10 Mart 2026 Salı

Firar

Bıkkın bir trenin rayından çıkışı
belki de bir kazadır size göre
bir nehrin yatağından kalkışı
o da doğal afet.
Bulutların geometriyi reddedişi
kabahat başıbozuk rüzgarda.
Ne çok olağanınız var
365 günün 6 saatini
yuvarlayıp duran takvimler gibi...
Günün yirmi dört saati
ne isterse ayağına gelen kedi
bir sabah bıraktı bizi.
Kuyruğunu sallaya sallaya
çıkıp gitti firari.
Bir trenin rayından çıkışı
bir nehrin yatağından kalkışı
bir bulutun yamuğa aşkı gibi
Tırmık izlerini bıraktı geride
fotoğraflarını, mama kabını bir de.
Nankörlük etmeden hayatına
gelmiyor özgürlük.

Dinçer Yurttaş

Resim: Sunay Şentürk, Suluboya Çalışma



Nehir Manzarası

Bırak sökük kalsın rüzgâr, bu zırdeli düşün içinde
gerçeğin ne anlamı var.
Biz bu zırdeli düşün içinde 
kavrulmuş kurumuş iki fıstık gibi
Yatalım uyuyalım uyanalım kalkalım
Değil mi ki, bir yere kilitlenmiş
Bir küçük iyiliktir aşk,
Değil mi ki, billurdan bir yalan dünya
Bırak ersin o tamama
Gel bak tepeden bir nehir manzarası
göstereceğim sana.

Birhan Keskin

Resim: Adviye Özküçük, Nehir Kıyısında Ağaçlar






Bekleyen Kadının Günü

Kadınım saçlarını tarar aynada,
Benim parmaklarım değmişçesine.
Bahçeye çıkıp şarkı söyler içinden
Sesinden sesim geçmişçesine.
Güneşin kızarttığı kayısılar gibi
Aklından ben geçerim güneşlenirken,
Kızarır al al olur ben öpmüşçesine.

Eğilmiş dikiş diker, gömleğimin düğmesi
Hayal eder beni, birden ürperir
İnce bir sızı duyar iğne batmışçasına.
Çocuğunu göğsüne bastırdığında
Erkekliğim geçer ta iliğinden
Benimle uzanıp yatmışçasına.

Bir sabah ayrıldım bir akşam kavuştum
-Ah, olgun dutlar gibi ballanmış gözlerinde-
saatlerin biriktirdiği o tatlı özlem
sanki uzak denizlerden dönüyorum,
karşılar, beni yıllarca beklemişçesine.

Ceyhun Atuf Kansu

Resim: "Şezlongda Pembeli Kadın", Nazmi Ziya Güran (1881-1937)



8 Mart 2026 Pazar

Kanadı Kırık Bir Akşam

Gün bitti lambayı hazırla;
Işık kalmadı girecek odamıza.
Çek perdeleri sevdiceğim;
Kanadı kırık bir akşam
Zonkluyor durmadan dışarda.

Sen bugünden yarına
Birazcık umut sakla.

Yarın farklıdır bugünden,
Adı değişir hiç olmazsa.
Kara bir suyu
Geçiyoruz şimdilerde
Basarak yosunlu taşlara.

Sen bugünden yarına
Birazcık umut sakla.

Gün bitti sevdiceğim;
Geriye kalan posa.
Bu serin güz akşamında
Geç otur karşıma sessizce,
Devam et ördüğün hırkaya.

(1987)

Metin Altıok, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi 2, S.901

Resim: Alla Tsank



Bağışlamak

Beni suskunlukla mayaladılar, keskin bir giyotinle
Beni bağışlayarak mühürlediler, isli bir ateşle.
Kanlı bir rahim gibi doğurgan dudaklarım,
ben oyum, Yahya’sı dilsiz bir İsa neyse.
Nefesim bulut, gözlerim yıldız saçtı geceye,
ve terimden deniz, etimden kara yaptılar.
Eksik bir insan bıraktılar geriye
Ben kendimi tamamlayamam, bağışlayın beni...

Dinçer Yurttaş, Yekpare Kırılganlıklar, NotaBene Yayınları, S.88



Pangea

küçük bir ada bizimkisi
kırlangıçların bile sığmadığı bu gök altında
kıyılarında aynı deniz
sokaklarında aynı rüzgar
öyle ki saçlarının kokusu
bir uçtan bir uca,
dudaklarındaki sözler bu yerden o göğe uçar

küçük bir ada bizimkisi
hani özlesen bir el uzamı
koparılmış bir gelincik solumu
uzatsan ayaklarını
örtmez üstünü samanyolu,
bırakıp gitsen hakeza
gittiğin yerden görünür
bölsen kimseye yetmez,
uzun yolculuklara çıksan
uyumaya değmez

küçük bir ada bizimkisi
soluklanalım
ve mutlu olalım,
ve tek başımıza belki de
uzun uzun bakalım diye sonsuzluğa
yol kıyısına konulmuş bir bank
yanı başımı sana ayırdım
koy diye başını omuz boşluğuma denk

küçük bir ada bizimkisi
ama sanma ki dar
uzatıp ayaklarını
hayret edecek herkese yer var.

Dinçer Yurttaş, Yekpare Kırılganlıklar, NotaBene Yayınları, S.37-38



4 Mart 2026 Çarşamba

Uğultulu Tepeler

(...) Acaba eceliyle mi öldü diye de düşünmekten kendimi alamıyordum. Ne  yaptımsa, bu düşüncenin verdiği sıkıntı devam etti. Bu, öylesine can sıkan, inatçı bir düşünceydi ki ondan kurtulmak için, Uğultulu Tepeler'e gidip, ölene karşı yapılacak son görevleri yapmak istedim. Edgar Linton, izin vermek istemiyordu
ama ben, ölünün yanında bir tek dostunun bile bulunmadığını söyleyerek, acı acı yalvardım. Üstelik, eski Bey'imin aynı zamanda süt kardeşim olması dolayısıyla, benden hizmet beklemeye en az onun kadar hak kazandığını söyledim. Ayrıca Hareton'ın, şu yavrucuğun, Bey'in hanımının yeğeni olduğunu, daha yakın bir
akraba bulunmadığına göre de kendisinin, onun sorumluluğunu üstüne alması gerektiğini anlattım. Kalan malların durumunu öğrenmek, kaynının işleriyle ilgilenmek de ona düşüyordu. O günlerde Edgar Linton, böyle işlerle uğraşacak hâlde değildi. Onun için, bana da avukatıyla konuşmamı söyledi; en sonunda gitmeme de izin verdi. Onun avukatı, aynı zamanda Hindley Earnshaw'ın da
avukatıydı. Köye gidip avukata, benimle gelmesini söyledim. Adam başını salladı, Heathcliff’i kendi hâline bırakmanın doğru olacağını, işin aslı meydana çıkarılınca, Hareton'ın bir dilenciden farkının kalmayacağını belirtti. “Onun babası borç içinde öldü.” dedi, “Malların hepsi ipotekli. Vârisin yapabileceği en iyi iş, alacaklının
kalbinde, kendisine karşı bir ilgi uyandırmaya bakmaktır. Alacaklı, ancak bundan sonra ona acımayı düşünebilir.”
Uğultulu Tepeler'e varınca, her şeyin gerektiği şekilde yapılmasını sağlamak için geldiğimi söyledim. Yeteri kadar sıkışık durumda olan Joseph de benim geldiğimi görünce sevindi. Bay Heathcliff ise, benim istendiğimi pek sanmadığını, fakat istersem kalıp, cenaze işleriyle ilgilenebileceğimi söyledi.
“Doğrusunu istersen, bu sersemin cesedini törensiz mörensiz yol kavşağına gömüvermeli.” diyordu. “Dün akşamüzeri, yanından on dakika ayrılmıştım, bu süre içinde evin iki kapısını da içeriden sürgüleyivermiş, gece de kendini öldürmek için sabaha kadar içmiş olacak. Onun bu sabah beygir gibi horuldadığını duyunca, kapıyı
kırıp içeri girdik. Kanepenin üzerine boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Derisini yüzsen uyanamazdı. Ben de Kenneth'i çağırttım, geldi ama o zamana kadar da bu adam leş olmuştu. Ölmüş, soğumuş, kaskatı kesilmişti; onun için de ortalığı velveleye vermeye gerek kalmadığını sen de kabul edersin.” Yaşlı kâhya da onun bu sözlerini doğruladı ama şöyle de mırıldandı: “Ah, keşke doktoru çağırmaya kendi gitseydi. Ben Bey'e, ondan çok daha iyi bakardım. Ben gittiğimde, Bey daha ne ölmüştü ne de bir şey...”  (...)

Emily Bronte, Uğultulu Tepeler, Can Yayınları, S.201,202

Çeviri: Naciye Akseki Öncül



3 Mart 2026 Salı

Öldürür Beni

Senin bu harçların senin bu huyun,
Senin bu kaşların senin bu yayın,
Senin bu duruşun senin bu boyun,
Senin bu kolların öldürür beni.

Senin sallanışın senin gezişin,
Senin kirpiklerin senin süzüşün,
Senin bu esrarın senin sezişin,
Senin bu yolların öldürür beni.

Senin bu yanağın senin bu dilin,
Senin zülüflerin senin bu telin,
Senin yaz baharın senin sümbülün,
Senin bu güllerin öldürür beni.
 
Senin hayır işin senin şer işin,
Senin arayışın senin soruşun,
Senin Acem şalın senin sarışın,
Senin bu bellerin öldürür beni.
 
Senin bu Ruhsati'n senin kardaşın,
Senin benim için böyle telaşın,
Senin bu feryadın senin göz yaşın,
Senin bûselerin öldürür beni.

Aşık Ruhsatî



1 Mart 2026 Pazar

Gözlerin

Düşlerin parlayıp söndüğü yerde
Buluşmak seninle bir akşam üstü
Umarsız şarkılar, dudağımda bir yarım ezgi
Sığınmak gözlerine, sığınmak bir akşamüstü
Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi

Bir orman bir gece kar altındayken
Çocuksu,uçarı koşmak seninle
Elini avcumda bulup yitirmek
Sığınmak ellerine bir gece vakti
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Bir kenti böylece bırakıp gitmek
İçinde bin kaygı, binbir soruyla
Bitmeyen bir şarkı, dudağında bir yarım ezgi
Sığınmak şarkılara sığınmak bir ömür boyu

Gözlerin bir çığlık,bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Zülfü Livaneli



"Leyla'nın Evi"

"(...) Boğaziçi'nin serin rüzgârlarını içine çekti, vapurun yardığı sulardaki beyaz köpüklere daldı, denize değer gibi uçan yelkovan kuşlarından gözünü alamadı, kaleleri, hisarları, sarayları, kiliseleri ve camileri seyretti. Boğaziçi korularının nefis görüntüsü içini bir hoş yaptı. Çocuk gibi olmuştu, heyecanlıydı, yüreği yüreğine sığmıyordu.

Boğazın pırıltılı sularını bir baştan öbür başa yıldırım gibi geçen kuşları ne kadar özlemiş olduğunu fark etti. Anneannesi çocukluğunda ona bu kuşların, Boğaz'da yaşayıp ölmüş kişilerin ruhları olduğunu anlatmıştı. Buradan ayrılmak istemedikleri için uçup duruyorlardı. Leyla da ömrü boyunca bu kuşları seyretmiş ve her birini ailesinin ölmüş mensuplarından biri olarak düşünmüştü. Küçük sürüler olarak uçanlar arasında dedesi, anneannesi, annesi, dayısı vardı. Tek başına uçan garip kuşlar ise ona, yirmili yaşlarındaki talihsiz İngiliz delikanlısını hatırlatıyordu. Kuşlar bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle evlerine dönmeye çalışıyor, bu yüzden Karadeniz'den Marmara'ya kadar Boğaz'ı yıldırım hızıyla turlayıp duruyorlardı.

Vapur, Bosnalı Abdullah Avni Paşa'nın yalısının önünden geçerken gözyaşlarına engel olamadı. Dedesinin evi, lacivert sulara vuran aksiyle bir gelin gibi önünde duruyordu. Gemilerin yarattığı dalgalar yalı rıhtımında beyaz köpükler yaratarak kırılıyor, bir martı yalının tam önünde suya dalıp dalıp çıkıyordu. Evde pek bir değişiklik yok gibiydi. Sanki biraz gayret etse pencereye gölgesi vuran Paşa Dedesini ve rıhtımda çay içen anneannesini görebilecekti. (...)"

Zülfü Livaneli, Leyla'nın Evi, Remzi Kitabevi, S.112



Daha Senden Gayrı Âşık mı Yoktur

Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın vay deli gönül
Hele düşün devr-i adem’den beri
Neler gelmiş geçmiş, say deli gönül

Şu fâni dünyada umudunu üz
İnanmazsan var kitaba yüz be yüz
Evin mezaristan, malın bir top bez
Daha doymadınsa doy deli gönül

Günde bir yol duman çöker serime
Elim ermez gidem kisbü kârıma
Kendi bildiğine doğrudur deme
Var iki kâmile sor deli gönül

Gördüm iki kişi mezar eşiyor
Gam gasavet gelmiş, boydan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
Gel de bu dünyayı yor deli gönül

Mevla’m kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Ruhsatî dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül

Aşık Ruhsatî


Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim

Gönül gel seninle muhabbet edelim
Araya kimseyi alma sevdiğim
Ya benim kimim var kime yalvarayım
Kaldır kalbindeki karayı gönül 
 
Dünya için gül benzini soldurma
Halden bilmeyene halin bildirme
Tabip olmayana yaran sardırma
Azdırırsın bir gün yarayı gönül
 
Solmazsa dünyada güzeller solmaz
Bu dünya fanidir kimseye kalmaz
Yalan dolan ile sofuluk olmaz
Mümin olan bekler berayı gönül 
 
Derviş Ali'm öğüt verir özüne
Gönül lütfeyledi  geldi sözüne
Azrail konarsa göğsün düzüne
O zaman beklemez sırayı gönül

Derviş Ali (Sivas, Şarkışla, Emlek Yöresi, 19.yy Halk Ozanı)



İzleyiciler