Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2026 Salı

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

    Bir akşam koğuşa yeni insanlar getirdiler. Dokuz on kişilik bir gruptu ve hiçbiri de bize benzemiyordu. Konuştukça, adamların silah kaçakçısı olduğu ortaya çıktı. Namazlarına niyazlarına çok düşkündüler. İlk günden itibaren koğuş içinde huzursuzluklar başladı. Yurda kaçak silah sokarak gençleri birbirine öldürten bu adamlar, namazdan duadan başlarını kaldırmıyor ve koğuşta yatmakta olan düşünce suçlularına düşmanca bir tavır gösteriyorlardı. Sonunda kavga patlak verdi ve iki taraf birbirine girdi. Ortalığı yatıştıran Hüseyin oldu. İki tarafı ayırdı, ortalarına geçip bir konuşma yaptı ve "Dövüşmeyin!" dedi. "Bir yanımda  Müslüman kardeşler, bir yanımda da komünist kardeşler var. Bu koğuşta bir arada yaşamaya mahkumuz. Onun için bir düzen kuralım." 
    Gerçekten de Hüseyin'in kurduğu düzen işe yaradı ve kavgalar yatıştı.
    Bir gün Hüseyin'in ilginç bir türkü mırıldandığını duydum. Kesik kesik bir şeyler mırıldanıyor ve ezgiyi bir türlü tamamlayamıyordu. Her zamanki türkü avcılığımla  sormaya başladım ve sözleri tek tek ağzından aldım. Sinop kalesinden denize  atlayarak firar eden Rizeli Sandıkçı Şükrü'nün hikayesini anlatıyordu türkü ve "Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz" nakaratıyla bitiyordu. 
    Hüseyin'den  koparabildiğim ezgi kırıntılarını bir düzene soktum ve çalmaya başladım. O zaman bu parçanın bütün ülkeye yayılacağını ve benim en tutulan plaklarımdan birine kaynaklık edeceğini bilmiyordu. 
    Burada yine bir zaman kayması yapalım ve o koğuştan çok da uzak olmayan bir yere, Ankara eski Hipodrom alanına ve yirmi beş yıl sonrasına gidelim. Sahnede duruyorum, önümde bir mikrofon; karşımda ise yarım milyon kişiyi aşkın görkemli bir kitle. Benim o koğuşlarda yaptığım, bestelediğim, söz yazdığım parçaları hep bir ağızdan, gök gürültüsü gibi söylüyorlar. Ertesi gün gazeteler "Türkiye'nin en büyük konseri yapıldı" diye yazacaklar. Bu büyük coşku anında bile sahnede  gözümün önüne, Yıldırım Bölge askeri koğuşu geliyor. Orada yapılan türküleri önce sadece ben bildim, sonra en yakınlarım duydu, sonra bir damlanın çevresinde  büyüyen halkalar gibi kitlelerle buluştu. Müziğin, insanın derisinin altına ve  yüreğine işleyen gücüyle, bu ülkenin mayasına, harcına karıştı.
    Havalandırmaya çıkarıldığımızda, birkaç kişi dikenli çitlere doğru yaklaşır ve uzakta belli belirsiz görünen kadınlar koğuşuna bakardı. Karıları, nişanlıları ya da sevgilileri orada yatan arkadaşlardı bunlar. Nejat Bayramoğlu, bir geceyarısı baskınında ayrılmıştı karısından. İşkencede yüzleştirilme dışında da görüşememiş ve haber alamamıştı. Havalandırma saatlerinde bahçenin o köşesine doğru gider ve eliyle saçını tarıyor gibi yapardı. Karşı tarafta da hayal meyal seçilen bir kadın gölgesi elini saçlarından geçirirdi. Bu işaretleşme, ayrı düşmüş ve örselenmiş, yaralı bir kadın ile erkeğin en trajik aşk sahnelerinden biriydi.
    Bir havalandırmada voleybol oynuyorduk. Adımın fısıldandığı sanısına kapıldım. Sanki biri etrafa duyurmadan beni çağırmaya çalışıyordu. Bir kadın sesi gibiydi. Oysa buna imkan yoktu, yanlış duymuş olmalıydım, kendimi oyuna verdim. Bir süre sonra aynı fısıltılar yine geldi kulağıma. 
    Askerlere fark ettirmeden  araştırmaya başladım. Ses, birkaç gün önce bitirilmiş bir hücreden geliyordu. Bahçeye, briketten bir hücre örmüşlerdi. Her yeri kapalı olan bu kulübenin, küçücük bir hava alma deliği vardı ve ses oradan geliyordu. Sigara yakıyormuş gibi yaparak orada durdum, içeriye baktım. Karanlıkta  seçebildiğim kadarıyla içerde Ülkü duruyordu; Erdal Öz'ün karısı, arkadaşımız Ülkü . . . Şaşkınlıktan bayılıyorum sandım. Makyajlıydı, hücre aralığından ruju bile seçilebiliyordu. Askerlerin gelip onu Meşrutiyet Caddesi'ndeki eczaneden apar topar getirdiklerini anlatıyordu fısıltıyla. Ülkü oraya hiç yakışmıyordu doğrusu ve ben onu nasıl teselli edeceğimi, ne söyleyebileceğimi bilemiyordum. O hücreye
kapatılmak için ne yapmış olabilirdi ki? Havalandırma sonunda ister istemez koğuşlara girdik. Ertesi gün havalandırmaya çıkarıldığımızda Ülkü yoktu.
    Bir süre sonra serbest kaldım. Sinirlerim bitmişti, ben bitmiştim. Bir yandan da dağ gibi sorunlar bekliyordu bizi. Yayınevimiz kapatılmış, kitaplarımıza el  konulmuştu. Evsiz barksız, beş kuruşsuz bırakılmıştık. Taş taş üstüne koyarak ve müthiş bir didinmeyle kurduğumuz her şeyi yıkıp geçmişti barbarlar. Sözüm ona yurttaşlarının mutluluğunu sağlamak için var olan devlet, bir sürü cahil, kaba ve kötü niyetli barbarın elinde bir zulüm makinesine dönmüştü. 
    Sol dünya görüşüne sahip olan ama yazmak, okumak ve düşünmekten başka bir eylemde bulunmayan beni ve ailemi yok etmeye uğraşıyorlardı. İşimi batırıyor, evimi basıyor, iftiralar düzenleyerek hapsediyor, arkadaşlarımı bin bir işkenceden geçiriyor, öğrencileri asıyor ve ülkeyi cehenneme çeviriyorlardı.
    Ailemin geçmişinde kahraman subaylar vardı ve ben onları her zaman saygıyla anıyordum. Ama kontrgerilla sorgusunda gördüğüm ilkel yaratıkların, işkence makinelerinin, o kahraman subaylarla ne gibi bir ilgisi olabilirdi?
    İleride bu anıları okuyacak olan genç kuşakların, anlattıklarımı birinci dereceden tanıklık olarak kabul etmelerini istiyorum: Ne yazık ki bütün dünyada üniversite eylemleri olarak başlayan olaylar, Türkiye'de öğrencilerin hunharca öldürülmeleri  sonunda intikam örgütleri doğurdu ve Türkiye'yi yıllarca sürecek kanlı hesaplaşmalara sürükledi.
    Çünkü o dönemde strateji yapan asker ve sivil "Türk büyükleri"nin müthiş sosyolojik buluşu olan "İti ite kırdırma" politikası uygulanmalıydı. Soğuk Savaş'ın cephe ülkesi olan Türkiye'de solcu öğrenci hareketleri geliştiğine göre, bunun karşısına bir ülkücü gençlik çıkarılmalı ve bunlar birbirine kırdırılmalıydı. Bu strateji sonucunda beş bin genç hayatını kaybetti.
    Daha sonra solun karşısına İslam'ı çıkarmaya karar verdiler. Sol düşmanı olarak yarattıkları ve destekledikleri hareketler ileri gidince de bu sefer ondan kurtulmak için başka örgütlenmelerden medet umdular. Dolayısıyla Türkiye'nin doğal dengesi altüst oldu. Birbirine düşman gruplar yaratıldı, iç savaş provaları yaşandı, kısacası halkın deneme yanılma yöntemiyle demokrasiyi öğrenmesine ve olgunlaştırmasına
hiçbir zaman izin verilmedi.
    Bugün Türkiye, yıllardır tekrarladığım gibi üç kutba bölünmüşse, bunda en  büyük suç sürekli toplum mühendisliği yaparak, doğal gelişmeye müdahale edenlerindir.
    Eğer Batı demokrasilerinde olduğu gibi ana sağ ve ana sol akım iki büyük nehir gibi aksaydı, insanlar bugün olduğu gibi etnik ve dini bölünmelere  uğramayacaklardı. Çünkü o zamanlar sol ve sağ hareketlerin içinde Türk, Kürt, (çok az da olsa) Ermeni, Rum herkes yer alıyor ve kimse birbirinden farklı olduğunu düşünmüyordu. Bu insanları büyük politik kimliklerinden ayırıp daha alt gruplara bölenler, sözüm ona Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü sağlamak için yola çıktıklarına inananlar oldu.
    Hapisten çıktığımda eşyaları almak için ev sahibi doktorlara gittim. Bir öğleden sonra her şey kamyona yüklendi. Akşam Gaziosmanpaşa'daki o eşsiz villanın bahçesinde doktorla rakı içtik. Doktor Faruk Bey benim her teşekkürümü yarıda kesiyor ve yaptıklarının önemli bir şey olmadığını söylüyordu. Ne yazık ki kendisi mücadeleye doğrudan katılamıyordu. Hiç olmazsa bizleri desteklemek zevkinden yoksun kalmamalıydı. Yarının demokrat Türkiye'sinde her şey farklı olacak ve askeri dönemlerin hukuksuz uygulamaları, zulümleri geride kalacaktı.
    Geceyarısı doktorun evinden yüreğim kabarmış bir durumda ve şükran duygularıyla ayrıldım. İstanbul otobüsüne geç kalmıştım ve yetişmek için koşarken düşüp kolumu kırdım. Bu yüzden İstanbul'a yerleşme dönemimiz cılk şeftali renginden patlıcan moruna dönüşen bir kolla uğraşarak geçti.
    Bir yandan da stüdyoya girip şarkı okumaya çalışıyordum ama durum daha da kötüleşmişti. Hiç sesim çıkmıyordu. Boğazımı garip hırıltılar, anlamsız haykırışlar doldurmuştu sanki. Bir sürü ilaç alıyor ve gırtlağıma kadar soktuğum spreyleri sıkıp duruyordum ama hiçbirinin fayda ettiği yoktu.
    O dönemde Anadolu aşık müziğini derleyip dizi plaklar yapma hevesine  kapıldım. Anadolu'nun gizli müziğini söyleyen bu aşıklar yitip gidecekti ve geride hiçbir şey kalmayacaktı. Amerika'daki Folkways gibi bir plak şirketi bütün bunları derli toplu yayımlasa ve tanıtıcı kitapçıklar hazırlasa, gelecek kuşaklara müthiş bir iyilikte bulunmuş olurdu. Yunanistan rebetika ustalarını arşivler halinde derleyip toplamamış mıydı? Böylece bazı aşıklarla ilgilenmeye ve onların stüdyo kayıtlarını yapmaya başladım.
    Aradan bir iki hafta geçti geçmedi, bizim ev aşık kaynamaya başladı. Nasıl olduysa haber bütün Anadolu'ya yayılmıştı. Köylerden sazını kapan aşık İstanbul'a koşuyor ve beni buluyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Oturduğumuz apartmanının kapıcısı, Nişantaşı sokaklarında dolaşan sazlı bir gariban gördü mü tutup bize getiriyordu. Çünkü biliyordu ki, adam nasıl olsa bizi arıyor.
    Bütün bunlar, Onat Kutlar'ın beni öğle yemeğine çağırmasına ve böylece yaşamımın kökten değişmesine kadar sürdü gitti.

Zülfü Livaneli, Sevdalım Hayat, Doğan Kitap, S.166-171








"Ortadirek, Dağın Öte Yüzü 1"

    "Hiç düşünmemişti. Acaba köy ıssız kalınca ne oluyordu. Ipıssız. Bomboş. Sinek kanatlarının sesi duyulur. Ya ulu bir poyraz esse, uğultusu top gibi patlar.
    Issızlık kafasında büyüdükçe büyüdü. Döngeleler tüm gelir de köyü doldurursa?
    Oraya, yolun kıyıcığına çöktü. Gökler, tüm mavisiyle genişledikçe, genişliyor, dağlar düzeliyor, ağaçlar, evler gözükmüyor, ıssızlık çın çın ötüyordu. Gümüş rengi döngeleler boşlukta, ıssızlıkta yalnızlar. Bir yel bile esmiyor. Kıpırtı yok. Durgun. Birden ürperdi. ıssızlık içine işlemişti. Korktu. Büzüldü. Sonra ayağa kalktı, Çukura doğru döndü. Köyde köpekler kalmaz mıydı, dedi kendi kendine. Kediler de. Nakışlı çuvallar, tahıl kuyuları. Bir sığırcık gelir, evin köşesine yuvasını kurardı. Kapkara, ak benekli. Güneşte yeşillenir, karalanır, aklanırdı sığırcık. Yavruları yuvadan düşerdi çoğunluk. Yumuşacık. Avucumun ortasına koyar, incitmeden yuvasına götürürdüm. Gökyüzü kararıverirdi, bir zaman gelir, sığırcıktan.
    Sığırcıklar gökyüzünü örttükçe, köylünün oğlanlarına gün doğar. Küçüktür ama, eti tatlıdır. On tanesi bir araya gelince bir doyumluk olur. Yağlı parmaklarını yalayarak yersin. Sığırcık zamanı her yerde bir tüfek patlar. Dağlar, ovalar boz dumanla dolar. Her evin önüne de bir ateş yakılır. Her ocakta yağ cızırtısı. Yanmış, taze et yağı kokusu, tatlı, iştah açıcı, köyü doldurur. Sığırcıklar gelir geçer. Sığırcıklar gelip geçtikten on, on beş gün sonra bile yanmış taze sığırcık kokusu köyde her kapıya, kaba kacağa, elbiselere, derilere, yataklara, duvarlara siner kalır.
    Yaralı bir sığırcık tutmuştu bir zaman. Ne zaman? Bilinmez.
    Sığırcık ayağından yaralıydı. Elini uzatmış kaçmamıştı. Kocaman gözleri ürpertiliydi. Tüyleri diken dikendi. Almış koynuna koymuştu. Yüreği durmadan atıyordu. Sıcacıktı. Koynundan çıkarıp gözlerine bakmıştı. Gözlerinde bir keder, amanallah! Yaralı ceren gözleri... Çukurova cereni. Muradına erememiş, güzel, kara gözlü bir kızın keder dolu gözleri. Amanın tıpkı gözleri öyle.
    Eve getirmiş, azıcık buğday çiğneyip ayağının yarasını sarmıştı. Köy, sığırcık kokuyordu. Binlerce, ocakta, kırmızı közün üstünde pişen binlerce sığırcıktan çıkan dumanla köy kokuyordu.
    Sığırcığın sıcacık kanatlarının altına parmaklarını sokup, seni ateşe, seni avcıya, çocuklara, kimseciklere vermem. Ye, iç, yaran iyi olsun, ko git, var da yuvana kavuş, demişti.
    Gene durdu. Bir kişi, bir kişi sığırcık avlamazdı sığırcık zamanı. Bir kişi. Yaralı sığırcığın gözleri gibi gözleri. Hep gülerdi. Durmadan, her zaman, ağlarken bile gülerdi. Vurgun Ahmedim, yavrum, anan, Meryem Anan sana kurban olsun. Nerelerdesin şimdi?"

Yaşar Kemal, Ortadirek, Dağın Öte Yüzü 1, Toros Yayınları, S.154,155,156



10 Ağustos 2026 Pazartesi

"Yazmak"

"Tuhaf kişidir yazar. Bir çelişkidir, aynı zamanda bir anlamsızlık. Yazmak konuşmamaktır da. Susmaktır. Sessiz çığlıklar atmaktır. Huzur veren biridir yazar, çoğu kez; çok dinler. Çok konuşmaz, çünkü insanın yazmış olduğu bir kitaptan birine söz etmesi olanaksızdır, özellikle de yazmakta olduğu bir kitaptan. Olanaksızdır bu. Kitap sinemanın karşıtıdır, tiyatronun ve öteki gösterilerin karşıtıdır. Bütün okumaların karşıtıdır. Hepsinden zordur. En berbat olandır. Çünkü kitap bilinmez olandır, gecedir, kapalıdır, evet, öyledir. İlerleyen kitaptır, büyüyen, bildiğinizi sandığınız yönlerde ilerleyen, kendi yazgısına doğru, bu arada yazarının yazgısına doğru ilerleyen, yayımlandığında yok olan yazarın: ondan ayrılmak, düşlenen kitaptan, son doğan çocuk gibi, hep en çok sevilen.

Açık bir kitap, gecedir de.

Nedendir bilmem, söylediğim bu söz beni ağlatıyor."

Marguerite Duras, Yazmak, S.29
Çeviri: Aykut Derman, Can Yayınları, 4.basım, Ocak 2023





9 Ağustos 2026 Pazar

Adaletinden Prangalar Eskittim

Sınıf: Adaletin Görünmeyen Hiyerarşisi

Sınıf, insanların yalnızca gelir düzeyini değil; eğitim, sağlık, kültür, çevre, siyasal temsil ve gelecek beklentilerini de belirler. Bir çocuk yoksul bir mahallede doğduğunda yalnızca düşük gelirli bir aileye doğmaz; çoğu zaman daha zayıf okula, daha sınırlı sosyal çevreye, daha düşük sağlık imkânına ve daha dar gelecek ufkuna doğar. Bu nedenle sınıf adaleti, “herkes çalışırsa başarır” gibi basit bir söylemle açıklanamaz. Çünkü herkes yarışa aynı çizgiden başlamaz.

OECD, gelir ve servet eşitsizlikleri ile fırsat eşitsizliklerinin birbirini beslediğini; yüksek eşitsizliğin sosyal hareketliliği zayıflattığını belirtir.

Sınıf adaleti üç düzeyde incelenir: Birincisi, üretim araçlarına ve sermayeye erişim. İkincisi, nitelikli eğitim ve mesleki yükselme imkânı. Üçüncüsü, siyasal karar alma süreçlerinde temsil gücü.

Sınıf farkları yalnızca ekonomik farklar değildir; aynı zamanda hayata müdahale edebilme gücü farkıdır.

Mehmet Ali Canikli

Adaletinden Prangalar Eskittim
Öteki Yayınevi, Temmuz 2026
216 Sayfa


2 Haziran 2026 Salı

Geçtiği Herşeyi Öpüyor Zaman

1.

o gün sait faikindi pera
kimbilir hangi öyküsündendi
o insan kalabalığı
yüzünü seçiyordum yalnızca
aklımda bir asansör yalnızlığı
gümüş astarlı bir sözcük vardı dilinde
hiç kullanılmamış
tadı hala dudaklarımda

2.

adımlarımıza uyardı bütün sokaklar
evler kenara çekilirdi
birden yağmur...
düşerdi peşimize
serin odalarda harfleri
aşk ederdik birlikte

3.

yıldızları havuza bakan
bir bahçenin
çözülmüştüm büyüsüyle

o suya eğiliyordu
bir kuğu beliriyordu

kuğu mu benziyordu gelinciğe
yoksa gelincik miydi kuğu

aklıma bile gelmiyordu bu soru

sözcüklerin sessizliğe çekildiği
o çocuksu ikindide
zaman
geçtiği her şeyi öpüyordu

4.

ne zaman kapıdan girse
kamaşırdı sözcükler
canımı tazelerdi sesi
içimde bir yalnızlık telaşı
çözülürdü ellerim
zamana uzanınca
gölgesi

usulca ayartırdık işte
düzenli bir güz vaktini

5.

başağın burcundaydı dünya
o da öyle
derin bir geceye terledik
yaprak serinliğinde

bir güvercindi
kanadı
sözcükler yırtılırken
en sessiz harflerinde

çapaksız bir sabaha uyandık
başağın ikiz adı silinmişti teninde

6.

aşknişan bir ânı
özenle karşıladı sirkeci garı
birkaç tren daha geldi
insanlar zaten oradaydı

bir kalemim vardı verecek
onunsa bir şiir oldu armağanı

üç harfli bir sözcük gibiydi yüzü
gülüşü manzara
bir harf daha takınsa
hecelerdi adımı:
-ellerimi avuçlarında
yıllarca tutmaya hazırla

şarkılıydım o gece
sigaram keyifle tüttü
düşlerimin arasında

7.

parmak izlerimiz
yakışınca yan yana
baktım
bembeyaz bir gelincikti
yanımda
cennete gitmeden de
şansa inandım
iyi kalpli bir sözcük gibi
yazılınca adıma

8.

rüzgârın anılarını dinledik birlikte
usulca dolaşırken bütün geceyi
tek bir yıldıza basmadık ama
denizde yansıyıp durdu
gözlerindeki dalga deseni
eğilip sözcükleriyle öptük
bal zamanı bu mu anne diyen bir çocuğu

ay dalından düşerken
zambaklar gibiydi yüzünde uyku
ama hâlâ bayramını koruyordu sesi

gecelerden pazartesi
ayların en ağustosu

9.

acıyan bir şey vardı aramızda
bütün sözcükler ağır yaralı
kırgın bir yaprağa gül arardık da
tenimizde güz dalgınlığı

imlâsını bilirdik de bilmesine
yine de yanlış hecelerdik hayatı

10.

birbirimizi suçladık bir gün
affetmek için kendimizi
gece gelip sildi usulca
ağzımızdan sızan sözcükleri*

*nasıl da kalabalıkmışız
biz böyle iletişip durdukça
bu yalnızlığa zaten zor sığarmışız

arada mı kalmıştık, araya giren mi vardı
biz öyle olsun istemezdik ama
bütün yakınlarımız bizi yanlış tanıdı

11.

aslolan sözcüklerdir
tabii
gerisi elbette gevezelik
hadi okuluna yazdır beni
bugün harfleri sen dağıt
dilin gurbetindeyiz nasıl olsa
söze tutsak
hangi tümceye başlasak

12.

susardım duysun diye sesimi
o sözcüklerini bende bilerdi
hem de seve seve
seve seve katlanırdım ben de:
sözcüklere kadar yolum var, demek
peki

13.

bir yüzük verdi bana
hoşçakal sözcüğünden
yakarken ardındaki bütün harfleri

anlatmak uzun

kimbilir kaç yıl sürer daha
bende o gün

14.

kendime baktım da camda
aşk artık yüzümde
tek kat boya

en sevdiğim pencerem yitti
onunla birlikte
cumartesiler,pazarlar, sokaklar yitti
bense günlerdir
yerini yadırgayan bir sözcük gibi

kabzası parıldayan şu yalnızlığa
iki kurşun sıksam
iyi gelecek sanki

15.

koltuğunun yerini değiştirdim dün
yüzün beliriyordu camda
dudaklarından geçen güvercin
tozunu alıyordu sözcüklerin
sen ağzını açmıyordun ama

hadi çevir telefonu
bari dostluğunla oyala

16.

bu akşam da gülümsüyorsun fotoğrafta
gözlerinde taraf tutan bir sevgi
yüzün bana ayarlı
rüzgâr almayan bir sabahtı
ama kokun hâlâ odamda

hem içindeydim o anın
hem de dışında
sen yalnızca şaşırtmıştın
tutan bendim zamanı

17.

susmak da incitir sözcükleri
telefonlar kapanırken sessizce
dar kapımdın sen benim
yalnızca mektupların geçtiği
adresin sır tutmadan önce

hadi artık hadi
bir de benim sesimi dene

18.

artık ben kuruyorum gün doğumuna
başucunda bıraktığın saati
dalıp gidiyor sözcükler

sonra
yelkovan kuşlarını uçuruyor
yokluğunu öpüyorum yastığındaki

bilmem uyanıyor musun

19.

yağmur geceyi sağıyor hâlâ
balığım az önce öldü
alıngan bir karanlık tuttu elimden
bir türlü değiştiremedim ampulü

bu gece sözcüklere ilişmem artık

20.

yalnızca kitaplarını okuyorum nicedir
dokunmak için ellerine
altını çizdiğin satırlarda

sonra gözlüklerim buğulanıyor
hiçbir sözcük harflerini
tutamıyor bir arada

21.

yüreğim kabarmış yalnızca
heyecan yapmışım biraz
haber alacakmışım
kuş ağzında
birden susuverdi
anladım
seni arıyor ama
fincanın aklından bile geçmedi
oysa kartlar her şeyi biliyor:
kılıç kraliçesi
kınkanat sözcüklerin
adına vuran sesi
kupaların kralı
aşkın en keskin yeri

22.

bu sabah resmini kaldırdım raftan
günlerdir kaçırıyordu benden gözlerini

dargın beyaz
takvimlerden önce biten yaz
yalnızca
mutluluğa varsın
ha

23.

yaz bitti
ona özenen sonbahar da
senin alnında biriksin güneş
kış bana yeter
belki bir gün
yalnızlık
geldiğin yoldan gider
diyordum ki
sözcükler de dağıldı
bak
dikkatim gibi
aşk sonsuza dek biter

24.

eylülle yaralı bir akşam üstü
tükürüp kurtuldu
beni
hangi harfi denesem
dilim acıdı
avucumda sözcük ölüleri

yüzüğümün izi kaldı benimle
yüzümü usulca yağmura dönüp
özenle silindim
nefretinden de

25.

avucundan havalanan
o öpücük vardı ya
dudağıma değdiğinde kanadı
o günden beri mendil gibi kullandım
bütün sözcükleri

ama artık öylesine unutsan ki
diyorum
ben bile bir daha
hatırlayamasam seni

Enver Ercan (21 Ocak 1958 - 22 Ocak 2018)



31 Mayıs 2026 Pazar

"Kendinden nefret eden biri bir başkasını sevebilir mi?"

"(...)

22.

Kendinden nefret eden biri bir başkasını sevebilir mi? Böyle biri kendiyle kavgalı olan başka biriyle uyum içinde olabilir mi? Kendine eziyet çektirip yine kendi kendine çokbilmişlik taslayan böyle bir insan başka birine huzur verebilir mi? Bu sorulara olumlu yanıt veren varsa, o budalanın dik âlâsıdır. Ancak: Bana kapıyı gösteren de hiç kimse ile geçinemediği gibi kendi benliği bile ona tiksinti verir, sadece varlığı bile onu iğrendirmeye yeter ve kendi düşmanı olup çıkar. Kimilerine doğadan âlâ başka üvey ana mı var bu fâni dünyada; baksanıza, bazı insanları öyle dertler ve düşkünlüklerle donatmış ki kendilerine dahi hayırları olmayan bu garipler nasıl olup da bir başkasını bulsun ve bir de onunla birlikte hayatı kotarsın? Hâl böyle olunca sinesinde barınan, hayatın üstesinden gelmekte kullanabileceği bir nebze işe yarar malzeme de körelip kötürüm bir hâle gelir zamanla. Ölümsüzlerin ölümlülere en yüce armağanı olan güzellik de özentiyle karışırsa ne işe yarar? Sen ya da bir başkası hayatın hangi sorununa sadece sanatta değil, yapılabilecek her şeyde 'Nasıl?' sorusunun zevk belirtisi olarak insanı yönlendirdiğinde olduğu gibi ölçülü ve zevkli çözümler üretebilir? Böylesi durumlarda kendi kız kardeşinden öte sevimli bir varlık —kendini beğenmişlik— elinden tutmayacak olsa yandığının resmidir. Peki kendini güzel bulmak, kendine hayran olmak budalalığın zirvesinde olmak değil midir? Öte yandan şu soruyu da sormak gerekir: Özün sana haz vermiyorsa, o vakit nasıl ortaya şirin, sevecen, güzel bir şey koyabilirsin? Aşkı kanatlandıran iksirim olmaksızın hiçbir ateşli hatip dinleyicilerinde söyleviyle, hiçbir müzisyen ezgileriyle, hiçbir tiyatro sanatçısı sahnede mimikleriyle, hiçbir şair dizelerinde esinleriyle, hiçbir ressam fırçasından dökülen onca renge rağmen kül renginin sefilliğinden kurtulup tablosuyla heyecan uyandıramaz. Dahası, iksirimi içmeyince ne hekimler dilenmekten, ne Nireus gibi erkek güzelleri Thersites kadar çirkinleşmekten, ne her daim genç kalan Phaon bir Nestor kadar yaşlanmaktan, ne zeki Minerva aptal şabalak bir domuza dönüşmekten, ne ağzı kalabalık bir hatip pepeme bir çocuk gibi laf gevelemekten, görmüş geçirmiş kalender bir adam da köyünden hiç çıkmamış şapşal bir köylüye benzemekten kurtulamaz. İşte bu kadar önemlidir başkalarını kazanmadan önce herkesin kendini pohpohlayıp doğru yolu bulması. Eğer hâlinden hoşnut olmaksa mutluluk —inanın bana— kendini beğenmişlik insanı en kısa yoldan cennete ulaştıracaktır. Onun hüküm sürdüğü her yerde herkes dış görünüşünden, aklından, kökeninden, bulunduğu mevkiden, gördüğü muameleden, memleketinden hoşnuttur. Bu diyarlarda hiçbir İtalyan bir İrlandalıyla, hiçbir Trakyalı bir Atinalıyla yer değiştirmek ya da hiçbir Scythialı, bozkırlarını Ruhlar Adası ile değişmek istemez. Bakın da görün, yeryüzünde süregelen bütün eşitsizliklere rağmen doğa her şeyi adil biçimde dengelemek için nasıl emek harcıyor. Ne aptalca bir laf ettim şimdi! Çeyizin en çok göz nuru dökülmüş, en nadide parçası bu değil mi aslında? Ve hepsinden önemlisi – benim rızam olmaksızın kimse boyundan büyük işlere kalkışamaz ve keşfinde önderlik etmediğim hiçbir sanat hayat bulamamıştır. (...)"

Erasmus, Deliliğe Övgü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, S.27-28-29

Latince Aslından Çeviren: Yücel Sivri



22 Mayıs 2026 Cuma

Bitmeyen Kavga

"Kavga devam etmek zorunda," diye ısrar etti Jim. "Kavga ancak insanlar kendi kendilerini yönettiği ve emeğinin karşılığını aldığı zaman sona erer."

"Demek bu kadar basit," diye iç çekti Doktor. "Ben de bu kadar basit düşünmeyi ne kadar isterdim."

Dönüp Lisa'ya gülümsedi.

"Sen ne diyorsun, Lisa?"

"Ha?" dedi Lisa, biraz şaşkın.

"Seni ne mutlu ederdi, diye sormak istemiştim."

Doygunlukla bebeğine baktı Lisa.

"Bir inek isterdim," dedi. "İstediğim kadar yağ ve peynir yapardım."

"İneği sömürecek misin yani?"

"Ha?"

"Aptalca bir laftı işte. Hiç ineğin oldu mu Lisa?"

"Ben çocukken bir ineğimiz vardı," dedi. "Gidip sıcak sıcak içerdim sütünü. Babam içmek için sütü kap gibi bir şeye doldururdu. Tadı çok iyiydi. Severdim içmesini. Bebeğe de çok iyi gelir."

Burton yavaş yavaş bakışlarını uzaklaştırdı ondan. Lisa konuşmaya devam etti:

"İnek ot yerdi, bazen de saman. Herkes süt sağamaz. Tepebilir."

"Hiç ineğin oldu mu Jim?" diye sordu Burton.

"Hayır."

"İnekleri hiç karşıdevrimci hayvanlar olarak düşünmemiştim."

"Neden söz ediyorsun sen Doktor?" diye sordu Jim.

"Hiç. Sanırım mutsuz bir insanım. Savaşta askerdim. Okulu yeni bitirmiştim. Göğsünden vurulmuş bizimkilerden birini ya da bacakları kopmuş, gözleri dehşet içinde büyümüş bir Alman'ı getirirlerdi. Sanki tahtadan yapılmışlar gibi üzerlerinde çalışırdım. Fakat bazen, her şey olup bittikten sonra, iş başında değilken beni bir mutsuzluk alırdı, şimdiki gibi. Kendimi yapayalnız hissederdim."

"Gözünü hedeften ayırmayacaksın Doktor," dedi Jim. "Bu mücadelenin sonunda iyi bir yere varılacak. Mücadeleyi değerli kılan da bu."

"Böyle düşünmek isterdim Jim. Fakat benim kısa hayat deneyimim, hedefin araçlardan hiç de bağımsız olmadığını gösteriyor. İnan ki Jim, şiddet yoluyla sadece şiddeti inşa edebilirsin."

"Buna inanmıyorum," dedi Jim. "Bütün büyük şeylerin başlangıcında şiddet vardır."

"Ortada ne başlangıç var..." dedi Burton, "ne de bir son. Bana öyle geliyor ki, insanlık hatırlayamadığı bir kör dövüşünden gelip öngöremediği ve anlayamadığı bir geleceğe doğru gidiyor. İnsan... biri hariç, karşılaştığı her engeli, her düşmanı yendi. Kendini yenemedi. Nasıl nefret etmesin kendinden."  

"Biz kendimizden nefret etmiyoruz," dedi Jim, "Bizi yere çalan, yatırıma dönüşmüş bu sermayeden nefret ediyoruz."

"Diğer taraf da insanlardan oluşuyor Jim, senin gibi insanlardan. İnsan kendisinden nefret eder. Psikologlar, bir insanın kendinden nefret etmesinin kendini sevmesiyle dengelendiğini söyler. İnsanlık da bunun gibi olmalı. Kendimizle kavga ediyoruz ve ancak bütün insanları öldürerek kazanabiliriz. Yalnızım. Hiçbir şeyden de nefret etmiyorum. Eline ne geçecek bütün bunlardan Jim?"

Jim şaşırmış görünüyordu.

"Beni mi soruyorsun?" dedi parmağıyla kendini göstererek.

"Evet, seni. Bu kargaşadan ne geçecek eline?"

"Bilmiyorum. Umurumda da değil."

"Diyelim ki omzundaki yaradan dolayı kanın zehirlendi ya da tetanosdan öldün ve grev de kırıldı. Ne olacak o zaman?"

"Önemli değil," diye ısrar etti Jim. "Eskiden ben de senin gibi düşünürdüm Doktor. Fakat artık hiç önem vermiyorum böyle şeylere."

"Nasıl yapabildin bunu?" diye sordu Burton. "Nedir bunun yolu?"

"Bilmiyorum. Eskiden yalnızdım, şimdiyse değilim. Artık ölsem de gam yemem. Mücadele durmayacaktır. Ben onun küçük bir parçasıyım sadece. Mücadele büyüyecek. Omzundaki ağrı bana bir tür zevk veriyor. Joy'un ölmeden önce bir an için sevinç duyduğuna bahse girerim. Emin ol, son saniyesinde mutluydu o." (...)

John Steinbeck, Bitmeyen Kavga, Sel Yayıncılık, S.233-234

Çeviren: Gün Zileli

"Bitmeyen Kavga, insanlığın bitmek tükenmek bilmeyen mücadele gücünün anlatıldığı eşsiz bir grev romanı. John Steinbeck, bir kıvılcımla doğan ve dalga dalga büyüyen bir grevi kaleme alıyor. Torgas Vadisi’nde elma toplayıcılığı yapan işçiler, kötü muameleye ve düşük ücretlere karşı isyan eder ve bu isyan bir anda greve dönüşür. Toprak sahiplerine karşı büyük bir azimle girişilen ve iki işçinin önderliğiyle alevlenen bu kavga, tüm grevcilere büyük bir umut verir. Bitmeyen Kavga, işçilerin gündelik yaşamına odaklanan romanlarıyla benzersiz bir edebiyat evreni oluşturan Steinbeck’ten, cesaret ve ilham veren bir roman."

"Bitmeyen Kavga’da, insanlığın kendi kendisiyle tutuştuğu, acılarla dolu, ezeli ve ebedi savaşın sembolü olarak meyveliklerle dolu bir vadide girişilen küçük grevi seçtim." John Steinbeck

“Bitmeyen Kavga, iktisadi ve toplumsal bir çalkantıdan yola çıkılarak yazılan en iyi işçi ve grev romanıdır.” Fred T. March




10 Mayıs 2026 Pazar

Al Gözüm Seyreyle Salih

(...) Kumsala yağmur yağıyordu. Çapar bir yüze benziyordu kumsal, dingin denizin yüzü. Hiç yel esmiyor, yağmur inceden, dimdik, yumuşacık yukardan aşağı düz sağılıyordu. Yağmurun arkasında, bulanık, çok çok uzaklarda denizin ucunda bir mavi balkıyordu. Ak bir duman çizgisinin üstünde.

Dümdüz denizin arkasından, uçurum çizgisinin ucundan balıkçı motorları, yelkenliler, korsan gemileri geliyorlardı. Alır bulutun altından kıyıya sıralanıyorlardı. Denizin üstünde, boşluklarda mavi şimşekler çakıyordu, denizi bir uçtan bir uca keserek aydınlatan.

Kıyıdaki, ulu kayalıkların içine oyulmuş mağara derinlere, derinlere, dalların altına kadar karanlık uzuyordu. Mağaranın ağzı üç büyük yelkenliyi içine alacak kadar genişti. Duvarları is bağlamıştı.

Yağmur yağıyordu denizin üstüne. Yüzü diş diş çaparlaşarak deniz sallanıyordu. Güneş açıp gün vuruyor, ebemkuşağı doğuyor, dört beş tane, göğü bir baştan bir başa donatıyorlardı. Ebemkuşaklarının üstüne gene yağmur yağıyordu.

Islak adamlar indi gemilerden. Mağaranın ortasına bir ateş yaktılar. Yalımlar mağaranın tavanına kadar uzanıyor ateş gürlüyordu. Gemicilerin, balıkçıların, korsanların ıslak sırtlarından dumanlar çıkıyordu. Büyük kazanlar, balıklar, koyunlar, kuzular vurulmuştu ocağa. Konserve kutuları yığılmıştı ortaya, renk renk, biçim biçim.

Büyük yer sofraları serdiler mağaranın tabanına, düz kayalıkların ortasına. Mor şarap içtiler. Kovboylar geldiler, korsanlar şarap içerlerken, sonra da eski, koca bıyıklı eşkiyalar geldiler. Temel Reis oturuyordu orada, sofranın başında. Herkes onun önünde el kavuşturup saygıda bulunuyordu. Korsanlar Padişahı bile. Korsanlar Padişahının boynunda yanıp sönen mavi bir değerli, kocaman taş vardı, kulağında da kocaman bir halka. Alaeddin de geldi, Bağdat hırsızı halıya binmişti. Mağaranın içi macera oldu. Ateşe odunlar, iri ağaç gövdeleri atıyorlar, ateş büyüyordu. Kızılbaşoğlu Ali de geldi. Elinde sazı vardı. Sazına yumuldu. Korsanlar Padişahı, kovboylar, balıkçılar kulak kesilmiş onu dinlediler. Sesi mağaranın arkasına, dibine, şu dağların altına kadar gidiyor, orada yankılanıp koygun buraya geri dönüyordu. Dışarda usuldan yağmur yağıyor, ebemkuşağı açıyor, çok mavi, dünyanın ucunda balkıyor, yumuşak yağmur yeniden başlıyordu. Kızılbaşoğlu, felek, diyordu, ulu ulu kervanlar, otomobiller, ulu ulu denizler, korsanlar, diyordu. Dört kitabın dördü de haktır, sarı buğday başağı, diyordu. Pul pul deniz, ateş, balık, bu gâvur müslüman nedir, diyordu. Korsan Padişahının kulağındaki büyük halka dünyanın öteki ucunda balkıyordu, mavi. Ellerinin üstü döğmeliydi. Kızılbaşoğlunun sesi de denizin arkasına kadar gidiyordu. Sazının göğsü sedefliydi. Sesi denizin üstündeydi. Mavi martılar uçuşuyorlardı denizin üstünde, yağmurun altında, üstüste, kanat kanada, kanatları ıslanmış, donuk donuk parlayarak, dünyanın öteki ucunda.

Temel Reis anlatıyordu, kendinden geçmiş, dünyanın ucunda balkıyan bir mavi varmış, bir varmış bir yokmuş. Kızılbaşoğlu, geçti, diyordu, geçti insan kervanı, dost kervanı: Bir kapı örterse binini açar, diyordu Kızılbaşoğlu, sesi maviliyerek. İnsan kısım kısım, yer damar damar, yetmiş iki milletin kardeşliğine huuu, diyordu. Temel Reis bükülmüş, bükülmüş değil de azıcık öne eğilmiş, söylüyordu, korsanlar, balıkçılar, gemiciler, ağzının içine girmişler, onu dinliyorlardı. O uzun, çok sallı, başı dimdik, apak, yelesi, kuyruğu ak bir bulut gibi yere sarkan kırat da geldi mağaranın kapısında durdu. Hasan Usta Ocaklı adanın oradan büyük bir kalyon indirdi, bütün kasabanın katıldığı ulu bir törenle, bağrışarak, dualar okuyarak. Demirci İsmail Usta geldi, kocaman körüğü sırtındaydı, ocağın başına oturdu. Dursun Usta da geldi, kocaman kocaman kara gülleriyle. Geldiler ateşin yöresine sıralandılar, mor şarap içtiler. Mağaranın dibinde, karanlıklarında, uzaklarında ebemkuşakları açtı. Mağaranın isinin üstünden dizi dizi, milyonlarca kıvılcım, yapışmış yürüdü. Yarasalar dışarıya, denizin üstüne uğradılar. Boncuklu arılar, Cemil, Bahri, Kaya, öteki çocuklar da geldiler ateşin kıyısına dizildiler, dizleri üstüne çöküp . . . Metin abi de geldi. Belinde kırmızı kuşağı, kuşağa sokulmuş menevişli çifte tabancası, altın kordonlu, kordonu nah bu kadar bu kadar belki kırk tane zincirli, mavi mineli cep saati, bir de kol saati, o da mavi mineli, altın, elmas, Metin abinin de kulağında bir korsan halkası var, nereden bulmuş acaba, altın kıvırcık kakülü alnına dökülmüş, sarkık bıyıkları da ışıl ışıl. Gözleri mavi, ışıltılı. Metin abi hep gülüyor. Metin abi mağaraya gelince herkes her yerden, Korsan Padişahı bile gürreden ayağa kalktı. (...)

Yaşar Kemal, Al Gözüm Seyreyle Salih, Görsel Yayınlar, S.135-137





4 Mayıs 2026 Pazartesi

"Düşüş"

    "(...) Tüm erdemlerimin ön yüzünün böylece daha az etkileyici bir arka
yüzü de vardı. Şurası doğru ki, bir başka anlamda, kusurlarım lehime
dönüyordu. Yaşamımın hatalı tarafını gizleme zorunda bulunuşum,
bana örneğin, erdem havasıyla karıştırılan soğuk bir hava veriyor,
ilgisizliğim sevilmeme yarıyor, bencilliğim cömertliklerimde en üst
noktasına ulaşıyordu. Bu kadar yeter: Fazla simetri kanıtlama
yapmama zarar verir. Ama katılaşıyordum hani, oysa bana bir kadeh
içki ya da bir kadın sunulmasına hiçbir zaman karşı koyamamışımdır!
Aktif, enerjik sayılıyordum, oysa krallığım yataktı benim.
Dürüstlüğümü haykırıyordum, ama sanırım, sevdiğim kimselerden bir
teki yoktur ki, sonunda ona ihanet etmemiş olayım. Tabii, ihanetlerim
bağlılığıma engel olmuyordu, uyuşukluğumla epey büyük bir iş
başarıyordum; aldığım zevk sayesinde insan kardeşlerime yardım
etmekten asla geri durmamıştım. Ama bu apaçık gerçekleri kendime
ne kadar tekrarlasam da, bundan yalnızca yüzeysel avunmalar
çıkarıyordum. Bazı sabahlar, davamın ilk soruşturmasını sonuna kadar
götürüyor ve özellikle küçümseme işinde harika olduğum sonucuna
varıyordum. En sık yardım ettiğim kişiler en küçümsediklerimdi.
Kibarlıkla, heyecan dolu bir dayanışma ile her gün bütün körlerin
suratına tükürüyordum.
    İçtenlikle buna bir mazeret bulabilir misiniz? Bir mazeret var, ama
öyle zavallı ki, onu değerlendirmeyi düşünemem. Her ne olursa olsun,
durum şu: Ben insan işlerinin ciddi olduğuna hiçbir zaman
derinlemesine inanamamışımdır. Ciddiyet, eğer gördüğüm ve bana
yalnızca eğlenceli ya da sıkıcı bir oyun gibi görünen bütün bu işlerde
değilse, neredeydi, bu konuda hiçbir şey bilmiyordum. Gerçekten de
öyle çabalar ve kanılar var ki hiç anlamam. Para için ölen ve bir
“mevki” yitirdikleri için umutsuzlanan ya da ailelerinin mutluluğu için
büyük tavırlarla kendilerini feda eden o tuhaf yaratıklara şaşkın ve
biraz kuşkulu bir gözle bakıyordum hep. Sigaradan vazgeçmeyi
kafasına koyup irade gücüyle bunu başaran o dostu daha iyi
anlıyordum. Bir sabah bu adam gazeteyi açar, ilk hidrojen bombasının
patladığı haberini okur, bunun harika etkilerini öğrenir ve hemen bir
tütüncü dükkânına girer. (...)"

Albert Camus, Düşüş, Can Yayınları, 1997, S.49

Çeviri: Hüseyin Demirhan



Gökdelen

    “Ama şimdi yaklaşım değişti, hükümete ters düşen kişilerin varını yoğunu ellerinden alıp kendilerini içeri atıyorlar,” dedi. Ancak en ilginç sözlerini arabaya binmek üzereyken, birden geriye dönüp gözlerini yardımcısı Sabri Serin'in gözlerine dikerek söyledi: “Her şeyi özelleştirdiklerine göre, yargıyı da özelleştirseler bari, bundan daha iyi olur, daha kötü olmaz.”
    17 Şubat 2073 sabahı başlayan Gökdelen’in kahramanı, Türkiye’nin en önemli, en ünlü avukatlarından biridir. Can Tezcan İstanbul’u yalnızca gökdelenlerden oluşan, New York’a benzeyen ama daha da güzel ve modern bir kente dönüştürmek isteyen zengin müşterisi Temel Diker’in yasal sorunlarını çözmek için bir tasarı ortaya atar: Yargının özelleştirilmesini sağlayacaktır.
    Gökdelen, Cihangir’e dikilmiş gökdelenler arasında kalmış son bahçeli evden yok edilmiş kedilere, dağda bayırda aç açık dolaşmak zorunda bırakılmış sefalet içindeki yılkı adamlarından adına mekik dedikleri tek kişilik uçaklarından inmeyen zenginlere, hiç değişmeyen çıkarcı politikacılardan onların destekçisi medyaya kadar aslında modern zamanlarda yaşadığımız çürümeyi anlatan, sürprizlerle dolu bir roman, coğrafyamıza ait bir distopya.

Tahsin Yücel, Gökdelen, Can Yayınları, Roman, 2006




14 Mart 2026 Cumartesi

Vanya Dayı

Önsöz

Modern tiyatronun Ibsen ve Strindberg’le kurucu temsilcilerinden biri olan Çehov, Martı, Vanya Dayı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi adlı oyunları Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Konstantin Stanislavski yönetiminde sahnelenmeden önce oyun yazarı olarak önemi anlaşılmış biri değildi. Daha çok kısa öykü türündeki başarılı ürünleriyle olgunluk döneminde yaygın bir üne kavuşmuş, Bunin, Şalyapin, Tolstoy ve Gorki gibi önemli yazar ve sanatçıların dostu, Rus Akademisi’nin saygın bir üyesiydi.

Özgürlüğüne kavuşmuş bir serfin torunu ve küçük bir taşra bakkalının oğlu olan Anton Pavloviç Çehov, 1860’ta Azak Denizi kıyısında bir liman kenti olan Taganrog’da doğdu, aynı kentin lisesinde okurken taşra hayatının izlenimleriyle ilgili yazılarını ve kısa öykülerini gazetelerde ve dergilerde yayımlamaya başladı. Babası 1876’da iflas edince aile Moskova’ya taşındı, fakat Anton liseyi bitirinceye kadar Taganrog’da kaldı. Verdiği özel derslerden ve yazılarından elde ettiği telif ücretleriyle Moskova’ya giden ailesine destek oldu. Liseyi bitirince o da Moskova’ya giderek üniversitenin tıp fakültesine girdi ve mezun olunca doktor olarak çalışmaya başladı. Ancak ona gelen hastaların çoğunun yoksul olması yüzünden geçimini gene öğrencilik yıllarında olduğu gibi yazılarından kazandığı parayla sağlayabiliyordu.

Devrim öncesi Rusya’nın çöküntü havası, çocukluk yıllarının güçlükleri, taşra hayatının sıkıntıları ve insanın sınırsız yalnızlığı gerçeğini çok erken yaşta anlamasına karşın, kendine özgü iyimserliği, mizah duygusu, insan sevgisi ve anlayışı onun gösterişsiz bir anlatım ve ölçülü bir ses tonuyla yaşadığı dünyayı yazılarında yansıtmasının belirgin özellikleriydi. Yazarlığının ne denli başarılı bulunduğunu 1883’te St. Petersburg’a gittiğinde orada yayımlanan Oskolski gazetesinin yönetmeni Nikolay Leykin’le tanışınca öğrendi. Çehov, Novoye Vremya (Yeni Zamanlar) dergisinin yönetmeni A. S. Suvorin’le de orada tanıştı ve onunla ömür boyu sürecek bir dostluk kurdu. O dönemde yazdığı Prişibeyev Çavuş, Avcı ve Acı gibi önemli öyküleri de daha yüksek bir telif ücretiyle Yeni Zamanlar’da yayımlandı. 1888’de Bozkır adlı uzun öyküsü aylık Severni Vesnik dergisinde yayımlanınca ünü daha da yaygınlaştı. Çehov bu dönemde yazdığı öykülerini Çeşitli Öyküler, Masum Konuşmalar, Alacakaranlıkta başlıkları altında topladı. Alacakaranlıkta kitabı 1887’de Rus Akademisi’nin Puşkin ödülünü kazandı. 1898’de Rus Akademisi’ne seçilen Çehov, 1900’de Gorki’nin akademiye girmesini Çar’ın onaylamaması üzerine akademiden istifa etti.

1890’da Sibirya’ya ve Sahalin adasına yaptığı yolculukta kürek mahkûmlarının çok kötü koşullar altında çalışmalarını ele alarak yazdığı Sahalin kitabında önerdiği reformlarla toplumsal sorunlara ne kadar duyarlı olduğunu gösterdi. Rusya’daki insanların yaşama ve çalışma koşullarının düzeltilmesi konusunda bir şeyler yapılması gerektiği inancını her fırsatta dile getirdi. Bu inançla dünyayı daha iyi tanımak için Suvorin’le 1891’de bir Avrupa gezisine çıktı, altı hafta sonra sıkılarak Rusya’ya döndü. 1897’de sağlık nedenleri yüzünden kışı geçirmek üzere Nice’e giden Çehov o günlerde Fransa’da büyük gürültülere yol açan Dreyfus davasını da yakından izledi. Zola’ya ve Fransız aydınlarına büyük hayranlık duydu.

Çehov 1882’de Moskova yakınlarında Melikovo’da bir çiftlik almış ve ailesiyle oraya yerleşmişti. Bir süre sonra o çevrede kolera salgını başlayınca, yeniden doktorluğa döndü ve çok sayıda köylünün yardımına koştu. Melikovo’da yaşadığı yıllar yazarlık hayatı bakımından verimli geçtiyse de sağlığının kötüleşmesi yüzünden kışlarını Yalta’da geçirmeye başladı. Bu arada yazdığı Martı adlı oyunu St. Petersburg’da Aleksandrinski Tiyatrosu’nda 1896’da sahnelendiğinde eleştirmenlerin olumsuz değerlendirmeleriyle karşılandı. Bu başarısızlık üzerine yeniden öykü yazarlığına döndüyse de 1898’de Nemiroviç Dançenko’yla Konstantin Stanislavski’nin kurdukları Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Stanislavski’nin yönetiminde Martı yeniden sahnelendi ve büyük başarı kazandı.

Çehov öğrencilik yıllarında da kısa oyunlar yazmayı denemişti. Bu kısa oyunlarla birlikte 1878’de yazdığı “Babasızlar” diye anılan, gerçekte adı konmamış ve yayımlanmamış bir oyunu vardı. Öldükten sonra ortaya çıkan ve Çehov’un dağınık, fazla uzun ve utanabileceği bir deneme olarak gördüğü bu oyun 1923’te basıldı ve Çehov’un önemli bir oyun yazarı olduğuna inanan birçok tiyatro insanı tarafından elden geçirilip oynanabilir biçim verilerek Platonov adıyla ya da Wild Honey (Deli Bal) adıyla uyarlanarak Rusya’da ve dünyanın birçok yerlerinde sahnelendi. Oyun yazarlığının olgunluk dönemi öncesi yazdığı Tütünün Zararları (1886), Kuğunun Şarkısı (1887), Ayı (1888), Bir Evlenme Teklifi (1888-1889), Düğün (1889), Tatyana Repina (1889) gibi tek perdelik oyunları ya kendi kısa öykülerinden uyarlamalar ya da o dönemin geleneksel Fransız farslarından esinlenerek yazılmış ve özellikle amatör tiyatro toplulukları tarafından sık sık sahnelenen, konuları ve diyalogları tazeliğini koruyan örnekler olarak anılmalıdır. Gene aynı dönemde yazdığı İvanov (1887) ve Orman Cini (1889) oyunları ise onun geleneksel oyun yöntemiyle yazdığı, olay örgülerinde yer yer melodram ve fars özellikleri taşıyan, kendisinin de çok başarılı bulmadığı yapıtlardır. Bunun bir kanıtı da Orman Cini’nin başarısızlığının anlaşılması üzerine, neredeyse on yıl aradan sonra, aynı konuyu Vanya Dayı adıyla yeniden yazmasıdır. Bu yeni uyarlamada dört perdelik bir komedi olarak tanımladığı önceki oyunun 13 kişiden oluşan kadrosunu daraltarak yarı yarıya indirdi. Orman Cini’nde de olay Vanya Dayı’da olduğu gibi Profesör Serebryakov’un taşrada, kırsal bölgedeki malikânesinde geçer. Bu çiftlik evi ona ilk karısından kalmıştır. Evin ipotek borcunu ödemek için de ilk karısının kardeşi Voyniçki (Vanya) yıllarca çalışmıştır. Serebryakov’la 27 yaşındaki kendinden oldukça genç karısı Yelena’nın oraya yerleşmeye gelişleri çiftlik çevresindeki komşuların da tekdüze ve sıkıcı taşra hayatının canlanmasına yol açar.

Çehov’un daha önce yazdığı oyuna “Orman Cini” adını vermesinin nedeni o oyunda asıl önemli oyun kişisini Doktor Khrusçof olarak düşünmesinden kaynaklanmış olabilir. Bu oyunun komik özelliklerinin oyun kişileri arasındaki geleneksel Fransız oyunlarının aşk üçgenlerine benzemesi ve Khrusçof’un Yelena’ya duyduğu tutkunun oyunun çarpıcı bir olayı olarak öne çıkması da bunun bir göstergesi olabilir. Orman Cini’nde alışılagelmiş farslarda rastlanan yarım kalmış ilişkilerin mutlu sonla sonuçlanmasına karşın, 3. perdede Serebryakov’un çiftliği satma kararını açıklaması, bu arada onu uzun süre değerli bir “entelektüel” sayan Voyniçki’nin gerçekte profesörün tam bir şarlatan olduğunu anlaması ve tanıdığından beri Yelena’ya olan aşkı yüzünden hayal kırıklığı içinde intihar etmesi bu komik oyunun melodramatik doruk noktası olarak seyirciyi şaşırtır.

Nitekim aynı konuyu ustalık döneminde yeniden ele aldığında Çehov yeni bir dramatik teknik kullanır. Eleştirmenlerin genellikle “iç eylem” ya da “dolaylı eylem” dedikleri bu teknikle yazılan ilk Çehov oyunu Martı’dır. Martı’da ve onu izleyen Vanya Dayı’da toprak sahibi, iyi eğitim görmüş birtakım insanların amaçsız, sıkıntılı bir aylaklık içinde yaşayışlarını gerçekçi bir açıdan ele alır. Bu insanların hayatlarının durağanlığını, davranışlarının ve kişiliklerinin saçmalığını gözlem gücünün ustalığıyla öyle inandırıcı bir dille canlandırır ki, seyirciler çoğu zaman bu oyunlardaki acıklı durumları gözyaşları içinde seyreder. Oysa Çehov Martı ve Vişne Bahçesi oyunlarını komedi olarak, Vanya Dayı’yı da taşra hayatından sahneler olarak tanımlamıştır. Hatta eleştirmenlerin birbiriyle tutarsız değerlendirmeleri üzerine şöyle bir açıklama yapmayı da gerekli görmüştür:

“İnsanlara, şu halinize bakın. Ne kadar kötü yaşadığınızı, ne kadar sıkıcı olduğunuzu görün. Önemli olan insanların bu gerçeği anlamasıdır. Bunu anlarlarsa, kendileri için kesinlikle yeni ve daha güzel bir hayat yaratabilirler.”

Çehov’un son dört büyük oyununda kullandığı ve tiyatro tarihçilerinin “iç eylem” diye tanımladıkları dramatik yönteme göre, bu oyunlarda olayların akışı sahnede çarpıcı dramatik eylem yerine, hiçbir şey yapmadan yaşıyormuş gibi davranan birtakım insanların bir araya gelmeleri, belli bir amaç gütmeyen, aralarında ilgi olmayan kopuk cümlelerle konuşmaları Çehov’un yansıtmak istediği gerçekliği yoğun bir biçimde dile getirir. Olayları açıkça sahnede göstermek yerine sahne dışında geçen olayların sahnedeki kişilerin tepkilerini göstermek, seyircilerin oyun kişilerinin gerçek kimliklerini görmelerini sağlar. Oyun kişilerinin kendi aralarında konuşurlarken bile sanki kendi kendilerine konuşuyor olmaları ve böylece içlerinden geçenleri dışa vurmaları da bu “iç eylem” tekniğinin bir özelliğidir.

Çehov’un Orman Cini oyununu Vanya Dayı’ya dönüştürürken “dış eylem” ya da “dolaysız eylem” tekniği yerine “iç eylem” tekniğini benimsemesi olumlu sonuç vermiş, eleştirmenler ve seyirciler tarafından da başarılı bir oyun olarak değerlendirilmişti. Ancak Vanya Dayı’nın konusunun ne olduğu konusunda tam bir anlaşmaya varılamamıştır. Bazı eleştirmenlere göre Çehov bu oyununda 19. yüzyıl sonu Rusyasının sosyo-ekonomik sorunlarını ele almıştır, bazı eleştirmenlerse özellikle sorumlu görevlerdeki yöneticilerin ve toprak sahibi sınıfın aylak ve amaçsız insanlarının iç dünyaları ve psikolojik sorunları üzerinde durmuştur. Bu anlamda en yaygın görüş şudur: Rusya’da taşrada yaşayan sıradan insanların çoğu gerçekliğin güçlükleri karşısında boşuna çabalarla çileli bir hayat yaşarlar ve sorunlarından kaçmak için bahaneler yaratırlar.

Bu kaçış özleminin en önemli nedenlerinden biri gerçekler karşısında kendilerini kapalı bir dünyaya hapsedilmiş insanlar olarak hissetmeleridir. Oyunun kahramanlarından açıkça en aylak olan Yelena’nın bir kuş olup özgürlüğe uçmak istemesi bu yüzdendir. Vanya ile Sonya’nın da çalıştıkları odanın dağınık eşyasından, kitap ve kâğıt yığınından kaçıp kurtulmak için kendilerini işe vermesi, Astrov’un ormanları ağaç dikerek geliştirme ve ekoloji tutkusuyla aşırı çalışması ve sıkıntıdan kurtulmak için içkiden medet umması da gerçeklikten bir çeşit kaçma yoludur. İçki Vanya için de bir kaçış bahanesidir. Ayrıca, Astrov’un Yelana’nın çekiciliğine kendini kaptırıp onunla bir aşk ilişkisi kurmaya kalkışması, Vanya’nın da hiçbir şansı olmadığını bile bile Yelena’ya aşk ilan etme fantezisi, belli bir anlamda gerçeklikten kaçış girişimleri olarak düşünülebilir. Sonya ile oyunun daha az önemli kişilerinden Marina’nın dine sığınmaları, ölümün bile hayatın acılarından kurtulmanın bir sonucu olacağını düşünmeleri, böyle yorumlanabilir.

Çehov, olgunluk dönemi oyunlarında, dramatik açıdan işlevi olmayan hiçbir öğeye yer vermemeye özen gösteriyordu. Sözgelimi, herhangi bir oyunda bir silah varsa, o silah kesinlikle patlamalıydı. Ancak bu gösterişli melodramatik eylem sahnede değil, sahne dışında gerçekleşmeliydi. Bu son oyunlarında ilk oyunlarının göz alıcı renklerinin soluklaştığına, her şeyin daha ölçülü bir anlayışla kullanıldığına da tanık oluruz. Oyun kişileri, insanlar gerçek hayatta birbirlerine nasıl davranırlar, birbirleriyle nasıl konuşurlarsa, tıpkı onlar gibi gerçekliği yeniden yaratma ve dile getirme çabasıyla tasarlanmış gibiydi. Böyle bir malzeme Moskova Sanat Tiyatrosu kurucusu Stanislavski’nin Çehov’un son dönem oyunlarını yönetirken oluşturduğu bir “Sistem”e dönüştü ve dünyanın birçok ülkesinde 20. yüzyılın oyunculuk yöntemi olarak benimsendi.

Vanya Dayı, Çehov’un olgunluk döneminin öbür oyunları Martı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi gibi insan olmanın, günümüz dünyasının gerçeklerini hem sosyolojik hem de psikolojik açıdan anlamanın, sevginin ve nefretin yarattığı çelişkilere karşın çalışmaya ve geleceğe güvenmenin bir belgesi olarak değerlendirilebilir.

Cevat Çapan

Anton Çehov, Vanya Dayı, Yapı Kredi Yayınları, Çeviren: Behçet Necatigil

Dört Perdelik Tiyatro Eseri




4 Mart 2026 Çarşamba

Uğultulu Tepeler

(...) Acaba eceliyle mi öldü diye de düşünmekten kendimi alamıyordum. Ne  yaptımsa, bu düşüncenin verdiği sıkıntı devam etti. Bu, öylesine can sıkan, inatçı bir düşünceydi ki ondan kurtulmak için, Uğultulu Tepeler'e gidip, ölene karşı yapılacak son görevleri yapmak istedim. Edgar Linton, izin vermek istemiyordu
ama ben, ölünün yanında bir tek dostunun bile bulunmadığını söyleyerek, acı acı yalvardım. Üstelik, eski Bey'imin aynı zamanda süt kardeşim olması dolayısıyla, benden hizmet beklemeye en az onun kadar hak kazandığını söyledim. Ayrıca Hareton'ın, şu yavrucuğun, Bey'in hanımının yeğeni olduğunu, daha yakın bir
akraba bulunmadığına göre de kendisinin, onun sorumluluğunu üstüne alması gerektiğini anlattım. Kalan malların durumunu öğrenmek, kaynının işleriyle ilgilenmek de ona düşüyordu. O günlerde Edgar Linton, böyle işlerle uğraşacak hâlde değildi. Onun için, bana da avukatıyla konuşmamı söyledi; en sonunda gitmeme de izin verdi. Onun avukatı, aynı zamanda Hindley Earnshaw'ın da
avukatıydı. Köye gidip avukata, benimle gelmesini söyledim. Adam başını salladı, Heathcliff’i kendi hâline bırakmanın doğru olacağını, işin aslı meydana çıkarılınca, Hareton'ın bir dilenciden farkının kalmayacağını belirtti. “Onun babası borç içinde öldü.” dedi, “Malların hepsi ipotekli. Vârisin yapabileceği en iyi iş, alacaklının
kalbinde, kendisine karşı bir ilgi uyandırmaya bakmaktır. Alacaklı, ancak bundan sonra ona acımayı düşünebilir.”
Uğultulu Tepeler'e varınca, her şeyin gerektiği şekilde yapılmasını sağlamak için geldiğimi söyledim. Yeteri kadar sıkışık durumda olan Joseph de benim geldiğimi görünce sevindi. Bay Heathcliff ise, benim istendiğimi pek sanmadığını, fakat istersem kalıp, cenaze işleriyle ilgilenebileceğimi söyledi.
“Doğrusunu istersen, bu sersemin cesedini törensiz mörensiz yol kavşağına gömüvermeli.” diyordu. “Dün akşamüzeri, yanından on dakika ayrılmıştım, bu süre içinde evin iki kapısını da içeriden sürgüleyivermiş, gece de kendini öldürmek için sabaha kadar içmiş olacak. Onun bu sabah beygir gibi horuldadığını duyunca, kapıyı
kırıp içeri girdik. Kanepenin üzerine boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Derisini yüzsen uyanamazdı. Ben de Kenneth'i çağırttım, geldi ama o zamana kadar da bu adam leş olmuştu. Ölmüş, soğumuş, kaskatı kesilmişti; onun için de ortalığı velveleye vermeye gerek kalmadığını sen de kabul edersin.” Yaşlı kâhya da onun bu sözlerini doğruladı ama şöyle de mırıldandı: “Ah, keşke doktoru çağırmaya kendi gitseydi. Ben Bey'e, ondan çok daha iyi bakardım. Ben gittiğimde, Bey daha ne ölmüştü ne de bir şey...”  (...)

Emily Bronte, Uğultulu Tepeler, Can Yayınları, S.201,202

Çeviri: Naciye Akseki Öncül



İzleyiciler