Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2026 Salı

Kıyıdaki Elmaya Bir Ses

Ey canımın güftesi,
eylülün ikinci haftasıydı o sıra, 
Bana gülümseyerek getirdiğin
bir bardak suydu o sıra. 

Hatırla, denize hiç bakmadık
çünkü kıyısındaydık, 
Bir elma kendi kendine
büyür dururdu o sıra. 

Bir kıyı ikindisiyle,
bir elma öyle kendiliğinden, 
Büyürler bir öfkenin
ya da bir dağın yanısıra. 

Bir kıyının beslerliği
bir elmadan ayrılmaz gibi ama 
Elma soğuk bir kış akşamında bile
yenir ısıra ısıra. 

Bir öfkeyi diriler durmadan elma,
ovadan gelir, 
Elbet küfelerle, sandıklarla,
hüzünlerle ardı sıra. 

Ey geçmişten gelen konuk,
sonsuz düğmelerimi tut, 
Yerlerini yadırgayan
sonsuz iliklerin adına. 

Ey canımın güftesi,
denize hiç bakmadık, hatırla, 
Tek pencereli bir odada
elma yedik ısıra ısıra. 

Elmanın topraktan süzdüğü,
gemilerin denizlerde gezdiği 
Bir tatildi, bir geçiştirmeydi,
yalnızlıktı bir kusura. 

Neydi, ne doğruydu, nerden vardık,
yakışmıyor konuşmak bize, 
Öyle barışlar okuyup
yalnızlığı yaşamak kara kara. 

Ey canımın güftesi,
ey penceresi bütün sıkıntılarımızın, 
Bizim babalarımız neden ölürlerdi,
hatırla sıra sıra. 

Bu söylediğim iyi bir şarkıdır,
elle bile hatırlanır, 
Yani su, ateş ve deniz
buluşurlar bir limanda arasıra. 

Yani şu, elma yenir
ve balık durmaz kaçar 
Ama yenilmezler artık
buluştukları sıra.

Turgut Uyar


18 Ocak 2026 Pazar

İzin

İzin alır gelirsem,
Güleceksin sevincinden,
Sabahları erken kalkacağız
Sobamızı yakacağız,
Saçların güzel olacak tütünümün renginden
Ellerin çay kokacak
Gün doğacak sesinden.

Cahit Külebi

Fotoğraf: Cahit Külebi ve Eşi Süheyla Hanım 
(Siyah Beyaz Fotoğraftan Renklendirilmiştir)

Ben Başka Dünyadan

Bu yaz ne de çok yağmur yağdı,
Ben başka dünyadan geldim, bilemem.
Bahçe ne kadar yanımızda,
Ne kadar yakın karanfil tarlası!
Bilgiyi arayan Gılgameş
Gibi kuşkumun kuyusunda gizlenecek
Ipıslak bir çiçek.

Şaşkın kuşların değil mi bu dünya,
Başka kimin olabilir ki!
Benim yabancılığım bitmeyecek.
Bu bakışmayı kim öğretti
Ağaçlara ki hep omuzlarında
Bilmediğimiz nice şeyi bilen suskun
Göğü sonsuzluğun.

Bu yaz ne de çok geyik geldi.
Yağmurda şebboy kokluyorlar.
Yalvacı birdir ateşin ve suyun,
Boş koyların yalnız denizi
Batan güneşin renginde taş arar,
Bana yeryüzünün gizini açıklayan
O köpürmüş orman.

1976 

Melih Cevdet Anday

Resim: Lucy Grossmith


uzun bir yoldan sana geldim

“dostun evi nerede?”

göğsümde kanat hışırtıları,
bir çift güvercinin:
allı-beyazlı, paçalı donlu, taklacı…
sonsuzluğun bahçelerine meyilli

evden çıkalım,
eşikleri bir bir atlayalım
sokak sokak yürüyelim semti,
tapınakları, karakolları, kahveleri geçelim;
sinema önünde: dondurma-kaymak

sonra ver elini metruk mahaller,
mezarlığın içinden tarlalara gidelim,
selam verelim bir bir karıncalara

mola verelim,
nar ağacı altında;
ağzımda helva-ekmek tadı,
dilimde şiir dizeleri –

dostun evi nerede?

iklim iklim doruklara çıkalım,
nergislere, süsenlere komşu olalım,
kelebeklere misafir

yüzümüz avuçlarımızın arasında,
bir taşa oturalım, sinematografik;
ova ayaklarımızın altında

tahta köprü bîfaal;
mavisi mat, kahverengi;
gök parçalı-bulutlu, toprak kara çıban,
yeller eserken su değirmeninin yerinde

Kiarostami kadrajındaymışçasına,
söğüt altındaki koyunlara bakalım,
bir de çoban köpeğine

yollar açık,
insan enkazı arasında;
Yusuf, Züleyha ve Eyyub'un kavliyle

dostun evine gidelim

Cihan Ezer

*sohrap sepehri







Gölgesi

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını.
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Cevapları öyle heyecansız ki onun,
Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi
Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal,
Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal,
Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.
Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor…

Dönüyoruz yine bir uzun gezintiden
Gönlümün elemini döküyorken ona ben.
O bana kendisini gülerek naklediyor,
Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor.
Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım
Ben ki birçok kereler kırılmışım, kırmışım.
Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı
Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı
İçimde alev alev tutuştu yangın gibi
Bir dakika kendimin olamadım sahibi
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.

Nâzım Hikmet Ran / (Suat Derviş'e İthafen)

Nâzım Hikmet ve Suat Derviş Fransa’da bir konferansta birlikte. Yıl:1962
Fotoğraf: Lütfi Özkök ve Ali Müstecaplıoğlu arşivinden



Defne Ormanı

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri  
için felsefe yapıyorlardı, çünkü 
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara; 
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için 
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini  
Köle sahipleri veriyordu onlara. 
Ve yıkıldı gitti Likya. 

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri 
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü 
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara; 
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri 
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini 
Felsefe veriyordu onlara. 
Ve yıkıldı gitti Likya. 

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin 
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin 
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi. 
Ekmeğin sahipsiz felsefesini 
Felsefenin sahipsiz ekmeği. 
Ve yıkıldı gitti Likya. 
Hala yeşil bir defne ormanı altında. 

Melih Cevdet Anday


  

16 Ocak 2026 Cuma

Amerika

Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim
17 Ocak 1956 ve iki dolar yirmi-yedi sent.
Kendi kafam bile destek değil bana.
İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?
Al şu atom bombanı kıçına sok.
Kafam bozuk, Amerika, bir de sen üstüme varma,
Kafam yerine gelene dek şiir miir de yazmayacağım.
Söyle bana Amerika ne zaman melekleşeceksin sen?
Ne zaman anadan doğma olacaksın
Ne zaman bakacaksın mezarlıktan Amerika?
Ne zaman milyonlarca troçkistine yakışır olacaksın?
Amerika, kitaplıkların niçin gözyaşı ile dolu?
Amerika, Hindistan'a yumurtaları ne zaman yollayacaksın?
Amerika bu senin kılı kırk yarmalarından bıktım artık.
Ne zaman süpermarket'e gidip, şu güzel gözlerim için
gerekenleri alabileceğim?
Amerika, her şeyin bir yana, eksiksiz olan bir sen varsın
bir de ben, öbür dünya değil.
Şu makinalarına da dayanasım kalmadı Amerika, bil.
Bende bir ermiş olma isteği uyandırdın.
Bu tartışmayı çözmek için bir başka yol olmalı.
Burroughs şimdi Tanca'da, sanmıyorum ki geri dönsün
Korkunç bir şey olurdu bu.
Sen de korkunç musun Amerika yoksa bir oyun mu bu?
Saplantımdan döneceğimi sanıyorsan aldanıyorsun.
Öyle üstüme varma Amerika, ne yaptığımı biliyorum ben.
Amerika, erikler çiçek döküyor.
Aylardır gazete okuduğum yok, her gün
cinayetten birisi Kodesi boyluyor.
Amerika, Wobblie'lere tutkunum ben.
Küçükken komünisttim Amerika, özür mözür de dilemiyorum
şimdi her fırsatta esrar çekiyorum.
Günlerce evde oturup iş olsun diye kilerdeki gülleri seyrediyorum.
Chinatown'a gittiğimde kafayı çekiyorum ölesiye,
ama hiç kimselerle yatamıyorum.
Bu işin içinde bir şamata olduğunu sanıyorum.
Ah! Sen beni Marx okurken görmeliydin Amerika.
Ruh doktorum hiçbir şeyin yok diyor.
Hiçbir şeyim yok gerçekten, Tanrı' ya yakarma dahil.
Mistik görünümlerim ve kozmik titreşimlerim var yalnız.
Amerika, daha sana Max Amcam Rusya'dan döndükten sonra
ona yaptıklarından söz açmadım.
Sana sesleniyorum Amerika.
Heyecanlarının daha Time eliyle yönetilmesine göz yumacak mısın?
Ben Time'a tutkunum Amerika
Her hafta bir tane alıp okuyorum
Köşebaşındaki şekercinin yanından geçerken kapağı beni gözlüyor
Onu Berkeley Halk Kitaplığı'nın bodrum katında okuyorum.
Sana hep sorumluluktan söz ediyor. İş adamları ciddi.
Film yapımcıları ciddi. Herkes ciddi, ben hariç.
Zaman zaman Amerika ben değil miyim diye düşündüğüm oluyor.
Yeniden kendi kendimle konuşmaya başladım işte.
Asya bana karşı ayaklanıyor Amerika.
Bir metelik talihim yok.
En iyisi ulusal kaynakları inceleyip, onlara dönmek.
Ulusal kaynaklarım, biliyorum, iki parça esrar,
binlerce cinsiyet organı, saatte 1400 mil hızla giden
bir özel basılmaz edebiyat ve yirmibeşbin tımarhane.
Cezaevlerinden ve beşbin güneş ışığı altında saksılarda
Yaşayan fakir fukaradan sözetmiyorum.
Fransa'daki kerhaneleri kaldırdım, şimdi sıra Tanca'da.
Katolik olmasına katoliğim ama gene de Başkan olmak istiyorum.
Amerika senin bu alık ve çılgın havanda nasıl kutsal bir yakarma yazabilirim?
Dörtlüklerime Henry Ford gibi devam edeceğim,
yazdıklarım onun çıkardığı otomobiller kadar
kişisel, üstelik her biri değişik cinsiyetten.
Amerika dörtlüklerimi peşin para 2500 dolardan satarım sana,
eski dörtlüklerimi de 500 eksiğine alırım.
Amerika Tom Mooney'i serbest bırak.
Amerika İspanyol cumhuriyetçilerini kurtar.
Amerika Sacco ve Vanzetti ölmemeli. Amerika ben Scottsboro çocuklarıyım.
Amerika, yedi yaşımdayken anam hücre toplantılarında götürürdü beni,
orda bize leblebi satarlardı, bir karneye bir avuç leblebi
beş sent ve söylev beleşti
herkes bir melekti orda Amerika ve işçiler karşı iyi
duygularla doluydu herkes içtendi Amerika ve bilemezsin
parti 1833'de nasıl iyiydi ve Scott Nearing ne hoş
bir ihtiyardı Bloor Ana bir seferinde nasıl da ağlatmıştı
beni bir kez İsrael Amter'i görmüştüm orda.
Her biri birer casus olmalıydı onların.
Amerika biliyorum gerçekten savaşmak istemiyorsun.
Amerika onlar rus haydutları biliyorum.
Ruslar onlar Ruslar ve Çinliler. Ve Ruslar. Ve Ruslar.
Rusya bizi canlı canlı gövdeye indirmek istiyor.
Lüpletmek istiyor. Gücünde çılgına dönmüş Moskof.
Elimizden arabalarımızı ve garajlarımızı almak istiyor.
Chicago'yu ele geçirmek istiyor. Onun kızıl Reader Digest'a ihtiyacı var.
Bizim otomobil fabrikalarımızı Sibirya'ya taşımak istiyor.
Benzin istasyonlarımızı o büyük iğrenç bürokrasi yönetsin istiyor.
İyi bir şey değil bu.
O kızılderililere okuma yazma öğretmek istiyor.
Onun güçlü kuvvetli zencilere ihtiyacı var.
Bizi günde on-altı saat çalıştırmak istiyor.
İmdat.
Amerika bu iş ciddi.
Amerika ben bunları televizyona bakarak çıkarıyorum.
Amerika doğru mu bunlar ?
Hemen çalışmaya başlasam iyi olacak, öyle görülüyor.
Ama orduya yazılmak istemiyorum, ne de fabrikalarda tesviye tekerleği çevirmek,
miyobun biriyim, üstelik kafadan çatlak.
Amerika dönsün çark. Nasılı masılı yok. Şu oğlan omuzlarımızla dönsün.

Allen Ginsberg
Çeviri: Ferit Edgü - Orhan Duru



15 Ocak 2026 Perşembe

İnsanları Çocuklara Bölen Öfke

İnsanı çocuklara bölen öfke,
çocuğu eşit kuşlara bölen,
kuşu, küçük yumurtalara;
yoksulun öfkesi
bir zeytin taşır iki üzüme karşı.

Ağacı yapraklara bölen öfke,
yaprağı, eşit olmayan tomurcuklara bölen,
tomurcuğu, görünmez gözeneklere;
yoksulun öfkesi
iki ırmak taşır bir çok denize karşı.

İyiyi kuşkulara bölen öfke,
kuşkuyu, benzer kavislere bölen,
kavisi, umulmayan mezarlara;
yoksulun öfkesi
bir çelik taşır iki hançere karşı.

Canı bedenlere bölen öfke,
bedeni, benzersiz organlara bölen,
organı, sekiz düşünceye;
yoksulun öfkesi
bir yanardağ ateşi taşır iki kratere karşı.

César Vallejo (César Abraham Vallejo Mendoza)


14 Ocak 2026 Çarşamba

İstanbul Türküsü

İstanbul'da, Boğaziçi'nde,
Bir fakir Orhan Veli'yim;
Veli'nin oğluyum,
Târifsiz kederler içinde.

Urumelihisarı'na oturmuşum;
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:

"İstanbul'un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalı'm,
Senin yüzünden bu hâlim."
 
"İstanbul'un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
Sevdalı'm,
Boynuna vebâlim."

İstanbul'da, Boğaziçi'ndeyim;
Bir fakir Orhan Veli;
Veli'nin oğlu;
Târifsiz kederler içindeyim.

Orhan Veli Kanık

9 Ocak 2026 Cuma

Sonra Yapılacak Tek Şey Var

Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki. Sana yarın su boruları ve vanalar yerine çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız. Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Fabrika sahibi. Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Odasındaki ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Hastası başındaki doktor. Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Kürsüdeki din adamı. Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Vapurdaki kaptan. Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Havaalanındaki pilot. Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Cübbesi içindeki yargıç. Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. İstasyondaki adam. Sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Kentin varoşlarındaki adam. Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Normandiya'daki ana ve Ukranya'daki, sen Frisko ve Londra'daki ana. Sen Hoangho ve Missisippi' deki ve Hamburg ve Kore ve Oslo'daki ana., bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar, sizden yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse, dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!... Analar, HAYIR deyin!...

Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:

Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek, dev mamut kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu, deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı, önceleri öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü, yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi rıhtım duvarlarına karşı, ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.

Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında, büyük çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.

Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı, her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında, korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.

Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak, pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.

Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.

Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un, son kase çilek, kabak ve diğerleri bozulup gidecek, ekmek ters çevrilmiş masaların altında, parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek, ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak, tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak, yok edilmiş bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak, ufalanacak, ufalanacak.

Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında yalnız ve yanıtsız ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak, o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan, kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç soruyu soracak : NEDEN? Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek, yıkıntılar üzerinde esecek, çatlaklar arasından akacak, bu ses, ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak, kan birikintileri üzerine düşecek, duyulmayacak, yanıtlanmayacak, son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.

Tüm bunlar olacak, yarın, yarın belki, belki hemen bu gece, belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz.
HAYIR demezseniz!...

Wolfgang Borchert (20 Mayıs 1921, Hamburg - 20 Kasım 1947, Basel)

Çeviri: Rahman Haydar

Fotoğraf: 1942, Leningrad






Öğle Sonrasına Fısıldanmış

Güneş güz inceliğinde ve çekingen
Ve ağaçlardan düşer meyve.
Sessizlik mavi uzamlara yerleşmiş
Uzun bir öğle sonrası.

Metalik ölüm sesleri;
Ve yıkılıyor doru bir hayvan.
Yaprak dökümüyle kısık şarkıları
Esip gider kavruk kızların.

Alnı Tanrı'nın renkler düşler,
Çılgınlığın uysal kanatlarını sezer.
Gölgeler dolanır tepede
Yokoluşça kuşatılmış kapkara.

Tan duruluk ve şarapla dolu;
Üzgün gitarlar sızar.
Ve içerdeki kısık lâmbaya
Konuk olursun düşünde yine.

Georg Trakl,  Çeviri: Yücel Sivri

Resim: Timothy Barr


Sevgilerde

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

Behçet Necatigil
(16 Nisan 1916, İstanbul - 13 Aralık 1979, İstanbul)






























8 Ocak 2026 Perşembe

Sayım

Görüyor, işitiyoruz melevizyonda
Büyük küçük meclislerde, panellerde
Basın toplantılarında
Bir "sayın"dır gidiyor
"Sayın" aşağı "sayın" yukarı
"Sayın" diyorlar birbirlerine hep
Oysa sayıyla verilmedi ki 
 Bu "muhterem" dürzüler bize!

Can Yücel, Kuzgunun Yavrusu, Yeni Yaprak Yayınları

6 Ocak 2026 Salı

Balina

Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim
dalıp çıkmalarım "orda bir şey"e dönüktü
kaç kez bir şey, başka bir şey
sıçradım hem yittim
hem belirlendim
derin durdum, teknenin altına girdim
sarstım
sarsıldım vuruşun gitgide usta vuruşuydu
sustum düşe düştüm
senin mi kan, yaralarımdan mı
hey kaptan
ne balinayım ben şimdi inadı içinde 
ne senin mavi balinan

Gülten Akın


Güz İstasyonu

bir güz istasyonunda
mantomun içine saklanarak
kasımpatılara ve raylara düşen
yağmur damlalarına bakıyorum

bozkır biriktiriyor günlüklerim

birazdan toynaklarından tozu
tüylerinden teri silkeliyerek
son kez düdük çalarak ve son kez
çarkı çarka vurarak, soluk soluğa trenler
dizginleri gerilmiş atlar gibi peronda duracaklar

üşümek günündeyim

meğer ben hep trenler çizmişim ömrüme
ya da hiçbir istasyonda inmeyen yolcuymuşum
şehirler geçmişim içinde insanı yok
insan geçmişim şehrinden haberi yok
boşuna ad koymuşum boşuna tarihmişim

bozkır biriktiriyor günlüklerim

bu ayrılığı kim taşıdı buraya kadar
çok gitmişliğimden, az gelmişliğimden midir
gülşen bağlar, yeşil bostan ummuştum daha
raylar gözlerimi sürüklerken peşinden
kim oturuyor bende, neyi beklemekteyim

üşümek günündeyim

adını başkasından öğrenen birisiyim
sözümü hatırlasam, orası yurdum olacak
bir aşkım vardı onu tende sattılar
şahinler çoktan göçtü bağdatların yolundan
bir tebessüm yolla onu örtüneceğim

bozkır biriktiriyor günlüklerim

trenleri hangi mezarlığa koyarlar
çürür mendil, tükenir yol, gölgeler ıslak
düdükleri hangi makamında ayrılığın
güz dediğin nedir yazı anlamaktan başka
her şeyi yanıma alıp yeni yazlara gideceğim

üşümek günündeyim

Arife Kalender, Deli Bal

Resim: Max Martino


5 Ocak 2026 Pazartesi

Gece

sessizce iniyor mermer merdivenler
dolunay var minarenin arkasında
tıka basa bulut dolu ağaçlar
ne anlama geldiğini kimse bilmiyor bunun
yol üstünde unutulmuş yolculukların,
ayak seslerini biriktiren çocukların,
gecenin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor.
zaman ekliyor kendini
herkes, ağlıyor.

Salih Bolat, Zamanlar isimli şiirden

Resim: Kaoru Yamada


4 Ocak 2026 Pazar

Sandığın Gülümsemesi

bahar yalan söylemiyor 
dağlarda eriyor kar 
güneşi kovalıyor gölgeler 
sesi duyuluyor gelişinin 
şeker bayramlarında çocuklar seviniyor 
bakışlarını çağırıyor gün 
ışığını azaltıyor 
yavaşça kayboluyor eteği ayak seslerinin    
bir kıyıda paslanıyor sessizlik 
yağmura düştü tabureler 
yaprakları kovaladı rüzgârın adımları 
ıslandı günahı şehrin 
kadın kapattı göğsünü gidene 
sandığına koydu gülümseyişini 

Ümit Şener Ta

Resim: Kay Nielsen, The Story of a Mother


3 Ocak 2026 Cumartesi

Trajedi Koğuşu

kalbim! tahammül teknem! dur biraz
burada zaman yok kuşlar yok varış yok
ne tutunabileceğim bir kıyı düşü
ne kendi kederini çitileyen deniz
kanamalı insanla beslenen adalar arası ada
ah kalbim! aklım yorgun

isteyecek neyin kaldı açık yaram
alnımda: beş kıtanın dinmeyen fırtınası
ayaklarımda: raylardan kömür toplayan yoksul
sırtımda: kirecin muhacir arabaları dörtnal
deri altımda: mavi çizgili kırık notalar
ah kalbim! şarkım yorgun

sarmaşık yangınlarda son kurtarılan göğsüm
bunca canlının ölümüne kayıtsız iyilikler
gözlerim pınar kurumaları dünyanın gidişine
güneş ve dalgalar mahkeme salonlarında haciz
ben duyuruları okurken kaç çocuk daha ölü
ah kalbim! ruhum yorgun

namuslu sorular ateşe suya toprağa teslim
sözcük duvarlarında bereketi bulamayan aşk
ardındakine koştukça aynı yere varan yol
bir yanım söz düellosu ötesi yerleşik suskun 
yavaşla n’olur trajedi koğuşun artık yetişemiyor
ah kalbim! ömrüm yorgun

Aziz Kemâl Hızıroğlu

Trajedi koğuşu, Siyah Beyaz Kitap Lucifer Kütüphanesi Yayınları, 2011


Yalnızlar Rıhtımı

Bir ben miyim perişan?
Gecenin karanlığında
Yosun tuttu gözlerim
Yalnızlar rıhtımında

Bütün gece ağladım
Dalgalar kucağında
Yosun tuttu gözlerim
Yalnızlar rıhtımında

Bir beni mi unuttular?
Uçup gitti martılar
Geceler, ben ve deniz
Yalnızlar rıhtımında

Bütün gece ağladım
Dalgalar kucağında
Yosun tuttu gözlerim
Yalnızlar rıhtımında

Kemal İnci (1933-2018)




Yorumlayan: Erkin Koray
Söz ve Beste: Kemal İnci

2 Ocak 2026 Cuma

Bir Gün Anlarsın

en güzel aşklar da biter
kristal gözyaşları dökülür solgun yanaklara
posterli duvarlarda kalır güçlü yumruk izleri
geceyi yırtar çığlıklar karşılıksız hıçkırıklar
sonra bir ses kulaklarda küçük bir "elveda..."

en güzel aşklar da biter
sanma sonsuza kadar sürer yaşanan mutluluk
bazen karanlık örtemez hayatın çılgın burgacını
koşsan avuçlarında binlerce güvercin yavrusuyla
telefonlar suskundur kapılar sağırdır çınlamalara

en güzel aşklar da biter
her şey bir suyun akışı gibi geçer anında
mevsimler değişir kuruyan çiçekler üzerinde
başka elleri tutsan avutamaz seni bilirim
hangi gözlere baksan karşındadır o zalim...

en güzel aşklar da biter
suskun acıyla yaşamak olgunlaştırır insanı
hadi sokağa çık yüzünü yağmura/rüzgâra ver
koynunda sapı gümüş bir hançer sakla her zaman
örselenmiş kâlbin sızısını dindiremez türküler

en güzel aşklar da biter
bitmeyeni varsa da bedeli çok ağır ödenir...

Timuçin Özyürekli

Fotoğraf: Katia Chausheva


İzleyiciler