8 Eylül 2026 Salı

Alacakaranlığa İlenç

"Olmaz ol alacakaranlık!
Yerin dibine bat alacakaranlık!
Evin ocağın sönsün alacakaranlık!
Onulmaz dertlere düşesin de sürüm sürüm sürünesin alacakaranlık!
Dilerim, ettiğini bulasın, kan kusasın...
Sancıdan, sızıdan inleyesin!
Canalıcıya can vermeyesin.

Alacakaranlık, ne karanlıktır, ne aydınlıktır; ikisi ortası, aydınlıktan uzak, daha çok karanlığa yakın.
Alacakaranlık bir kandırmacadır, aldatmacadır, yutturmacadır, oyalama, gözboyamadır.
Karanlık, gecedir, her gecenin de bir sabahı olur.
Ama alacakaranlıkların hiç yoktur sabahı, bir sürüncemedir, sürer gider...
Ne aydınlık, ne karanlık...
Varsa da yok...
Yoksa da var...
Var gibi de yok,
Yok gibi de yine var...

Kanunlar hem var, hem yok...
Kimine var, kimine yok.
Kimi zaman var, kimi zaman yok.
Kimi yerde var, kimi yerde yok.
İnsan hakları, hani varımsı da yokumtrak;
Demokrasi; demokrasisimsi...
Sosyal adalet; sosyal adaletimsi...

Varımtrak yokumsu...
Tatlımtrak acımsı...
Salımtrak ama çarşambamsı...
Batılımsı da doğulumtrak...
İlerimsi de biraz gerimtrak...

Alacakaranlık, insanlara karanlığın aydınlıktır diye yutturulmasıdır: karanlığımsı da aydınlığımtrak...
Karanlık, aydınlığın düşmanıdır.
Alacakaranlık, hiçbir şeyin ne dostu, ne de düşmanıdır.
Alacakaranlık ne tezdir, ne antitezdir, ne sentezdir.
O, allahın belası pis bir şeydir.

Olmaz ol alacakaranlık!
Başın kelola!
Gözün körola!
Yerin dibine bat da bir daha çıkma!
Gel ey aydınlık, gel!"

Aziz Nesin, Azizname, Alacakaranlık

Yücel Erten (Sahneye Uyarlayan), Azizname 95, Mitos-Boyut Yayınları, Oyun Dizisi



6 Eylül 2026 Pazar

"Yasalar örümcek ağı gibidir, sinekleri ve diğer küçük böcekleri yakalamak için yapılmıştır"

Dilsizlerin dilini çözen işkence sayesinde pek çok tutuklu işlemediği suçlardan tutuklu; çünkü özgür bir suçludansa parmaklıklar arkasındaki bir masum tercih edilesidir. Diğerleriyse bazı generallerin kahramanlıkları yanında çocuk oyunu kalan cinayetlerini ya da bizim tüccar ve bankerlerimizin dolandırıcılıkları ya da politikacıların ülkenin bir parçasını sattıklarında aldığı komisyonların yanında şaka gibi görünen soygunlarını itiraf ettiler. Askeri diktatörlükler artık yok, ama Latin Amerika demokrasilerinin cezaevleri ağzına kadar tutukluyla dolu. Tutuklular doğal olarak yoksul; çünkü yeni açılmış bir köprü çöktüğünde, kasaları boşaltılmış bir banka devrildiğinde, çimentosuz inşa edilmiş bir bina yıkıldığında kimsenin hapse girmediği ülkelerde yalnızca yoksullar cezaevine girer.  

Yoksulluk üreten iktidar sistemi kendi ürettiği umutsuzlara karşı da acımasız bir savaş ilan ediyor. Yüz yıl önce, Georges Vacher de Lapouge ırkı saflaştırmak için daha çok giyotin talep ediyordu. Bütün dâhilerin Alman olduğuna inanan bu Fransız düşünür doğal ayıklanmanın hatalarını, keza suçluların ve yeteneksizlerin telaşa düşüren çoğalışını yalnızca giyotinin düzeltebileceğine ikna olmuştu. Sert bir elin sosyal terapi uygulamasını isteyenler, "En iyi haydut ölü hayduttur," diyor şimdi de. Toplum, boşta gezenlerin ve uyuşturucu müptelalarının doldurduğu varoşların tehdidi karşısında, halk sağlığını yasal olarak savunmak adına öldürme hakkına sahip. Sosyal sorunlar kriminal sorunlara indirgendi. Ölüm cezasından yana gitgide büyüyen bir çığlık işitiliyor. Ölüm cezasının cezaevlerindeki harcamalardan tasarruf ettiren adil bir ceza olduğu, sağlıklı bir caydırıcı etki yaptığı ve olası bir tekerrür ihtimalini ortadan kaldırarak suçta tekrar sorununu çözdüğü söyleniyor. Ölerek öğreniliyor. Latin Amerika ülkelerinin çoğunda yasalar ölüm cezasına izin vermiyor. Bununla birlikte, açtığı her uyarı ateşi bir şüphelinin ense köküne isabet eden polisiyle ve dokunulmazlık zırhına bürünüp katliamlarına fütursuzca devam eden ölüm mangalarıyla devlet terörü, bu cezayı uygulamayı sürdürüyor. Devlet, ister kanunla olsun ister kanunsuz, insan katlini, tasarlayarak, kalleşçe ve ayrımcılıkla uyguluyor; ama devlet ne kadar çok adam öldürürse öldürsün, "hiç kimsenin toprağı"na dönüşen sokaklardaki çatışmalar katlanarak artıyor.

İktidar yararsız otları tekrar tekrar biçiyor ama kendi hayatına kastetmeden köküne saldıramıyor. Suçlu mahkûm ediliyor ama onu üreten makine değil; tıpkı uyuşturucu kullanıcısının mahkûm edilip, kimyasal avuntu ve kaçış yanılsaması ihtiyacı yaratan hayat biçiminin mahkûm edilememesi gibi. Her seferinde daha çok insanı sokaklara ve cezaevlerine gönderen ve her seferinde daha çok umutsuzluk ve öfke üreten bir sosyal düzen, sorumluluğu üstünden böyle atıyor. Yasalar örümcek ağı gibidir, sinekleri ve diğer küçük böcekleri yakalamak için yapılmıştır, ama büyük kan emicilerin yolunu kesemez, diye belirtiyor Daniel Drew. Yüzyılı aşkın süre önce şair José Hernández, yasaları, kendisini kullanana asla saldırmayan bir bıçakla karşılaştırmıştı. Ama resmi konuşmalarda yalnızca paçayı sıyıramayan mutsuzlar için değil de herkes içinmiş gibi söz ediliyor yasalardan. Yoksul suçlular filmin kötü adamları, zengin suçlular senaryoyu yazıyor ve oyuncuları yönetiyor.

Eduardo Galeano, Tepetaklak (Tersine Dünya Okulu), Sel Yayınları, S.97-98

Çeviri: Bülent Kale



25 Ağustos 2026 Salı

Yazkurusu

Anladım yazkurusuyum ben
zeytinine kadar yağmalanmış…
Sararıp solmada üstüme yok
Güzün işi kolay, çıplağım hazır
Al beni taşlara vur, kışlara vur, kim karışır?

Al beni rüzgârın önüne at, diline düşür, gıkım çıkmaz!
Uyandır en azgın suları başıma dola
Kanatlarım sürüklenmek için yaratılmış
Göğsümde çığlıklar düğümlenir art arda
gölgemse takılır kalır çalılıklara

Anladım yazkurusuyum ben
kuyusu delik deşik, ağlamaklı…
Kıyımda kalan son maviyi
yaraya dönüştürmüş yoktan bir sıyrık…
Aşk damla damla çekilmiş kanımdan

Kalbimse yanıtsız bir soru imidir artık!..

Ahmet Günbaş

Resim: Turan Enginoğlu



17 Ağustos 2026 Pazartesi

belma sebil

seni ben kallavi sokağı'nda gördüm
sen beni görmedin görmedin
kapıları çaldım adını sordum
söylemediler öğrenemedim
seni ben kallavi sokağı'nda gördüm
bir daha görmedim bilmedim
belma sebil adını yakıştırdım
aklıma geldikçe her sefer
gözlerinin mavisini bitirdim
saçlarının siyahına başladım

kallavi sokağı'nda güvercinler
benim karanlık istanbul'um
bir esnaf kahvesine oturdum
belma sebil ya geçti ya geçer
rüzgârını içime doldururum
kallavi sokağı'nda güvercinler
bunca yıl sönmemiş umudum
nisan değilse mayıs
perşembe değilse pazar
ben belma sebil'i bulurum

Attilâ İlhan

Resim: Turan Enginoğlu



16 Ağustos 2026 Pazar

Eskiden

Ne güzel insanlar vardı eskiden.
Çocukluğumuzu kaplamışlardı.
Bize masal anlatırlardı
Cinlerden, perilerden.
Büyük anneler, büyük babalar vardı.
O zaman hepsi uzaktı ölümden.
Hem sevdirir hem korkuturlardı.
Acı hikâyeleri bile tatlı başlardı.
Demek bunun için gittiler hikâyelerden.
Ne güzel insanlar vardı eskiden.

Ne güzel şarkılar vardı eskiden.
Gençliğimizi donatırlardı.
Hep iyi şeyler hatırlatırlardı
Geçip gitmiş devirlerden.
Sevgi ve ümid yaratırlardı.
O zaman her şey uzaktı ölümden.
Yanık şarkılar bile neşeli başlardı.
İster istemez saadet taşardı
Gamsız günlerimizden.
Ne güzel zamanlar vardı eskiden.

Ne güzel şarkılar vardı eskiden.
Hayâl içinde yaşatırlardı.
Güldürür ağlatırlardı
Duymadan biz, düşünmeden.
Her an bir asır kadardı.
O zaman herkes uzaktı ölümden.
Candan sevdiklerimiz vardı.
Hepsi başka güzeldi, bizi tanımazlardı.
Bütün yollarımız geçerdi gül bahçelerinden.
Ne güzel zamanlar vardı eskiden.

Özdemir Asaf, Dünya Kaçtı Gözüme,Yuvarlak Masa Yayınları, 1955

Fotoğraf: Karaköy Meydanı, İstanbul, 1958



Ölümüne Mecaz

    Evvel gidenlerin anısına.

Bunca yaştan sağ çıktım.
Ölümü oyalamakla geçiyor günler.

Bunca sokaktan sağ çıktım.
Tek sözcüğe rastlanmıyor sokaklarda
kalbimi oyalamakla,
mecazları tamir etmekle,
geçmişimi havalandırmakla
geçiyor günler.

Bunca kitaptan sağ çıktım.
"Ölüm" dahil ne çok şeyi tarif ettim de
ölen, öldürülen arkadaşlarımı tarif edemedim...

Bunca kalpten sağ çıktım...
Kabuğun yaradan,
dalın ağaçtan,
yaprağın daldan,
insanın doğadan hatıra olduğunu
bazen bildim bazen bilemedim.

Bunca şiirden sağ çıktım...
Ne çok şiiri, mecazı ve anlam ölümünü hatıra ettim.

Bunca ateşten sağ çıktım...
Külü tecrübe etmeyen 
ateşle göz göze geldiğimde,
"Ölüm ki ömürden hatıradır" deyip sustum. 

Bunca sırdan sağ çıktım.
Ölümü hatırladıkça kalbini eşeleyip duruyor insan
kalbini hatırladıkça ölümü eşeliyor.

unca unutmadan sağ çıktım.
İnanılması güç bir ânındayız tarihin
son ölenimiz üzerinden ne kadar zaman geçti
kaç kitap, kaç gözyaşı öldü
kimse hatırlamıyor. 

Bunca yenilgiden sağ çıktım.
İnsanın düğümü ne çokmuş, 
bir el tarafından ipsiz bağlanmak gibiymiş aşk ve ömür.

Bunca yaştan sağ çıktım.
Biri bizi ateşe, aşka benzetse
ve ölüme hiç sıra gelmese...

Sezai Sarıoğlu



15 Ağustos 2026 Cumartesi

Melez Zamanlar

Şifa dağıtıyor ölü bir tarihin hortlakları 
24 Saat açığız diye haykırıyor 
buna karşın yarın acenteleri 

Heveslerin insanıysa şaşkın
Yurttaşın zihni parçalanmış

"bakınız.." diye giriyor söze, kadrolu televizyon tartışmacımız...

Kısmen polis 
Kısmen hırsız  
Kısmen dikkatli 
Kısmen dalgınız 

"Her şeyden önce..." diyerek başlıyor yazısına, her günkü köşe yazarımız...

Kapitalistiz, feodaliz
post-modern ve de oryantaliz

"Yapılan son araştırmaya göre..." diye bilgilendiriyor bizi, saçaklı Web-a Sayfamız...

İşçiler patron oldu (Yaşasın!) 
Patronlar çağ atlamış (İnanırsanız...)

Sızlanıp duruyor cim (Savcısının) karnında, itirafçının itirafçısı itirafçımız...


Hidayete erecek diyorlar bazılarımız, alışacağız
"Münkirler cehenneme!" giderlerse, arayacağız
"Size gelsin" diyor, "bu unutmak şarkısı", sesler süvarisi arkadaşımız: 
"Şiir bir ülkenin vicdanıdır derlerdi eskiden, billahi yalandır."

Dip su gibidir, kimi deli çay gibidir kavimler, gelirler
Sevgili gibidirler
Kısmen sadık eş, kısmen metres kadın
Kısmen işbirlikçi, kısmen yurtseverdirler
Çağdaş, tutucu, laik, dindar, milliyetçiler
Bazı Türk, bazı Kürt, bazı Çerkez  
Eskiden Alevi, sonradan Sünni’dirler

"Bu kararlı karmaşanızı sakın bir yana bırakmayınız!" 
diye öğütlüyor, dolaylı dilleriyle, emekli büyükelçiler... 

Kısmen cüz, kısmen bütünüz 
Asılız, aslı gibiyiz, suretiz; dahi kopyayız... 

Tarafsız bir dille aktarıyor merkeze, bütün bu olanları, yabancı gözlemciler...

Durum endişe verici kimine göre
Oldukça ümitli, ötekine sorsanız

"Ündür yorumu bugünün" diyor, yedi-yedi atan bir zar sahibi derken gökdelenlerden...
 
Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses
Deniz Baykal, Recep Erdoğan'ız 

Bense; şairliğe vurdum kendimi,  yalan yanlış yazarım...

Vesaire, vesaire, ardından üç noktayız 
Herkesiz... her şeyiz... birazız... fazlayız...
Hiçbir şey... de diyebiliriz buna... hiç kimse... 
bir... diğer... bir başka... deyişle...

Bir ad arıyorum, ana rahminde zavallı bir bebek 
gibi kıvrılmış bugüne...

Ana rahminde mi, zavallı mı, bir mi, bebek mi
kıvrılmış mı, bugün mü, diye diye...

Bilmenin peşinde kaybettiklerime ağlarım.

Ferruh Tunç



Kırkikindiler

"Bu sarı, tok tütünü senin için
ayırdım: senin için soydum
domatesin kabuğunu, senin için
dildim, tuzladım."

"Senin için perdaha çektim içimdeki
hayvanı; gövdemi yaya, burguya
aldım senin için. Bu koku, bu kor,
bu gemsiz istek senin açlığın için."

"Toprak suya doydu bu yıl, ben sana
daha doyamadım," diye sürdürüyor
kadın, içinden. "Yüzündeki gururlu
umutsuzlukla içimdeki doludizgin
kısrağa katıl."

Enis Batur

Resim: Merve Turan, Kağıt Üzerine Karışık Teknik



14 Ağustos 2026 Cuma

Aşk İki Kişiliktir

Değişir rüzgârın yönü
Solar ansızın yapraklar
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden
Binlerce yıl uzaklardadır
Binlerce kez dokunduğun ten
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Avutamaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Yitik bir ezgisin sadece
Tüketilmiş ve düşmüş gözden
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken
Çünkü hiçbir kelebek
Tek başına yaşayamaz sevdasını
Severken hiçbir böcek
Hiçbir kuş yalnız değildir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Ataol Behramoğlu




Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca

Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kağıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlarla takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Behçet Necatigil



13 Ağustos 2026 Perşembe

Yeis

Akşam üstleri geliyor
Tam insanlar işten çıkarken.
Salkım salkım tramvaylardan
Bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor
Namussuz, akşam üstleri geliyor. 

Neremden yakalıyor, bilmiyorum
Ben tam sevmeye hazırlanırken
On altı yaşındaki sevgilimi.
Elini elimle tutmak
Yirmi dört saatte bir
Sıcak bir laf dinlemek isterken
Rezil... Tam o saatlerde geliyor. 

Sait Faik Abasıyanık



Düşlerde Fener Olmak

Ben ölünce
hiç değilse
Bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.
Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.
Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.
Ya da şöyle bir fener
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyulup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.
Evet, hiç değilse.
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başına geceleri
uykulardayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Wolfgang Borchert

Çeviri: Behçet Necatigil 



İzleyiciler