Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2026 Pazar

Doktordu Che

Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç.
Nasıl bir sevinç vardı gözlerinde. 
Nasıl bir tutku. 
Nasıl bir çareyi bilip de…
Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç. 
Neden kalmadı Küba’da, neden bilir misiniz yerleşmedi.
Çocuklar ölüyordu ilerde.
Çocuklar açtı. Çocuklar… 
İşte.
Gözlerinde umut ve öfke, sürdü motosikletini, sürdü yaşamını sarpa. 
Yol boyu çocuklar onu bekliyordu. 
Çantasında ilaç, çantasında şeker ve devrim ellerinde…
Sonra çocuklar… 
Sonra çocuk gülüşleri kanadı göğsünde.
Bir doktordu o... 
Çocuklar And dağlarının tepelerinde onu selamlarlar. 
O hep ordadır: Çantasında ilaç ve şeker, ellerinde devrim…
Ve göğsünde kanayan çocuk gülüşleriyle.

Sennur Sezer

Fotoğraf: Che çocuklarıyla birlikte, Küba, 1964



İsmene

Uğrayın arada bir – beni sevindirirsiniz. Günler bir türlü geçmiyor burada. Artık ne gelen var, ne giden, eşyanın, çatıdaki kirişlerin, döşemenin, merdivenlerin, sıvaların, kapkacağın, perdelerin, menteşelerin o bilinen eskimesinden başka – yavaş bir çürüme, sessiz bir paslanma, özellikle ellerde ve yüzlerde. Büyük duvar saatleri durmuş – kimsenin kurduğu yok onları, ben de bazen önlerinde duruyorsam, saate değil, camlarında yansıyan yüzüme bakmak için yapıyorum bunu, yüzümün alçı gibi, cansız ve zaman dışı o garip beyazlığına, görüntümün hemen gerisinde, karanlık derinliklerinde durmuş olan akreple yelkovan artık ne bir yarayı deşmek, ne de içimden korku ya da umut, beklenti ya da kaygı diye bir şeyi sökmek zorunda olmadan hareketsiz birer neşter gibi görünürken. Benden kendime, bir hareketten öbürüne, bir anıdan bir başka anıya uzanan boşluğu çoğaltıyor bu yavaşlama. Bütün bir ay gerekiyor bir odadan öbürüne geçmek için. Belirsiz bir sis iniyor her şeyin üzerine.


Tek gerçeklik bu güzel belirsizlik – uzak ve nerdeyse yara almaz bir yabancıya dönüştürüyor beni, sisteki o leke gibi. Ve ben, ondan biraz korksam bile, seviyorum bu hafifliği.


Bir sessizlik siperi sarmış bu evin çevresini, dediğiniz gibi, saygılı ya da değil, ne önemi var! Buralarda bir yerde, belki de benim içimde, uzun, dar bir koridor uzanıyor gün ışığı almayan,


Hayır, çöküş değil belki de – bütün bunların düşecek bir yerleri olmadığına göre; bir çeşit havalanma, neredeyse kanatlıymışçasına –kuşlar gibi örneğin, yükselip alçalan, kanatlarının arasında kımıldamadan; o saltık ve soylu boşlukta kımıltısız diyebileceğim bir uçuş, aşırı bir denge – aşırı bir hafiflik her türlü maddenin, bu yüzden ölümün bile ötesinde. Bu yüzden bu kadar mutlu görüyorsunuz beni buna mutluluk denebilirse eğer; her türlü art düşünceden ve hırstan arınmışlık –


Yaşasaydı, hiç kuşkusuz, nefret edeceklerdi ondan.Tek düşüncesi ölmekti. Artık açıklayabilirim: ölümden kurtuluş olmadığını bildiği için, nankör ve kısır bir yaşlılığa her gün biraz daha yaklaşarak onu bekleyecek yerde, onun üstüne gitmeyi, kurnaz ve küstah bir yücelikle onu kışkırtmayı yeğledi; böylece hayatı boyunca duyduğu korkuyu, kahramanlık özlemini, kendi kaçınılmaz ölümünü aşağılık bir ölümsüzlüğe çevirdi.


Bugün bile ürperiyorum bunu düşününce. İşte o sırada üç gün ortadan kayboldu kardeşim. Sanırım babanızın yanına sığınmıştı. O da bir katıra bindirip geri getirmişti eve. Eğere baş aşağı asılı iki beyaz tavuk ve çok renkli bir horozla; o baş aşağı duruşlarındaki rahatlık çok şaşırtmıştı beni – belki de yorgunluktandı bu, ya da yazgılarına boyun eğmekten? Kaçınılmazlığın dingin bilgeliği! Kardeşim onları görmemişti bile.


Kardeşim sanki utanç duyuyordu kadın olmaktan. Belki de buydu onun mutsuzluğu. Belki de bu yüzden öldü. Hepimiz olduğumuzdan başka bir insan olmak isteriz, kuşkusuz. Kimi az çok katlanır buna, kimi hiç katlanmaz. Alınyazısı, denildiği gibi, bir kısır döngüye hapseder bizi. Biz de döner dururuz.


Kendi girişimi, kendi seçimiyle ilgisi olmayan isteklerine boyun eğmeyi yediremiyordu kendine. Ancak ölümünü, hayır, ölümünün saatini ve biçimini seçebilirdi ancak.


Neden günah sayılıyordu insanın isteklerine uyarak yaşaması? Kızkardeşim hiçbir zaman öldüğü andaki kadar güzel
olmamıştı.


Bazan düşünüyorum da, acaba doğmamızın tek nedeni bir gün öleceğimizi anlamak mı diye soruyorum kendime. Gene de, bu haksız ikilem arasında sürüp gidiyor hayatımız. Haimon herkesten uzaklaşmıştı. Artık ne kız kardeşime bağlıydı, ne de arkadaşlarına. Büyük bir dinginliğe, nerdeyse bir doygunluğa – o onulmaz bedensel yitikliğe, o sessiz kesinliğe kavuşmuştu. Hiç kimse alamaz bizden artık bizde olmayanı; ancak bellek derinliklerinde saklar eksiksiz bir biçimde


Bilirsiniz, ölüler, her zaman büyük bir yer kaplarlar – ne kadar küçük ve önemsiz de olsalar, birden büyürler ve bütün evi doldururlar; ayakta duracak bir köşe bile bulamazsınız.


burası onun yeri, onun gülümseyişi, onun duruşu, onun düşüncelere dalışı -bütün bunlar ölülere ait şimdi.


Sanırım, o çiçekler hâlâ açıyordur üst bahçede.


Bir gün, masadan yemek artıklarını, kemikleri, ekmekleri, çekirdekleri kaldırılırken, gözümün ucuyla o altın renkli, esnek ve mıknatıslı portakal kabuklarını gördüğümü hatırlıyorum – sanki eski biçimlerini almak istiyorlardı. Çok eski bir çığlık yükseldi içimde – "Hayır, hayır!" – Hiçbir şey söylemedim. Baktım yalnızca. Avlu duvarının arkasına attılar kabukları. Sizin de arada bir boğduğunuz olmaz mı içinizden yükselen bir çığlığı?


Herkes bir yere gitme telaşındaydı –nereye? Ne yapmaya? Kendilerine ayıracak zamanları yoktu, soyunup yatacak, kendi bedenleri içinde düş görecek, aynada kendilerine, ya da birbirlerine bakacak zamanları, Yalnız başkalarının gözlerinde görüyorlardı kendilerini –orada ne görebilirlerdi ki?


Hizmetçiler eğilip yerdeki cam kırıklarını toplarken onlara baktım da, yalnız onlardı gülümseyen. Kuşu tanıyorlardı; göz kırpıp ben de gülümsedim onlarla. Hep suçsuzlardır suçluymuş gibi görünen (siz de öyle düşünmüyor musunuz?) Siz de bilirsiniz bunu – eminim.


Zavallı babamın – onu hiç unutmuyorum – kasılmış el gibi bir yüzü vardı, siyah bir perdeyi aşağı çekmek isteyen bir el gibi;


Sanırım taşıyamayacak kadar ağır bir yüktür insanları yönetmek ve komut vermek. Sonunda da herkes yönettiği neyse onunla yönetilir –herkese ve her şeye duyduğu o sınırsız kuşku dışında; sessiz madenden bir hançerdir bir kuşun gölgesinin rastgele bir odaya girişi bir akşam saatinde. Bu yüzden günbegün daha da zorbalaşır zorbalar.


Ölümün bizi pusuda bekliyor olması yeter; nasılsa ölümle insan alışırlar birbirlerine; ve keskinliğini yitirir ikisi arasında geçenler. Beden gevşer, saçların, pencerelerin, gözlerin rengi solar, açılır içine sert kocaman altın bir sikke konulan avuç ve bütün hayatımız bir kasılmaya döner bu sikkeyi tutmak için, onu düşürüp yitirmemek için bir korkuya döner; ellerimizden bir işe yaramaz olmuştur artık, hayatımızın yarısı, hayatımızın tümü işe yaramaz olmuştur. Artık kendiliğinden açılmıştır avuç, direnci tükenmiştir; sikke düşmüş, elimizden alınmıştır. Ama sonu gelmez çabanın derin izleri kalmıştır avuçta. Kaslar gevşemiş, rahatlamıştır. Artık serbestçe kımıldatabilirsin iki elini. Boşalan ellerini korkusuzca sallayarak yürüyebilirsin boşlukta –o eşsiz anlamsızlık içinde yavaşça gezinebilirsin, dişlerinin arasına bir başka bakır sikke sıkıştırılıncaya dek. Ama kandırmayalım kendimizi – babanızın da söylediği gibi – bu yumuşak bedende, istek olduğu gibi kalır, tüm inatçılığıyla; o haklı görülmeyen gecikmişlik duygusu sürer.

….

Kuşkusuz, bir çeşit sığınaktır bellek. Ama o da tükenir, onun da, rastgele ve yabancı bile olsa, yeni görüntülere gereksinimi vardır. Ben bu pencereyi seçtim. Buradan, yarı içerde yarı dışarda, sarkıp bakarken, görüyor ve hatırlıyorum. Hiçbir şey benim değil. Her şey sessiz.


Bazan, az önce kahraman diye alkışladıkları kimseleri de yakarlardı.


İnsan bir başkasının evindeki kapıyı kapıyormuş gibi kapar gözlerini, görmemek, düşünmemek için.


Ama ben gençtim o zamanlar, bunu bilmeyecek kadar genç.


Hiç vaktimiz olmazdı sandallarımızı çıkarıp otların üzerinde dolaşmak, ağaçlardan elma koparmak için.

Yannis Ritsos, Alışkanlıklar da Değişir, Adam Yayınları

Çeviri: Cevat Çapan






Kommageneli Ozan Iason Kleander'in Üzüntüsü (İ.S. 595)

Bedenimin ve yüzümün yaşlanması 
korkunç bir hançerin yarası.
dayanılır gibi değil.
Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı,
merhemlerden az çok anlayan,
düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen.

Korkunç bir hançerin yarası.
Getir merhemlerini, ey Şiir Sanatı,
hiç değilse bir süre sızıları dindiren.

Konstantinos Kavafis




2 Haziran 2026 Salı

Geçtiği Herşeyi Öpüyor Zaman

1.

o gün sait faikindi pera
kimbilir hangi öyküsündendi
o insan kalabalığı
yüzünü seçiyordum yalnızca
aklımda bir asansör yalnızlığı
gümüş astarlı bir sözcük vardı dilinde
hiç kullanılmamış
tadı hala dudaklarımda

2.

adımlarımıza uyardı bütün sokaklar
evler kenara çekilirdi
birden yağmur...
düşerdi peşimize
serin odalarda harfleri
aşk ederdik birlikte

3.

yıldızları havuza bakan
bir bahçenin
çözülmüştüm büyüsüyle

o suya eğiliyordu
bir kuğu beliriyordu

kuğu mu benziyordu gelinciğe
yoksa gelincik miydi kuğu

aklıma bile gelmiyordu bu soru

sözcüklerin sessizliğe çekildiği
o çocuksu ikindide
zaman
geçtiği her şeyi öpüyordu

4.

ne zaman kapıdan girse
kamaşırdı sözcükler
canımı tazelerdi sesi
içimde bir yalnızlık telaşı
çözülürdü ellerim
zamana uzanınca
gölgesi

usulca ayartırdık işte
düzenli bir güz vaktini

5.

başağın burcundaydı dünya
o da öyle
derin bir geceye terledik
yaprak serinliğinde

bir güvercindi
kanadı
sözcükler yırtılırken
en sessiz harflerinde

çapaksız bir sabaha uyandık
başağın ikiz adı silinmişti teninde

6.

aşknişan bir ânı
özenle karşıladı sirkeci garı
birkaç tren daha geldi
insanlar zaten oradaydı

bir kalemim vardı verecek
onunsa bir şiir oldu armağanı

üç harfli bir sözcük gibiydi yüzü
gülüşü manzara
bir harf daha takınsa
hecelerdi adımı:
-ellerimi avuçlarında
yıllarca tutmaya hazırla

şarkılıydım o gece
sigaram keyifle tüttü
düşlerimin arasında

7.

parmak izlerimiz
yakışınca yan yana
baktım
bembeyaz bir gelincikti
yanımda
cennete gitmeden de
şansa inandım
iyi kalpli bir sözcük gibi
yazılınca adıma

8.

rüzgârın anılarını dinledik birlikte
usulca dolaşırken bütün geceyi
tek bir yıldıza basmadık ama
denizde yansıyıp durdu
gözlerindeki dalga deseni
eğilip sözcükleriyle öptük
bal zamanı bu mu anne diyen bir çocuğu

ay dalından düşerken
zambaklar gibiydi yüzünde uyku
ama hâlâ bayramını koruyordu sesi

gecelerden pazartesi
ayların en ağustosu

9.

acıyan bir şey vardı aramızda
bütün sözcükler ağır yaralı
kırgın bir yaprağa gül arardık da
tenimizde güz dalgınlığı

imlâsını bilirdik de bilmesine
yine de yanlış hecelerdik hayatı

10.

birbirimizi suçladık bir gün
affetmek için kendimizi
gece gelip sildi usulca
ağzımızdan sızan sözcükleri*

*nasıl da kalabalıkmışız
biz böyle iletişip durdukça
bu yalnızlığa zaten zor sığarmışız

arada mı kalmıştık, araya giren mi vardı
biz öyle olsun istemezdik ama
bütün yakınlarımız bizi yanlış tanıdı

11.

aslolan sözcüklerdir
tabii
gerisi elbette gevezelik
hadi okuluna yazdır beni
bugün harfleri sen dağıt
dilin gurbetindeyiz nasıl olsa
söze tutsak
hangi tümceye başlasak

12.

susardım duysun diye sesimi
o sözcüklerini bende bilerdi
hem de seve seve
seve seve katlanırdım ben de:
sözcüklere kadar yolum var, demek
peki

13.

bir yüzük verdi bana
hoşçakal sözcüğünden
yakarken ardındaki bütün harfleri

anlatmak uzun

kimbilir kaç yıl sürer daha
bende o gün

14.

kendime baktım da camda
aşk artık yüzümde
tek kat boya

en sevdiğim pencerem yitti
onunla birlikte
cumartesiler,pazarlar, sokaklar yitti
bense günlerdir
yerini yadırgayan bir sözcük gibi

kabzası parıldayan şu yalnızlığa
iki kurşun sıksam
iyi gelecek sanki

15.

koltuğunun yerini değiştirdim dün
yüzün beliriyordu camda
dudaklarından geçen güvercin
tozunu alıyordu sözcüklerin
sen ağzını açmıyordun ama

hadi çevir telefonu
bari dostluğunla oyala

16.

bu akşam da gülümsüyorsun fotoğrafta
gözlerinde taraf tutan bir sevgi
yüzün bana ayarlı
rüzgâr almayan bir sabahtı
ama kokun hâlâ odamda

hem içindeydim o anın
hem de dışında
sen yalnızca şaşırtmıştın
tutan bendim zamanı

17.

susmak da incitir sözcükleri
telefonlar kapanırken sessizce
dar kapımdın sen benim
yalnızca mektupların geçtiği
adresin sır tutmadan önce

hadi artık hadi
bir de benim sesimi dene

18.

artık ben kuruyorum gün doğumuna
başucunda bıraktığın saati
dalıp gidiyor sözcükler

sonra
yelkovan kuşlarını uçuruyor
yokluğunu öpüyorum yastığındaki

bilmem uyanıyor musun

19.

yağmur geceyi sağıyor hâlâ
balığım az önce öldü
alıngan bir karanlık tuttu elimden
bir türlü değiştiremedim ampulü

bu gece sözcüklere ilişmem artık

20.

yalnızca kitaplarını okuyorum nicedir
dokunmak için ellerine
altını çizdiğin satırlarda

sonra gözlüklerim buğulanıyor
hiçbir sözcük harflerini
tutamıyor bir arada

21.

yüreğim kabarmış yalnızca
heyecan yapmışım biraz
haber alacakmışım
kuş ağzında
birden susuverdi
anladım
seni arıyor ama
fincanın aklından bile geçmedi
oysa kartlar her şeyi biliyor:
kılıç kraliçesi
kınkanat sözcüklerin
adına vuran sesi
kupaların kralı
aşkın en keskin yeri

22.

bu sabah resmini kaldırdım raftan
günlerdir kaçırıyordu benden gözlerini

dargın beyaz
takvimlerden önce biten yaz
yalnızca
mutluluğa varsın
ha

23.

yaz bitti
ona özenen sonbahar da
senin alnında biriksin güneş
kış bana yeter
belki bir gün
yalnızlık
geldiğin yoldan gider
diyordum ki
sözcükler de dağıldı
bak
dikkatim gibi
aşk sonsuza dek biter

24.

eylülle yaralı bir akşam üstü
tükürüp kurtuldu
beni
hangi harfi denesem
dilim acıdı
avucumda sözcük ölüleri

yüzüğümün izi kaldı benimle
yüzümü usulca yağmura dönüp
özenle silindim
nefretinden de

25.

avucundan havalanan
o öpücük vardı ya
dudağıma değdiğinde kanadı
o günden beri mendil gibi kullandım
bütün sözcükleri

ama artık öylesine unutsan ki
diyorum
ben bile bir daha
hatırlayamasam seni

Enver Ercan (21 Ocak 1958 - 22 Ocak 2018)



1 Haziran 2026 Pazartesi

Ömrümü Böyle Uzatıyorum

Ağaçları suluyorum durmadan
Işığın ve rüzgârın peşinde
Uzun yürüyüşlere çıkıyorum
Yerimi çocuklara veriyorum
Parklarda ve otobüslerde
Çocukları büyüklerden çok seviyorum
Bir genç kızın halka halka gülüşü
Duvar diplerinde soluklanan ihtiyar
Aynı hazzı veriyor aynı yalınlıkla
Gökyüzünü biçimleyen bulutlar.

Eğiliyorum toprak, eğiliyorum sular
Bir kıyısız zamana kanat vuruyor
Üzerimden uçan bütün kuşlar.
Dört mevsim bire indi uzaya uzaya
İyimser, geniş, dingin ve turuncu.
Kimseleri kıskanmıyorum artık
Kimselere gücenmiyorum
Gerilerde kaldı, çok gerilerde
Hayatın yüreğime verdiği acı
Işıklı vitrinlerin gövdemdeki kırbacı.

Yeni bir gülümseme edindim yüzüme
Bozkır sabrında ve tenime yakışan.
İnsanların çevremde açtığı yalnızlığı
Yine onlarla doldurmak için
Güneşle birlikte çıkıp yataklardan
Ay ışığı ile dönüyorum evlere
Azalan ömrümü böyle uzatıyorum.

Şükrü Erbaş, Bütün Mevsimler Güz, Everest Yayınları



Kum ile Su

Ben, duvar diplerini giyineceğim
Kimseye kapısından yakın olmayacağım
Ağzımı kuyulara vereceğim
Beni kim beklemiyorsa ona gideceğim
Otların ıssız mevsimini seveceğim
Bir yağmur hükmü olacağım
Mutluluğu pişmanlığı bir bileceğim
Sitemlerinizden eksileceğim
Kum sahiplerine suları göstereceğim
Kimin uzağı varsa kalbi var diyeceğim
Kirpilerin sevgisini soracağım size
Kılavuzum yalnızlık olacak
Ömrümü hiçbir yakınlıkla örtmeyeceğim
Babamı bende yaşatmayacağım
Güven duygunuzdan tiksineceğim
Çocuklarımdan çekileceğim
Hayalden başka gerçeğim olmayacak
Sevginizle yatışmayacağım
Bir tek alın çizgisine eğileceğim
Zaman hep sizi çoğaltacak
Bir harf bile etmeyecek kalbimden geçenler
Beni sevmeyeceksiniz bileceğim
Işıkları tarif edeceksiniz durmadan
Düzgün cümlelerinize yenileceğim
Sevincin yoksulluğunu göstereceğim size
Ayrılığın özgürlüğünü öğreteceğim
Aralık kapılarda fotoğrafınızı alacağım…
Kirpiklerimden çırpıp kalabalığın zamanını
Ey buğusuz taşlar
Size geleceğim…

Şükrü Erbaş



31 Mayıs 2026 Pazar

"Bütün bunların sonucunda şunu fark ettim ki:"

Nefretin ortasında,
İçimde bir potansiyel olduğunu keşfettim.
Yenilmez bir aşk.

Gözyaşlarının arasında,
İçimde bir potansiyel olduğunu keşfettim.
Yenilmez bir gülümseme.

Karmaşanın ortasında,
İçimde bir potansiyel olduğunu keşfettim.
Yenilmez bir sakinlik.

Bütün bunların sonucunda şunu fark ettim ki

Kışın ortasında,
İçimde yenilmez bir yaz yatıyordu,
Bu da beni mutlu ediyor.

Albert Camus



Büyüklük

        "Dünyayı kim yarattı peki
            Biz yarattık sersem, biz tuğla işçileri" *

Ay büyüyor
Geçiyor zaman

Geçtim oturdum bir krater yamacına
bakıp sonsuz karanlığına evrenin
Ay'dan dünyanın doğuşunu izledim

Sen mavi gezegen
      yalanlar yumağı
Sen karnı şişkin aç
Sen korkaklar ve cesurlar ülkesi
Sen varyemez
Sen yerden göğe cömert
Sen savaşlar müzesi
        kan kazanı
Sen kendi kaşiflerini yiyen obur
Sen yemeyip yedirmek
        giymeyip giydirmek
Sen dolap beygiri
        can pazarı
        ekmek parası
Sen çocukların topacı
Sen mavi bilye
        Bakırdan
        Tunçtan
        Demirden
        Ateşten
        Topraktan ve sudan
        Zaferler anıtı
Sen katillerin ve ölülerin rahmi
Sen inançlar uyduran son tapınak
Sen bebeler beşiği
        hiç uğruna öldürümler sergisi
        onur adına düellolar meydanı
Sen çitlerle bölünmüş büyük tarla
Sen geyiklerin ve kanatlı karıncaların
        çektiği balkabağı
Sen mücadele alanı
        sömürülen emek
Sen kavganın yumruğu
        yüz sürülen yatak
Sen umutlar doğuran
        üstünde koşulan çayır
Sen aşkın kucağı
        düşünmenin ve felsefenin vatanı
Sen yaratan büyülü küre
Sen nötron ve protondan olma
Sen kendini aşan merak
Sen
insanlar yurdu
Sen
ey görkemli iyimserlik.

(*) Eduardo Galeano, Kucaklaşmanın Kitabı, Can Yay.

Ağustos 2009, Girne

Baha Çıtakoğlu, Yeni Gökler Bekler Seni, İnsancıl Yayınları, S.134-135

Resim: dijital illüstrasyon





Zeytinin Vardiya Dönüşü

Zeytin hasadında gördüm
Kalın kırnaplardan örülmüş
Burgaçlı bir gövdesi var zeytin ağacının

Ben de
neden küskündür zeytin yeşili
"benzemez hiçbir yeşile"
             diye düşünürdüm

Uzun sopalarla çırpılıyor dalları
Silkeleniyor yaprakları zeytinin
Dövülmüşten beter oluyor hasat sonunda
Şaşılacak şey
Seneye yine veriyor

Eline, yüzüne bulanmış mazotu
Üstüpüyle silen bir motor tamircisinin
Vardiya dönüşüne benziyor
Nasırlı yorgunlukların ardında
Pırıl pırıl zeytin gözlü motor tamircisine
Yani bizden biri zeytin ağacı
Bu yaz daha bir sevdim
Zeytinin kil yeşili yapraklarını

Ekim 2008, Yeşilyurt, Kıbrıs

Baha Çıtakoğlu, Yeni Gökler Bekler Seni, İnsancıl Yayınları, S.85



Sevdalı Tiren Olsam

Bihar’da
On beş yaşında
Bir çocuk.
Adı, Manish Kumar.
Lalit Devi’nin oğlu, mandıracılardan.
Bir kız sevdi yıkayıcılardan.

Başını tıraş ettiler
Dolaştırdılar
Sokaklarda
Lalit’in gözleri önünde
Tiren raylarına attılar.*

Piston olsam kilitlenirim
Çelik tekerlek durur
Kıvılcımlar çıkartarak
Tonlarca demir yığını olur çökerdim önünde aşkın.

* Haber: “Hindistan’da kast vahşeti”, Milliyet Gazetesi, 21 Kasım 2008

Aralık 2008, Girne

Baha Çıtakoğlu, Yeni Gökler Bekler Seni, İnsancıl Yayınları, S.21



Kış Algını

Elimi tutmalısın çünkü kesmeyeceğim saçlarımı
batacak olsa elimi her attığımda Nurhayat
inekler ve zürafalar hiç bitmesin
bitmesini istemediğin şeyleri bana bak
sen de elime tutuştur

Bütün kapılar yumrukladı az önce
ikimizden biri bu yana doğru geliyor
kuşlardan beklemezdim
kimse kuşlardan böyle şeyler beklemez
kuşlar sağ salim indiriyorlar kepenkleri

İlker Şaguj, Ketebe Yayınları



30 Mayıs 2026 Cumartesi

30 Mayıs

Askerler alçak duvarın üstünde
tıraşsız
gözlerinde bir hüzün esniyor
denizi, hoparlörleri dinliyorlar
hiçbir şey duymuyorlar
belki de unutmaktır istedikleri.

Günbatımında
hacet gidermek için ağır ağır sel yatağına iniyorlar
ve uçkurlarını bağlarken
yeni aya takılıyor gözleri.

Dünya güzel olabilirdi.

Yannis Ritsos, Sürgün Günlükleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, S.127

Çeviren: Ari Çokona


"Bazı şairlerin şiirleriyle halkla konuştuğu olur; çünkü halk o şairlere kulak verir, şair kendisine kulak verildiğini bilir ve hem halkta hem de şairde bu konuşmaların bir karşılığı vardır. Bu dönemin, yani halkla doğrudan konuşan ve halkın (bazılarına da olsa) şairlere kulak verdiği dönemin geride kaldığı düşünülebilir; fakat o günlerden bugünlere kalan şiirler yahut yazılar bize iki tarafın da tavrını taşımaya devam ediyor. Yannis Ritsos da Nâzım Hikmet, Pablo Neruda… gibi şiirlerinde doğrudan halkla konuşan, halkta bir karşılığı olan, aslında kendisine kulak verildiği için bir karşılık bulan şairlerden. Şairin külliyatına bakıldığında Umarsız Penelope bunun en iyi örneğidir. İnsanlar şair ve halk ilişkisini şairin şiirlerinden öğrenebilir; çünkü şair bize bunu doğrudan verir ya da sezdirir. (...)"

İlker Şaguj, Sürgündeki Şair: Yannis Ritsos’un Sürgün Günlükleri Üzerine



20 Mayıs 2026 Çarşamba

Yaşam şuncağız bir şey işte

Yaşam şuncağız bir şey işte

bir defter kalır gidenlerden
ayrı düştüklerimizden bir kitap
yıllar sonra aklına gelir de birden
bakarsın/kuytu dalında bir sayfanın
incecik izler vardır
diretmişliğimizden

Yaşam şuncağız bir şey işte

altı çizilmiştir kimi satırların
gelseydiniz, karışsaydı gözleriniz çayın buğusuna
böyle koymazdı tozutarak esmesi karın
okursun/için burkulur da biraz
derin gizleri vardır
birikmiş eski mektupların

Yaşam şuncağız bir şey işte

bir dostun ölüm haberi gelir
bir ihzar müzekkeresi bir arama emri
sen bir ilmek daha atarsın acının şiirine
duyarsın/biri sevdiğini öper son kez ağzından
sokaklar iz tarlası
adresin belirsizdir

Yaşam şuncağız bir şey işte

güneş fabrika duvarlarına düşünce
sessiz adımlarla yürür sabahı umut
karışsan yankıların bir ışık salkımında yitişine
dinlersin/yazılmamış bir tarihin
yalın dipnotudur bunlar
yazılır günü gelince

Emirhan Oğuz

Fotoğraf: Steve McCurry



Adam Olmak (Eğer)

Çevrende herkes şaşırsa, bunu da senden bilse
Sen aklı başında kalabilirsen eğer,
Herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
Hem kendine güvenebilirsen eğer,
Bekleyebilirsen usanmadan
Yalanla karşılık vermezsen yalana
Kendini evliya sanmadan
Kin tutmayabilirsen kin tutana..

Düşlere kapılmadan düş kurabilir
Yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
Ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir
İkisine de vermeyebilirsen değer
Söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz
Kandırabilir diye safları dert edinmezsen
Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz
Koyulabilirsen işe yeniden..

Döküp ortaya varını yoğunu
Bir yazı-turada yitirsen bile
Yitirdiklerini dolamaksızın dile
Baştan tutabilirsen yolunu
Yüreğine sinirine dayan diyecek
Direncinden başka şeyin kalmasa da
Herkesin bırakıp gittiği noktada
Sen dayanabilirsen eğer..

Herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen
Unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
Dost da düşman da incitemezse seni
Ne küçümser ne de büyültürsen çevreni
Her saatin her dakkasına
Emeğini katarsan hakçasına
Her şeyiyle dünya önüne serilir
Üstelik oğlum, adam oldun demektir...

Rudyard Kipling (1865 - 1936)

Çeviri : Bülent Ecevit



19 Mayıs 2026 Salı

Son Düello

                                     Behçet Aysan’a

Kaybettim ömrümün son düellosunda
Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
Cunda’daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
Buna dayanamam, bu yalnızlığa
Döktüm ceplerimdeki yıldızları, ifademi verdim
Köprüler yıkık, kıyı yok, teknem su alıyor
Ölümün itirafçısıymışım meğer, geç anladım
Kalbimin üstüne tütün bastım
kalem yorgun, defter bitkin… dayadım alnımı masalara
Kesik bir tırnak gibi parmağımı arıyorum
Tetik çekildi artık, kurşun havada uçuyor
Bir mıknatıs olayım karanlığımda

Geldim, gördüm, yenildim… ne var ki bunda?
Ölüme bir yer açtım hayatın sofrasında
Buymuş hikmetim, elimden gelenim
Kanarmış ellerim koskoca bir suda
Mızrağım, mataram, kalkanım… kalbim…

Ahmet Erhan



dışarıda

sözü edilen ağaç, orada değildir hiçbir zaman
sadece hecelerin bekçisi
belli bir toprağa dökülünce
ve zerresinde büyüyordu hayat denir, kederiyle

ha vardı ha yoktu; gökyüzü, el çantası, dürbün
birisi bir şeyler fısıldar ya
sanki utanç, sanki biraz da sırlı
mistik bir merasim başlayacak sonunda
sanki bir tartışma var da
sükûtu daha kıymetli sanki

kimisi parmak aralarından akıtır o zerreyi
kum saatine dönüşür inceldikçe gövdesi
tohumu eker boşluğa, hayallerini
sarkıtından düşmek üzere bir kuru damla
sözü unutulan ağaçtaki gizem de orda

ogün kaymak, aşk kere aşk, dize yayınları, s.36



18 Mayıs 2026 Pazartesi

Birkaç Kuş

Birkaç kuş balkona konmuş
Öbür kuşları konuşuyor
Kıskançlık, çekememezlik, kibir
Var birinin her sözünde

Bu kuş bilmiyor paylaşmayı güzelliği
Ne kırlarda ne balkonda
Kederi ayrılığı ölümü bilmiyor
Üşüyecek ilk ayazda

Doğrudur küçücük bir kuş olduğu
Oho, büyüyüp öğrenecek daha
Ölü kuşların konuşmadığını
Çürümüş otlar yapraklar arasında

Ağzı taze ot kokuyor, yolu uzun,
Öğrenecek şimşeğin tadını bir gün
Kim bilir ne zaman, hangi ormanda
Kanatları üşüyecek ilk karda

Ahmet Ada



Konuşmalar

Söz,
şiire dönüşürken,
bir çocuk kâkülü gibi
kısacık mı kesilmelidir ille de?
Hayır!
Şiir annem gibi
uzun uzun seslenmelidir
uykusunda,
olmayan sevgiliye.

Durgun,
derin soluklu,
içine kapanık olmalı,
belki de bütün gün
uzanmalıdır koltuğunda.
Bir sanduka kadar heybetli
ve düşünceler kadar ağır
çantası da,
durmalı ayakucunda.
Ama,
kendini ölümsüz sanan
ve her sabah
bir umut çiçeği açan
yüreciği,
hiç durmadan kıpırdamalıdır
yün yeleğinin altında.

Perde inmiş gözlerinde
oynaşan bin bir hayal
ve beyaz dudaklarından dökülen
kırık dökük anılar,
kimselerin okuyamadığı
eski yazı bir defterden
saçılmalı ortaya,
sonsuzluğu çağrıştıran
yaz bahçelerinde
uçuşurken kopuk sayfalar,
kör bir yılanın çevikliğiyle
kamışların arasından
akıp gitmeli gizlice yıllar.
İncir ağacının dibinde
kum falı bakan
dilsiz köle ise,
bir yanılsama olarak
görünmeli ara sıra
fotoğrafın arabında.

Şiir de annem gibi,
mevsimi
kuş seslerinden
aşkı
saklı bir mendilden,
tüm hayatını
gülden sormalıdır
bana kalırsa.
Ve hiç çıkmamalıdır
yaldızlı çerçevesinden dışarıya.
Aklı yürüyen bulutlara
ve oyuncak atına takılıysa,
ne yapsın şiir sokaklarda?
Eh bir de yolu düşerse
kalabalık alanlara,
eski dostların çoğuna rastlamalı,
aynı annemin yaptığı gibi
durup hatırlarını sormalı,
adresler almalı.
Sevinçten
al al olmalı yanakları ki,
anlaşılmasın yoksulluğu
yalnızlığı.
Aslında,
hep çocuk kalmalı şiir.
Avuçlarında ezik bir şeker,
yanaklarında tozlu yaşlar
ve yüzündeki mahzun gülümsemeyle,
pencereden bakan
öksüz bir çocuk olarak kalmalı.
Korkmalı gök gürültüsünden,
tabancadan,
kara örümcek ile perili köşkten.
Dili peltek çorabı düşük,
tekir kedisi kaçmış olmalı evden.
Eğilip denize dokunmalı,
düşlerinde yol alan
köpüklü yelkenliden.

Ölecekse de şiir,
yaşlanmadan ölmeli.
Yaşı belirsiz olmalı
aynı annem gibi.
Hiçbir ayna kırığına
basmadan daha,
tutunup rüzgârın ipine,
limon kabuğu kokan
camdan bir dünyaya
kayıvermeli,
kış odasına geçercesine
tüylü terlikleriyle.
Eğer ölecekse şiir,
buz tutmuş çığlığı yükselirken
göklere,
gecenin kanı sürülmemeli
saçlarına boş yere.

Melisa Gürpınar (9 Aralık 1941 - 24 Kasım 2014)



Dinmeyen

Sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
uzatırım saçları, tırnakları, anları
beklesem büyür müsün sen çocuk?
ırmaklar genişliyor, dallanıp
budaklanıyor ağaç…

Sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
gizime bir ilmek daha atarım ben
böylece bir kakül iner o çıplak alına
alın o ki saçtan kırışmaz zerresi
kırışır seni beklemekle geçen zaman
belki hiç
gelmezsin!

Sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
bir yeti değil mi aradığımız ortak?
yangınlara alışma(!), eğimler seni bilsin(!)
ilk tılsıma vurulmuşuz seninle ikimiz
yağmura şaşıyorum hala bak
senelerdir yağıyor halbuki…

Alper Gencer

Resim: Arzu Karcı, 80x100 cm. Tuval Üzerine Yağlıboya



İzleyiciler