Necati Güngör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Necati Güngör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2026 Perşembe

"Geyik Muhabbeti"

    Geyikli Niyazi ya da Resneli Niyazi diye adı tarihe geçen Osmanlı subayı Niyazi Bey, 1873'te Manastır yakınındaki Resne kasabasında doğmuştu.  Harbiye Mektebi'ni bitirip teğmen rütbesi ile 1897 Osmanlı-Yunan savaşına katıldı. Savaşta büyük yararlık gösterip üsteğmenliğe yükseltildi. Balkanlar'da ayaklanan Sırp ve Bulgar çetecilerle göğüs göğse çarpışıp büyük ün kazandı. Yurtseverliği ve silahşorluğu, yurt içinde büyük hayranlık uyandırmıştı. Şapkasının üzerine “vatan fedaisi” diye yazıyordu... Kendisine, padişah yaveri unvanı verilmek istendiğinde; sadrazamın on üç yaşındaki oğluna da aynı unvanın verilmiş olmasını içine sindiremediği için reddetti! 
    Resneli Niyazi, evladı gibi sevdiği bir geyikle dolaşırdı. "Geyikli Niyazi" adıyla da anılması bu yüzdendi.
    İttihat ve Terakki gizli cemiyetinin amacı doğrultusunda, 3 Temmuz 1908'de Selanik'ten iki yüz fedaisiyle dağa çıkarak Sultan II. Abdülhamit'in istibdat rejimine karşı başkaldırdı. Adı Enver ile birlikte Hürriyet Kahramanı olarak anılmaya başlandı. 
    Sultan II. Abdülhamit 1878'de ortadan kaldırdığı birinci Meşrutiyet rejimini, 23 Temmuz 1908'de ikinci kez ilan etmek ve Anayasa'yı (Kanunu Esasi) yürürlüğe sokmak zorunda kaldı. 24 Temmuz'da Meşrutiyet resmileşti. 
    Resneli Niyazi Bey, "Kahraman-ı Hürriyet" unvanıyla dağdan kente indiğinde büyük gösterilerle karşılandı. 
    1909 yılında 31 Mart ayaklanması meydana geldi.  Ayaklananlar İstanbul sokaklarında günlerce süren bir mektepli subay avı başlatarak, çok sayıda mektepli subayı öldürdüler. 
    Bunun üzerine Selanik'teki 3. Ordu bünyesinde İstanbul'daki ayaklanmayı bastırmak üzere bir Hareket Ordusu kuruldu. Resneli Niyazi de,  yanındaki fedailerle Hareket Ordusu'na katılarak, İstanbul'a geldi. Tabii geyiğini de birlikte getirmişti. 
    İşte o günlerde, Resneli Niyazi Bey’in, İstanbul'un içinde özgürce gezen geyiği, gazetelere konu oldu. Gazeteler siyaseti ve 31 Mart Ayaklanması’nı unutup, bugünün magazin basını gibi, Resneli Niyazi’nin geyiğiyle ilgili haberler yapmaya başlamıştı. O kadar çok geyik haberi yapılıyordu ki, buna karşı çıkanlar, “Yeter artık bu geyik muhabbeti" diye yakınır oldu... O günden sonra geyik muhabbeti bir deyim olarak dilimize yerleşti.

Necati Güngör'ün Sayfasından Alıntılanmıştır



10 Ağustos 2025 Pazar

Anamur’un Esmer Çocuğu Abdülkadir Bulut’a Ağıt

    "Bilsem ki şiirler yarım kalmayacak, Bir çocuğun ardına düşer giderim..." Abdülkadir Bulut

İnanmak öyle zor ki; her şey kötü bir şaka gibi!
Son gördüğümde, esmer yüzlü, gür bıyıklı, ince yürekli aziz dostumu son gördüğümde, “Gelişim”deki odamın kapısından başını uzatıp “Allahaısmarladık!” demişti… “Ben gidiyorum. Allah’a emanet olun…”
Yıllık iznine çıkıyordu Abdülkadir. Bütün bir yıl, yarım gün öğretmenlik yapıyor, yarım gün de “Gelişim”de çalışıyordu. İki yıldır beraberdik bu durumda. İki yıldır ara sıra başını uzatır böyle; kâh birilerinin adresini sorar, kâh dertlendiği bir konuda içini dökerdi… Çevresinde olup biten kimi olayları garipser, sineye çekemez, dert ederdi kendisine… “Allahaısmarladık” derken, doğup büyüdüğü (ve ölümün çağırdığı!) topraklara gidebilmenin huzuru vardı sanki sesinde. Her yıl giderdi böyle: Anamur’da denize yakın bir yerlerde çadır açar; Akdeniz’le yakın çevresiyle iç içe yaşar bir süre; bütün bir yılın yorgunluğunu; insanlarına, yerel dünyasına, anadiline olan hasretini giderirdi Abdülkadir… Bir iki yıl önce de, yine böyle bir gidişinde, babasını toprağa vermişti…
Esmer Tenli, saf yürekli
İstanbul’a gelip yerleşeli on yıl kadar olmuştu. Ama bu on yıl içinde İstanbul, koca kent, onun kılına bile dokunamamıştı… O hep, gülünce bütün içtenliğiyle gülen, sevince bütün kalbiyle bağlanan Güney Anadolu’nun esmer tenli, saf yürekli bir çocuğu olarak kaldı. Dost bildiği insana sonuna kadar güvenirdi. Güvendiği insanın her sözüne, her şakasına katlanırdı. Katlanmayı da bilen bir insandı. Birinden, ummadığı bir kötülük görünce, tam bir köylü saffetiyle şaşırırdı…
Antalya’da bir kültür etkinliği sırasında karşılaşmıştık ilk kez. Oradan bizi Anamur’a çağırıp konuk etmişti geceleyin. Muz ağaçları arasında bir öğretmen evi vardı; orada, eşiyle birlikte öğretmenlik yapıyordu Abdülkadir. Evinin önünden gümüş renginde bir dere akıyordu. Önünde Akdeniz, arkada orman… Gaz lambasının ışığında, o sıcak hava içinde oturup rakı içmiştik, bakır sininin çevresinde. Şiirden, son çıkan kitaplardan, edebiyat dergilerinden konuşurken, duvarda, gaz lambasının sarı ışığında tüyleri titreşen bir akrebin yürüdüğünü görüp irkilmiştim… Abdülkadir telaşlanmadan yerinden kalkıp, ayağındaki ayakkabıyı eline alıp topuğuyla ezmişti bu ölüm simgesi hayvanı!
Abdülkadir, daha sonra İstanbul’a gelip yerleşti. O, duvarlarında akreplerin yürüdüğü, önünden gümüş renkli suların aktığı, muz ağaçları içinde, önünde Akdeniz’in, arkasında koca bir ormanın uzandığı okul evini geride bıraktı… Amacı, edebiyatın, şiirin daha yoğun yaşandığı bir dünya içinde soluk almakta. Geldi, Alibeyköy’de bir okula yazıldı, orayı kendisine yurt edindi. Çevresi Anadolu’dan gelmiş garip insanlarla doluydu ve onların içinde mutluydu Abdülkadir. Kaç yıldan beri kiracıydı Alibeyköy’de? Bir ev sahibi olabilmek için iki işte çalışıyordu; öğretmenlerin kurduğu bir de yapı kooperatifine girmişti; tanıdıklarını da yanına almaya çalışıyordu.
Kasabalı Bir Lorca!
Her şey yarım kaldı Abdülkadir için; bitmemiş şiirler gibi!
Şiirlerinde, içinden geldiği çevreyi motif motif işledi. Toroslar’da dokunmuş bir yörük kiliminin renklerini düşürmeye çalıştı. Cemal Süreya, yıllar önce onun için “Kasabalı bir Lorca” demiş; Abdülkadir bu benzetmeyi pek benimsemişti. Mümkün olsa, kokulu bir karanfil gibi yakasında taşırdı bu sözü Abdülkadir. Cemal Süreya’yı da, onun şiirini de çok severdi. Bir şiirinde bu sevgiyi şöyle anlatır: “Nergis dikilir Anamur’da / Toprak damlı eski evlerin / Saçaklarının üstü fırdolayı / Ev değil de sanki her biri / Birer Cemal Süreya şiiri.”
Türküler tadında
Abdülkadir Bulut’un son kitabı “Yurdumun Şiir Defteri”ndeki şiirleri, gerçekten kendi çizgisinin usta örnekleriyle dolu. Kitaba adını veren şiirle, “Güleddare”, “Pasavan” gibi örnekleri unutmak mümkün değil. Yeniden, yeniden okunacak şiirler. Günümüz Türkiye’sinden sesler, motifler, insan yüzleri getiriyor… Söyleyeceklerini şiirsel bir kapalılıkla söylüyor. Sıcak, duyarlık yüklü, özenli dizelerle kuruyor şiirini. Ölenler, mahpuslara düşenler, gurbette yitenler için söylenmiş türküler tadında. Yukarıda da değindiğimiz gibi, bir yörük kilimi albenisi taşıyor Bulut’un şiirleri. Şiiri, (tıpkı yaşantısı gibi,) alçakgönüllü bir sesle söylemeye çalışırdı.
Ölümü de, alçakgönüllülüğünün bir sonucu sanki! Arabesk bir minibüsün içinde, tabure üzerinde, kapıya yakın otururken…
Kötü bir şaka gibi!
Son kitabı için hak ettiği ilgiyi toplayamayışına üzülüyor, ama belli etmiyordu dostum. Bir dergiye kısa bir tanıtma yazısını ben yazmıştım, onu da uzun süre oyalamışlardı!
İşte, Anamur’a gitmeden önceki son görüşmemizde, “Allah’a emanet olun” demeye geldiğinde, söz konusu yazıyı geri çekmemi istemişti ısrarla. Savsaklanmayı onuruna yediremiyordu…
Onu bir daha göremeyeceğiz. Bizi Alibeyköy’de rakı içmeye çağıramayacak Abdülkadir… Bizi, Anamur’da, Akdeniz’e yakın kurduğu çadırına çağıramayacak.
“Yurdumun Şiir Defteri”ni yeniden karıştırıyorum; Şöyle demiş Abdülkadir: “Ağıt: Gözlerin tekrarladığı son süs…”
Nerden bilebilirdi, bu dizenin en çok kendisine yakışacağını!
Canım kardeşim! Bize hep, “Allah’a emanet olun” derdin. Sen şimdi topraklara emanetsin! Artık gülerken parıldayan dişlerini, posbıyığını resimlerinde göreceğiz. Şiirlerin, anıların bize emanet, sense toprağa! Canım kardeşim… Artık Anamur’dasın; ölüm çığlığın Toroslar’da yankılansın! İçine sindiremediğin kötülüklere, gözlerini erken yumdun…
Necati Güngör , Cumhuriyet Gazetesi, 13 Ağustos 1985



İzleyiciler