"(...) Boğaziçi'nin serin rüzgârlarını içine çekti, vapurun yardığı sulardaki beyaz köpüklere daldı, denize değer gibi uçan yelkovan kuşlarından gözünü alamadı, kaleleri, hisarları, sarayları, kiliseleri ve camileri seyretti. Boğaziçi korularının nefis görüntüsü içini bir hoş yaptı. Çocuk gibi olmuştu, heyecanlıydı, yüreği yüreğine sığmıyordu.
Boğazın pırıltılı sularını bir baştan öbür başa yıldırım gibi geçen kuşları ne kadar özlemiş olduğunu fark etti. Anneannesi çocukluğunda ona bu kuşların, Boğaz'da yaşayıp ölmüş kişilerin ruhları olduğunu anlatmıştı. Buradan ayrılmak istemedikleri için uçup duruyorlardı. Leyla da ömrü boyunca bu kuşları seyretmiş ve her birini ailesinin ölmüş mensuplarından biri olarak düşünmüştü. Küçük sürüler olarak uçanlar arasında dedesi, anneannesi, annesi, dayısı vardı. Tek başına uçan garip kuşlar ise ona, yirmili yaşlarındaki talihsiz İngiliz delikanlısını hatırlatıyordu. Kuşlar bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle evlerine dönmeye çalışıyor, bu yüzden Karadeniz'den Marmara'ya kadar Boğaz'ı yıldırım hızıyla turlayıp duruyorlardı.
Vapur, Bosnalı Abdullah Avni Paşa'nın yalısının önünden geçerken gözyaşlarına engel olamadı. Dedesinin evi, lacivert sulara vuran aksiyle bir gelin gibi önünde duruyordu. Gemilerin yarattığı dalgalar yalı rıhtımında beyaz köpükler yaratarak kırılıyor, bir martı yalının tam önünde suya dalıp dalıp çıkıyordu. Evde pek bir değişiklik yok gibiydi. Sanki biraz gayret etse pencereye gölgesi vuran Paşa Dedesini ve rıhtımda çay içen anneannesini görebilecekti. (...)"
Zülfü Livaneli, Leyla'nın Evi, Remzi Kitabevi, S.112
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder