(...) Acaba eceliyle mi öldü diye de düşünmekten kendimi alamıyordum. Ne yaptımsa, bu düşüncenin verdiği sıkıntı devam etti. Bu, öylesine can sıkan, inatçı bir düşünceydi ki ondan kurtulmak için, Uğultulu Tepeler'e gidip, ölene karşı yapılacak son görevleri yapmak istedim. Edgar Linton, izin vermek istemiyordu
ama ben, ölünün yanında bir tek dostunun bile bulunmadığını söyleyerek, acı acı yalvardım. Üstelik, eski Bey'imin aynı zamanda süt kardeşim olması dolayısıyla, benden hizmet beklemeye en az onun kadar hak kazandığını söyledim. Ayrıca Hareton'ın, şu yavrucuğun, Bey'in hanımının yeğeni olduğunu, daha yakın bir
akraba bulunmadığına göre de kendisinin, onun sorumluluğunu üstüne alması gerektiğini anlattım. Kalan malların durumunu öğrenmek, kaynının işleriyle ilgilenmek de ona düşüyordu. O günlerde Edgar Linton, böyle işlerle uğraşacak hâlde değildi. Onun için, bana da avukatıyla konuşmamı söyledi; en sonunda gitmeme de izin verdi. Onun avukatı, aynı zamanda Hindley Earnshaw'ın da
avukatıydı. Köye gidip avukata, benimle gelmesini söyledim. Adam başını salladı, Heathcliff’i kendi hâline bırakmanın doğru olacağını, işin aslı meydana çıkarılınca, Hareton'ın bir dilenciden farkının kalmayacağını belirtti. “Onun babası borç içinde öldü.” dedi, “Malların hepsi ipotekli. Vârisin yapabileceği en iyi iş, alacaklının
kalbinde, kendisine karşı bir ilgi uyandırmaya bakmaktır. Alacaklı, ancak bundan sonra ona acımayı düşünebilir.”
Uğultulu Tepeler'e varınca, her şeyin gerektiği şekilde yapılmasını sağlamak için geldiğimi söyledim. Yeteri kadar sıkışık durumda olan Joseph de benim geldiğimi görünce sevindi. Bay Heathcliff ise, benim istendiğimi pek sanmadığını, fakat istersem kalıp, cenaze işleriyle ilgilenebileceğimi söyledi.
“Doğrusunu istersen, bu sersemin cesedini törensiz mörensiz yol kavşağına gömüvermeli.” diyordu. “Dün akşamüzeri, yanından on dakika ayrılmıştım, bu süre içinde evin iki kapısını da içeriden sürgüleyivermiş, gece de kendini öldürmek için sabaha kadar içmiş olacak. Onun bu sabah beygir gibi horuldadığını duyunca, kapıyı
kırıp içeri girdik. Kanepenin üzerine boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Derisini yüzsen uyanamazdı. Ben de Kenneth'i çağırttım, geldi ama o zamana kadar da bu adam leş olmuştu. Ölmüş, soğumuş, kaskatı kesilmişti; onun için de ortalığı velveleye vermeye gerek kalmadığını sen de kabul edersin.” Yaşlı kâhya da onun bu sözlerini doğruladı ama şöyle de mırıldandı: “Ah, keşke doktoru çağırmaya kendi gitseydi. Ben Bey'e, ondan çok daha iyi bakardım. Ben gittiğimde, Bey daha ne ölmüştü ne de bir şey...” (...)
Emily Bronte, Uğultulu Tepeler, Can Yayınları, S.201,202
Çeviri: Naciye Akseki Öncül
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder