Cevat Çapan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cevat Çapan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2026 Cumartesi

Vanya Dayı

Önsöz

Modern tiyatronun Ibsen ve Strindberg’le kurucu temsilcilerinden biri olan Çehov, Martı, Vanya Dayı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi adlı oyunları Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Konstantin Stanislavski yönetiminde sahnelenmeden önce oyun yazarı olarak önemi anlaşılmış biri değildi. Daha çok kısa öykü türündeki başarılı ürünleriyle olgunluk döneminde yaygın bir üne kavuşmuş, Bunin, Şalyapin, Tolstoy ve Gorki gibi önemli yazar ve sanatçıların dostu, Rus Akademisi’nin saygın bir üyesiydi.

Özgürlüğüne kavuşmuş bir serfin torunu ve küçük bir taşra bakkalının oğlu olan Anton Pavloviç Çehov, 1860’ta Azak Denizi kıyısında bir liman kenti olan Taganrog’da doğdu, aynı kentin lisesinde okurken taşra hayatının izlenimleriyle ilgili yazılarını ve kısa öykülerini gazetelerde ve dergilerde yayımlamaya başladı. Babası 1876’da iflas edince aile Moskova’ya taşındı, fakat Anton liseyi bitirinceye kadar Taganrog’da kaldı. Verdiği özel derslerden ve yazılarından elde ettiği telif ücretleriyle Moskova’ya giden ailesine destek oldu. Liseyi bitirince o da Moskova’ya giderek üniversitenin tıp fakültesine girdi ve mezun olunca doktor olarak çalışmaya başladı. Ancak ona gelen hastaların çoğunun yoksul olması yüzünden geçimini gene öğrencilik yıllarında olduğu gibi yazılarından kazandığı parayla sağlayabiliyordu.

Devrim öncesi Rusya’nın çöküntü havası, çocukluk yıllarının güçlükleri, taşra hayatının sıkıntıları ve insanın sınırsız yalnızlığı gerçeğini çok erken yaşta anlamasına karşın, kendine özgü iyimserliği, mizah duygusu, insan sevgisi ve anlayışı onun gösterişsiz bir anlatım ve ölçülü bir ses tonuyla yaşadığı dünyayı yazılarında yansıtmasının belirgin özellikleriydi. Yazarlığının ne denli başarılı bulunduğunu 1883’te St. Petersburg’a gittiğinde orada yayımlanan Oskolski gazetesinin yönetmeni Nikolay Leykin’le tanışınca öğrendi. Çehov, Novoye Vremya (Yeni Zamanlar) dergisinin yönetmeni A. S. Suvorin’le de orada tanıştı ve onunla ömür boyu sürecek bir dostluk kurdu. O dönemde yazdığı Prişibeyev Çavuş, Avcı ve Acı gibi önemli öyküleri de daha yüksek bir telif ücretiyle Yeni Zamanlar’da yayımlandı. 1888’de Bozkır adlı uzun öyküsü aylık Severni Vesnik dergisinde yayımlanınca ünü daha da yaygınlaştı. Çehov bu dönemde yazdığı öykülerini Çeşitli Öyküler, Masum Konuşmalar, Alacakaranlıkta başlıkları altında topladı. Alacakaranlıkta kitabı 1887’de Rus Akademisi’nin Puşkin ödülünü kazandı. 1898’de Rus Akademisi’ne seçilen Çehov, 1900’de Gorki’nin akademiye girmesini Çar’ın onaylamaması üzerine akademiden istifa etti.

1890’da Sibirya’ya ve Sahalin adasına yaptığı yolculukta kürek mahkûmlarının çok kötü koşullar altında çalışmalarını ele alarak yazdığı Sahalin kitabında önerdiği reformlarla toplumsal sorunlara ne kadar duyarlı olduğunu gösterdi. Rusya’daki insanların yaşama ve çalışma koşullarının düzeltilmesi konusunda bir şeyler yapılması gerektiği inancını her fırsatta dile getirdi. Bu inançla dünyayı daha iyi tanımak için Suvorin’le 1891’de bir Avrupa gezisine çıktı, altı hafta sonra sıkılarak Rusya’ya döndü. 1897’de sağlık nedenleri yüzünden kışı geçirmek üzere Nice’e giden Çehov o günlerde Fransa’da büyük gürültülere yol açan Dreyfus davasını da yakından izledi. Zola’ya ve Fransız aydınlarına büyük hayranlık duydu.

Çehov 1882’de Moskova yakınlarında Melikovo’da bir çiftlik almış ve ailesiyle oraya yerleşmişti. Bir süre sonra o çevrede kolera salgını başlayınca, yeniden doktorluğa döndü ve çok sayıda köylünün yardımına koştu. Melikovo’da yaşadığı yıllar yazarlık hayatı bakımından verimli geçtiyse de sağlığının kötüleşmesi yüzünden kışlarını Yalta’da geçirmeye başladı. Bu arada yazdığı Martı adlı oyunu St. Petersburg’da Aleksandrinski Tiyatrosu’nda 1896’da sahnelendiğinde eleştirmenlerin olumsuz değerlendirmeleriyle karşılandı. Bu başarısızlık üzerine yeniden öykü yazarlığına döndüyse de 1898’de Nemiroviç Dançenko’yla Konstantin Stanislavski’nin kurdukları Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Stanislavski’nin yönetiminde Martı yeniden sahnelendi ve büyük başarı kazandı.

Çehov öğrencilik yıllarında da kısa oyunlar yazmayı denemişti. Bu kısa oyunlarla birlikte 1878’de yazdığı “Babasızlar” diye anılan, gerçekte adı konmamış ve yayımlanmamış bir oyunu vardı. Öldükten sonra ortaya çıkan ve Çehov’un dağınık, fazla uzun ve utanabileceği bir deneme olarak gördüğü bu oyun 1923’te basıldı ve Çehov’un önemli bir oyun yazarı olduğuna inanan birçok tiyatro insanı tarafından elden geçirilip oynanabilir biçim verilerek Platonov adıyla ya da Wild Honey (Deli Bal) adıyla uyarlanarak Rusya’da ve dünyanın birçok yerlerinde sahnelendi. Oyun yazarlığının olgunluk dönemi öncesi yazdığı Tütünün Zararları (1886), Kuğunun Şarkısı (1887), Ayı (1888), Bir Evlenme Teklifi (1888-1889), Düğün (1889), Tatyana Repina (1889) gibi tek perdelik oyunları ya kendi kısa öykülerinden uyarlamalar ya da o dönemin geleneksel Fransız farslarından esinlenerek yazılmış ve özellikle amatör tiyatro toplulukları tarafından sık sık sahnelenen, konuları ve diyalogları tazeliğini koruyan örnekler olarak anılmalıdır. Gene aynı dönemde yazdığı İvanov (1887) ve Orman Cini (1889) oyunları ise onun geleneksel oyun yöntemiyle yazdığı, olay örgülerinde yer yer melodram ve fars özellikleri taşıyan, kendisinin de çok başarılı bulmadığı yapıtlardır. Bunun bir kanıtı da Orman Cini’nin başarısızlığının anlaşılması üzerine, neredeyse on yıl aradan sonra, aynı konuyu Vanya Dayı adıyla yeniden yazmasıdır. Bu yeni uyarlamada dört perdelik bir komedi olarak tanımladığı önceki oyunun 13 kişiden oluşan kadrosunu daraltarak yarı yarıya indirdi. Orman Cini’nde de olay Vanya Dayı’da olduğu gibi Profesör Serebryakov’un taşrada, kırsal bölgedeki malikânesinde geçer. Bu çiftlik evi ona ilk karısından kalmıştır. Evin ipotek borcunu ödemek için de ilk karısının kardeşi Voyniçki (Vanya) yıllarca çalışmıştır. Serebryakov’la 27 yaşındaki kendinden oldukça genç karısı Yelena’nın oraya yerleşmeye gelişleri çiftlik çevresindeki komşuların da tekdüze ve sıkıcı taşra hayatının canlanmasına yol açar.

Çehov’un daha önce yazdığı oyuna “Orman Cini” adını vermesinin nedeni o oyunda asıl önemli oyun kişisini Doktor Khrusçof olarak düşünmesinden kaynaklanmış olabilir. Bu oyunun komik özelliklerinin oyun kişileri arasındaki geleneksel Fransız oyunlarının aşk üçgenlerine benzemesi ve Khrusçof’un Yelena’ya duyduğu tutkunun oyunun çarpıcı bir olayı olarak öne çıkması da bunun bir göstergesi olabilir. Orman Cini’nde alışılagelmiş farslarda rastlanan yarım kalmış ilişkilerin mutlu sonla sonuçlanmasına karşın, 3. perdede Serebryakov’un çiftliği satma kararını açıklaması, bu arada onu uzun süre değerli bir “entelektüel” sayan Voyniçki’nin gerçekte profesörün tam bir şarlatan olduğunu anlaması ve tanıdığından beri Yelena’ya olan aşkı yüzünden hayal kırıklığı içinde intihar etmesi bu komik oyunun melodramatik doruk noktası olarak seyirciyi şaşırtır.

Nitekim aynı konuyu ustalık döneminde yeniden ele aldığında Çehov yeni bir dramatik teknik kullanır. Eleştirmenlerin genellikle “iç eylem” ya da “dolaylı eylem” dedikleri bu teknikle yazılan ilk Çehov oyunu Martı’dır. Martı’da ve onu izleyen Vanya Dayı’da toprak sahibi, iyi eğitim görmüş birtakım insanların amaçsız, sıkıntılı bir aylaklık içinde yaşayışlarını gerçekçi bir açıdan ele alır. Bu insanların hayatlarının durağanlığını, davranışlarının ve kişiliklerinin saçmalığını gözlem gücünün ustalığıyla öyle inandırıcı bir dille canlandırır ki, seyirciler çoğu zaman bu oyunlardaki acıklı durumları gözyaşları içinde seyreder. Oysa Çehov Martı ve Vişne Bahçesi oyunlarını komedi olarak, Vanya Dayı’yı da taşra hayatından sahneler olarak tanımlamıştır. Hatta eleştirmenlerin birbiriyle tutarsız değerlendirmeleri üzerine şöyle bir açıklama yapmayı da gerekli görmüştür:

“İnsanlara, şu halinize bakın. Ne kadar kötü yaşadığınızı, ne kadar sıkıcı olduğunuzu görün. Önemli olan insanların bu gerçeği anlamasıdır. Bunu anlarlarsa, kendileri için kesinlikle yeni ve daha güzel bir hayat yaratabilirler.”

Çehov’un son dört büyük oyununda kullandığı ve tiyatro tarihçilerinin “iç eylem” diye tanımladıkları dramatik yönteme göre, bu oyunlarda olayların akışı sahnede çarpıcı dramatik eylem yerine, hiçbir şey yapmadan yaşıyormuş gibi davranan birtakım insanların bir araya gelmeleri, belli bir amaç gütmeyen, aralarında ilgi olmayan kopuk cümlelerle konuşmaları Çehov’un yansıtmak istediği gerçekliği yoğun bir biçimde dile getirir. Olayları açıkça sahnede göstermek yerine sahne dışında geçen olayların sahnedeki kişilerin tepkilerini göstermek, seyircilerin oyun kişilerinin gerçek kimliklerini görmelerini sağlar. Oyun kişilerinin kendi aralarında konuşurlarken bile sanki kendi kendilerine konuşuyor olmaları ve böylece içlerinden geçenleri dışa vurmaları da bu “iç eylem” tekniğinin bir özelliğidir.

Çehov’un Orman Cini oyununu Vanya Dayı’ya dönüştürürken “dış eylem” ya da “dolaysız eylem” tekniği yerine “iç eylem” tekniğini benimsemesi olumlu sonuç vermiş, eleştirmenler ve seyirciler tarafından da başarılı bir oyun olarak değerlendirilmişti. Ancak Vanya Dayı’nın konusunun ne olduğu konusunda tam bir anlaşmaya varılamamıştır. Bazı eleştirmenlere göre Çehov bu oyununda 19. yüzyıl sonu Rusyasının sosyo-ekonomik sorunlarını ele almıştır, bazı eleştirmenlerse özellikle sorumlu görevlerdeki yöneticilerin ve toprak sahibi sınıfın aylak ve amaçsız insanlarının iç dünyaları ve psikolojik sorunları üzerinde durmuştur. Bu anlamda en yaygın görüş şudur: Rusya’da taşrada yaşayan sıradan insanların çoğu gerçekliğin güçlükleri karşısında boşuna çabalarla çileli bir hayat yaşarlar ve sorunlarından kaçmak için bahaneler yaratırlar.

Bu kaçış özleminin en önemli nedenlerinden biri gerçekler karşısında kendilerini kapalı bir dünyaya hapsedilmiş insanlar olarak hissetmeleridir. Oyunun kahramanlarından açıkça en aylak olan Yelena’nın bir kuş olup özgürlüğe uçmak istemesi bu yüzdendir. Vanya ile Sonya’nın da çalıştıkları odanın dağınık eşyasından, kitap ve kâğıt yığınından kaçıp kurtulmak için kendilerini işe vermesi, Astrov’un ormanları ağaç dikerek geliştirme ve ekoloji tutkusuyla aşırı çalışması ve sıkıntıdan kurtulmak için içkiden medet umması da gerçeklikten bir çeşit kaçma yoludur. İçki Vanya için de bir kaçış bahanesidir. Ayrıca, Astrov’un Yelana’nın çekiciliğine kendini kaptırıp onunla bir aşk ilişkisi kurmaya kalkışması, Vanya’nın da hiçbir şansı olmadığını bile bile Yelena’ya aşk ilan etme fantezisi, belli bir anlamda gerçeklikten kaçış girişimleri olarak düşünülebilir. Sonya ile oyunun daha az önemli kişilerinden Marina’nın dine sığınmaları, ölümün bile hayatın acılarından kurtulmanın bir sonucu olacağını düşünmeleri, böyle yorumlanabilir.

Çehov, olgunluk dönemi oyunlarında, dramatik açıdan işlevi olmayan hiçbir öğeye yer vermemeye özen gösteriyordu. Sözgelimi, herhangi bir oyunda bir silah varsa, o silah kesinlikle patlamalıydı. Ancak bu gösterişli melodramatik eylem sahnede değil, sahne dışında gerçekleşmeliydi. Bu son oyunlarında ilk oyunlarının göz alıcı renklerinin soluklaştığına, her şeyin daha ölçülü bir anlayışla kullanıldığına da tanık oluruz. Oyun kişileri, insanlar gerçek hayatta birbirlerine nasıl davranırlar, birbirleriyle nasıl konuşurlarsa, tıpkı onlar gibi gerçekliği yeniden yaratma ve dile getirme çabasıyla tasarlanmış gibiydi. Böyle bir malzeme Moskova Sanat Tiyatrosu kurucusu Stanislavski’nin Çehov’un son dönem oyunlarını yönetirken oluşturduğu bir “Sistem”e dönüştü ve dünyanın birçok ülkesinde 20. yüzyılın oyunculuk yöntemi olarak benimsendi.

Vanya Dayı, Çehov’un olgunluk döneminin öbür oyunları Martı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi gibi insan olmanın, günümüz dünyasının gerçeklerini hem sosyolojik hem de psikolojik açıdan anlamanın, sevginin ve nefretin yarattığı çelişkilere karşın çalışmaya ve geleceğe güvenmenin bir belgesi olarak değerlendirilebilir.

Cevat Çapan

Anton Çehov, Vanya Dayı, Yapı Kredi Yayınları, Çeviren: Behçet Necatigil

Dört Perdelik Tiyatro Eseri




14 Haziran 2025 Cumartesi

Deniz Suyu Türküsü

Deniz 
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten
dudakları gök.

"Ne satarsın, deli kız,
rüzgârda memelerin?"

"Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Ne taşırsın, kara oğlan,
kanınla karıştırıp?"

"Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Bu tuzlu gözyaşları, ana,
nerden gelirler?"

"Ağlarım suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Bu derin sızı, gönül,
nerden doğdu oy?"

"Ne acıymış, ne acı
suları denizlerin!"

Deniz 
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten,
dudakları gök.

Federico Garcia Lorca,   Çeviri: Cevat Çapan

Fotoğraf: Füsun Ürkün


5 Şubat 2025 Çarşamba

Haikular

Gördüm yüzünü
Terk edilmiş yaşlı kadının
Ay tek tesellisi.

Sallanıp durur
sarmaşıkların sardığı köprü
Hayatımız gibi.

Donmuş pirinç tarlalarında
Yavaşça ilerlerken ben
Sürünür gölgem.

Denizler kararır
Ve yaban ördeğinin kederli ağlayışı
Dönüşür soluk beyaza.

Kış yağmurları
Maymun bile
Yağmurluk arıyor.

Şu büyük meşe ağacı
Açan çiçeklere kayıtsız
Daha soylu.

Matsuo Başo (1644 - 1694)

Çeviri: Cevat Çapan



6 Ekim 2024 Pazar

Matilde'ye Sone

Seni sevdiğimi bil ve sevmediğimi
mademki hayatta olmanın iki yüzü var
söz bir kanadıdır sessizliğin mademki
ve mademki ateştir soğuğun yarısı da.

Sevmeye başlamak için sevdim seni
Sonsuzluğa dek sürsün diye
Ve hiç bitmesin diye sana aşkım
bu yüzden seni sevmiyorum şimdi.

Seni hem seviyor hem sevmiyorum, bu sanki
iki elimle birden tutmak gibi
mutluluk ya da mutsuzluk anahtarını ya da belirsiz bir kaderi.

İki varlığı var aşkımın sevmek için seni.
Bu yüzden severken sevmiyorum seni
bu yüzden sevmezken seviyorum seni.

Pablo Neruda   Çeviri: Metin Cengiz

.............................................................

Seni sevdiğimi göreceksin sevmediğim zaman,
çünkü iki yüzüyle karşına çıkar hayat.
Bir sözcük sessizliğin kanadı olur bakarsın,
ateş de pay alır kendine soğuktan.

Seni sevmeye başlamak için seviyorum seni,
sana olan sevgimi sonsuzlaştıracak
bir yolculuğa yeniden başlamak için:
bu yüzden şimdilik sevmiyorum seni.

Sanki ellerindeymiş gibi mutluluğun
ve hüzün dolu belirsiz bir yarının anahtarları
hem seviyorum, hem de sevmiyorum seni.

Sevgimin iki canı var seni sevmeye.
Bu yüzden sevmezken seviyorum seni
ve bu yüzden severken seviyorum seni.

Pablo Neruda   Çeviri: Cevat Çapan


17 Ağustos 2024 Cumartesi

Gün Ağarırken Siperlerde

Karanlık eriyip gidiyor - 
Zaman hep o tekinsiz zaman. 
Sadece bir canlı varlık sıçrıyor elinden -  
Garip alaycı bir fare - 
Kulağıma takmak için 
Bir gelincik koparırken siperden. 
Hey gidi garip farecik - vururlardı seni de 
Bilseler böyle ırk ayrımı gözetmediğini 
Şimdi dokundun ya şu İngiliz eline, 
Aynı şeyi bir Alman'a da yaparsın kuşkusuz -  
Çok geçmeden canın çeker de geçersen 
Aramızda uyuyan çayırları. 
İçinden gülüyorsundur giderken 
Baktıkça o delikanlılara: 
Sırım gibi, korkusuz bakışlı, 
Senden daha az yaşama şansı olan 
Ve ölümün keyfine bırakılmış, 
Uzanıp sere serpe toprağın bağrına 
Fransa' nın delik deşik edilmiş ovalarında. 
Nedir gözlerimizde gördüğün 
Çelikle alevin gürlemesinde 
Şu dingin havanın içinde? 
Nasıl bir çırpınış - hangi korkulu yürek? 
Gelincikler ki - kökleri insan damarlarında- 
Soluyorlar, durmadan solup düşüyorlar; 
Oysa güvenlik içinde benim gelincik 
Kulağımın ardında, 
Yalnız tozlanmış biraz. 

Isaac Rosenberg

Çeviri: Cevat Çapan



7 Aralık 2023 Perşembe

İç Savaşta Ölen Kuzeyli Askerler İçin

  'Relinquunt-Omnia Servare Rem Publicam.'

Eski Güney Boston Akvaryumu bir kar çölünde
yükseliyor şimdi. kırık pencerelerine tahta çakılmış.
Tunçtan pullarının yarısı dökülmüş balık biçimli
rüzgârgülünün.
Saydam su depoları kupkuru.

Bir zamanlar salyangoz gibi burnumu sürterdim o camlara;
elim karıncalanırdı
ürkek, uysal balıkların
burunlarından çıkan kabarcıkları patlatmak için.

Elim geri çekiliyor şimdi. Sık sık içimi çekiyorum
balıklarla sürüngenlerin derin karanlık bitkisel
dünyalarını düşünüp. Geçen Mart bir sabah,
Boston Parkının dikenli tel gerili, galvaniz

parmaklığına yaslandım. Kafeslerinin gerisinde,
sarı aygır gibi istimli kazar-atarlar homurdanıyorlardı
kaldırıp atarken tonlarca otla küspeyi
yeraltı garajlarını oymak için.

Otoparklar kamu malı kum yığınları gibi
çoğalıyor Boston'un göbeğinde.
Turuncu bir kuşak, Püriten-kabağı rengindeki
taban tahtaları destekliyor kazının sarsıntısıyla

titreyen Hükümet Konağını, ve onunla yüz yüze,
yapılan garajın depremine karşı payandalarla destekli
St.Gauden'in İç Savaş Anıtı: Albay Shaw ile süzgün yüzlü
zenci piyadelerini gösteren duvar kabartması.

Boston'a girdikten iki ay sonra
yarısı ölmüş alayın;
onlar için dikilen bu anıtta,
William James nerdeyse işitebiliyordu tunçtan zencilerin
soluk aldıklarını.

Şehrin boğazına bir kılçık gibi
takılıyor anıtları.
Bir pusulanın iğnesi kadar ince
anıttaki albay.

Öfkeli bir çit kuşunun dikkati,
bir tazının uysal gerginliği var görünüşünde;
sanki çekiniyor eğlenmekten
ve can atıyor yalnız kalmaya.

O şimdi erişilmez bir yerde. Mutluluğu içinde
yaşamayı seçip ölebilme gibi insana özgü o güzel gücün - 
götürürken o kara askerlerini ölüme,
beli bükülmez elbet.

Binlerce New England kasabasının çayırlarında,
koruyor o eski beyaz kiliseler içten ve dağınık
isyancılıklarını; yıpranmış bayraklar örtüyor
Büyük Cumhuriyet Ordusunun mezarlarını.

Soyut Kuzeyli Askerin taştan yontuları
daha da incelip gençleşiyorlar her yıl - 
tüfeklerine dayanmış ince belli askerler
düşüncelere dalıyorlar, uykuya bulanmış saçları
sakalları...

Oğlunun 'zencileri'yle birlikte atıldığı
ve kaybolduğu çukurdan başka
bir anıt istemiyordu
Shaw'un babası.

O çukur şimdi daha yakın.
Geçen savaş için anıt dikilmemiş burda;
Boylston Caddesinde, camekâna konmuş bir resim
Hiroşima'daki patlamayı gösteriyor,

patlamadan zarar görmeyen Mosler marka bir kasa üzerinde,
'Yüzyılların Kayası' diye reklamını yaparak.
Uzay daha yakın şimdi bize. Çökünce televizyonumun önüne,
balonlar gibi yükseliyor küçük zenci öğrencilerin kavruk 
yüzleri.

Albay Shaw
binmiş su kabarcığına gidiyor,
kabarcığın patlayacağı
o mutlu ânı bekliyor.

Gözden kayboluyor Akvaryum. Her yerde,
dev yüzgeçli arabalar balık gibi burunlarıyla ilerliyorlar;
yağlanmış gibi kayıp gidiyor
yabanıl bir rezillik.
Robert Lowell
Çeviri: Cevat Çapan 


7 Mart 2021 Pazar

Çılgın Nar Ağacı

Kıbleden esen yelin kemerler arasında ıslık çaldığı
Bu beyaz avlularda, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı
Nar dolu kahkahalar atarak aydınlıkta sıçrayan
Rüzgârın inadıyla, fısıltıyla; söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Şafakta yeşeren yapraklarının ışıltısıyla
Bir zafer sevincinin renklerini coşturan?

Çayırda çıplak kızlar sarışın kollarıyla
Yeşil yoncaları biçmek için uyandıklarında - 
Uykunun sınırlarında dolaşarak - söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
İçinin saflığıyla kızların yeşil sepetlerini ışığa
Ve adlarını kuş cıvıltılarına boğan, söyleyin,
O çılgın nar ağacı mı dünyanın bulutlu gökleriyle savaşan?

Kendini kıskançlıkla yedi tür tüyle süsleyip
Ölümsüz güneşin bin bir rengine büründüğü gün,
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Kaçmaya kalkan atın yüz kamçılı yelesine sarılan,
Hiç acınma, hiç yakınma bilmeden, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Ufuktan şimdi doğan bir umudu haykıran?
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, bize uzaktan
Serin alevli yaprakların mendilini sallayan,
Doğum sancısı içinde bin bir geminin,
Bin bir kere yükselip alçalan dalgaları
Bilinmedik kıyılara uzanan bir denizdeymiş gibi,
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, havanın saydamlığında donanıp gıcırdayan?

Başı taa havalarda, ışıyan ve övünen mor salkımlarla,
Tehlikelere açık, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Dünyanın orta yerinde şeytanın fırtınasını ışıkla parçalayan,
Ve günün, üzeri türkülerle işli sırmalı örtüsünü
Boydan boya yayan, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Günün ipek giysilerinden bir anda soyunup kurtulan?

Söyleyin, ilkin büzgülü etekleriyle Nisan'ın,
Sonra yaz şenliğinin ağustosböcekleriyle gülüp oynayan,
Öfkelenen, her türlü gözdağını kara kötülükten arıtıp
Güneşin kucağına esrik kuşlarını serpen,
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı bu, her şeyin,
En gizli düşlerimizin bile üstüne kanat geren?

Odisseus Elitis

Çeviri: Cevat Çapan
Resim: Hayal İrtegün (Tuval Üzerine Yağlıboya)

21 Temmuz 2015 Salı

İkimiz


El sıkıştığımız anda
Rüzgarın avuçlarımız arasında sıkıştığını duymadın
Belleğin kendini hazırlamasıydı bu aslında
Buluşmadan önceki ayrılıştı,duymadın...

Eksiksizdin sen;
Bütün çıplaklığına sarılmış,
Bir orman yangınındaki ağaçlar gibi
Onurlu ve korumasız...


Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan

İzleyiciler