Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2026 Salı

Yazkurusu

Anladım yazkurusuyum ben
zeytinine kadar yağmalanmış…
Sararıp solmada üstüme yok
Güzün işi kolay, çıplağım hazır
Al beni taşlara vur, kışlara vur, kim karışır?

Al beni rüzgârın önüne at, diline düşür, gıkım çıkmaz!
Uyandır en azgın suları başıma dola
Kanatlarım sürüklenmek için yaratılmış
Göğsümde çığlıklar düğümlenir art arda
gölgemse takılır kalır çalılıklara

Anladım yazkurusuyum ben
kuyusu delik deşik, ağlamaklı…
Kıyımda kalan son maviyi
yaraya dönüştürmüş yoktan bir sıyrık…
Aşk damla damla çekilmiş kanımdan

Kalbimse yanıtsız bir soru imidir artık!..

Ahmet Günbaş

Resim: Turan Enginoğlu



17 Ağustos 2026 Pazartesi

belma sebil

seni ben kallavi sokağı'nda gördüm
sen beni görmedin görmedin
kapıları çaldım adını sordum
söylemediler öğrenemedim
seni ben kallavi sokağı'nda gördüm
bir daha görmedim bilmedim
belma sebil adını yakıştırdım
aklıma geldikçe her sefer
gözlerinin mavisini bitirdim
saçlarının siyahına başladım

kallavi sokağı'nda güvercinler
benim karanlık istanbul'um
bir esnaf kahvesine oturdum
belma sebil ya geçti ya geçer
rüzgârını içime doldururum
kallavi sokağı'nda güvercinler
bunca yıl sönmemiş umudum
nisan değilse mayıs
perşembe değilse pazar
ben belma sebil'i bulurum

Attilâ İlhan

Resim: Turan Enginoğlu



16 Ağustos 2026 Pazar

Eskiden

Ne güzel insanlar vardı eskiden.
Çocukluğumuzu kaplamışlardı.
Bize masal anlatırlardı
Cinlerden, perilerden.
Büyük anneler, büyük babalar vardı.
O zaman hepsi uzaktı ölümden.
Hem sevdirir hem korkuturlardı.
Acı hikâyeleri bile tatlı başlardı.
Demek bunun için gittiler hikâyelerden.
Ne güzel insanlar vardı eskiden.

Ne güzel şarkılar vardı eskiden.
Gençliğimizi donatırlardı.
Hep iyi şeyler hatırlatırlardı
Geçip gitmiş devirlerden.
Sevgi ve ümid yaratırlardı.
O zaman her şey uzaktı ölümden.
Yanık şarkılar bile neşeli başlardı.
İster istemez saadet taşardı
Gamsız günlerimizden.
Ne güzel zamanlar vardı eskiden.

Ne güzel şarkılar vardı eskiden.
Hayâl içinde yaşatırlardı.
Güldürür ağlatırlardı
Duymadan biz, düşünmeden.
Her an bir asır kadardı.
O zaman herkes uzaktı ölümden.
Candan sevdiklerimiz vardı.
Hepsi başka güzeldi, bizi tanımazlardı.
Bütün yollarımız geçerdi gül bahçelerinden.
Ne güzel zamanlar vardı eskiden.

Özdemir Asaf, Dünya Kaçtı Gözüme,Yuvarlak Masa Yayınları, 1955

Fotoğraf: Karaköy Meydanı, İstanbul, 1958



Ölümüne Mecaz

    Evvel gidenlerin anısına.

Bunca yaştan sağ çıktım.
Ölümü oyalamakla geçiyor günler.

Bunca sokaktan sağ çıktım.
Tek sözcüğe rastlanmıyor sokaklarda
kalbimi oyalamakla,
mecazları tamir etmekle,
geçmişimi havalandırmakla
geçiyor günler.

Bunca kitaptan sağ çıktım.
"Ölüm" dahil ne çok şeyi tarif ettim de
ölen, öldürülen arkadaşlarımı tarif edemedim...

Bunca kalpten sağ çıktım...
Kabuğun yaradan,
dalın ağaçtan,
yaprağın daldan,
insanın doğadan hatıra olduğunu
bazen bildim bazen bilemedim.

Bunca şiirden sağ çıktım...
Ne çok şiiri, mecazı ve anlam ölümünü hatıra ettim.

Bunca ateşten sağ çıktım...
Külü tecrübe etmeyen 
ateşle göz göze geldiğimde,
"Ölüm ki ömürden hatıradır" deyip sustum. 

Bunca sırdan sağ çıktım.
Ölümü hatırladıkça kalbini eşeleyip duruyor insan
kalbini hatırladıkça ölümü eşeliyor.

unca unutmadan sağ çıktım.
İnanılması güç bir ânındayız tarihin
son ölenimiz üzerinden ne kadar zaman geçti
kaç kitap, kaç gözyaşı öldü
kimse hatırlamıyor. 

Bunca yenilgiden sağ çıktım.
İnsanın düğümü ne çokmuş, 
bir el tarafından ipsiz bağlanmak gibiymiş aşk ve ömür.

Bunca yaştan sağ çıktım.
Biri bizi ateşe, aşka benzetse
ve ölüme hiç sıra gelmese...

Sezai Sarıoğlu



15 Ağustos 2026 Cumartesi

Melez Zamanlar

Şifa dağıtıyor ölü bir tarihin hortlakları 
24 Saat açığız diye haykırıyor 
buna karşın yarın acenteleri 

Heveslerin insanıysa şaşkın
Yurttaşın zihni parçalanmış

"bakınız.." diye giriyor söze, kadrolu televizyon tartışmacımız...

Kısmen polis 
Kısmen hırsız  
Kısmen dikkatli 
Kısmen dalgınız 

"Her şeyden önce..." diyerek başlıyor yazısına, her günkü köşe yazarımız...

Kapitalistiz, feodaliz
post-modern ve de oryantaliz

"Yapılan son araştırmaya göre..." diye bilgilendiriyor bizi, saçaklı Web-a Sayfamız...

İşçiler patron oldu (Yaşasın!) 
Patronlar çağ atlamış (İnanırsanız...)

Sızlanıp duruyor cim (Savcısının) karnında, itirafçının itirafçısı itirafçımız...


Hidayete erecek diyorlar bazılarımız, alışacağız
"Münkirler cehenneme!" giderlerse, arayacağız
"Size gelsin" diyor, "bu unutmak şarkısı", sesler süvarisi arkadaşımız: 
"Şiir bir ülkenin vicdanıdır derlerdi eskiden, billahi yalandır."

Dip su gibidir, kimi deli çay gibidir kavimler, gelirler
Sevgili gibidirler
Kısmen sadık eş, kısmen metres kadın
Kısmen işbirlikçi, kısmen yurtseverdirler
Çağdaş, tutucu, laik, dindar, milliyetçiler
Bazı Türk, bazı Kürt, bazı Çerkez  
Eskiden Alevi, sonradan Sünni’dirler

"Bu kararlı karmaşanızı sakın bir yana bırakmayınız!" 
diye öğütlüyor, dolaylı dilleriyle, emekli büyükelçiler... 

Kısmen cüz, kısmen bütünüz 
Asılız, aslı gibiyiz, suretiz; dahi kopyayız... 

Tarafsız bir dille aktarıyor merkeze, bütün bu olanları, yabancı gözlemciler...

Durum endişe verici kimine göre
Oldukça ümitli, ötekine sorsanız

"Ündür yorumu bugünün" diyor, yedi-yedi atan bir zar sahibi derken gökdelenlerden...
 
Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses
Deniz Baykal, Recep Erdoğan'ız 

Bense; şairliğe vurdum kendimi,  yalan yanlış yazarım...

Vesaire, vesaire, ardından üç noktayız 
Herkesiz... her şeyiz... birazız... fazlayız...
Hiçbir şey... de diyebiliriz buna... hiç kimse... 
bir... diğer... bir başka... deyişle...

Bir ad arıyorum, ana rahminde zavallı bir bebek 
gibi kıvrılmış bugüne...

Ana rahminde mi, zavallı mı, bir mi, bebek mi
kıvrılmış mı, bugün mü, diye diye...

Bilmenin peşinde kaybettiklerime ağlarım.

Ferruh Tunç



Kırkikindiler

"Bu sarı, tok tütünü senin için
ayırdım: senin için soydum
domatesin kabuğunu, senin için
dildim, tuzladım."

"Senin için perdaha çektim içimdeki
hayvanı; gövdemi yaya, burguya
aldım senin için. Bu koku, bu kor,
bu gemsiz istek senin açlığın için."

"Toprak suya doydu bu yıl, ben sana
daha doyamadım," diye sürdürüyor
kadın, içinden. "Yüzündeki gururlu
umutsuzlukla içimdeki doludizgin
kısrağa katıl."

Enis Batur

Resim: Merve Turan, Kağıt Üzerine Karışık Teknik



14 Ağustos 2026 Cuma

Aşk İki Kişiliktir

Değişir rüzgârın yönü
Solar ansızın yapraklar
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden
Binlerce yıl uzaklardadır
Binlerce kez dokunduğun ten
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Avutamaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Yitik bir ezgisin sadece
Tüketilmiş ve düşmüş gözden
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken
Çünkü hiçbir kelebek
Tek başına yaşayamaz sevdasını
Severken hiçbir böcek
Hiçbir kuş yalnız değildir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir

Ataol Behramoğlu




Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca

Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kağıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlarla takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Behçet Necatigil



13 Ağustos 2026 Perşembe

Yeis

Akşam üstleri geliyor
Tam insanlar işten çıkarken.
Salkım salkım tramvaylardan
Bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor
Namussuz, akşam üstleri geliyor. 

Neremden yakalıyor, bilmiyorum
Ben tam sevmeye hazırlanırken
On altı yaşındaki sevgilimi.
Elini elimle tutmak
Yirmi dört saatte bir
Sıcak bir laf dinlemek isterken
Rezil... Tam o saatlerde geliyor. 

Sait Faik Abasıyanık



Düşlerde Fener Olmak

Ben ölünce
hiç değilse
Bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.
Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.
Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.
Ya da şöyle bir fener
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyulup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.
Evet, hiç değilse.
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başına geceleri
uykulardayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Wolfgang Borchert

Çeviri: Behçet Necatigil 



Kalıt

Kalırsa bir soru kalır benden  
Yanıtı var mıdır bilmem?
Denizine, göğüne, toprağına
Uçanına, kaçanına bu dünyanın
Kalırsa bir soru kalır benden
Ölüm gelir, gün akşama kavuşurken.

Neyi ararım ben, neyi bulurum?
Taştan taşa, düşten düşe sekerek
Enginleri aşar da, sığda boğulurum.

Kalırsa bir soru kalır benden
Yanıtı var mıdır bilmem?
Yazar elim upuzun bir şiir
Söyler dilim içli bir türkü
Kalırsa bir soru kalır benden
Gökte yıldızdır o, toprakta gömü.

Kalırsa bir soru kalır benden
Bir de üç beş şiir, iyi kötü...

Ankara, 1981

Ahmet Erhan, Yaşamın Ufuk Çizgisi, Lir yayınları, S.59


























12 Ağustos 2026 Çarşamba

Son Damla

Her bardağı taşıran bir son damla vardır
Toprak gencelir ölümle, meyhanelerde bir koltuk daha azalır
Damlaya damlaya gider Ahmet Erhan, sel olur gelir ölüm
Hayat buysa eğer, meğer ki aldatıldım

Yalnızım… sokağın zulasında bir köpek gibi kaldım
Islak bir köpek gibi ki ancak sabahla ayılır
Sürüklene sürüklene götürülür Ahmet Erhan
Komiserim, tebdil-i hayatta şiir vardır

Şimdi bir ölsem ve artık hiç konuşulmasam
Çocuğumun belleğini kefenimle silsem
Anlamam ki nicedir yaşım murada ermiş dölüm
Neden her çocuğun ille de bir babası vardır.

Oğlum, zaman ağır, gün sağır, gece acıya aşinadır.

1991

Ahmet Erhan, Burada Gömülüdür, Cilt 1, Kırmızı Kedi Yayınları, S.544



11 Ağustos 2026 Salı

Nidâ

                Erdal Eren ile Necdet Adalı’yı düşünürken

Tektekçi meyhanelerde terlemişti içimdeki çakal
Bıyıklarımın hâlâ ayva ve rakı kokması bundandır
Kendimi en zâlim şarkılar makamına yolcu ederken
Fiyakamı ödünç alırdım açıkhava sinemalarından
O zamanlar biz, ohhoo iki kafadar bir araya gelsek
Yelkenleri fora edip hayallerimize, giderdik giderdik
Sesimiz sıtma görmemiş ruhumuz mürekkep içmemişti

! Hercai birer nidâ idik yıldız şavklarıyla oynaşan

Mürekkep dedim de başıma belalar açan mektuplar
Yazardım yeşil mürekkepli pelikan dolmakalemimle
Hasarlı bir hayat gibi duruyor hâlâ o pelikan bende
Babamdan yalvara yalvara almıştım orta ikide
Esat Mahmut Kerime Nadir günleriydi, bir de Pekos Bill
Çilli bir kızda denedim kemendi ilk kez boşa çıktı
Okul ve ev kaçağı sayıldım, adım hep öyle kaldı

! İmlâsızdım anneme sorsalar, haylaz bir nidâ

Genciken, günler her şeye yeterken, berduş bulutlar
Gibi dolaşırken dünya denilen alacakaranlık güzergâhta
Cesaretimi ilk kez nerede keşfettim düşünsem hatırlarım
Belki korkuyu tepeden tırnağa yaşadığım bir gündü
Söz çakmaktaşından sıçrayan kıvılcım olsa nafiledir
Hükmü hengâmedir artık kalbim dediğim muallakta
Geyiğini yitirmiş dağ, şiirini unutmuş dil neye yarar

! Hepsi acı bir eyvah olmuştur, sitemkâr bir nidâ

Polisle çatışırken bitti galiba çocukluğum ve ilkgençliğim
Yoldaşlık günleriydi; “Kardeşler!” diyordu içimizden biri
“Dağın geyiği, dilin şiiri tanık olsun; anamızın ak sütü
Tanık olsun ki haklıyız, kazanacağız!” Barikat günleriydi.
Yaralı bir kardeşi taşırken omzumda, cesaret diyordum
Sesimde tereddütsüz geziniyordu en delişmen tay
Vahşi bir vadiden akıyorduk toynaklarımız kan içinde

! Alev bir nidâ idik ve arkadaşlık günleriydi

Hayatın bir hikâyesi varsa bizimki biraz da bu idi işte
Ölüm en gencimizden yakaladı, on yedisindeydi
Şimdi uzun uzun susuyor belleğini yitiren kim varsa
Çağ nedir, unutuş ne; zaman bir iğne deliğinden geçip
Darası oluyor birikmiş anıların ve ölümlerin
Kekeme bir tarih yazıcısının bize ayırdığı sayfada
Kanlı bir nidâ işaretiyiz, tarihin imlâsını bozan

! Yaralı bir nidâyız yaşadığımız bu dünyada

Ahmet Telli



5 Ağustos 2026 Çarşamba

Sâkin Ol

Sonra karanlık oldu
Sâkin ol dedim kendime
Konuşmak için mümkün
Sessizliğin asude karanlığı

Sonra ne oldu kim bilebilir
Kesik kesik çarpıntılı soluma
Yaşıyorsak duyuralım birisine
Zamanın zorba uğultusunu

Tufandayız sanki karmaşa mı
Mağaranın dip gürültüsü
Işığı olmayanın kaosu mu olur
Kalbin miydi o yer: sarsıntılı

Sonra, çok sonra yani şimdi
Kıyısında suların, kayaların
Sürüp giden karanlığın
Eritmeye çalıştığı metaldin

Sâkin ol dedim kendime
Sâkin ol, sözümü dinle
Cesaret oradadır
Israrında kalbinin

Ahmet Telli
(Arkadaşlık Günleriydi, Everest Yayınları, 1.basım, Temmuz 2023)



Kırk Bir Kere

hayat bayram olsa
ben adsız kalsam
bitse kederin macerası
ezel baharda bana delilik yakışır

hayat bayram olsa
çıralar yansa bencileyin
yürüyüp gelse peşim sıra kapısız evler
ezel baharda bana eski bir aşk yakışır

hayat bayram olsa
nurla yuğsa annem beni
şimdi hangi dost anlar bu varlık sancısını
ezel baharda bana yenilmiş bir devrim yakışır

hayat bayram olsa
ben bazı şeyleri unutur
babamın bilmediklerini hatırlarım
ezel baharda bana gölgemi silmek yakışır

mehmedim ben eskiden hiç böyle miydim
kimsenin bilmediği yerlere gider
peşim sıra rüzgâr devirirdim
mevsimlere biteviye esriklik yakışır

hayat bayram olsa
sussa dünyanın acılı dili
kullanma tarihi geçen ilişkiler bıraksa yakamızı
bilirim bundan en çok remzi keyif alır

bütün aşklarda bir benlik telaşı
doğum günlerinin unutulmaz sancısı
annemin demincek telefonda söylediği
hayat bayram olsa
bana kırk bir kere maşallah yakışır

15 Şubat 2003-Cevizlibağ

Bayram Balcı, Livar, Kibele Yayınları, S.61-62



7 Haziran 2026 Pazar

Doktordu Che

Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç.
Nasıl bir sevinç vardı gözlerinde. 
Nasıl bir tutku. 
Nasıl bir çareyi bilip de…
Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç. 
Neden kalmadı Küba’da, neden bilir misiniz yerleşmedi.
Çocuklar ölüyordu ilerde.
Çocuklar açtı. Çocuklar… 
İşte.
Gözlerinde umut ve öfke, sürdü motosikletini, sürdü yaşamını sarpa. 
Yol boyu çocuklar onu bekliyordu. 
Çantasında ilaç, çantasında şeker ve devrim ellerinde…
Sonra çocuklar… 
Sonra çocuk gülüşleri kanadı göğsünde.
Bir doktordu o... 
Çocuklar And dağlarının tepelerinde onu selamlarlar. 
O hep ordadır: Çantasında ilaç ve şeker, ellerinde devrim…
Ve göğsünde kanayan çocuk gülüşleriyle.

Sennur Sezer

Fotoğraf: Che çocuklarıyla birlikte, Küba, 1964



İsmene

Uğrayın arada bir – beni sevindirirsiniz. Günler bir türlü geçmiyor burada. Artık ne gelen var, ne giden, eşyanın, çatıdaki kirişlerin, döşemenin, merdivenlerin, sıvaların, kapkacağın, perdelerin, menteşelerin o bilinen eskimesinden başka – yavaş bir çürüme, sessiz bir paslanma, özellikle ellerde ve yüzlerde. Büyük duvar saatleri durmuş – kimsenin kurduğu yok onları, ben de bazen önlerinde duruyorsam, saate değil, camlarında yansıyan yüzüme bakmak için yapıyorum bunu, yüzümün alçı gibi, cansız ve zaman dışı o garip beyazlığına, görüntümün hemen gerisinde, karanlık derinliklerinde durmuş olan akreple yelkovan artık ne bir yarayı deşmek, ne de içimden korku ya da umut, beklenti ya da kaygı diye bir şeyi sökmek zorunda olmadan hareketsiz birer neşter gibi görünürken. Benden kendime, bir hareketten öbürüne, bir anıdan bir başka anıya uzanan boşluğu çoğaltıyor bu yavaşlama. Bütün bir ay gerekiyor bir odadan öbürüne geçmek için. Belirsiz bir sis iniyor her şeyin üzerine.


Tek gerçeklik bu güzel belirsizlik – uzak ve nerdeyse yara almaz bir yabancıya dönüştürüyor beni, sisteki o leke gibi. Ve ben, ondan biraz korksam bile, seviyorum bu hafifliği.


Bir sessizlik siperi sarmış bu evin çevresini, dediğiniz gibi, saygılı ya da değil, ne önemi var! Buralarda bir yerde, belki de benim içimde, uzun, dar bir koridor uzanıyor gün ışığı almayan,


Hayır, çöküş değil belki de – bütün bunların düşecek bir yerleri olmadığına göre; bir çeşit havalanma, neredeyse kanatlıymışçasına –kuşlar gibi örneğin, yükselip alçalan, kanatlarının arasında kımıldamadan; o saltık ve soylu boşlukta kımıltısız diyebileceğim bir uçuş, aşırı bir denge – aşırı bir hafiflik her türlü maddenin, bu yüzden ölümün bile ötesinde. Bu yüzden bu kadar mutlu görüyorsunuz beni buna mutluluk denebilirse eğer; her türlü art düşünceden ve hırstan arınmışlık –


Yaşasaydı, hiç kuşkusuz, nefret edeceklerdi ondan.Tek düşüncesi ölmekti. Artık açıklayabilirim: ölümden kurtuluş olmadığını bildiği için, nankör ve kısır bir yaşlılığa her gün biraz daha yaklaşarak onu bekleyecek yerde, onun üstüne gitmeyi, kurnaz ve küstah bir yücelikle onu kışkırtmayı yeğledi; böylece hayatı boyunca duyduğu korkuyu, kahramanlık özlemini, kendi kaçınılmaz ölümünü aşağılık bir ölümsüzlüğe çevirdi.


Bugün bile ürperiyorum bunu düşününce. İşte o sırada üç gün ortadan kayboldu kardeşim. Sanırım babanızın yanına sığınmıştı. O da bir katıra bindirip geri getirmişti eve. Eğere baş aşağı asılı iki beyaz tavuk ve çok renkli bir horozla; o baş aşağı duruşlarındaki rahatlık çok şaşırtmıştı beni – belki de yorgunluktandı bu, ya da yazgılarına boyun eğmekten? Kaçınılmazlığın dingin bilgeliği! Kardeşim onları görmemişti bile.


Kardeşim sanki utanç duyuyordu kadın olmaktan. Belki de buydu onun mutsuzluğu. Belki de bu yüzden öldü. Hepimiz olduğumuzdan başka bir insan olmak isteriz, kuşkusuz. Kimi az çok katlanır buna, kimi hiç katlanmaz. Alınyazısı, denildiği gibi, bir kısır döngüye hapseder bizi. Biz de döner dururuz.


Kendi girişimi, kendi seçimiyle ilgisi olmayan isteklerine boyun eğmeyi yediremiyordu kendine. Ancak ölümünü, hayır, ölümünün saatini ve biçimini seçebilirdi ancak.


Neden günah sayılıyordu insanın isteklerine uyarak yaşaması? Kızkardeşim hiçbir zaman öldüğü andaki kadar güzel
olmamıştı.


Bazan düşünüyorum da, acaba doğmamızın tek nedeni bir gün öleceğimizi anlamak mı diye soruyorum kendime. Gene de, bu haksız ikilem arasında sürüp gidiyor hayatımız. Haimon herkesten uzaklaşmıştı. Artık ne kız kardeşime bağlıydı, ne de arkadaşlarına. Büyük bir dinginliğe, nerdeyse bir doygunluğa – o onulmaz bedensel yitikliğe, o sessiz kesinliğe kavuşmuştu. Hiç kimse alamaz bizden artık bizde olmayanı; ancak bellek derinliklerinde saklar eksiksiz bir biçimde


Bilirsiniz, ölüler, her zaman büyük bir yer kaplarlar – ne kadar küçük ve önemsiz de olsalar, birden büyürler ve bütün evi doldururlar; ayakta duracak bir köşe bile bulamazsınız.


burası onun yeri, onun gülümseyişi, onun duruşu, onun düşüncelere dalışı -bütün bunlar ölülere ait şimdi.


Sanırım, o çiçekler hâlâ açıyordur üst bahçede.


Bir gün, masadan yemek artıklarını, kemikleri, ekmekleri, çekirdekleri kaldırılırken, gözümün ucuyla o altın renkli, esnek ve mıknatıslı portakal kabuklarını gördüğümü hatırlıyorum – sanki eski biçimlerini almak istiyorlardı. Çok eski bir çığlık yükseldi içimde – "Hayır, hayır!" – Hiçbir şey söylemedim. Baktım yalnızca. Avlu duvarının arkasına attılar kabukları. Sizin de arada bir boğduğunuz olmaz mı içinizden yükselen bir çığlığı?


Herkes bir yere gitme telaşındaydı –nereye? Ne yapmaya? Kendilerine ayıracak zamanları yoktu, soyunup yatacak, kendi bedenleri içinde düş görecek, aynada kendilerine, ya da birbirlerine bakacak zamanları, Yalnız başkalarının gözlerinde görüyorlardı kendilerini –orada ne görebilirlerdi ki?


Hizmetçiler eğilip yerdeki cam kırıklarını toplarken onlara baktım da, yalnız onlardı gülümseyen. Kuşu tanıyorlardı; göz kırpıp ben de gülümsedim onlarla. Hep suçsuzlardır suçluymuş gibi görünen (siz de öyle düşünmüyor musunuz?) Siz de bilirsiniz bunu – eminim.


Zavallı babamın – onu hiç unutmuyorum – kasılmış el gibi bir yüzü vardı, siyah bir perdeyi aşağı çekmek isteyen bir el gibi;


Sanırım taşıyamayacak kadar ağır bir yüktür insanları yönetmek ve komut vermek. Sonunda da herkes yönettiği neyse onunla yönetilir –herkese ve her şeye duyduğu o sınırsız kuşku dışında; sessiz madenden bir hançerdir bir kuşun gölgesinin rastgele bir odaya girişi bir akşam saatinde. Bu yüzden günbegün daha da zorbalaşır zorbalar.


Ölümün bizi pusuda bekliyor olması yeter; nasılsa ölümle insan alışırlar birbirlerine; ve keskinliğini yitirir ikisi arasında geçenler. Beden gevşer, saçların, pencerelerin, gözlerin rengi solar, açılır içine sert kocaman altın bir sikke konulan avuç ve bütün hayatımız bir kasılmaya döner bu sikkeyi tutmak için, onu düşürüp yitirmemek için bir korkuya döner; ellerimizden bir işe yaramaz olmuştur artık, hayatımızın yarısı, hayatımızın tümü işe yaramaz olmuştur. Artık kendiliğinden açılmıştır avuç, direnci tükenmiştir; sikke düşmüş, elimizden alınmıştır. Ama sonu gelmez çabanın derin izleri kalmıştır avuçta. Kaslar gevşemiş, rahatlamıştır. Artık serbestçe kımıldatabilirsin iki elini. Boşalan ellerini korkusuzca sallayarak yürüyebilirsin boşlukta –o eşsiz anlamsızlık içinde yavaşça gezinebilirsin, dişlerinin arasına bir başka bakır sikke sıkıştırılıncaya dek. Ama kandırmayalım kendimizi – babanızın da söylediği gibi – bu yumuşak bedende, istek olduğu gibi kalır, tüm inatçılığıyla; o haklı görülmeyen gecikmişlik duygusu sürer.

….

Kuşkusuz, bir çeşit sığınaktır bellek. Ama o da tükenir, onun da, rastgele ve yabancı bile olsa, yeni görüntülere gereksinimi vardır. Ben bu pencereyi seçtim. Buradan, yarı içerde yarı dışarda, sarkıp bakarken, görüyor ve hatırlıyorum. Hiçbir şey benim değil. Her şey sessiz.


Bazan, az önce kahraman diye alkışladıkları kimseleri de yakarlardı.


İnsan bir başkasının evindeki kapıyı kapıyormuş gibi kapar gözlerini, görmemek, düşünmemek için.


Ama ben gençtim o zamanlar, bunu bilmeyecek kadar genç.


Hiç vaktimiz olmazdı sandallarımızı çıkarıp otların üzerinde dolaşmak, ağaçlardan elma koparmak için.

Yannis Ritsos, Alışkanlıklar da Değişir, Adam Yayınları

Çeviri: Cevat Çapan






Kommageneli Ozan Iason Kleander'in Üzüntüsü (İ.S. 595)

Bedenimin ve yüzümün yaşlanması 
korkunç bir hançerin yarası.
dayanılır gibi değil.
Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı,
merhemlerden az çok anlayan,
düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen.

Korkunç bir hançerin yarası.
Getir merhemlerini, ey Şiir Sanatı,
hiç değilse bir süre sızıları dindiren.

Konstantinos Kavafis




2 Haziran 2026 Salı

Geçtiği Herşeyi Öpüyor Zaman

1.

o gün sait faikindi pera
kimbilir hangi öyküsündendi
o insan kalabalığı
yüzünü seçiyordum yalnızca
aklımda bir asansör yalnızlığı
gümüş astarlı bir sözcük vardı dilinde
hiç kullanılmamış
tadı hala dudaklarımda

2.

adımlarımıza uyardı bütün sokaklar
evler kenara çekilirdi
birden yağmur...
düşerdi peşimize
serin odalarda harfleri
aşk ederdik birlikte

3.

yıldızları havuza bakan
bir bahçenin
çözülmüştüm büyüsüyle

o suya eğiliyordu
bir kuğu beliriyordu

kuğu mu benziyordu gelinciğe
yoksa gelincik miydi kuğu

aklıma bile gelmiyordu bu soru

sözcüklerin sessizliğe çekildiği
o çocuksu ikindide
zaman
geçtiği her şeyi öpüyordu

4.

ne zaman kapıdan girse
kamaşırdı sözcükler
canımı tazelerdi sesi
içimde bir yalnızlık telaşı
çözülürdü ellerim
zamana uzanınca
gölgesi

usulca ayartırdık işte
düzenli bir güz vaktini

5.

başağın burcundaydı dünya
o da öyle
derin bir geceye terledik
yaprak serinliğinde

bir güvercindi
kanadı
sözcükler yırtılırken
en sessiz harflerinde

çapaksız bir sabaha uyandık
başağın ikiz adı silinmişti teninde

6.

aşknişan bir ânı
özenle karşıladı sirkeci garı
birkaç tren daha geldi
insanlar zaten oradaydı

bir kalemim vardı verecek
onunsa bir şiir oldu armağanı

üç harfli bir sözcük gibiydi yüzü
gülüşü manzara
bir harf daha takınsa
hecelerdi adımı:
-ellerimi avuçlarında
yıllarca tutmaya hazırla

şarkılıydım o gece
sigaram keyifle tüttü
düşlerimin arasında

7.

parmak izlerimiz
yakışınca yan yana
baktım
bembeyaz bir gelincikti
yanımda
cennete gitmeden de
şansa inandım
iyi kalpli bir sözcük gibi
yazılınca adıma

8.

rüzgârın anılarını dinledik birlikte
usulca dolaşırken bütün geceyi
tek bir yıldıza basmadık ama
denizde yansıyıp durdu
gözlerindeki dalga deseni
eğilip sözcükleriyle öptük
bal zamanı bu mu anne diyen bir çocuğu

ay dalından düşerken
zambaklar gibiydi yüzünde uyku
ama hâlâ bayramını koruyordu sesi

gecelerden pazartesi
ayların en ağustosu

9.

acıyan bir şey vardı aramızda
bütün sözcükler ağır yaralı
kırgın bir yaprağa gül arardık da
tenimizde güz dalgınlığı

imlâsını bilirdik de bilmesine
yine de yanlış hecelerdik hayatı

10.

birbirimizi suçladık bir gün
affetmek için kendimizi
gece gelip sildi usulca
ağzımızdan sızan sözcükleri*

*nasıl da kalabalıkmışız
biz böyle iletişip durdukça
bu yalnızlığa zaten zor sığarmışız

arada mı kalmıştık, araya giren mi vardı
biz öyle olsun istemezdik ama
bütün yakınlarımız bizi yanlış tanıdı

11.

aslolan sözcüklerdir
tabii
gerisi elbette gevezelik
hadi okuluna yazdır beni
bugün harfleri sen dağıt
dilin gurbetindeyiz nasıl olsa
söze tutsak
hangi tümceye başlasak

12.

susardım duysun diye sesimi
o sözcüklerini bende bilerdi
hem de seve seve
seve seve katlanırdım ben de:
sözcüklere kadar yolum var, demek
peki

13.

bir yüzük verdi bana
hoşçakal sözcüğünden
yakarken ardındaki bütün harfleri

anlatmak uzun

kimbilir kaç yıl sürer daha
bende o gün

14.

kendime baktım da camda
aşk artık yüzümde
tek kat boya

en sevdiğim pencerem yitti
onunla birlikte
cumartesiler,pazarlar, sokaklar yitti
bense günlerdir
yerini yadırgayan bir sözcük gibi

kabzası parıldayan şu yalnızlığa
iki kurşun sıksam
iyi gelecek sanki

15.

koltuğunun yerini değiştirdim dün
yüzün beliriyordu camda
dudaklarından geçen güvercin
tozunu alıyordu sözcüklerin
sen ağzını açmıyordun ama

hadi çevir telefonu
bari dostluğunla oyala

16.

bu akşam da gülümsüyorsun fotoğrafta
gözlerinde taraf tutan bir sevgi
yüzün bana ayarlı
rüzgâr almayan bir sabahtı
ama kokun hâlâ odamda

hem içindeydim o anın
hem de dışında
sen yalnızca şaşırtmıştın
tutan bendim zamanı

17.

susmak da incitir sözcükleri
telefonlar kapanırken sessizce
dar kapımdın sen benim
yalnızca mektupların geçtiği
adresin sır tutmadan önce

hadi artık hadi
bir de benim sesimi dene

18.

artık ben kuruyorum gün doğumuna
başucunda bıraktığın saati
dalıp gidiyor sözcükler

sonra
yelkovan kuşlarını uçuruyor
yokluğunu öpüyorum yastığındaki

bilmem uyanıyor musun

19.

yağmur geceyi sağıyor hâlâ
balığım az önce öldü
alıngan bir karanlık tuttu elimden
bir türlü değiştiremedim ampulü

bu gece sözcüklere ilişmem artık

20.

yalnızca kitaplarını okuyorum nicedir
dokunmak için ellerine
altını çizdiğin satırlarda

sonra gözlüklerim buğulanıyor
hiçbir sözcük harflerini
tutamıyor bir arada

21.

yüreğim kabarmış yalnızca
heyecan yapmışım biraz
haber alacakmışım
kuş ağzında
birden susuverdi
anladım
seni arıyor ama
fincanın aklından bile geçmedi
oysa kartlar her şeyi biliyor:
kılıç kraliçesi
kınkanat sözcüklerin
adına vuran sesi
kupaların kralı
aşkın en keskin yeri

22.

bu sabah resmini kaldırdım raftan
günlerdir kaçırıyordu benden gözlerini

dargın beyaz
takvimlerden önce biten yaz
yalnızca
mutluluğa varsın
ha

23.

yaz bitti
ona özenen sonbahar da
senin alnında biriksin güneş
kış bana yeter
belki bir gün
yalnızlık
geldiğin yoldan gider
diyordum ki
sözcükler de dağıldı
bak
dikkatim gibi
aşk sonsuza dek biter

24.

eylülle yaralı bir akşam üstü
tükürüp kurtuldu
beni
hangi harfi denesem
dilim acıdı
avucumda sözcük ölüleri

yüzüğümün izi kaldı benimle
yüzümü usulca yağmura dönüp
özenle silindim
nefretinden de

25.

avucundan havalanan
o öpücük vardı ya
dudağıma değdiğinde kanadı
o günden beri mendil gibi kullandım
bütün sözcükleri

ama artık öylesine unutsan ki
diyorum
ben bile bir daha
hatırlayamasam seni

Enver Ercan (21 Ocak 1958 - 22 Ocak 2018)



İzleyiciler