Eduardo Galeano etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eduardo Galeano etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2026 Pazar

"Yasalar örümcek ağı gibidir, sinekleri ve diğer küçük böcekleri yakalamak için yapılmıştır"

Dilsizlerin dilini çözen işkence sayesinde pek çok tutuklu işlemediği suçlardan tutuklu; çünkü özgür bir suçludansa parmaklıklar arkasındaki bir masum tercih edilesidir. Diğerleriyse bazı generallerin kahramanlıkları yanında çocuk oyunu kalan cinayetlerini ya da bizim tüccar ve bankerlerimizin dolandırıcılıkları ya da politikacıların ülkenin bir parçasını sattıklarında aldığı komisyonların yanında şaka gibi görünen soygunlarını itiraf ettiler. Askeri diktatörlükler artık yok, ama Latin Amerika demokrasilerinin cezaevleri ağzına kadar tutukluyla dolu. Tutuklular doğal olarak yoksul; çünkü yeni açılmış bir köprü çöktüğünde, kasaları boşaltılmış bir banka devrildiğinde, çimentosuz inşa edilmiş bir bina yıkıldığında kimsenin hapse girmediği ülkelerde yalnızca yoksullar cezaevine girer.  

Yoksulluk üreten iktidar sistemi kendi ürettiği umutsuzlara karşı da acımasız bir savaş ilan ediyor. Yüz yıl önce, Georges Vacher de Lapouge ırkı saflaştırmak için daha çok giyotin talep ediyordu. Bütün dâhilerin Alman olduğuna inanan bu Fransız düşünür doğal ayıklanmanın hatalarını, keza suçluların ve yeteneksizlerin telaşa düşüren çoğalışını yalnızca giyotinin düzeltebileceğine ikna olmuştu. Sert bir elin sosyal terapi uygulamasını isteyenler, "En iyi haydut ölü hayduttur," diyor şimdi de. Toplum, boşta gezenlerin ve uyuşturucu müptelalarının doldurduğu varoşların tehdidi karşısında, halk sağlığını yasal olarak savunmak adına öldürme hakkına sahip. Sosyal sorunlar kriminal sorunlara indirgendi. Ölüm cezasından yana gitgide büyüyen bir çığlık işitiliyor. Ölüm cezasının cezaevlerindeki harcamalardan tasarruf ettiren adil bir ceza olduğu, sağlıklı bir caydırıcı etki yaptığı ve olası bir tekerrür ihtimalini ortadan kaldırarak suçta tekrar sorununu çözdüğü söyleniyor. Ölerek öğreniliyor. Latin Amerika ülkelerinin çoğunda yasalar ölüm cezasına izin vermiyor. Bununla birlikte, açtığı her uyarı ateşi bir şüphelinin ense köküne isabet eden polisiyle ve dokunulmazlık zırhına bürünüp katliamlarına fütursuzca devam eden ölüm mangalarıyla devlet terörü, bu cezayı uygulamayı sürdürüyor. Devlet, ister kanunla olsun ister kanunsuz, insan katlini, tasarlayarak, kalleşçe ve ayrımcılıkla uyguluyor; ama devlet ne kadar çok adam öldürürse öldürsün, "hiç kimsenin toprağı"na dönüşen sokaklardaki çatışmalar katlanarak artıyor.

İktidar yararsız otları tekrar tekrar biçiyor ama kendi hayatına kastetmeden köküne saldıramıyor. Suçlu mahkûm ediliyor ama onu üreten makine değil; tıpkı uyuşturucu kullanıcısının mahkûm edilip, kimyasal avuntu ve kaçış yanılsaması ihtiyacı yaratan hayat biçiminin mahkûm edilememesi gibi. Her seferinde daha çok insanı sokaklara ve cezaevlerine gönderen ve her seferinde daha çok umutsuzluk ve öfke üreten bir sosyal düzen, sorumluluğu üstünden böyle atıyor. Yasalar örümcek ağı gibidir, sinekleri ve diğer küçük böcekleri yakalamak için yapılmıştır, ama büyük kan emicilerin yolunu kesemez, diye belirtiyor Daniel Drew. Yüzyılı aşkın süre önce şair José Hernández, yasaları, kendisini kullanana asla saldırmayan bir bıçakla karşılaştırmıştı. Ama resmi konuşmalarda yalnızca paçayı sıyıramayan mutsuzlar için değil de herkes içinmiş gibi söz ediliyor yasalardan. Yoksul suçlular filmin kötü adamları, zengin suçlular senaryoyu yazıyor ve oyuncuları yönetiyor.

Eduardo Galeano, Tepetaklak (Tersine Dünya Okulu), Sel Yayınları, S.97-98

Çeviri: Bülent Kale



31 Mayıs 2026 Pazar

Büyüklük

        "Dünyayı kim yarattı peki
            Biz yarattık sersem, biz tuğla işçileri" *

Ay büyüyor
Geçiyor zaman

Geçtim oturdum bir krater yamacına
bakıp sonsuz karanlığına evrenin
Ay'dan dünyanın doğuşunu izledim

Sen mavi gezegen
      yalanlar yumağı
Sen karnı şişkin aç
Sen korkaklar ve cesurlar ülkesi
Sen varyemez
Sen yerden göğe cömert
Sen savaşlar müzesi
        kan kazanı
Sen kendi kaşiflerini yiyen obur
Sen yemeyip yedirmek
        giymeyip giydirmek
Sen dolap beygiri
        can pazarı
        ekmek parası
Sen çocukların topacı
Sen mavi bilye
        Bakırdan
        Tunçtan
        Demirden
        Ateşten
        Topraktan ve sudan
        Zaferler anıtı
Sen katillerin ve ölülerin rahmi
Sen inançlar uyduran son tapınak
Sen bebeler beşiği
        hiç uğruna öldürümler sergisi
        onur adına düellolar meydanı
Sen çitlerle bölünmüş büyük tarla
Sen geyiklerin ve kanatlı karıncaların
        çektiği balkabağı
Sen mücadele alanı
        sömürülen emek
Sen kavganın yumruğu
        yüz sürülen yatak
Sen umutlar doğuran
        üstünde koşulan çayır
Sen aşkın kucağı
        düşünmenin ve felsefenin vatanı
Sen yaratan büyülü küre
Sen nötron ve protondan olma
Sen kendini aşan merak
Sen
insanlar yurdu
Sen
ey görkemli iyimserlik.

(*) Eduardo Galeano, Kucaklaşmanın Kitabı, Can Yay.

Ağustos 2009, Girne

Baha Çıtakoğlu, Yeni Gökler Bekler Seni, İnsancıl Yayınları, S.134-135

Resim: dijital illüstrasyon





25 Şubat 2025 Salı

Susan Dağ

Sömürge döneminde, Potosí'deki Cerro Rico çok fazla gümüş ve çok fazla dul üretti. 

Avrupa iki yüz yıl boyunca Amerika'nın bu buzlu yükseltilerinde Hıristiyan ve Batılı bir tören kutladı: Çıkarılan gümüşe karşılık her gün ve her gece dağa insan eti verdi.

Tünellerin ağızlarından giren her on yerliden yedisi çıkmıyordu. Hâlâ katliam olarak adlandırılamayan bu katliam, yine bu adla anılmayan kapitalizmin gelişimi Avrupa'da mümkün olabilsin diye Bolivya'da gerçekleşti.

Bugün Cerro Rico oyuk bir dağ. Bütün gümüşü bir hoşçakal bile demeden uzaklara gitti.

Yerli dilinde, Potosí, yani Potojsi, gürleyen patlayan anlamına geliyor; çünkü, diyor rivayet, eski zamanlarda tepenin canı yandığında gürlerdi. Şimdi içi boş; susuyor.

Eduardo Galeano, Zamanın Ağızları, Sel Yayınları, S.129

Çeviren: Bülent Kale



3 Şubat 2025 Pazartesi

Homeros

Ne bir şey vardı, ne de hiç kimse. Hayaletler bile yoktu. Sadece dilsiz taşlar ve kalıntıların arasında otlayacak yeşillik arayan koyun vardı.

Ancak kör ozan artık orada bulunmayan büyük şehri görmeyi başardı. Onun surlarla çevrili olup körfezin üzerindeki tepede yükseldiğini gördü ve onu yerle bir etmiş olan savaşın naralarını ve kılıç şakırtılarını duydu.

Ve bunları bir şarkıyla dile getirdi. Bu Truva'nın yeniden kuruluşu oldu. Truva, yok oluşunun üzerinden dört buçuk asır geçtikten sonra, Homeros'un sözleriyle hayat bulup yeniden doğdu. Ve unutulmaya mahkum olan Truva Savaşı bütün savaşların en ünlüsüne dönüştü.

Tarihçiler onun bir ticaret savaşı olduğunu söylüyorlar. Truvalılar Karadeniz'e doğru açılan geçidi kapatmışlardı ve buradan geçiş için çok paralar alıyorlardı. Yunanlılar Truva'yı Çanakkale Boğazı'ndan Doğu'ya doğru giden bir yol açmak için yakıp yıktılar. Zaten dünya tarihindeki bütün -ya da neredeyse bütün- savaşların nedeni ticaridir. O halde kendine özgü çok az bir özelliği olan bu savaşı hatırlanmaya değer kılan ne? Truva'nın taşları doğal süreçlerini tamamlayarak tamamen kuma dönüşmek üzereydiler ki Homeros onları gördü ve dinledi.

Onun söylediği şarkılar sadece bir hayal ürünü müydü acaba?

Bir kuğu yumurtasından doğmuş olan Kraliçe Helena'yı kurtarmak üzere oluşturulan bin iki yüz gemilik donanma sadece bir hayal ürünü müydü?

Akhilleus'un, mağlup ettiği rakibi Hektor'u atların çektiği bir arabanın arkasına bağlayıp kuşatma altındaki kentin surlarının etrafında defalarca dolaştırdığını Homeros mu uydurdu?

Peki, Paris kaybetmek üzereyken Afrodit'in onu sihirli bir sis tabakasına sararak kurtarması, bir sanrının ya da sarhoşluğun eseri olmuş olamaz mı?

Peki Apollon'un öldürücü okunu Akhilleus'un topuğuna nişanlaması?

Truva'ları kandıran devasa tahta atın yaratıcısı -diğer adı İlyada olan- Odysseus destanları mıdır acaba?

On yıl süren bu savaştan karısı tarafından banyoda öldürülsün diye dönen muzaffer Agamemnon'un sonu ne kadar gerçektir?

Bize son derece kıskanç, intikamcı, hain gözüken bu kadınlar ve bu erkekler, bu tanrıçalar ve bu tanrılar, var oldular mı acaba?

Kim bilir, hiç var oldular mı?

Emin olduğumuz tek gerçek var olmayı bugün hala sürdürdükleri.

Eduardo Galeano, Aynalar, Sel yayınları, S.53-54

Çeviri: Süleyman Doğru



24 Temmuz 2024 Çarşamba

Kitap: Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri

(...) 

Kenar mahallelerin birindeki bir depoda gizlenmiş, Guetemala polisinin en çok aradığı adamı bekliyordum. Adı Ruano Pinzon'du ve o da askeri polisti ya da bir zamanlar öyleydi.
   
"Şu duvarı görüyor musun? Hadi atla. Yapabilecek misin?"

Boynumu eğdim. Deponun arkasındaki duvar hiç bitmeyecekmişçesine yükseliyordu.

    “Hayır” dedim.
    “Ama gelirlerse atlarsın değil mi?”

Atlamaktan başka çarem yoktu. Eğer gelirlerse uçabilirdim. Panik, herhangi birisini olimpiyat şampiyonu bile yapar.

Ama gelmediler. O gece, Ruano Pinzon'la uzun uzun konuştum. Siyah deriden bir montu vardı üstünde. Sinirli gözleri, dans edercesine fıldır fıldır dönüyordu. Ruano Pinzon bir asker kaçağıydı.
    
Seçimlerin arifesinde kaybolan yirmi politik liderin katliamının hayatta olan tek görgü tanığıydı hâlâ.

Olay, Matamoros kışlasında gerçekleşmişti. Ruano Pinzon, ağır ve büyük çantaları kamyonetlere taşıyan dört inzibattan biriydi. Çanta saplarının kan içinde olduğu dikkatini çekmişti. Daha sonra bavullar, Aurora havaalanında, Hava Kuvvetlerine ait bir "500" uçağına yüklenip Pasifik'e atılmıştı.

Daha önce, onları dövülmekten mahvolmuş bir durumda karargâha getirildiklerini ve operasyonun başında savunma bakanının bulunduğunu görmüştü.

Cesetleri yükleyen dört adamdan hayatta kalan yalnızca Ruano Pinzon'du. Bunlardan birinin La Posada pansiyonunda, uyurken hançerle göğsü deşilmiş, öbürü Zacapa'da bir kantinde sırtından kurşunlanmış ve sonuncusu ise merkez istasyonun arkasındaki barda kalbura çevrilmişti.

Eduardo Galeano, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, S.21, Alan Yayıncılık



30 Mart 2011 Çarşamba

Tersine Dünya Okulu - Dil / 3

Viktoryen Çağ'da evli olmayan hanımların önünde pantolonlardan bahsedemezdiniz. Bugün de kamuoyu önünde bazı şeyleri söylemek iyi karşılanmaz:

Kapitalizm sahne ismi olarak pazar ekonomisini kullanıyor;
Emperyalizme küreselleşme deniyor,
Emperyalizmin kurbanlarına gelişmekte olan ülkeler deniyor, cücelere çocuk demek gibi bir şey bu;
Oportunizm pragmatizm oldu;
İhanetin adı realizm;
Yoksullara yoksun, dar gelirli ya da kıt kaynaklı insanlar deniyor;
Yoksul çocukların eğitim sistemi tarafından dışlanması eğitimi yarıda bırakma adı altında tanıtılıyor; Patronun, işçinin tazminatsız ve açıklamasız işine son verme hakkına emek piyasası esnekliği deniyor;
Resmi dil, kadın haklarını azınlık hakları arasında tanıyor, insanlığın yarısını oluşturan erkekler çoğunlukmuş gibi;
Askeri diktatörlük yerine süreç deniyor;
İşkenceye, yasadışı baskı ya da fiziksel ve psikolojik baskı deniyor;
Hırsızlar iyi bir aileden olunca, kleptoman oluyor;
Kamu kaynaklarının çürümüş bir politika tarafından boşaltılmasının adı yasadışı servet edinme oluyor; Otomobillerin işlediği suçlara kaza deniyor;
Kör yerine görme engelli deniyor;
Zenci, renkli insan oluyor;
Uzun ve acılı hastalık dendiğinde kanser ya da AIDS olarak okunmalı;
Ani ölüm, kalp krizi anlamına geliyor;
Asla ölüm denmez, fiziksel kayıp;
Askeri operasyonlarda yok edilen insanlar da ölü değildir, çatışmada ölenler zayidir, sivillerse kayıplardır;
1995'te Fransa Güney Pasifik'te nükleer denemeler yaparken Fransız büyükelçisi Yeni Zelanda'da açıkladı: 'Bu bomba kelimesi hoşuma gitmiyor. Bomba değil bunlar. Bunlar patlayan mekanizmalar';
Kolombiya'da askerin himayesi altında insanları öldüren bazı grupların adı Ortak Yaşam;
Şili diktatörlüğündeki toplama kamplarından birinin adı Haysiyet'ti, Uruguay diktatörlüğünün en büyük cezaevinin adı Özgürlük;
1997'de Chiapas'ta Acteal Köyü'nün kilisesinde dua ederken tamamı çocuk ve kadın kırk beş köylüyü arkadan makineli tüfekle tarayan yarı askeri örgütün adı Barış ve Adalet'ti.

Eduardo Galeano, Tepetaklak (Tersine Dünya Okulu - Dil / 3), Çitlembik Yayınları

Çeviri: Bülent Kale

İzleyiciler