17 Ağustos 2026 Pazartesi

belma sebil

seni ben kallavi sokağı'nda gördüm
sen beni görmedin görmedin
kapıları çaldım adını sordum
söylemediler öğrenemedim
seni ben kallavi sokağı'nda gördüm
bir daha görmedim bilmedim
belma sebil adını yakıştırdım
aklıma geldikçe her sefer
gözlerinin mavisini bitirdim
saçlarının siyahına başladım

kallavi sokağı'nda güvercinler
benim karanlık istanbul'um
bir esnaf kahvesine oturdum
belma sebil ya geçti ya geçer
rüzgârını içime doldururum
kallavi sokağı'nda güvercinler
bunca yıl sönmemiş umudum
nisan değilse mayıs
perşembe değilse pazar
ben belma sebil'i bulurum

Attilâ İlhan

Resim: Turan Enginoğlu



16 Ağustos 2026 Pazar

Eskiden

Ne güzel insanlar vardı eskiden.
Çocukluğumuzu kaplamışlardı.
Bize masal anlatırlardı
Cinlerden, perilerden.
Büyük anneler, büyük babalar vardı.
O zaman hepsi uzaktı ölümden.
Hem sevdirir hem korkuturlardı.
Acı hikâyeleri bile tatlı başlardı.
Demek bunun için gittiler hikâyelerden.
Ne güzel insanlar vardı eskiden.

Ne güzel şarkılar vardı eskiden.
Gençliğimizi donatırlardı.
Hep iyi şeyler hatırlatırlardı
Geçip gitmiş devirlerden.
Sevgi ve ümid yaratırlardı.
O zaman her şey uzaktı ölümden.
Yanık şarkılar bile neşeli başlardı.
İster istemez saadet taşardı
Gamsız günlerimizden.
Ne güzel zamanlar vardı eskiden.

Ne güzel şarkılar vardı eskiden.
Hayâl içinde yaşatırlardı.
Güldürür ağlatırlardı
Duymadan biz, düşünmeden.
Her an bir asır kadardı.
O zaman herkes uzaktı ölümden.
Candan sevdiklerimiz vardı.
Hepsi başka güzeldi, bizi tanımazlardı.
Bütün yollarımız geçerdi gül bahçelerinden.
Ne güzel zamanlar vardı eskiden.

Özdemir Asaf, Dünya Kaçtı Gözüme,Yuvarlak Masa Yayınları, 1955

Fotoğraf: Karaköy Meydanı, İstanbul, 1958



Ölümüne Mecaz

    Evvel gidenlerin anısına.

Bunca yaştan sağ çıktım.
Ölümü oyalamakla geçiyor günler.

Bunca sokaktan sağ çıktım.
Tek sözcüğe rastlanmıyor sokaklarda
kalbimi oyalamakla,
mecazları tamir etmekle,
geçmişimi havalandırmakla
geçiyor günler.

Bunca kitaptan sağ çıktım.
"Ölüm" dahil ne çok şeyi tarif ettim de
ölen, öldürülen arkadaşlarımı tarif edemedim...

Bunca kalpten sağ çıktım...
Kabuğun yaradan,
dalın ağaçtan,
yaprağın daldan,
insanın doğadan hatıra olduğunu
bazen bildim bazen bilemedim.

Bunca şiirden sağ çıktım...
Ne çok şiiri, mecazı ve anlam ölümünü hatıra ettim.

Bunca ateşten sağ çıktım...
Külü tecrübe etmeyen 
ateşle göz göze geldiğimde,
"Ölüm ki ömürden hatıradır" deyip sustum. 

Bunca sırdan sağ çıktım.
Ölümü hatırladıkça kalbini eşeleyip duruyor insan
kalbini hatırladıkça ölümü eşeliyor.

unca unutmadan sağ çıktım.
İnanılması güç bir ânındayız tarihin
son ölenimiz üzerinden ne kadar zaman geçti
kaç kitap, kaç gözyaşı öldü
kimse hatırlamıyor. 

Bunca yenilgiden sağ çıktım.
İnsanın düğümü ne çokmuş, 
bir el tarafından ipsiz bağlanmak gibiymiş aşk ve ömür.

Bunca yaştan sağ çıktım.
Biri bizi ateşe, aşka benzetse
ve ölüme hiç sıra gelmese...

Sezai Sarıoğlu



15 Ağustos 2026 Cumartesi

Melez Zamanlar

Şifa dağıtıyor ölü bir tarihin hortlakları 
24 Saat açığız diye haykırıyor 
buna karşın yarın acenteleri 

Heveslerin insanıysa şaşkın
Yurttaşın zihni parçalanmış

"bakınız.." diye giriyor söze, kadrolu televizyon tartışmacımız...

Kısmen polis 
Kısmen hırsız  
Kısmen dikkatli 
Kısmen dalgınız 

"Her şeyden önce..." diyerek başlıyor yazısına, her günkü köşe yazarımız...

Kapitalistiz, feodaliz
post-modern ve de oryantaliz

"Yapılan son araştırmaya göre..." diye bilgilendiriyor bizi, saçaklı Web-a Sayfamız...

İşçiler patron oldu (Yaşasın!) 
Patronlar çağ atlamış (İnanırsanız...)

Sızlanıp duruyor cim (Savcısının) karnında, itirafçının itirafçısı itirafçımız...


Hidayete erecek diyorlar bazılarımız, alışacağız
"Münkirler cehenneme!" giderlerse, arayacağız
"Size gelsin" diyor, "bu unutmak şarkısı", sesler süvarisi arkadaşımız: 
"Şiir bir ülkenin vicdanıdır derlerdi eskiden, billahi yalandır."

Dip su gibidir, kimi deli çay gibidir kavimler, gelirler
Sevgili gibidirler
Kısmen sadık eş, kısmen metres kadın
Kısmen işbirlikçi, kısmen yurtseverdirler
Çağdaş, tutucu, laik, dindar, milliyetçiler
Bazı Türk, bazı Kürt, bazı Çerkez  
Eskiden Alevi, sonradan Sünni’dirler

"Bu kararlı karmaşanızı sakın bir yana bırakmayınız!" 
diye öğütlüyor, dolaylı dilleriyle, emekli büyükelçiler... 

Kısmen cüz, kısmen bütünüz 
Asılız, aslı gibiyiz, suretiz; dahi kopyayız... 

Tarafsız bir dille aktarıyor merkeze, bütün bu olanları, yabancı gözlemciler...

Durum endişe verici kimine göre
Oldukça ümitli, ötekine sorsanız

"Ündür yorumu bugünün" diyor, yedi-yedi atan bir zar sahibi derken gökdelenlerden...
 
Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses
Deniz Baykal, Recep Erdoğan'ız 

Bense; şairliğe vurdum kendimi,  yalan yanlış yazarım...

Vesaire, vesaire, ardından üç noktayız 
Herkesiz... her şeyiz... birazız... fazlayız...
Hiçbir şey... de diyebiliriz buna... hiç kimse... 
bir... diğer... bir başka... deyişle...

Bir ad arıyorum, ana rahminde zavallı bir bebek 
gibi kıvrılmış bugüne...

Ana rahminde mi, zavallı mı, bir mi, bebek mi
kıvrılmış mı, bugün mü, diye diye...

Bilmenin peşinde kaybettiklerime ağlarım.

Ferruh Tunç



Kırkikindiler

"Bu sarı, tok tütünü senin için
ayırdım: senin için soydum
domatesin kabuğunu, senin için
dildim, tuzladım."

"Senin için perdaha çektim içimdeki
hayvanı; gövdemi yaya, burguya
aldım senin için. Bu koku, bu kor,
bu gemsiz istek senin açlığın için."

"Toprak suya doydu bu yıl, ben sana
daha doyamadım," diye sürdürüyor
kadın, içinden. "Yüzündeki gururlu
umutsuzlukla içimdeki doludizgin
kısrağa katıl."

Enis Batur

Resim: Merve Turan, Kağıt Üzerine Karışık Teknik



14 Ağustos 2026 Cuma

Aşk İki Kişiliktir

Değişir rüzgârın yönü
Solar ansızın yapraklar
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden
Binlerce yıl uzaklardadır
Binlerce kez dokunduğun ten
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Avutamaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Yitik bir ezgisin sadece
Tüketilmiş ve düşmüş gözden
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken
Çünkü hiçbir kelebek
Tek başına yaşayamaz sevdasını
Severken hiçbir böcek
Hiçbir kuş yalnız değildir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Ataol Behramoğlu




Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca

Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kağıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlarla takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Behçet Necatigil



13 Ağustos 2026 Perşembe

Yeis

Akşam üstleri geliyor
Tam insanlar işten çıkarken.
Salkım salkım tramvaylardan
Bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor
Namussuz, akşam üstleri geliyor. 

Neremden yakalıyor, bilmiyorum
Ben tam sevmeye hazırlanırken
On altı yaşındaki sevgilimi.
Elini elimle tutmak
Yirmi dört saatte bir
Sıcak bir laf dinlemek isterken
Rezil... Tam o saatlerde geliyor. 

Sait Faik Abasıyanık



Düşlerde Fener Olmak

Ben ölünce
hiç değilse
Bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.
Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.
Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.
Ya da şöyle bir fener
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyulup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.
Evet, hiç değilse.
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başına geceleri
uykulardayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Wolfgang Borchert

Çeviri: Behçet Necatigil 



Kalıt

Kalırsa bir soru kalır benden  
Yanıtı var mıdır bilmem?
Denizine, göğüne, toprağına
Uçanına, kaçanına bu dünyanın
Kalırsa bir soru kalır benden
Ölüm gelir, gün akşama kavuşurken.

Neyi ararım ben, neyi bulurum?
Taştan taşa, düşten düşe sekerek
Enginleri aşar da, sığda boğulurum.

Kalırsa bir soru kalır benden
Yanıtı var mıdır bilmem?
Yazar elim upuzun bir şiir
Söyler dilim içli bir türkü
Kalırsa bir soru kalır benden
Gökte yıldızdır o, toprakta gömü.

Kalırsa bir soru kalır benden
Bir de üç beş şiir, iyi kötü...

Ankara, 1981

Ahmet Erhan, Yaşamın Ufuk Çizgisi, Lir yayınları, S.59


























Bir Cinayetin Sebebi

                                                       l

    Ağır ceza muhakeme salonunun önü hıncahınç kalabalıktı. Efendi kılıklı adamlar, külhanbeyler, hukuk fakültesi müdavimleri, lise talebesi hanımlar, kahvede tavla oynamaktansa burada muhakeme seyretmeyi ekonomiye daha uygun bulan geçkin işsizler koridorlarda geziniyorlardı. Salon dolmuştu, iğne atacak yer yoktu. Zaten dışarıda dolaşanlar da içeride yer bulamayanlardı. Hiç olmazsa girerken, çıkarken suçluyu görürüz, neticeyi de öğreniriz diye bekliyorlardı.
    Kızının nafaka davası için ikinci hukuka gelen ihtiyarca bir kadın bir orta mektep talebesine sordu:
    -Evladım, burası neden kalabalık?-
    -Hüsameddin'in muhakemesi de ondan!..-
    -Ne yapmış bu Hüsameddin?-
    Çocuk, kadının cahilliğine güldü:
    -Adam öldürmüş, adam!..-
    Ve izah etti:  
    -Bu sene muallim çıkmış, Anadolu'ya tayin etmişler, harcırahını şurada burada yemiş, sonra da, yol parası için, tanıdığı bir komisyoncuyu tabancayla öldürmüş...-
    -Öyle, daha çocuk bile... Dört defadır da bir bahaneyle muhakemesini erteletiyor, bakalım bu sefer...-
    Sözü yarım kaldı. Halk harekete gelmişti. Başlar birbirinin omuzundan merakla uzanıyordu:
    -Geliyor!-
    -Geliyor!-
    -Hani yahu?-
    -Kör müsün be! Elleri kelepçeli, başını önüne eğmiş...-
    Siyah şapkasının altında sararmış yüzü bir kat daha zayıf görünen ince, orta boylu bir genç iki candarmanın arasında hızlı, dolaşık adımlarla geçti. Üzerine dikilen gözlerin tesirinden kurtulmak için etrafına bakınıyordu.
    Salonun yanındaki ufak aralıkta ellerinden kelepçeyi çıkardılar. Kendisini pencerenin yanına attı. Ayasofya'nın önündeki ağaçlara, aşağıdaki ayran, kuru poğaça, simit satan adamlara baktı. Gözünü etrafta bir gezdirdi. Bu açık göklere, bu gri kaldırımlara hasret çektiği besbelliydi.
    Pos bıyıklı mübaşir çağırınca şapkasını eline alarak içeri girdi. Yerine oturuncaya kadar dinleyici sıralarını süzdü. Kendisine bakan gözlerden azap duyduğu görülüyordu. Nefsini zorlayarak yukarı locaları, sıraları falan bir daha gözden geçirdi, aradığını bulamadığı anlaşılıyordu. Yumrukları sıkıldı, yüzü buruştu, çenesi titredi. Az daha ağlayacaktı. Sonra büyük bir gayret sarf ederek başını çevirdi ve yerine oturdu.

                                                    ll

    Reis bey, müsaade ederseniz artık her şeyi, bütün hakikati söyleyeceğim! Ben, reis bey, komisyoncu Nuri Efendi'yi sizin bildiğiniz, şimdiye kadar da benim söylediğim gibi, para için öldürmedim. Ben onu, kendisiyle münasebeti bile olmayan bir mesele yüzünden, bir aşk, bir gönül meselesi yüzünden öldürdüm. Bunu size başlangıcından anlatayım:
    Bir gün, arkadaşlarım, İstanbul liselerinden birinden bu sene mezun olan bir hanımın benimle tanışmak istediğini söylediler. Peki dedim, fakat pek o kadar da alakadar olmadım. Çünkü bilirsiniz ki erkekle kadın arasında daimi bir arz ve talep vardır: Birincisi kadın, ikincisi erkek tarafından; eğer talep kadın tarafından olursa o kadar hoş olmuyor.
    Neyse, tanıştık... Görünüşte alelade bir kızdı. Beni bizim mektebin müsamerelerinde görmüş, rollerimi beğenmiş, onun için konuşmak istiyormuş.
    İlk günlerde o beni arıyor, ben çekingen durdukça üstüme düşüyordu. Elimde olmayarak alaka gösterdim. Uzun uzun her mevzudan konuştuk. O zaman anladım ki bu kız göründüğü gibi değil: Çok zeki, her şeyi kavrıyor, her şeye aklı eriyor.
    Zeki kimseler çok hoşuma gider. Ben de onu aramaya başladım. Ve bu sefer de gördüm ki reis bey, bu kız bana çok benziyor: Huyları, düşünceleri, hayata karşı telakkileri, alışkanlıkları... Hatta yüzü bile... Görenler bizi kardeş sanıyorlardı.
    Bu defa da ben onun üstüne düştüm... Ve münasebetimizi arkadaşlık hududunun dışına çıkarmak istedim... O zaman aramızda birbirimize hissettirmeden bir mücadele başladı... Bu mücadelede ikimiz de bütün zekamızı kullanıyorduk. Ben bu gibi şeylerde pek acemiydim reis bey, onun için her mübahaseden (konuşmadan) yenilerek çıkıyordum. O serseri ruhluydu, birleşmeyi, bir bağla -velev manevi olsun- bağlanmayı havsalası almıyordu. Ben kapalı olarak onu ne kadar iknaya çalıştımsa olmadı. Ne cepheden hücum etmek istesem daha evvel anlıyor, cevabını veriyordu. O çok zekiydi: İnsanın söyleyeceği şeyleri değil, söylemek isteyebileceği şeyleri bile hissediyordu. Bir gün dedim ki:
    İki kişi mücadele ederken birisi mağlubiyeti kabul ederek diğerine dehalet etmek (sığınmak) istese ötekisi ne yapar?
    -Muhtariyet (özerklik) verir!- dedi.
    Benim dehaletimi bile kabul etmiyordu.
    Düşünün efendim, bu kadar alıştıktan, onu bu kadar tanıdıktan, kendime bu kadar yakın bulduktan sonra ondan nasıl ayrılabilirdim? Bunun imkanı yoktu reis bey. Ben de artık her şeyi bırakarak yalnız ona sahip olmak gayesine kendimi verdim... O yavaş yavaş kendini çekti. Benimle konuşmamak için bahaneler buluyor, bana elinden geldiği kadar az rastlamaya çalışıyordu. Şimdi başka arkadaşları, başka ahbapları vardı.

    .................

    Ah, reis bey, sevmek, hele benim gibi sevmek berbat bir şeydir. Hayatımda yalnız o vardı. Gözümü kapadığım zaman onu, açtığım zaman onu, uyuduğum zaman onu, uyandığım zaman onu görüyordum.
    Halbuki ben onun için bir hiçtim; gelmiş ve geçmiş birisi... Nasıl anlatayım efendim, çorabının yırtığı, şapkasının kurdelesi kadar benimle alakadar olmuyor, evlerindeki kedi kadar bile beni sevmiyordu.
    (Dinleyiciler arasında iki üç kişi güldü. O, müfrit (aşırı) jestler yaparak, ellerini göğsüne vurarak devam etti.)
    Ne yaptımsa, reis bey, fayda etmedi. Üstüne düştükçe benden kaçtı. Her şeyi açıkça söylemek istiyor, fakat cesaret edemiyordum.
    Hatta bir akşam, arkadaşların tertip ettiği bir vapur gezintisinde, ona bir kelime, -Seni seviyorum!- kelimesini söyleyebilmek için, içtim, yıkılıncaya kadar içtim.
    Beni dinlemedi bile... Yanına gittiğim zaman kaçtı, en sonra da: -Sarhoş olduğun zaman çok müziç (can sıkıcı, rahatsız edici) oluyorsun!- dedi.
    Artık birbirimize karşı son derece soğuk ve resmiydik.

    ..................
    Gelelim asıl vakaya reis bey:
    Bir gün buna birkaç arkadaşıyla beraber yolda tesadüf ettim. -Adliyeye gidiyoruz- dediler, -Necmi'nin muhakemesine. Haydi bize yer bul!..-
    Döndüm; ona hizmet etmek bile tatlıydı. İçeride yer bulamadık. Fevkalade üzüldüler. Adeta büyük bir fırsatı kaçırmış gibi telaş ediyorlar, -Ne diye az daha erken gelmedik!..- diyorlardı.
    Bir han bekçisini para için keserle parçalayan bir katilin muhakemesine bu kadar alaka göstermek bana garip geldi; bu alelade bir merak falan değil, bir hırstı.
    Uğraşa uğraşa onları yerleştirdim, kendim de aşağıda katili beklemeye başladım. Ben de elimde olmayarak merak ediyordum. Biraz sonra hasır şapkasıyla göründü. Yirmi beşlik, çilli yüzlü, basit, hatta bayağı tavırlı; aşağılık bir tenasübü (burada dış görünüşü anlamında) olan birisiydi.
    O da tıpkı demin benim geldiğim gibi elleri kelepçeli, iki tarafı candarmalı olarak geçti. Bir sirk gibi buraya toplanan halk onu görmek için de birbirinin omuzuna çıkıyordu.
    Muhakeme bittikten sonra kızların yanına gittim. Necmi'nin konusuydu. Şaşırdım: Aman yarabbi, sokakta görseler başlarını bile çevirmeyecekleri bu adam katil olunca gözlerinde bir ehemmiyet almıştı. Bir kahraman gibi ondan bahsediyorlar, ağzını açışında, söz söyleyişinde, elini kaldırışında, her hareketinde bir güzellik, bir kibarlık buluyorlardı.
    Bunlar lisede okumuş, liseyi bitirmiş kızlardı. Bilhassa o en baştaydı.
    -Ah- dedi, -hiç adam öldürecek kıyafet var mı onda! Yazık vallahi...-
    -Yahu- dedim, -katil olacak surat olmasa katil olmazdı.-
    O zaman hepsi birden itiraz ettiler: Erkeklerin zaten birbirlerini beğenmediklerini, birbirlerini kıskandıklarını söylediler.
    Kendimi araştırınca Necmi'yi sahiden kıskandığımı hissettim: Güzelliğini; tavırlarını değil, katilliğini...
    Çünkü onun bu kadar beğenilmesine sebep, yalnız katil olmasıydı. Adam öldürünce bunların gözünde yükselmişti...
    Düşündüm: O bana bu kadar alaka gösterse ben neler yapmazdım?..
    Acaba, dedim, birisini öldürsem benimle bu kadar meşgul olurlar mı?
    Düşündükçe bu fikir beynimi sarmaya başladı.
    Gözümün önüne, bu salonda muhakeme olunurken onun alaka ile beni dinlemesi geldi. Kaşlarını kaldırmış, zeki, afacan gözlerini açmış, bana bakıyor, şimdiye kadar görmediği güzellikler keşfediyordu.
    Adam öldürmek ve mahkemeye düşmek bende değişmez bir fikir oldu.
    Halbuki hoca olmuş, harcırahımı almıştım. Düşündüm, aklıma bir fikir geldi: Bu parayı barlarda falan yer, yol parası için de birisini öldürürdüm.
    Öyle yaptım.
    Kumar falan bilmiyordum. Elimdeki yüz lirayı iki gecede yemek için çekmediğim kalmadı. Onu bitirir bitirmez, bir gece, eskiden tanıdığım komisyoncu Nuri Bey'in evine gittim.
    Hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı adamı üç dört kurşunda yere serdim..
    Hapishanede, reis bey, muhakeme gününün heyecanıyla yaşadım. Seyirciler arasında onun ince uzun yüzünü görüyordum. Halbuki ilk muhakemede gelmedi. Belki haberi yoktu, dedim, yahut işi çıkmıştır. İkincide gene yoktu. Gözlerimi bütün localar ve sıralarda gezdirdimse de onu bulamadım. Bilseniz reis bey, üzerinize garip bir hayvana bakar gibi merakla dikilen yüzlerce göze bakmak ne zor şey... Ben üçüncü muhakemede, dördüncü muhakemede hep baktım, gelmemişti. Her bulamayışımda, muhakkak gelecek sefere gelir, diyordum. Onun nazarında bu kadar hiç olacağımı tahayyül edemiyordum.
    Hele bu sefer, evvelden gelen bir his onu herhalde içeride bulacağımı söyledi. Dışarıda da birkaç arkadaşı gözüme ilişince, muhakkak, dedim, gelmiştir.
    Aman Allahım, reis bey!.. Ben onun için, yalnız onun için adam öldürmüşken, bu sefer de gelmedi reis bey, bu sefer de gelmedi..

1927

Sabahattin Ali, Değirmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, S.115-121



12 Ağustos 2026 Çarşamba

Son Damla

Her bardağı taşıran bir son damla vardır
Toprak gencelir ölümle, meyhanelerde bir koltuk daha azalır
Damlaya damlaya gider Ahmet Erhan, sel olur gelir ölüm
Hayat buysa eğer, meğer ki aldatıldım

Yalnızım… sokağın zulasında bir köpek gibi kaldım
Islak bir köpek gibi ki ancak sabahla ayılır
Sürüklene sürüklene götürülür Ahmet Erhan
Komiserim, tebdil-i hayatta şiir vardır

Şimdi bir ölsem ve artık hiç konuşulmasam
Çocuğumun belleğini kefenimle silsem
Anlamam ki nicedir yaşım murada ermiş dölüm
Neden her çocuğun ille de bir babası vardır.

Oğlum, zaman ağır, gün sağır, gece acıya aşinadır.

1991

Ahmet Erhan, Burada Gömülüdür, Cilt 1, Kırmızı Kedi Yayınları, S.544



İzleyiciler