlattıklarımı birinci dereceden tanıklık olarak kabul etmelerini istiyorum: Ne yazık ki bütün dünyada üniversite eylemleri olarak başlayan olaylar, Türkiye'de öğrencilerin hunharca öldürülmeleri  sonunda intikam örgütleri doğurdu ve Türkiye'yi yıllarca sürecek kanlı hesaplaşmalara sürükledi.
    Çünkü o dönemde strateji yapan asker ve sivil "Türk büyükleri"nin müthiş sosyolojik buluşu olan "İti ite kırdırma" politikası uygulanmalıydı. Soğuk Savaş'ın cephe ülkesi olan Türkiye'de solcu öğrenci hareketleri geliştiğine göre, bunun karşısına bir ülkücü gençlik çıkarılmalı ve bunlar birbirine kırdırılmalıydı. Bu strateji sonucunda beş bin genç hayatını kaybetti.
    Daha sonra solun karşısına İslam'ı çıkarmaya karar verdiler. Sol düşmanı olarak yarattıkları ve destekledikleri hareketler ileri gidince de bu sefer ondan kurtulmak için başka örgütlenmelerden medet umdular. Dolayısıyla Türkiye'nin doğal dengesi altüst oldu. Birbirine düşman gruplar yaratıldı, iç savaş provaları yaşandı, kısacası halkın deneme yanılma yöntemiyle demokrasiyi öğrenmesine ve olgunlaştırmasına
hiçbir zaman izin verilmedi.
    Bugün Türkiye, yıllardır tekrarladığım gibi üç kutba bölünmüşse, bunda en  büyük suç sürekli toplum mühendisliği yaparak, doğal gelişmeye müdahale edenlerindir.
    Eğer Batı demokrasilerinde olduğu gibi ana sağ ve ana sol akım iki büyük nehir gibi aksaydı, insanlar bugün olduğu gibi etnik ve dini bölünmelere  uğramayacaklardı. Çünkü o zamanlar sol ve sağ hareketlerin içinde Türk, Kürt, (çok az da olsa) Ermeni, Rum herkes yer alıyor ve kimse birbirinden farklı olduğunu düşünmüyordu. Bu insanları büyük politik kimliklerinden ayırıp daha alt gruplara bölenler, sözüm ona Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü sağlamak için yola çıktıklarına inananlar oldu.
    Hapisten çıktığımda eşyaları almak için ev sahibi doktorlara gittim. Bir öğleden sonra her şey kamyona yüklendi. Akşam Gaziosmanpaşa'daki o eşsiz villanın bahçesinde doktorla rakı içtik. Doktor Faruk Bey benim her teşekkürümü yarıda kesiyor ve yaptıklarının önemli bir şey olmadığını söylüyordu. Ne yazık ki kendisi mücadeleye doğrudan katılamıyordu. Hiç olmazsa bizleri desteklemek zevkinden yoksun kalmamalıydı. Yarının demokrat Türkiye'sinde her şey farklı olacak ve askeri dönemlerin hukuksuz uygulamaları, zulümleri geride kalacaktı.
    Geceyarısı doktorun evinden yüreğim kabarmış bir durumda ve şükran duygularıyla ayrıldım. İstanbul otobüsüne geç kalmıştım ve yetişmek için koşarken düşüp kolumu kırdım. Bu yüzden İstanbul'a yerleşme dönemimiz cılk şeftali renginden patlıcan moruna dönüşen bir kolla uğraşarak geçti.
    Bir yandan da stüdyoya girip şarkı okumaya çalışıyordum ama durum daha da kötüleşmişti. Hiç sesim çıkmıyordu. Boğazımı garip hırıltılar, anlamsız haykırışlar doldurmuştu sanki. Bir sürü ilaç alıyor ve gırtlağıma kadar soktuğum spreyleri sıkıp duruyordum ama hiçbirinin fayda ettiği yoktu.
    O dönemde Anadolu aşık müziğini derleyip dizi plaklar yapma hevesine  kapıldım. Anadolu'nun gizli müziğini söyleyen bu aşıklar yitip gidecekti ve geride hiçbir şey kalmayacaktı. Amerika'daki Folkways gibi bir plak şirketi bütün bunları derli toplu yayımlasa ve tanıtıcı kitapçıklar hazırlasa, gelecek kuşaklara müthiş bir iyilikte bulunmuş olurdu. Yunanistan rebetika ustalarını arşivler halinde derleyip toplamamış mıydı? Böylece bazı aşıklarla ilgilenmeye ve onların stüdyo kayıtlarını yapmaya başladım.
    Aradan bir iki hafta geçti geçmedi, bizim ev aşık kaynamaya başladı. Nasıl olduysa haber bütün Anadolu'ya yayılmıştı. Köylerden sazını kapan aşık İstanbul'a koşuyor ve beni buluyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Oturduğumuz apartmanının kapıcısı, Nişantaşı sokaklarında dolaşan sazlı bir gariban gördü mü tutup bize getiriyordu. Çünkü biliyordu ki, adam nasıl olsa bizi arıyor.
    Bütün bunlar, Onat Kutlar'ın beni öğle yemeğine çağırmasına ve böylece yaşamımın kökten değişmesine kadar sürdü gitti.

Zülfü Livaneli, Sevdalım Hayat, Doğan Kitap, S.166-171








"Ortadirek, Dağın Öte Yüzü 1"

    "Hiç düşünmemişti. Acaba köy ıssız kalınca ne oluyordu. Ipıssız. Bomboş. Sinek kanatlarının sesi duyulur. Ya ulu bir poyraz esse, uğultusu top gibi patlar.
    Issızlık kafasında büyüdükçe büyüdü. Döngeleler tüm gelir de köyü doldurursa?
    Oraya, yolun kıyıcığına çöktü. Gökler, tüm mavisiyle genişledikçe, genişliyor, dağlar düzeliyor, ağaçlar, evler gözükmüyor, ıssızlık çın çın ötüyordu. Gümüş rengi döngeleler boşlukta, ıssızlıkta yalnızlar. Bir yel bile esmiyor. Kıpırtı yok. Durgun. Birden ürperdi. ıssızlık içine işlemişti. Korktu. Büzüldü. Sonra ayağa kalktı, Çukura doğru döndü. Köyde köpekler kalmaz mıydı, dedi kendi kendine. Kediler de. Nakışlı çuvallar, tahıl kuyuları. Bir sığırcık gelir, evin köşesine yuvasını kurardı. Kapkara, ak benekli. Güneşte yeşillenir, karalanır, aklanırdı sığırcık. Yavruları yuvadan düşerdi çoğunluk. Yumuşacık. Avucumun ortasına koyar, incitmeden yuvasına götürürdüm. Gökyüzü kararıverirdi, bir zaman gelir, sığırcıktan.
    Sığırcıklar gökyüzünü örttükçe, köylünün oğlanlarına gün doğar. Küçüktür ama, eti tatlıdır. On tanesi bir araya gelince bir doyumluk olur. Yağlı parmaklarını yalayarak yersin. Sığırcık zamanı her yerde bir tüfek patlar. Dağlar, ovalar boz dumanla dolar. Her evin önüne de bir ateş yakılır. Her ocakta yağ cızırtısı. Yanmış, taze et yağı kokusu, tatlı, iştah açıcı, köyü doldurur. Sığırcıklar gelir geçer. Sığırcıklar gelip geçtikten on, on beş gün sonra bile yanmış taze sığırcık kokusu köyde her kapıya, kaba kacağa, elbiselere, derilere, yataklara, duvarlara siner kalır.
    Yaralı bir sığırcık tutmuştu bir zaman. Ne zaman? Bilinmez.
    Sığırcık ayağından yaralıydı. Elini uzatmış kaçmamıştı. Kocaman gözleri ürpertiliydi. Tüyleri diken dikendi. Almış koynuna koymuştu. Yüreği durmadan atıyordu. Sıcacıktı. Koynundan çıkarıp gözlerine bakmıştı. Gözlerinde bir keder, amanallah! Yaralı ceren gözleri... Çukurova cereni. Muradına erememiş, güzel, kara gözlü bir kızın keder dolu gözleri. Amanın tıpkı gözleri öyle.
    Eve getirmiş, azıcık buğday çiğneyip ayağının yarasını sarmıştı. Köy, sığırcık kokuyordu. Binlerce, ocakta, kırmızı közün üstünde pişen binlerce sığırcıktan çıkan dumanla köy kokuyordu.
    Sığırcığın sıcacık kanatlarının altına parmaklarını sokup, seni ateşe, seni avcıya, çocuklara, kimseciklere vermem. Ye, iç, yaran iyi olsun, ko git, var da yuvana kavuş, demişti.
    Gene durdu. Bir kişi, bir kişi sığırcık avlamazdı sığırcık zamanı. Bir kişi. Yaralı sığırcığın gözleri gibi gözleri. Hep gülerdi. Durmadan, her zaman, ağlarken bile gülerdi. Vurgun Ahmedim, yavrum, anan, Meryem Anan sana kurban olsun. Nerelerdesin şimdi?"

Yaşar Kemal, Ortadirek, Dağın Öte Yüzü 1, Toros Yayınları, S.154,155,156



Nidâ

                Erdal Eren ile Necdet Adalı’yı düşünürken

Tektekçi meyhanelerde terlemişti içimdeki çakal
Bıyıklarımın hâlâ ayva ve rakı kokması bundandır
Kendimi en zâlim şarkılar makamına yolcu ederken
Fiyakamı ödünç alırdım açıkhava sinemalarından
O zamanlar biz, ohhoo iki kafadar bir araya gelsek
Yelkenleri fora edip hayallerimize, giderdik giderdik
Sesimiz sıtma görmemiş ruhumuz mürekkep içmemişti

! Hercai birer nidâ idik yıldız şavklarıyla oynaşan

Mürekkep dedim de başıma belalar açan mektuplar
Yazardım yeşil mürekkepli pelikan dolmakalemimle
Hasarlı bir hayat gibi duruyor hâlâ o pelikan bende
Babamdan yalvara yalvara almıştım orta ikide
Esat Mahmut Kerime Nadir günleriydi, bir de Pekos Bill
Çilli bir kızda denedim kemendi ilk kez boşa çıktı
Okul ve ev kaçağı sayıldım, adım hep öyle kaldı

! İmlâsızdım anneme sorsalar, haylaz bir nidâ

Genciken, günler her şeye yeterken, berduş bulutlar
Gibi dolaşırken dünya denilen alacakaranlık güzergâhta
Cesaretimi ilk kez nerede keşfettim düşünsem hatırlarım
Belki korkuyu tepeden tırnağa yaşadığım bir gündü
Söz çakmaktaşından sıçrayan kıvılcım olsa nafiledir
Hükmü hengâmedir artık kalbim dediğim muallakta
Geyiğini yitirmiş dağ, şiirini unutmuş dil neye yarar

! Hepsi acı bir eyvah olmuştur, sitemkâr bir nidâ

Polisle çatışırken bitti galiba çocukluğum ve ilkgençliğim
Yoldaşlık günleriydi; “Kardeşler!” diyordu içimizden biri
“Dağın geyiği, dilin şiiri tanık olsun; anamızın ak sütü
Tanık olsun ki haklıyız, kazanacağız!” Barikat günleriydi.
Yaralı bir kardeşi taşırken omzumda, cesaret diyordum
Sesimde tereddütsüz geziniyordu en delişmen tay
Vahşi bir vadiden akıyorduk toynaklarımız kan içinde

! Alev bir nidâ idik ve arkadaşlık günleriydi

Hayatın bir hikâyesi varsa bizimki biraz da bu idi işte
Ölüm en gencimizden yakaladı, on yedisindeydi
Şimdi uzun uzun susuyor belleğini yitiren kim varsa
Çağ nedir, unutuş ne; zaman bir iğne deliğinden geçip
Darası oluyor birikmiş anıların ve ölümlerin
Kekeme bir tarih yazıcısının bize ayırdığı sayfada
Kanlı bir nidâ işaretiyiz, tarihin imlâsını bozan

! Yaralı bir nidâyız yaşadığımız bu dünyada

Ahmet Telli



İzleyiciler