Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2026 Pazar

Kanadı Kırık Bir Akşam

Gün bitti lambayı hazırla;
Işık kalmadı girecek odamıza.
Çek perdeleri sevdiceğim;
Kanadı kırık bir akşam
Zonkluyor durmadan dışarda.

Sen bugünden yarına
Birazcık umut sakla.

Yarın farklıdır bugünden,
Adı değişir hiç olmazsa.
Kara bir suyu
Geçiyoruz şimdilerde
Basarak yosunlu taşlara.

Sen bugünden yarına
Birazcık umut sakla.

Gün bitti sevdiceğim;
Geriye kalan posa.
Bu serin güz akşamında
Geç otur karşıma sessizce,
Devam et ördüğün hırkaya.

(1987)

Metin Altıok, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi 2, S.901

Resim: Alla Tsank



Bağışlamak

Beni suskunlukla mayaladılar, keskin bir giyotinle
Beni bağışlayarak mühürlediler, isli bir ateşle.
Kanlı bir rahim gibi doğurgan dudaklarım,
ben oyum, Yahya’sı dilsiz bir İsa neyse.
Nefesim bulut, gözlerim yıldız saçtı geceye,
ve terimden deniz, etimden kara yaptılar.
Eksik bir insan bıraktılar geriye
Ben kendimi tamamlayamam, bağışlayın beni...

Dinçer Yurttaş, Yekpare Kırılganlıklar, NotaBene Yayınları, S.88



Pangea

küçük bir ada bizimkisi
kırlangıçların bile sığmadığı bu gök altında
kıyılarında aynı deniz
sokaklarında aynı rüzgar
öyle ki saçlarının kokusu
bir uçtan bir uca,
dudaklarındaki sözler bu yerden o göğe uçar

küçük bir ada bizimkisi
hani özlesen bir el uzamı
koparılmış bir gelincik solumu
uzatsan ayaklarını
örtmez üstünü samanyolu,
bırakıp gitsen hakeza
gittiğin yerden görünür
bölsen kimseye yetmez,
uzun yolculuklara çıksan
uyumaya değmez

küçük bir ada bizimkisi
soluklanalım
ve mutlu olalım,
ve tek başımıza belki de
uzun uzun bakalım diye sonsuzluğa
yol kıyısına konulmuş bir bank
yanı başımı sana ayırdım
koy diye başını omuz boşluğuma denk

küçük bir ada bizimkisi
ama sanma ki dar
uzatıp ayaklarını
hayret edecek herkese yer var.

Dinçer Yurttaş, Yekpare Kırılganlıklar, NotaBene Yayınları, S.37-38



1 Mart 2026 Pazar

Gözlerin

Düşlerin parlayıp söndüğü yerde
Buluşmak seninle bir akşam üstü
Umarsız şarkılar, dudağımda bir yarım ezgi
Sığınmak gözlerine, sığınmak bir akşamüstü
Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi

Bir orman bir gece kar altındayken
Çocuksu,uçarı koşmak seninle
Elini avcumda bulup yitirmek
Sığınmak ellerine bir gece vakti
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Bir kenti böylece bırakıp gitmek
İçinde bin kaygı, binbir soruyla
Bitmeyen bir şarkı, dudağında bir yarım ezgi
Sığınmak şarkılara sığınmak bir ömür boyu

Gözlerin bir çığlık,bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Zülfü Livaneli



27 Şubat 2026 Cuma

Bir Aşk Çeksem

Her seferinde,
yanlış yıkanıp
enden ve boydan çekip
geçmiş gömleğini giyenlere söylüyorum:
"Aklı dağılanın kalbi genişler mi?"

Her seferinde,
sürekli uzaklara bakıp yakını görmeyi unutanlara söylüyorum: 
"Geçmişi dağılanın 
şiiri de dağılır mı?"

Her seferinde
en haklı yerlerinden,
en haklı cümlelerinden 
yenilenlere söylüyorum: 
"Kalbi dağılanın kapısı üşür mü?"

Her seferinde
aşk çekerek yola çıkıp
âh çekenlere söylüyorum: 
"Her aşktan çırak çıkanın âhı
şiire dahil mi?"

Sezai Sarıoğlu

Fotoğraf: Geneviève Cygan


Karşılığını Bulamamış Sorular İçin

serin rüzgârlar taşır
bir dostumun yüzünü yakan mevsim
incelmiş bir hayatın kederiyle
sessizce durur anıların yamacında
renginden su alan resim

odalara sığmazdık odalar dar
içinde gizli bir ses ölürken
dönenip durdu heves
dağlar dağlar

saatleri biz sustururduk
korkusuyla kendi sesimizin
yokederdik kardeşliğini
gündüzle gecenin

karardı baktıkça gözler
balkon derinliğindeki dağlara
heves yollara düştü
tedirginlik korkulara

yüzün gecikmiş bir mektupta
anlaşılır dürüst ve ıslak
yitirilmiş bir anıyla çıkageldi
güneyin ılık sokaklarından

-her ses bir renge yakışır
su kendi bildiğince akar
hiçbir şeye benzemez içimizdeki uçurum
ne kadar acemi harcı olsa da
ölümle karşılanmalı bazı sorular.

Haydar Ergülen, 1979


Yanık Şiir

Federico Garcia Lorca'ya

Issız bir evde, 
Korkudan ağlayabilseydim; 
Gözlerimi çıkarabilsem de, 
Yiyebilseydim; 
Senin sesin için yapardım 
Bunları, 
Yaşlı portakal ağacı sesin; 
Senin şiirin için yapardım 
Bunları, 
Çığlık çığlığa fışkıran şiirin. 
Baksana, 
Maviye boyuyorlar hastaneleri, 
Senin için; 
Kıyıdaki kenar mahalleleri 
Ve okullar, 
Senin için büyüyorlar; 
Tüy salıyorlar, 
Yaralı melekler; 
Pullar örtünüyor, 
Düğün balıkları; 
Deniz kestaneleri, 
Göğe uçuyorlar; 
Siyah tülleriyle terzi dükkanları: 
Kanla doluyorlar, kaşıklarla, 
Senin için; 
Ve, 
Yutuyorlar, 
Yırtılmış kurdeleleri; 
Öz canlarına kıyıyorlar, 
Öpüşe öpüşe; 
Ve ak sadeler giyiniyorlar. 
Bir şeftali ağacı 
Giyinip de, 
Kuş gibi seğirtirken sen; 
Kasırga gibi fırıl fırıl, 
Bir pirinç gülüşüyle gülerken; 
Türküler çağırdığında; 
Allak bullak ederken, 
Atardamarlarını, 
Dişlerini, gırtlağını, 
Parmaklarını; 
Vay ne şirindin, 
Kahrolurdum ben 
Kahrolurdum ben 
Kızıl göller için: 
Güz ortasında bir şahbaz at 
Ve kana belenmiş bir tanrıyla, 
Beraber yaşadığın. 
Kahrolurdum ben, 
Mezarlıklar için: 
Gece, sesi kısılmış 
Çanlar arasından, 
Suyla, mezarlarla küllenmiş 
Nehirler gibi geçen; 
Nehirler: 
Hasta asker koğuşları sanki, 
Tıklım tıklım dolu; 
Ve matem yağlı ölüme, 
Çürük taçlı mermer şifreli ölüme, 
Nehir nehir gelen ölüme doğru; 
Birdenbire taşıveren nehirler. 
Gece, ayakta, ağlaya ağlaya, 
Boğulmuş çarmıhların geçişini 
Seyrederken sen; 
Kahrolurdum seni görmek için: 
Bak, 
Ölüm nehrinin önünde ağlıyorsun 
Perperişan; 
Garip kalmış köşelerde başın, 
Durmaz ha, durmaz gözlerin 
Ağlar yaşın yaşın. 
Gece ve çıldırasıya yalnız, 
Külleri ısıra ısıra; 
Dumanı, gölgeyi, unutmayı: 
Siyah bir huniyle yığabilseydim, 
Trenlerin, gemilerin üstüne; 
Filizlendiğin ağaç için, 
Yapardım bunları, 
Topladığın, 
Yaldızlı su yuvaları için; 
Sarmaşık için, 
Yapardım bunları; 
Gecenin sırrını sana ileterek, 
Kemiklerini saran 
Sarmaşık için. 
Islak soğan kokusu gelen 
Şehirlerden, 
Seni bekliyorlar; 
Boğuk bir sesle, 
Şarkı söyleyerek 
Geçesin diye. 
Yeşil kırlangıçlar, 
Saçlarının arasına yapıyorlar, 
Yuvalarını; 
Dilsiz sperma sandalları, 
Peşin sıra geliyorlar; 
Sümüklü böcekler, haftalar, 
Yelkenleri düşürülmüş serenler, 
Kirazlar da, 
Dönüveriyorlar ossaat: 
Gözükünce solgun başın, 
On beş gözlü başın, 
Al kan içindeki ağzın. 
Şehrin otellerini, 
İsle doldurabilseydim; 
Hıçkıra hıçkıra, 
Yok edebilseydim 
Çalar saatları; 
Ezik dudaklarıyla yaz ayı, 
Evine nasıl gelecek, 
Göreyim diye 
Yapardım bunları; 
Yığın yığın insanların, 
Melil mahzun tantanalarıyla 
Ülkelerin, 
İşlemez sabanların, 
Gelincik çiçeklerinin; 
Mezar kazıcıların, süvarilerin, 
Kanlı haritaların, gezegenlerin, 
Evine nasıl geldiklerini 
Göreyim diye; 
Yapardım bunları. 
Küllerle örtülü dalgıçların, 
Uzun bıçaklarla delik deşik olmuş 
Meryem Ana tasvirlerini 
Sürüte sürüte gelen maskelerin; 
Damarların, köklerin, hastanelerin, 
Karıncaların, su gözelerinin, 
Evine nasıl geldiklerini 
Göreyim diye; 
Yapardım bunları. 
İçine kapanmış atlının 
Örümcekler arasında öldüğü 
Bir yatakla, 
Gecenin; 
Kinden, dikenlerden bir gülün, 
Sarıya çalan bir geminin, 
Rüzgarlı bir günle, bir bebeğin; 
Evine nasıl geldiklerini 
Göreyim diye: 
Yapardım bunları. 
Ben, Oliverio, Norah, 
Vicente Aleixandre, Delia, 
Maruca, Malva, Marina, 
Maria Luisa, Larco, La Rubia, 
Rafael Ugarte, Cotapos, 
Rafael Alberti, Carlos, 
Manolo Altolaguirre, Bebé, 
Molinari, Rosales, Concha Méndez, 
Ve daha da unuttuklarım; 
Evine nasıl gelecektik, 
Göreyim diye 
Yapardım bunları. 
Gel de taçlar takayım, 
Gel, sağlık esenlik delikanlısı, 
Gel, kelebek kıravatlı civan; 
Sen ey, 
Sonsuz hür siyah bir şimşek gibi: 
Pırıl pırıl insan; 
Madem, geç vakitlere dek, 
Kalınamıyor daha kayalıklarda; 
Bari aramızda konuşalım, 
Gel, 
Şöylece bir, olduğumuz gibi; 
Çiğ için olmadıktan sonra, 
Şiirlerde n'olacak yani? 
Bir ağu hançerin, 
İçimize işlediği bu gece için 
Olmadıktan sonra; 
Şiirlerde n'olacak yani? 
Bu tan kızıllığı için, 
Olmadıktan sonra; 
İnsanın vurulmuş yüreğinin, 
Ölüme hazırlandığı, 
Şu viran köşe için olmadıktan sonra 
Şiirlerde n'olacak yani? 
En çok gece, geceleyin: 
Kıyamet gibi yıldızlardır, 
Dolmuşlar hepten ırmağa; 
Bir kurdele gibiler, 
Fakir fukara dolu evlerin 
Pencerelerindeki.. 

Bir ölen var, 
Onların evlerinde; 
Bürolarda, hastanelerde belki, 
Belki asansör ve madenlerde, 
İşlerinden oldular. 
Onulur şey değil yaraları, 
Yaratıklar, 
Acı çekiyorlar. 
Her yanda dert yanış, 
Her yanda, 
Vay şuymuş vay bu; 
Pencereler, 
Göz yaşıyla dolu, 
Aşınmış eşikler, 
Göz yaşından; 
Yüklükler ıslak, 
Bir dalga gibi 
Halıları dişlemeye gelen 
Göz yaşından, 
Oysa ki yıldızlardır akar 
Uçsuz bucaksız bir nehirde. 
Federico, 
Dünyayı görüyorsun. 
Yolları görüyorsun, 
Sirkeyi görüyorsun; 
Birkaç ayrılıştan, 
Taşlardan, raylardan gayrı, 
Kimseciklerin kalmadığı, 
Köşeden: 
Duman ha deyince, 
Zalim tekerleklerine; 
Hoşça kalları görüyorsun, 
İstasyonlardaki.. 

Her yanda, sorunlar koyuyorlar, 
Çeşit çeşit insan var: 
Kanlı bıçaklı kör var, 
Öfkelisi, ümitsizi var, 
Yoksul var, tırnak ağaçları var; 
Şunun bunun sırtından, 
Geçinmek sevdasıyla; 
Harami var. 

Hayat  böyle, Federico, 
Ey babayiğit, 
Ey kara sevdalı adam. 
Sana, 
Dostluğumun sunabileceği şey 
İşte bunlar.. 
Sen de epeyce şey biliyorsun 
Şimdiden. 
Yavaş yavaş, daha da, 
Öğreneceklerin var. 

Pablo Neruda
Çeviren : Enver Gökçe


Rüya (Holm)

Gözlerimi kapatsaydım
Rüyalar beni uzağa götürürdü
Az olanla yükselirdik...
Acıları unuturduk...
Eğer hayalimde seyahat etseydim
Ekerdik...inşa ederdik...gecelerde surları...
İçinde sevgi ve umut büyürdü
Acıyı silerdik...
Dünya... yükleri taşır...
Aşkı kucaklar... karanlığı, zulmü ve kahrı
Gerçekten... zorlu bir çağdan...
Bana oğlumdan bahset...
Dünya... duvarların içinde... zorbalık...
Hakkımızı unuttu... rüyalar rüyalar...
Ve zulmeden... bencilliğin gölgesinde
Tüm karanlıklarda...

Muhammed Ali Şiraz

Beste: Anoushiravan Rohani
Yorum: Emel Mathlouthi

Kırlangıç Fırtınası

...

gencecik çocuklar yürüyordu 
patika yoldan
doğru ile yanlışı birbirinden ayıran adımlarla...

yüz çiçek motifli dövme kondurmuştu bileğine genç kızlar
yağmur damlası kadar berrak, okyanus kadar engin yürekli...

filinta güllerin güzündeydi hayat
sonra Karanfil Sokağı’nda 
açtı tomurcuklar...

zorlu ve dolambaçlı yollardan
geçiyordu çocuklar
sızısı yarada iz bırakan...

kelebekler uçuşurken merhem olur ya kavgaya
kırlangıçlar fırtınaya...

turna gülüşlü zarif öpmeler kondurmuştu
eski yar dudağına...

asi ve anılası bir rüzgâr
susunca
dinginlik çökerdi sineye...

lâl dillerin sözünde yeniden canlandı canan
umudu görünce...

Bülent Öntaş, 15.02.2026

Resim: Dee Nickerson, Signs of Spring


25 Şubat 2026 Çarşamba

İnançlı Bir Savaşçının Türküsü

Kendimi hiç akşam olmayacak
Bir gün doğumu için saklıyorum
Kendime kendim olmamayı yasaklıyorum
Yasak artık bana çaresiz kalmak
Yasak bana bocalamak
Olmayanda eriyip gitmek yasak bana

Yasak bana geceysem gündüzmüşüm gibi
Bir gül pembeliğinde kendimi uyumak
Zor bir şeyi umduğumu biliyorum
Yasak bana tükenmişi korumak
Her çeşit umutsuzluk yasak bana
Durmuşum umudumu sürdürüyorum

Bir ağaç altında göğü seyrediyorum
İçimde ne ölüm ne yaşam korkusu var
Korku bütün yasak bana yasak bana bitmişlik
Bütün yol kavşaklarında dönemeçlerde
Kendimi bir namlu gibi dosdoğru çiziyorum.

Afşar Timuçin


22 Şubat 2026 Pazar

Annem ve Kuşlar

Hiç düşünmemişiz annemin
Resmini kuşlarla çekmeyi
Kedileriyle de çekmedik ya
Resimsiz kaldı saksıları, çiçekleri
Annem de erkenden gitti

O yıl çok soğuktu
1946/47 Eskişehir
Savaş bitmiş miydi
Kardeşim olacaktı biliyordum
annem zayıftı dal gibi
ben öksürüyordum
tavuklarımız yoktu.

Anlamam sanıyorlardı
"Et" demişti doktor
"her gün"
Şehrin dışındaydık
Yollar karlıydı

Odaya kapan kuruluydu
Kar yağıyordu eleğin üzerine pencereden
Kuşlar zayıftı açtı
Çok soğuk vardı

O kış her gün çorbayla 
Beyaz etler pişirdi annem
"Bak tavuk yaptım kızıma"
Sertti tuzsuzdu lokmalar yağsızdı
Anneler istemezse yutulmazdı

Yıllarca kuş besledi annem
Ödemek için bir kış ölenleri
Ne ben söyledim tuzağı gördüğümü
Ne o sezdi
Bir oyunu sürdürdük o yıldan konuşurken
"Kardeşim doğmuştu hani"

Hiç düşünmemişiz annemin resmini 
Kuşlara bakarken çekmeyi

Sennur Sezer (1943 - 2015)


2 Şubat 2026 Pazartesi

Seslerin Ayak Sesi

Kırlangıçlar dönecek yakında
Açılacak onurlu kapıları
Haziran sabahlarının
Ağırdan

Yer gök deniz nasıl bak
Birbirine karışacak
Çiçekler başı çekecek hey Nice
Sonra çocuklar
Balonlar uçurtmalar bulutlar ellerinde
Ardından
Beyazlar kırmızılar kayıklar
Haydiii
Yeşilde mavilikte

Ayak sesleri var başka işiteceksin
Bizlerin ayak sesinden
Toprağın var suların var ağaçların var
Günlerin gecelerin
Sözlerin biçimlerin ayak sesleri
Ayak sesleri elele
Ayak sesleri kıyamet gibi
Işığın ayak sesi
Gölgenin ayak sesi
Seslerin ayak sesi

Çocuğum ilk ağızda bunları belle
Arif Damar



Bu Dönencede

Dünyada dünya yok
Bu dünyadan başka,
Ne öbür,
Ne dübür...

Dünyada dünya var
Ben varım diye
O halde dünya var
Ben yoğum diye...

Ben bu dünya, bu dünya,
Öldüm, oldum, olmasam ya,
Ben oldum, ben öldüm,
Var olacak yine dünya...

Ben bunları diyorum ya,
Benden ayrı, benden gayrı,
Başlamış biter mi hiç,
Dönmüyor, dönüyor dünya...

Benli, bensiz, benlen belli,
Benli bir Belkıs gibi
Dönüyor, dönmüyor dünya...

Can Yücel


24 Ocak 2026 Cumartesi

O Köy Yine Kendi Rüyasındadır

Heybetli Arsiyan dağlarında bir gün
Atım yoruldu, ben yoruldum.
Şimşekli, fırtınalı bir ikindi
Çektim atın dizginlerini, yağmurlar içinde
Banarhev köyünde indim..

Muhtarın odasında bir ben, iki yabancı
Birbirimizi yıllardır tanırcasına
Kurunduk, çay içtik, muhabbet ettik
Kurtlar, kuşlar ve bulutlardan uzakta
İnsan olduğuma gizli gizli
Bir sevindim bir sevindim..

Kadın lâfı geçti mi söz arasında
bir tuhaf oluyordum.
Karanlıklar içinden inanmazsınız
Uzak uzak sesler duyuyordum.
Girdim yatağa, çektim yorganı
Banarhev köyünde, muhtarın odasında
Düşlerimin ve insanların yanıbaşında
Sabahlara kadar uyudum..

Oranın sıcaklığı havasındadır.
Ben gidince bir şey değişmedi biliyorum.
Şad olsunlar hepsi suları alabalıkları ile.
.......
O köy yine kendi rüyasındadır.

Turgut Uyar, Türkiyem, Dost Yayınları, 1963, S.22-23


Acının Coğrafyası

kente kapandık kaldık tutanaklarla belli
sirk izlenimlerinden seçmen kütüklerinden
yüzlerimiz temmuzdan ötürü sallanır ve uzar
ve her köşe bir tuzaktır
birer darağacıdır her meydan saati
öğle vaktini kesinlikle gösteren
oysa hep güçlü dağları görmenin zamanıdır

çığlığım uzun uzun kalır içimde
yani güller giyinmiş bir adam nerde ben nerde
rüzgâr bir dirimi dört yöne bölerken tepelerde
ve gece duruşmasından yeni çıkmışken
sabahın terazisi eksik tartar gölgemi

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
kim gelirse gelsin acıya hep yer vardır
tutanaklarda duvar diplerinde ve bazı yerlerde
örneğin çukurova ve mekong köylerinde
acıdır ağacın gölgesini yapan
bunu herkes bilir

kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz
yatıyoruz seninle terli döşeklerde
saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
sen donatıyorsun kalbimizi
kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
kendi çoğunluğunu kendi üreterek

kente kapandık kaldık iki cadde iki alan bir saat
mutsuzluk acıya varana kadar
artık yeminimiz bir tatar gölgesi gibi
öyle bir gölge ki belki çok dardır
kısa vakitlerinde aceleci akşamın

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
acıya hep yer vardır aramızda
dört cepli yeleğim aynı kolaylıkla taşır her şeyi
bozuk paraları da umutsuzluğu da
aynı kolaylıkla tutmuş gibi olurum
güneşin yedi renk ayasını

biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
ama
bir tanesi mutlaka kalır.

Turgut Uyar


20 Ocak 2026 Salı

Kıyıdaki Elmaya Bir Ses

Ey canımın güftesi,
eylülün ikinci haftasıydı o sıra, 
Bana gülümseyerek getirdiğin
bir bardak suydu o sıra. 

Hatırla, denize hiç bakmadık
çünkü kıyısındaydık, 
Bir elma kendi kendine
büyür dururdu o sıra. 

Bir kıyı ikindisiyle,
bir elma öyle kendiliğinden, 
Büyürler bir öfkenin
ya da bir dağın yanısıra. 

Bir kıyının beslerliği
bir elmadan ayrılmaz gibi ama 
Elma soğuk bir kış akşamında bile
yenir ısıra ısıra. 

Bir öfkeyi diriler durmadan elma,
ovadan gelir, 
Elbet küfelerle, sandıklarla,
hüzünlerle ardı sıra. 

Ey geçmişten gelen konuk,
sonsuz düğmelerimi tut, 
Yerlerini yadırgayan
sonsuz iliklerin adına. 

Ey canımın güftesi,
denize hiç bakmadık, hatırla, 
Tek pencereli bir odada
elma yedik ısıra ısıra. 

Elmanın topraktan süzdüğü,
gemilerin denizlerde gezdiği 
Bir tatildi, bir geçiştirmeydi,
yalnızlıktı bir kusura. 

Neydi, ne doğruydu, nerden vardık,
yakışmıyor konuşmak bize, 
Öyle barışlar okuyup
yalnızlığı yaşamak kara kara. 

Ey canımın güftesi,
ey penceresi bütün sıkıntılarımızın, 
Bizim babalarımız neden ölürlerdi,
hatırla sıra sıra. 

Bu söylediğim iyi bir şarkıdır,
elle bile hatırlanır, 
Yani su, ateş ve deniz
buluşurlar bir limanda arasıra. 

Yani şu, elma yenir
ve balık durmaz kaçar 
Ama yenilmezler artık
buluştukları sıra.

Turgut Uyar


18 Ocak 2026 Pazar

İzin

İzin alır gelirsem,
Güleceksin sevincinden,
Sabahları erken kalkacağız
Sobamızı yakacağız,
Saçların güzel olacak tütünümün renginden
Ellerin çay kokacak
Gün doğacak sesinden.

Cahit Külebi

Fotoğraf: Cahit Külebi ve Eşi Süheyla Hanım 
(Siyah Beyaz Fotoğraftan Renklendirilmiştir)

Ben Başka Dünyadan

Bu yaz ne de çok yağmur yağdı,
Ben başka dünyadan geldim, bilemem.
Bahçe ne kadar yanımızda,
Ne kadar yakın karanfil tarlası!
Bilgiyi arayan Gılgameş
Gibi kuşkumun kuyusunda gizlenecek
Ipıslak bir çiçek.

Şaşkın kuşların değil mi bu dünya,
Başka kimin olabilir ki!
Benim yabancılığım bitmeyecek.
Bu bakışmayı kim öğretti
Ağaçlara ki hep omuzlarında
Bilmediğimiz nice şeyi bilen suskun
Göğü sonsuzluğun.

Bu yaz ne de çok geyik geldi.
Yağmurda şebboy kokluyorlar.
Yalvacı birdir ateşin ve suyun,
Boş koyların yalnız denizi
Batan güneşin renginde taş arar,
Bana yeryüzünün gizini açıklayan
O köpürmüş orman.

1976 

Melih Cevdet Anday

Resim: Lucy Grossmith


uzun bir yoldan sana geldim

“dostun evi nerede?”

göğsümde kanat hışırtıları,
bir çift güvercinin:
allı-beyazlı, paçalı donlu, taklacı…
sonsuzluğun bahçelerine meyilli

evden çıkalım,
eşikleri bir bir atlayalım
sokak sokak yürüyelim semti,
tapınakları, karakolları, kahveleri geçelim;
sinema önünde: dondurma-kaymak

sonra ver elini metruk mahaller,
mezarlığın içinden tarlalara gidelim,
selam verelim bir bir karıncalara

mola verelim,
nar ağacı altında;
ağzımda helva-ekmek tadı,
dilimde şiir dizeleri –

dostun evi nerede?

iklim iklim doruklara çıkalım,
nergislere, süsenlere komşu olalım,
kelebeklere misafir

yüzümüz avuçlarımızın arasında,
bir taşa oturalım, sinematografik;
ova ayaklarımızın altında

tahta köprü bîfaal;
mavisi mat, kahverengi;
gök parçalı-bulutlu, toprak kara çıban,
yeller eserken su değirmeninin yerinde

Kiarostami kadrajındaymışçasına,
söğüt altındaki koyunlara bakalım,
bir de çoban köpeğine

yollar açık,
insan enkazı arasında;
Yusuf, Züleyha ve Eyyub'un kavliyle

dostun evine gidelim

Cihan Ezer

*sohrap sepehri







Gölgesi

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını.
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Cevapları öyle heyecansız ki onun,
Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi
Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal,
Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal,
Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.
Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor…

Dönüyoruz yine bir uzun gezintiden
Gönlümün elemini döküyorken ona ben.
O bana kendisini gülerek naklediyor,
Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor.
Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım
Ben ki birçok kereler kırılmışım, kırmışım.
Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı
Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı
İçimde alev alev tutuştu yangın gibi
Bir dakika kendimin olamadım sahibi
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.

Nâzım Hikmet Ran / (Suat Derviş'e İthafen)

Nâzım Hikmet ve Suat Derviş Fransa’da bir konferansta birlikte. Yıl:1962
Fotoğraf: Lütfi Özkök ve Ali Müstecaplıoğlu arşivinden



İzleyiciler