16 Mayıs 2026 Cumartesi

Ruhun Şarkısı

Sözsüz bir şarkı var,
ruhumun derinliklerinde.
Yüreğimin tohumunda yaşayan bir şarkı.
Reddediyor parşömenin üzerinde
mürekkeple erimeyi, sevgimi
şeffaf bir cübbeyle sarıyor ve akıyor,
ama dudaklarımdan değil.

Bunu nasıl dile getirebilirim?
Korkarım dünyevi havaya karışmasından.
Kime söyleyeyim?
Korkunç kulaklarından korkarak saklanır,
ruhumun evinde.

Derinlerdeki gözlerime baktığımda görürüm,
gölgesinin gölgesini.
Parmak uçlarıma dokunduğumda
hissederim titreşimlerini.
Varlığına önem veriyor, ellerimin eylemleri,
tıpkı bir gölün parlayan yıldızları
yansıtması gerektiği gibi;
gözyaşlarım açığa çıkarıyor,
parlak çiy damlaları gibi.
Solan bir gülün sırrını açığa çıkarıyor.

Bu düşünceyle yazılmış,
ve sessizlikle yayınlanmış,
gürültüyle sakınılmış,
gerçeklerle sarmalanmış,
hayallerle tekrarlanmış,
sevgiyle anlaşılmış,
uyanışla saklanmış
ve ruhla söylenmiş bir şarkıdır.

Bu sevginin şarkısıdır;
Hangi Kabil ya da Esau söyleyebilir bunu?
Yaseminden daha güzel mi kokar?
Hangi ses seslendirebilir bunu?

Yüreğe mi bağlıdır, bir bakirenin sırrı gibi;
Hangi teller titreştirebilir onu?
Denizin kükreyişiyle bülbülün sesini
birleştirmeye kim cesaret eder?

Fırtınanın haykırışlarıyla
bir bebeğin iç çekişini kim kıyaslayabilir?
Yüreğin söylemesi gereken sözleri
dile getirmeye kim cesaret edebilir?
Hangi insan cesaret eder,
Tanrı'nın şarkısını söylemeye?

Halil Cibran (6 Ocak 1883 - 10 Nisan 1931)

Türkçe'ye Çeviren: Esra Emek


15 Mayıs 2026 Cuma

Bizim Pencereler Yele Karşıdır

Bizim pencereler yele karşıdır,
Muhabbet dediğin karşı karşıdır.
Girebilsen bu sinemde neler var,
Gülüp oynadığım ele karşıdır.

Sabahın seheri günden ileri,
Ben kimi sevmişim senden ileri.
Ziyaret olmuşsun kurban istersin,
Kurban bulamadım candan ileri.

Karacaoğlan

hamza

hamza sıradan bir adamdı
memleketimdeki pek çok kimse gibi
ekmeğini bilek gücüyle kazanırdı
geçenlerde onu gördüğümde toprak
durgun bir sessizlikte
yas örtüsüne bürünmüştü ve ben
yenilmiş hissediyordum.
hamza, sıradan bir adam, şöyle dedi:
"kız kardeşim, toprağımızın
zonklayan bir kalbi var
atmaktan asla vazgeçmez,
toprağımız
dayanılmaz olana dayanır
tepelerin ve rahimlerin
sırlarını saklar 
başaklar ve palmiyeler veren bu toprak ki
bir savaşçıyı doğurur
toprağımız, kız kardeşim
bir kadındır"
günler geçti 
hamza’yı görmedim
ne var ki hissediyordum
toprağın karnı
acıyla inip kalkıyordu
hamza, atmış beş kilo
kendi sırtında bir kaya gibi ağır
"yakın, yakın evini!"
kumandan bağırdı.
"ve oğlunu bir hücreye bağlayın."
kasabanın garnizon komutanı daha sonra
bunu “sevgi ve barış için” diye açıkladı
askerler, hamza’nın evini kuşattı
yılanın kıvrımı tüm daire hâlini aldı
kapıda bir emir yankılandı
"boşaltın, lanet olsun!"
zaman konusunda cömerttiler:
"bir saat içinde, evet!"
hamza pencereyi açtı
yüzüne çarpan yakıcı güneşle
haykırdı:
"ben ve çocuklarım bu evde
filistin için yaşayıp
filistin için öleceğiz!"
hamza’nın sesi kasabanın
kanayan sessizliğine doğru
tertemiz yankılandı
bir saat sonra evin tamamı
en küçük parçasına kadar yıkıldı
odalar gökyüzüne doğru parçalandı
emek, gözyaşları ve birkaç mutlu andan
oluşan bir hayatın 
hayallerini ve hatıralarını saklayan
tuğlalar ve taşlar
etrafa saçıldı
dün hamza’yı gördüm
kasabamızın caddelerinden birinde
yürüyordu
hamza, sıradan bir adam,
her zamanki gibi
kararlılığında sımsıkı

Fadva Tukan (Fetva Tukan)

Fotoğraf 1 : (Soldan Sağa) Samih El Kasım, Fadva Tukan ve Mahmud Derviş

Fotoğraf 2: Fadva Tukan












































Fadva Tukan (1917-2003) Nablus’ta dünyaya geldi. Beş yıl ilköğrenimine devam ettikten sonra abilerinden Yusuf’un “toplumsal nedenlerle” kendisini okuldan almasıyla eğitimi yarım kaldı. 

Diğer abisi İbrahim Tukan (1936-39 arası, manda dönemindeki Filistin’de İngiltere’ye ve İngiliz himayesinde süregelen Yahudi yerleşimlerine karşı başlayan Arap isyanının önde gelen isimlerinden, aynı zamanda Mawtini’nin yazarı) Beyrut Amerikan Üniversitesindeki eğitimini tamamlayıp Filistin’e döndükten sonra kız kardeşi Fadva’yı himayesine almaya ve onun eğitimine destek olmaya karar verdi. Fadva, abisinin yanına, Kudüs’e yerleşti. 

Fadva, Kudüs’te abisinden şiiri ve şiir yazmayı öğrendi. İngilizce özel dersler aldı. Şiirlerini müstear isimlerle Kahire ve Beyrut’ta çıkan edebiyat dergilerine gönderdi. Şiirlerinin yayınlanması Fadva’nın özgüvenini artırdı.

Nekbe’den (1948) sonra, 1950lere gelindiğinde dönemin politik atmosferinin doğrudan olmasa da içinde yer aldı. 1956’da Dünya Barış Konseyi tarafından düzenlenen bir konferansın Ürdün Delegasyonu (1967’ye kadar Batı Şeria, Ürdün kontrolünde kalacaktı) dahilinde Stokholm’e ve aynı gezinin parçası olarak Hollanda’ya, SSCB’ye ve Çin Halk Cumhuriyetine gitti. 

Aynı yıl, Nablus’ta Velid Kamhavi tarafından kurulan Kültürel Kulüp’e katıldı ve aktif üyelerden biri oldu. Şair olarak kariyeri bu noktada başladı. Burada şair ve Ürdün parlamentosu üyesi Kemal Nasir, şair Abdulkerim al Karmi (Abu Salma) gibi isimlerle tanıştı. 1957 yılında yine burada tanıştığı Ürdün ulusal hareketi üyelerinden ve Ürdün yönetimini tarafından aranan Aburrahman Şukeyr’i evinde saklayarak Suriye’ye kaçmasına yardımcı oldu. 

60ların başında İngiltere’ye gitti ve Oxford’da İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine araştırmalar yaptı. Burada geçirdiği dönem, şiirinin gelişimini derinden etkiledi.

Nablus’a döndüğünde şehrin batısında kendine bir ev inşa etti, kendini toplumdan ve insanlardan soyutlamayı planlıyordu ki 1967’de Nekse yaşandı. “İsrail” işgali onu yeniden Nablus’un sosyal hayatına dahil etti. “İsrail” işgali ve işgalin kültürüyle gazetecilik ve şairlik bağlamında mücadele etti. Bu süreç, şiirine de yansıdı. Bireysel ve sosyal meseleler gibi temalar etrafında şekillenen şiiri, bir direniş şiirine dönüştü ve yıllar içinde zenginleşerek yeni boyutlar kazandı.

1977’de Nablus’ta kurulan El Necah Üniversitesi mütevelli heyetine seçildi, üniversitenin marşını yazdı ve bu üniversiteden fahri doktora aldı.

Aynı yıl, Nablus’ta Velid Kamhavi tarafından kurulan Kültürel Kulüp’e katıldı ve aktif üyelerden biri oldu. Şair olarak kariyeri bu noktada başladı. Burada şair ve Ürdün parlamentosu üyesi Kemal Nasir, şair Abdulkerim al Karmi (Abu Salma) gibi isimlerle tanıştı. 1957 yılında yine burada tanıştığı Ürdün ulusal hareketi üyelerinden ve Ürdün yönetimini tarafından aranan Aburrahman Şukeyr’i evinde saklayarak Suriye’ye kaçmasına yardımcı oldu. 

60ların başında İngiltere’ye gitti ve Oxford’da İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine araştırmalar yaptı. Burada geçirdiği dönem, şiirinin gelişimini derinden etkiledi.

Nablus’a döndüğünde şehrin batısında kendine bir ev inşa etti, kendini toplumdan ve insanlardan soyutlamayı planlıyordu ki 1967’de Nekse yaşandı. “İsrail” işgali onu yeniden Nablus’un sosyal hayatına dahil etti. “İsrail” işgali ve işgalin kültürüyle gazetecilik ve şairlik bağlamında mücadele etti. Bu süreç, şiirine de yansıdı. Bireysel ve sosyal meseleler gibi temalar etrafında şekillenen şiiri, bir direniş şiirine dönüştü ve yıllar içinde zenginleşerek yeni boyutlar kazandı.

1977’de Nablus’ta kurulan El Necah Üniversitesi mütevelli heyetine seçildi, üniversitenin marşını yazdı ve bu üniversiteden fahri doktora aldı.

https://www.marbutahaber.com/kultur/portreler/fadva-tukan/

Ah Sensiz

Güneş küsmüş şavkımıyor ah sensiz
Zerdali güzeli gözlerinle bak bana

Keder eş oldu yenemiyorum ah sensiz
Baldan tatlı sözlerinle gül bana

Diken sarmış güllerimi deremiyorum
Gülden nazik ellerini uzat bana

Hasret yanar gecelerim ah sensiz
Davran gülüm esen yel ol gel bana

Alaaddin Us (1956 - 20 Kasım 2016)














14 Mayıs 2026 Perşembe

Yusuf ile Kenan

Yusuf ile Kenan’ın senaryosunu Ömer Kavur ile yazar ve düşünür olan Onat Kutlar birlikte kaleme almışlardır. Filmin başrollerini henüz çocuk yaşta olan Cem Davran ve Tamer Çeliker paylaşmaktadır. Film, çocuk olmanın masumiyetini anlatsa da özünde bir köyden kente göç öyküsüdür. Babaları bir kan davası uğruna öldürülen iki kardeş Yusuf ile Kenan, tek akrabaları olan amcalarını bulmak üzere İstanbul’a gelirler. Ziyaretçilere karşı fazlasıyla acımasız olan kentte, arka mahalle hayatına ve bu Tanrı’nın dahi unuttuğu âlemin pis islerine bulaşırlar. İstanbul’un masum çocuklara karşı dahi en ufak acıması yoktur. Kavur ve Kutlar, bu iki kardeşin zıt karakterleri ve hayat görüşleri üzerinden bir ahlaki doğru arayışı içindedirler. 1979 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Yavuz Özkan’ın Demiryol (1979) filmi ile birlikte En İyi Film Ödülü’ne layık görülen film, uluslararası arenada da Milano Film Festivali Büyük Ödülü’nü kazanmıştır.


"Ömer Kavur, modern Türk sinemasının mihenk taşlarından olan yönetmenlerden biridir. Birçok sinemasever ve eleştirmen tarafından kendi jenerasyonunun en çağdaş yönetmenlerinden biri olarak gösterilir. 1944 yılında Ankara’da dünyaya gelen Kavur, eğitimini Paris Cinémathèque Française’de sinema üzerine almıştır. Eğitimi boyunca Pabst, Lang ve Antonioni’den etkilenmiş ve onların işleri üzerine yoğunlaşmıştır. Reklam ve televizyon belgeselleri ile başlayan kariyerine, 1974 ve sonrasındaki on iki uzun metraj film ile devam etmiştir.

Kavur’un özgün senaryolara ve edebi uyarlamalara yer verdiği çok yönlü bir filmografisi vardır. Selim İleri, Füruzan, Barış Pirhasan ve Orhan Pamuk gibi yazarlarla çalışmıştır. Kavur, dünyayı kesin ve gerçekçi gözlemlerle anlatsa da her filmin sonunda muammalar, sırlar ve gerçeklik ile illüzyonun doğasına dair cevaplanmamış sorularla baş başa bırakılırız. Zaman ve karakterlerinin hayattaki tercihlerinin ardında yatan motivasyonlar her daim muallaktadır. Mutlak suretle insan olmak üzerine nihai sorularla cebelleşiriz.

Ömer Kavur, 12 Mayıs 2005 günü mücadele ettiği lenfoma hastalığı sebebiyle Teşvikiye’deki evinde hayata gözlerini yummuştur. Öldüğünde 60 yaşındaydı."

Ahmet Sert, Gece Trenini Kaçırmak, Ömer Kavur Sineması

Fil'm Hafızası (https://filmhafizasi.com/gece-trenini-kacirmak-omer-kavur-sinemasi/#)

İki Gün ve Bir Gece, Dardenne Kardeşler


(...)
Dardenne kardeşlerin 2014 yapımı İki Gün ve Bir Gece filmi Avrupa'daki ekonomik krizin ardından emeğiyle geçinenlerin karşı karşıya kaldığı ahlaki ve toplumsal zorlukları mesele edinir. Güneş paneli üreten küçük bir işletmede çalışan Sandra, depresyon nedeniyle izin aldığı işinde, patronun diğer işçilere Sandra'nın işini de yapmaları halinde ikramiye teklif ettiği ve kabul etmeleri halinde kendisinin işsiz kalacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalır. Eğer Sandra iş arkadaşlarını, yapılacak olan oylamada ikramiyeye karşılık kendisini tercih etmeye ikna edebilirse çalışmaya devam edebilecektir. Sandra'nın kapı kapı dolaştığı iş arkadaşları, zor zamanında ona kapılarını mı açacaklardır, yoksa kapılarını yüzüne mi kapatacaklardır; tıpkı masaldaki karıncanın ağustos böceğine yaptığı gibi. Bu masala gereken cevap, işsizlik, kapitalizmin kişiler üzerindeki yıkıcı etkisi, dayanışma gibi benzer temaların bambaşka bir ton ve atmosferde işlendiği, Güneşli Pazartesiler (2002) filminin Santos'u tarafından verilmişti daha önce.

İki Gün ve Bir Gece filminin, depresyon, bencillik, kapitalizmin yozlaştırması gibi temaları göz önünde bulundurularak yakın dönem sinemamızdaki örnekleriyle benzer bir hatta ilerlediği düşünülebilir. Ancak Dardenne Kardeşler'in Sandra karakteri, mücadelesiyle birlikte depresyondan çıkıp hayata sarılıyor. Bu durum ve onun mücadelesine destek veren işçiler, hem sınıf mücadelesi hem de yakın dönem sinemada sınıfın temsili adına umut vesilesi oluyor.

İŞÇİ SINIFI CENNETE GİDER, ELIO PETRI

Sandra mücadelesiyle birlikte depresyondan kurtulurken, İşçi Sınıfı Cennete Gider (1971) filminin ana karakteri Lulù Massa parmağını kaybetmesiyle sınıf bilinci kazanır. Her iki filmin iki bambaşka karakteri sınıf mücadelesiyle iyileşir. Elio Petri'nin yönetmenliğini yaptığı İşçi Sınıfı Cennete Gider filminde ana karakter Massa, parça başı üretimin fabrikaya getirdiği zaman baskısıyla, makinalarla yarışır hale gelir. Sadece daha fazla para kazanabilmek için daha fazla üretme derdinde olan Massa, ne fabrika önünde devrim için işçileri örgütlemeye çalışan öğrencileri, ne de parça başı üretimin doğurduğu sıkıntılara karşı mücadele etmeye çalışan sendikaları dinler. Onun ilgisini yalnızca daha hızlı üretmek ve kadınlar çekmektedir. Tıpkı Chaplin'in Modern Zamanlar (1936) filmindeki gibi kendini makinanın ritmine kaptırmış, dişlilerin arasında ezilerek makinalaşmıştır. Bir gün makinaya elini kaptırır ve dişlilerin arasında gerçekten fiziki olarak da ezilir. Bu olay Massa'nın bilinçlenme sürecini başlatacaktır. Benzer bir hikâye sinemamızda da Diyet (1974) filminde işlenir. Ana karakterlerinin üretim aracı ile kurduğu ilişki, yaşanan iş kazası ve sendikal mücadele başlıklarında benzerlikler taşısa da Petri, tartışmayı işçi sınıfının güncel ve tarihsel çıkarları noktasına taşır.











EKMEK VE GÜLLER, KEN LOACH

Sinemada işçi sınıfı ile ilgili bir film listesi ne kadar sınırlı olursa olsun, kendine haklı bir yer edinecektir Ken Loach; işçi sınıfına duyduğu inancı ve güveni kaybetmeyip, sınıf mücadelesini sinemasının varlık nedeni yaparak. İşçi sınıfını tarihin öznesi olarak görür ve eninde sonunda ayağa kalkacağına güvenir. Göçmenlerin gittikleri ülkelerin işçi sınıfının bir parçası olduğunu savunan yönetmen, 2000 yapımı Ekmek ve Güller filminde, Meksika'dan yasadışı yollarla Amerika'ya giren Maya'nın ablasının yardımıyla girdiği temizlik işinde grev örgütlemesinin hikâyesini anlatır. Film adını, 1912 yılında ABD'nin Lawrence kentinde gerçekleşen grevde işçilerin kullandığı slogandan alır. Aynı slogan filmde temizlik işçileri tarafından da kullanılır ve tarihsel olaya atıfla onların kazandığını kendilerinin de kazanacaklarını söylerler. Aynı slogan James Oppenheim için de bir şiire ilham olur:

"Evet, Ekmek için savaşıyoruz ama Güller için de savaşıyoruz... 

Yürürken, yürürken. Büyük Günleri getiriyoruz."


















Gülcan Beyaz, Ortaklaşa Dergisi, Mayıs 2026, Sayı 8, S.55-56 

12 Mayıs 2026 Salı

Dönme Dolap

Nerden niçin mi geldim
Bilmeden bir şey diyemem, ya siz?
Hem hiç önemli değil
Geldim, yer açtılar, oturdum
Girip çıkanlar vardı
Zaten ben geldiğimde.

Başka şeyler de vardı, ekmek gibi, su gibi
Gülüşler öpüşler ne bileyim hepsi
Doğrusu anlamadım bir düğün dernek mi
Sonra da kimileri düşünceli, durgundu
Gidenler neye gitti doğrusu anlamadım
Zaten ben geldiğimde.

Bir lunapark mı bir konser bir gösteri
Bilmem pek anlamadım önüm kalabalıktı
Sıkıştığım yerde vakit çabuk geçti.
Bak dediler baktım pek bir şey göremedim
Hem her yer karanlıktı
Zaten ben geldiğimde.

Benim tek düşüncem büzüldüğüm köşede
Nasıl çekip gideceğim kalk git dediklerinde
Çünkü çıkmak sıkışık sıralardan mesele
Kalkacaklar yol vermeye bakacaklar ardımdan
Az mı söylendilerdi şuracığa ilişirken
Zaten ben geldiğimde.

Behçet Necatigil

Resim: Nedim Günsür (1924-1994), Lunapark 1972



Öyle Günler Gördüm Ki

Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.

Öyle günler gördüm ki, duvarlar gelir dile,
Gözümde canlanırdı eşkiya masalları.
Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri
Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar
Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu.
Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

Öyle günler gördüm ki, tabanca sakağımda
Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
Tabancanın namlusu ısındı yanağımda,
Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi

Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
Bir şeyler fakat beni yaşamağa bağlardı.

Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
Gözyaşları içinde seneler yürür gider.

Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

Sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
Ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi.

Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı:
Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.

Sabahattin Ali

Resim: Filiz Şahin, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 60x60 cm





10 Mayıs 2026 Pazar

Al Gözüm Seyreyle Salih

(...) Kumsala yağmur yağıyordu. Çapar bir yüze benziyordu kumsal, dingin denizin yüzü. Hiç yel esmiyor, yağmur inceden, dimdik, yumuşacık yukardan aşağı düz sağılıyordu. Yağmurun arkasında, bulanık, çok çok uzaklarda denizin ucunda bir mavi balkıyordu. Ak bir duman çizgisinin üstünde.

Dümdüz denizin arkasından, uçurum çizgisinin ucundan balıkçı motorları, yelkenliler, korsan gemileri geliyorlardı. Alır bulutun altından kıyıya sıralanıyorlardı. Denizin üstünde, boşluklarda mavi şimşekler çakıyordu, denizi bir uçtan bir uca keserek aydınlatan.

Kıyıdaki, ulu kayalıkların içine oyulmuş mağara derinlere, derinlere, dalların altına kadar karanlık uzuyordu. Mağaranın ağzı üç büyük yelkenliyi içine alacak kadar genişti. Duvarları is bağlamıştı.

Yağmur yağıyordu denizin üstüne. Yüzü diş diş çaparlaşarak deniz sallanıyordu. Güneş açıp gün vuruyor, ebemkuşağı doğuyor, dört beş tane, göğü bir baştan bir başa donatıyorlardı. Ebemkuşaklarının üstüne gene yağmur yağıyordu.

Islak adamlar indi gemilerden. Mağaranın ortasına bir ateş yaktılar. Yalımlar mağaranın tavanına kadar uzanıyor ateş gürlüyordu. Gemicilerin, balıkçıların, korsanların ıslak sırtlarından dumanlar çıkıyordu. Büyük kazanlar, balıklar, koyunlar, kuzular vurulmuştu ocağa. Konserve kutuları yığılmıştı ortaya, renk renk, biçim biçim.

Büyük yer sofraları serdiler mağaranın tabanına, düz kayalıkların ortasına. Mor şarap içtiler. Kovboylar geldiler, korsanlar şarap içerlerken, sonra da eski, koca bıyıklı eşkiyalar geldiler. Temel Reis oturuyordu orada, sofranın başında. Herkes onun önünde el kavuşturup saygıda bulunuyordu. Korsanlar Padişahı bile. Korsanlar Padişahının boynunda yanıp sönen mavi bir değerli, kocaman taş vardı, kulağında da kocaman bir halka. Alaeddin de geldi, Bağdat hırsızı halıya binmişti. Mağaranın içi macera oldu. Ateşe odunlar, iri ağaç gövdeleri atıyorlar, ateş büyüyordu. Kızılbaşoğlu Ali de geldi. Elinde sazı vardı. Sazına yumuldu. Korsanlar Padişahı, kovboylar, balıkçılar kulak kesilmiş onu dinlediler. Sesi mağaranın arkasına, dibine, şu dağların altına kadar gidiyor, orada yankılanıp koygun buraya geri dönüyordu. Dışarda usuldan yağmur yağıyor, ebemkuşağı açıyor, çok mavi, dünyanın ucunda balkıyor, yumuşak yağmur yeniden başlıyordu. Kızılbaşoğlu, felek, diyordu, ulu ulu kervanlar, otomobiller, ulu ulu denizler, korsanlar, diyordu. Dört kitabın dördü de haktır, sarı buğday başağı, diyordu. Pul pul deniz, ateş, balık, bu gâvur müslüman nedir, diyordu. Korsan Padişahının kulağındaki büyük halka dünyanın öteki ucunda balkıyordu, mavi. Ellerinin üstü döğmeliydi. Kızılbaşoğlunun sesi de denizin arkasına kadar gidiyordu. Sazının göğsü sedefliydi. Sesi denizin üstündeydi. Mavi martılar uçuşuyorlardı denizin üstünde, yağmurun altında, üstüste, kanat kanada, kanatları ıslanmış, donuk donuk parlayarak, dünyanın öteki ucunda.

Temel Reis anlatıyordu, kendinden geçmiş, dünyanın ucunda balkıyan bir mavi varmış, bir varmış bir yokmuş. Kızılbaşoğlu, geçti, diyordu, geçti insan kervanı, dost kervanı: Bir kapı örterse binini açar, diyordu Kızılbaşoğlu, sesi maviliyerek. İnsan kısım kısım, yer damar damar, yetmiş iki milletin kardeşliğine huuu, diyordu. Temel Reis bükülmüş, bükülmüş değil de azıcık öne eğilmiş, söylüyordu, korsanlar, balıkçılar, gemiciler, ağzının içine girmişler, onu dinliyorlardı. O uzun, çok sallı, başı dimdik, apak, yelesi, kuyruğu ak bir bulut gibi yere sarkan kırat da geldi mağaranın kapısında durdu. Hasan Usta Ocaklı adanın oradan büyük bir kalyon indirdi, bütün kasabanın katıldığı ulu bir törenle, bağrışarak, dualar okuyarak. Demirci İsmail Usta geldi, kocaman körüğü sırtındaydı, ocağın başına oturdu. Dursun Usta da geldi, kocaman kocaman kara gülleriyle. Geldiler ateşin yöresine sıralandılar, mor şarap içtiler. Mağaranın dibinde, karanlıklarında, uzaklarında ebemkuşakları açtı. Mağaranın isinin üstünden dizi dizi, milyonlarca kıvılcım, yapışmış yürüdü. Yarasalar dışarıya, denizin üstüne uğradılar. Boncuklu arılar, Cemil, Bahri, Kaya, öteki çocuklar da geldiler ateşin kıyısına dizildiler, dizleri üstüne çöküp . . . Metin abi de geldi. Belinde kırmızı kuşağı, kuşağa sokulmuş menevişli çifte tabancası, altın kordonlu, kordonu nah bu kadar bu kadar belki kırk tane zincirli, mavi mineli cep saati, bir de kol saati, o da mavi mineli, altın, elmas, Metin abinin de kulağında bir korsan halkası var, nereden bulmuş acaba, altın kıvırcık kakülü alnına dökülmüş, sarkık bıyıkları da ışıl ışıl. Gözleri mavi, ışıltılı. Metin abi hep gülüyor. Metin abi mağaraya gelince herkes her yerden, Korsan Padişahı bile gürreden ayağa kalktı. (...)

Yaşar Kemal, Al Gözüm Seyreyle Salih, Görsel Yayınlar, S.135-137





Salaş

Filesi bezgin
salaş günlerin

Eve gelince acışıyor soğan
Eve gelince kan-revan
elmadaki yarımsama

Düğmesi de kopuk balkonun
bakarı yok / Üstelik kedisiz
- pati izlerinden okurken zamanı -
Albüm çürüğü tuvallerde çimlenen
hüdayınabit bir şenlik
                             yaprağını döküyor

Sorsan ceviz kabuğundan hayat
hevesi içerden kilitli

Avlununsa hâlâ umudu var:
Bir çıtırtı duyulsa aşka sayılacak!

Ahmet Günbaş

Resim: Semra Güner, Repro Çalışma, 50x70 cm



Kiraz Ağacı

                                    Annem'e

Toz orada öyle duracak
Çiçeğin gölgesi titreyecek duvarda
Kumru telaşındaki ellerin
O ellerin her şeye hayat veren
Güzelleştiren
Tuşlarına basılmayan bir piyanonun
Sesini işiteceğiz usulca

Ölüm bir pencereden bahçeye bakmak
Gözümü kamaştıran ışık
Rüzgârda savrulan çavdarlar içinde
Hatırlı bir yaz günü
Kuşların kanatlarını suya değişi
Ellerimiz koca bir orman oldu ellerinde

Yaprakları gün batımına yakın
Dipdiri bir kiraz ağacını seyrediyorum nicedir
Neşesi kederimi seviyor

Bugün tohumları bahçeye gömdü annem
Meyve çekirdeklerini taşları biriktirdi
Neşesi kederini sevdi

Ayşe Nalân

Bel Kanto, Plüton Yayın, 1.basım, Mart 2025



Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler

Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftilikler
arkadaşlar Makedonyalı kalın usta marangozlar.
Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce
ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine
delikanlı kostaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır.

Erkek ölümden konuşuyoruz yeni ormanlardan
dahi "dikeni seven gülüne katlanır bir kadın"dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları
bir küçük tabut tabakada gezdirirler ölüleri fakfon
burunları çekmek üzre, ince çağrışımlıdır.

Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan
askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci'de mi inerler?
süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.

Ece Ayhan

Fotoğraf: Sirkeci Garı, Sağ Tarafta Sepetçiler Kasrı, 1950'li Yıllar, İstanbul



İzleyiciler