9 Mayıs 2026 Cumartesi

Anadolu

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?

Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak...
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,          
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu'yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri...
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda...
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun?
 
Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?

Ahmed Arif



8 Mayıs 2026 Cuma

Sıcaklığın Senin

Ne zaman sulara sorsam su diliyle seni
Elinde yüreğini kamçılayan bir kitap
Seyhan kıyılarındasın
Yüzünü güneş kucaklamış yine
Orhan Kemal’in sıcaklığındasın

Ne zaman ağaçlara sorsam ağaç diliyle seni
Dilinde pınar akışı bir türkü
Toros yaylalarındasın
Saçların belinde çiçek büyütüyor yine
Karacaoğlan’ın sevda sıcaklığındasın

Ne zaman kitaplara sorsam kitap diliyle seni
Sesinde çınlayan bir şiirin dizeleri
Üniversite kitaplarındasın
Hiçbir ferman dinlemiyorsun yine
Dadaloğlunun kavga sıcaklığındasın

Adnan Yücel (1953 - 2002)



Bağımsızlık Gülü

Yerden alıp o gülü
Hangi gülü?
Bir topçu neferinin
Sakaryalı yaz toprağında
Sıcak kan gülü.

Alıp koklamak o gülü
Hangi baharda?
Türkçenin özgür kırlarında
Türkülerde burcu burcu,
Bilgeliğin ana gülü!

Bir basmadan alıp o gülü,
Hangi basmadan?
Nazilli fabrikasından
Pamuğumuzdan, emeğimizden,
Dokuduğumuz halk gülü.

Hoyrat ellerinden alıp o gülü
Hangi ellerden?
Uzak Teksaslı çobanların
Bilmediği, uğruna can vermediği
Türkiyeli o çileler gülü.

Yerine koymak, kutsamak o gülü,
Hangi yerine?
Mustafa Kemal'in bahçesine
Bir ulusun suladığı beslediği
Yediveren bağımsızlık gülü!

Ceyhun Atuf Kansu


Bu Dağlar Kömürdendir

Bu dağlar kömürdendir
Geçen gün ömürdendir
Feleğin bir kuşu var
Pençesi demirdendir

Hadi leyli leylalım
Mevlam yazmış fermanım
Ya al canım kurtulam
Ya ver derde dermanım

Bu yol Pasin’e gider
Döner tersine gider
Burda bir garip ölmüş
Kuşlar yasına gider

Hadi leyli leylalım
Mevlam yazmış fermanım
Ya al canım kurtulam
Ya ver derde dermanım

Bir at bindim başı yok
Bir çay geçtim taşı yok
Burda bir yiğit ölmüş
Yanında kardaşı yok

Hadi leyli leylalım
Mevlam yazmış fermanım
Ya al canım kurtulam
Ya ver derde dermanım

Kaynak Kişi: Tekin Büyükkaya

Derleyen: Yücel Paşmakçı

Yöre: Ardahan

7 Mayıs 2026 Perşembe

Günlük İşlerdenmiş Gibi Ölüm

Dönüp duruyor yol. Sonunda orda durduk.
Açık kapıdan gördük,
oturmuş yün eğiriyordu
Elinde kirmeni.
Kocaman bir yumak kapının orda yuvarlanıp kalmıştı.
Eşikten başımızı uzatıp:
'Nasılsın?' dedik. Sanki
bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi
'Ölüp gidiyoruz işte!' dedi,
kaldırmadan başını.
Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.

Bir rüzgâr dövüp duruyordu önündeki denizi
Arada bir başını kaldırıp baktığı.

İlhan Berk



Zulme Direnmektir Hayat

On beşine bastımı
dudaklarında bir türkü
elinde bayrak
kavga sokaktaki oyuna benzer artık
çocukluğu
benzemez
çocukluğa

Deniz okşayabilir mi
sarışın bir dağın
rüzgârlı saçlarını
uzanarak yelesine hayatın
tutuklayabilir mi zindanlar
onun
vuruşkan sevdasını

Açar da acının rüzgârına
hüznün solgun yelkenini
ne zindan karanlığı
ne zulüm
ne işkence
indiremez dudaklarındaki gülümsemenin bayrağını

Ahmet Telli



Azot Döngüsü

Ben evet ölmüştüm
Yirmi iki gün saymıştım yerin altında
Altın çağında gençliğimin
Suların damlalarındaki yabancılaşmaya
Havanın kimyasını hayallerime katınca
Ama ölmüştüm dedim ya
Yok halimi hayal etmeyi sevdim
Kargalar kurgulara sığmıyor
yavrular acıkınca
Doğanın dengesi bozuluyor
Besin zincirinden insan çıkınca
Et kolay erimiyor yerin altında
Tuz yataklarına yakınsa
Ortam balçıksa mesela
Doğaüstüne inanmıyorum
Azot döngüsünün sertliği çarpıyor beni
Bir yeryüzü var yüzümü dayadığım
Suların aynasından başka
yere bakmadığım

Elif Sofya  (1965, İstanbul - 5 Mayıs 2026)



5 Mayıs 2026 Salı

Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır

Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır
Bugün posta günü canım sıkılır

Ellerin mektubu gelmiş okunur
Benim yüreğime hançer sokulur

Şu karşıki dağda bir top kar idim
Yağmur yağdı ılgıt ılgıt eridim

Evvel yarin sevgilisi ben idim
Şimdi uzaklardan bakan el oldum

Yöre: Orta Anadolu 
Kaynak kişi: Sırrı Sarısözen 
Derleyen ve notaya alan: Muzaffer Sarısözen

Kardeşin Duymaz

Susarlar sesini boğmak isterler
Yarımdır kırıktır sırça yüreğin
Çığlık çığlığa yarı geceler
Kardeşin duymaz eloğlu duyar

Çoğalır engeller yürür gidersin
Yüreğin taşıyıp götürür seni
Nice selden sonra kumdan öteye
Kardeşin duymaz eloğlu duyar

Yıkılma bunları gördüğün zaman
Umudu kesip de incinme sakın
Aç yüreğini bir merhabaya
Kardeşin duymaz eloğlu duyar

Zülfü Livaneli

Günlerimiz isimli albümünden

4 Mayıs 2026 Pazartesi

"Düşüş"

    "(...) Tüm erdemlerimin ön yüzünün böylece daha az etkileyici bir arka
yüzü de vardı. Şurası doğru ki, bir başka anlamda, kusurlarım lehime
dönüyordu. Yaşamımın hatalı tarafını gizleme zorunda bulunuşum,
bana örneğin, erdem havasıyla karıştırılan soğuk bir hava veriyor,
ilgisizliğim sevilmeme yarıyor, bencilliğim cömertliklerimde en üst
noktasına ulaşıyordu. Bu kadar yeter: Fazla simetri kanıtlama
yapmama zarar verir. Ama katılaşıyordum hani, oysa bana bir kadeh
içki ya da bir kadın sunulmasına hiçbir zaman karşı koyamamışımdır!
Aktif, enerjik sayılıyordum, oysa krallığım yataktı benim.
Dürüstlüğümü haykırıyordum, ama sanırım, sevdiğim kimselerden bir
teki yoktur ki, sonunda ona ihanet etmemiş olayım. Tabii, ihanetlerim
bağlılığıma engel olmuyordu, uyuşukluğumla epey büyük bir iş
başarıyordum; aldığım zevk sayesinde insan kardeşlerime yardım
etmekten asla geri durmamıştım. Ama bu apaçık gerçekleri kendime
ne kadar tekrarlasam da, bundan yalnızca yüzeysel avunmalar
çıkarıyordum. Bazı sabahlar, davamın ilk soruşturmasını sonuna kadar
götürüyor ve özellikle küçümseme işinde harika olduğum sonucuna
varıyordum. En sık yardım ettiğim kişiler en küçümsediklerimdi.
Kibarlıkla, heyecan dolu bir dayanışma ile her gün bütün körlerin
suratına tükürüyordum.
    İçtenlikle buna bir mazeret bulabilir misiniz? Bir mazeret var, ama
öyle zavallı ki, onu değerlendirmeyi düşünemem. Her ne olursa olsun,
durum şu: Ben insan işlerinin ciddi olduğuna hiçbir zaman
derinlemesine inanamamışımdır. Ciddiyet, eğer gördüğüm ve bana
yalnızca eğlenceli ya da sıkıcı bir oyun gibi görünen bütün bu işlerde
değilse, neredeydi, bu konuda hiçbir şey bilmiyordum. Gerçekten de
öyle çabalar ve kanılar var ki hiç anlamam. Para için ölen ve bir
“mevki” yitirdikleri için umutsuzlanan ya da ailelerinin mutluluğu için
büyük tavırlarla kendilerini feda eden o tuhaf yaratıklara şaşkın ve
biraz kuşkulu bir gözle bakıyordum hep. Sigaradan vazgeçmeyi
kafasına koyup irade gücüyle bunu başaran o dostu daha iyi
anlıyordum. Bir sabah bu adam gazeteyi açar, ilk hidrojen bombasının
patladığı haberini okur, bunun harika etkilerini öğrenir ve hemen bir
tütüncü dükkânına girer. (...)"

Albert Camus, Düşüş, Can Yayınları, 1997, S.49

Çeviri: Hüseyin Demirhan



Pınar Başından Bulanır

Pınar başından bulanır (Canım oy)
İner ovayı dolanır (Canım oy)
Sende çok hâller bulunur (Canım oy)

Dağlar duman olur
Çayır çimen olur
Ben yâri görmesem
Hâlim yaman olur (Yâr yâr)

Hiç ovaya inmedin mi? (Canım oy)
Aşk oduna yanmadın mı? (Canım oy)
Can yakmadan doymadın mı? (Canım oy)

Yaz görmemiş kışa benzer (Canım oy)
Dert görmemiş başa benzer (Canım oy)
Çok içmiş serhoşa benzer (Canım oy)

Dağlar duman olur
Çayır çimen olur
Ben yâri görmesem
Hâlim yaman olur (Yâr yâr)

Kaynak Kişi: Seyfettin Sığmaz, Türkü, Erzurum Yöresi

"Yüzbinler söyler bir ağızdan"

Bu plak radyolarınızda çalmaz. Televizyonda da izleyemezsiniz. Ancak bir yürüyüşte yüzbinler söyler bir ağızdan. Cem Karaca'nın 1 Mayıs plağına düştüğü bu not, aslında 1 Mayıs Marşı'nın bütün hikâyesini özetler. Hikâyesi doğrudan meydanda başlamaz. Bir tiyatro sahnesinde başlar. 1970'lerin ortasında Ankara Sanat Tiyatrosu, Maksim Gorki'nin Bertolt Brecht tarafından uyarlanan "Ana"yı sahneler. Oyunun yönetmeni Rutkay Aziz'dir. Oyunda küçük ama belirleyici bir sahne notu vardır: "İşçiler bir marş söyleyerek içeri girer." Sarper Özsan bu sahne ihtiyacından yola çıkarak 1 Mayıs Marşı'nı yazar. Sözünü de müziğini de kendisi oluşturur. Yani bugün meydanlarda duyulan bu marş, başlangıçta bir tiyatro müziğidir. Ancak şarkının kaderi sahnede kalmaz. "Ana" oyunu 8 Ocak 1975'te sahnelenir, fakat 22 Nisan 1975'te Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yasaklanır. Tiyatro durdurulur, sahne susturulur. Oyun sahneden kalkar ama marş sahneden taşar. Önce oyunu izleyenlerin hafızasında kalır. Sonra koroların sesinde çoğalır. Turnelerle farklı şehirlere gider. Toplantılara, yürüyüşlere, meydanlara yerleşir. Artık yalnızca bir oyunun parçası değildir; kollektif olarak söylenen bir şeye dönüşür. 1977 bu hikâyede bir kırılma noktasıdır. Cem Karaca 1 Mayıs Marşı'nı Ruhi Su ve Dostlar Korosu'ndan duyar. Daha sonra Sarper Özsan'la bağlantı kurar ve marşı plağa okur. Plağın bir yüzünde 1 Mayıs Marşı, diğer yüzünde yine "Ana" oyunundan "Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Selini" yer alır. Marş, dinlenen bir şey olmaktan çıkar, birlikte söylenen birşeye dönüşür. Aynı yıl, 1977 1 Mayıs'ında Taksim Meydanı'nda yaşanan ve tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak geçen olay, bu marşın anlamını değiştirir. Artık yalnızca bir işçi bayramı marşı değildir; kayıpların, bastırılan seslerin ve toplumsal hafızanın bir parçasıdır. 1980 darbesinden sonra 1 Mayıs kutlamaları yasaklanır. Meydanlar kapanır. Ama marş kaybolmaz. Kasetlerde, korolarda, küçük toplantılarda, yürüyüşlerde yaşamaya devam eder. Ve bugün hâlâ bu marş söylendiğinde, sadece geçmiş konuşmaz. Mavi yakalılar yıllardır süren hak mücadelesini sürdürür. Ve beyaz yakalılar, kendilerini işçi olarak yeniden tanımlamaya başlar. Yani bu marş yalnızca 1970'lerin bir ürünü değildir. Her söylendiğinde yeniden bugüne yazılır. Bu yüzden 1 Mayıs Marşı'nı yalnızca bir şarkı olarak anlatmak eksik kalır. Bu, bir tiyatro sahnesinden çıkıp yasakla karşılaşan, meydanlarda çoğalan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir ortak sesin hikâyesidir. Belki de asıl soru hâlâ aynı: Bir şarkıyı marş yapan şey, yazıldığı yer midir; yoksa yıllar boyunca kimlerin, nerede, nasıl ve ne pahasına söylediği mi?

İzleyiciler