15 Ocak 2026 Perşembe

İnsanları Çocuklara Bölen Öfke

İnsanı çocuklara bölen öfke,
çocuğu eşit kuşlara bölen,
kuşu, küçük yumurtalara;
yoksulun öfkesi
bir zeytin taşır iki üzüme karşı.

Ağacı yapraklara bölen öfke,
yaprağı, eşit olmayan tomurcuklara bölen,
tomurcuğu, görünmez gözeneklere;
yoksulun öfkesi
iki ırmak taşır bir çok denize karşı.

İyiyi kuşkulara bölen öfke,
kuşkuyu, benzer kavislere bölen,
kavisi, umulmayan mezarlara;
yoksulun öfkesi
bir çelik taşır iki hançere karşı.

Canı bedenlere bölen öfke,
bedeni, benzersiz organlara bölen,
organı, sekiz düşünceye;
yoksulun öfkesi
bir yanardağ ateşi taşır iki kratere karşı.

César Vallejo (César Abraham Vallejo Mendoza)


Yürü Bre Yalan Dünya

Yürü bire yalan dünya
Sana konan göçer bir gün
İnsan bir ekin misali
Seni eken biçer bir gün

Ağalar içmesi hoştur
O da züğürtlere güçtür
Can kafeste duran kuştur
Elbet uçar gider bir gün

Aşıklar der ki n'olacak
Bu dünya mamur olacak
Halebi Osmanlı alacak
Dağı taşa katar bir gün

Yerimi serin bucağa
Suyumu koyun ocağa
Kafamı alın kucağa
Garip anam ağlar bir gün

Yer üstünde yeşil yaprak
Yer altında kefen yırtmak
Yastığımız kara toprak
O da bizi atar bir gün

Bindirirler cansız ata
İndirirler tuta tuta
Var dünyada yol ahrete
Coşkun gider salın bir gün

Karac'oğlan der naşıma
Çok işler geldi başıma
Mezarımın baş taşına
Baykuş konar öter bir gün

Karacaoğlan


"Yarına sağ çıkarsam, güneş de doğarsa, ben de toprağı göreceğim."

    (...)
    "Gel yanıma otur," dedi sertçe Salman Sami. Hasan geldi binbaşının yanına oturdu. "Dinle beni, biz de başından sonuna kadar Çanakkale harbini yaşadık. Sen konuş, sen nasıl kurtuldun Hasan?"
    Biz yere serilmişken daha soluk almadan, sağ yandan üstümüze kurşunlar, gülleler yağmaya başladı. Yattığımız yerden birkaç kurşun da biz attık, sonra tek tük oradan buradan kurşunların patlaması sürdü. Sonra da sustuk. Susmayıp da ne yapacaktık? Biz susunca onlar da donmuşlar ki ateşi kestiler. Gün batıyordu. Bu sırada bir bora, bir tipi, bir fırtına başladı ki, Allah göstermeye, şiddetinden dünya başımıza yıkıldı. Koca ordudan bir avuç kalmış yaralı, aç asker hemen ayağa fırladık, burada böyle yatıp durursak karın, tipinin altında kalacağız. Öyle hızlı esiyordu ki boran, ayağa kalkanı yere seriyordu. Sürünmeye başladık. Fırtına, tipi, boran bizi aldı, aşağılara, yöreye dağıttı. Kendimizi koyaklarda, uçurumların dibinde, derelerde bulduk. Ben sürüne sürüne, el yordamıyla bir kaya kovuğu buldum, elimi uzattım, elimin altında toprak. Aylardan beri ilk olaraktan toprağa değiyordum. Toprağı unutmuş gitmişim. Yarına sağ çıkarsam, güneş de doğarsa, ben de toprağı göreceğim. Sürüne sürüne toprağın dibine kadar gittim. Dışarda gökten buz yağarken burası dışarıya bakarak sıcak, bu gece bir uyursam gene de buyar ölürüm. Bir avuç şeker çıkardım koynumdan azar azar ağzıma attım. Sabaha kadar ağzıma şeker atıyorum, uykum geldikçe de başımı yumrukluyor, toprağı, kovuğun yan kayalıklarını tekmeliyorum, ayaklarım, başım, ellerim o kadar acıyor ki uyumak aklıma bile gelmiyordu. Böyle böyle sabahı ettim. Kapıdan bir çizgi ışık geliyordu, toprağı görünce yeniden anadan doğmuş gibi oldum. Yüreğim, içim, uçtu. Kovuğun kapısına vardım ki ne göreyim, beş zabit üst üste yığılmışlar yatıyorlar. Hepsi de donmuş kazık kesilmişler. Onları teker teker dışarıya çıkardım, görsünler de ölüleri alsınlar, aşağıya götürsünler diye. Bu dağda kurda kuşa, çakala yem olmasınlar. Ölülerin arasından aşağıya inerken, ölülerin üstüne basmaktan başka hiçbir yolu yoktu. Askerler hep birbirlerine sarılmışlar öyle ölmüşlerdi. Dağın her yeri, derelerin, koyakların içi, düzlüklerin, yamaçların üstü asker ölüleriyle dolmuştu. Koskocaman ordudan bizden başka kimse kalmamıştı.
    Salman Sami: 
    "O dağlarda soğuktan, açlıktan, tifüsten doksan bin kişi öldü. O koskoca ordunun ne kadarı sakat kaldı kimse bilmiyor. Savaşın ne korkunç, insanlığa yakışmaz, bütün insanlığı özünden çürüten lanet bir şey olduğunu ancak savaşlara katılanlar bilir. Sözüm ona Enver başkumandandı. O aç çıplak, yalınayak başı kabak orduyu, baharı beklemeden Allahuekber dağlarına, otuz kırk derece soğukta harbe değil ölüme süren Enver Paşaydı. Yürekli bir insan olarak tanınanlar en korkaklardır. Ben savaşların en, en acımasızında bulundum. Afur tafuru bol insanları gördüm. Bunların en korkak insanlar olduklarına şahit oldum. Harplere karar verenleri askerlerin arasına sokup, buyurun arkadaşlar diyeceksin, öldürüp, öldürüleceksin. İşte o zaman görelim hiç savaş olur mu? Savaşlarda kumandanları da neferlerle birlikte süngü harbine sokacaksın, görün bakalım, işte o zaman görün bakalım savaş sözünü kimse ağzına alabilir mi? Benim bir akrabam vardı. Doğu Cephesinde çarpışmış bir paşaydı. Paşa kolordu kumandanıydı. Paşayla Sarıkamış savaşını günlerce konuştuk. Başkumandan Enver Paşa kabiliyetsiz bir kişiydi. Orduları değil bir bölüğü idare edemezdi. Hırsı kendi ağırlığının, aklının yüz katıydı, hem de onu çıldırtacak kadar, diyordu paşa. Sarıkamış doğu sınırımızda o zaman da bir Rus kasabasıydı. Orada ne kadar Rus askeri olduğunu kimse bilmiyordu. Kimi iki tümen, kimi üç, kimi de beş tümen diyordu. Rus ordusunun ağırlığı Alman cephesindeydi. Ordu kumandanları kışın ortasında, buz tutmuş dağları aşarak Sarıkamışa savaşsız bile ulaşamazlardı. Askerin ne üstünde üst ne başında baş vardı, askerin ne de yiyeceği... Erzurumdaki ambarların çoğu bomboştu. Iraktan yazlık elbiselerle, ayakları yalın bir kolordu getirilmişti. Ordunun silahı da yetersizdi. Ne olursa olsun kışın ortasında Sarıkamışa hücum edilemezdi. Asker ağırlığı Alman cephesinde olan Rus ordusu kışta kıyamette hücum edemezdi. Baharı bekleseydik bu büyük kırım ve yenilme, mümkün değil olmazdı. Enver Paşanın akılsızlığı. (...)

Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları (Bir Ada Hikâyesi 3), Yapı Kredi Yayınları, S.97-98


14 Ocak 2026 Çarşamba

İstanbul Türküsü

İstanbul'da, Boğaziçi'nde,
Bir fakir Orhan Veli'yim;
Veli'nin oğluyum,
Târifsiz kederler içinde.

Urumelihisarı'na oturmuşum;
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:

"İstanbul'un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalı'm,
Senin yüzünden bu hâlim."
 
"İstanbul'un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
Sevdalı'm,
Boynuna vebâlim."

İstanbul'da, Boğaziçi'ndeyim;
Bir fakir Orhan Veli;
Veli'nin oğlu;
Târifsiz kederler içindeyim.

Orhan Veli Kanık

13 Ocak 2026 Salı

Tükenmez Davayı Bana mı Verdin

nahnü kasemnada taksimde mevla
bu noksan kısmeti bana mı verdin
aleme safalar eyledin ata
derd ile mihneti bana mı verdin

geleli dünyaya rahm-i maderden
gönül şad olmadı gamdan kederden
türlü serencamlar geçirdik serden
hep kamu kesreti bana mı verdin

içirdin feleğin cam-ı zehrini
aldı gam leşkeri gönül şehrini
yeter bunca demdir çektim karhını
diyar-ı gurbeti bana mı verdin

bu nasıl tecelli bilmem ne hikmet
serpilmiş cihana dane-i kısmet
dertli'yi gurbette koydun akibet
firakı hasreti bana mı verdin

Aşık Dertli (1772 Bolu - 1846 Ankara)

Bu şiir Keskinli Hacı Taşan tarafından aşağıdaki haliyle derlenmiştir.

nahnü gasemna'da nade taksimde mevla
perişan kısmeti bana mı verdin
aleme gösterdin zevki ile sefa
tükenmez davayı bana mı verdin

bilmem ne tecelli bilmem ne hikmet
aleme gösterdin daneyi kısmet
yeter gayrı felek çektiğim zahmet
derd ile mihneti bana mı verdin

Aşık Dertli
Derleyen: Keskinli Hacı Taşan (1930 Keskin - 1983 Kırıkkale)


12 Ocak 2026 Pazartesi

Yaz Gelir

Aman niye gamlanırsın da divane gönül
Elbet bir gün bu kış gider yaz gelir vay
Ben dertliyim deyi şikâyet etme oy ölürüm
Vay gurbet yetmez mi vay vay
Âşıklara da böyle cefa az gelir
Elbet bir gün bu kış gider yaz gelir

Aman güven o Mevla’ya da kalmazsın naçar
Kara gün derler de tez gelir geçer vay vay…
Seni eken bir gün kıymatın biçer oy ölürüm
Vay gurbet yetmez mi vay vay
Gerçeklere de elin sözü az gelir
Elbet bir gün bu kış biter yaz

Şekip gine haşır neşir de olursun hakla
Özünle sözünle kalbini pakla vay vay
Canıyın içinde cananın sakla oy ölürüm
Vay gurbet yetmez mi vay vay
İncitirler de ona elden söz gelir
Elbet bir gün bu kış biter yaz gelir

Şekip Şahadoğru

Derleyen: Musa Eroğlu   Yorum: Hasret Gültekin


11 Ocak 2026 Pazar

"Körlük"

    (...) Yanlış çalışan mide erken uyanır. Körlerin birkaçı gözlerini açtığında sabah olmasına daha epey vardı, uyanmalarının suçlusu karınlarının acıkması değil, biyolojik saatlerinin ya da adı her neyse onun, ritmini yitirmesiydi, günün aydınlandığını sandılar ve bunun üzerine, şöyle düşündüler; Uyuyakalmışım, sonra böyle olmadığını anladılar, çünkü ötekiler horlamaya devam ediyordu, dolayısıyla uyananlar yanılıyordu. Oysa kitaplardan öğrendiğimiz, ama öncelikle kendi deneyimlerimizden edindiğimiz bilgilere göre, kendi isteğiyle ya da zorunlu olduğu için erken kalkan biri, yanındakilerin sakin sakin uyumasına zor katlanır, hatta sözünü ettiğimiz durumda daha da az katlanır, çünkü uyuyan bir kör ile gözlerini açması hiçbir işe yaramayan bir kör arasında çok büyük fark vardır. Bu anlatıda betimlenmeye çalışılan felaketin muazzam boyutuyla kıyaslandığında önemsiz kalan, psikolojik bağlamdaki bu incelikli gözlemlerin tek amacı, bu körlerin neden bu kadar erken uyandıklarını açıklamaktır, bazısı, ilk başta söylendiği gibi, talepkâr midesinden dolayı uyanır, bazısıysa, kışla ve koğuş gibi toplu yaşanılan yerlerde mecburen çıkan ve tahammül sınırını aşan gürültüler yüzünden - erkenden kalkan, sinirli ve sabırsız olanlar hiç çekinmezler gürültü etmekten - uykularından olur. Burada sadece görgülü, iyi yetişmiş insanlar yok, etraflarında kim olduğuna bakmadan sabah sabah balgam çıkartan ve yellenen görgüsüzler de var, gündüzleri bu durum sürdüğünden, yatakhanenin havası giderek ağırlaşıyordu ve yapacak bir şey de yoktu, dışarı açılan tek yer kapıydı, pencerelere gelince, her biri  öyle yüksekteydi ki kimse oralara uzanamazdı.
 Doktorun karısı, yatağın darlığı yüzünden kocasının yanına iyice sokularak yatıyordu, ikisi de hoşlanıyordu bundan ve gece boyunca terbiyelerini koruyup "Domuzlar!" diye bağıran adam gibi davranmamak için kendilerini zorlamışlardı; doktorun karısı saatine baktı. İkiyi on üç geçiyordu. Biraz daha dikkatle bakınca saniye ibresinin hareket etmediğini fark etti. O lanet saati kurmayı unutmuştu. Daha üç günlük bu tecritte bu basit görevi bile yerine getirmeyi akıl edemediğime göre, asıl bana lanet olsun dedi kendi kendine. (...)

José Saramago, Körlük, Kırmızı Kedi Yayınları, S.102,103

Çeviri: Işık Ergüden


9 Ocak 2026 Cuma

Sonra Yapılacak Tek Şey Var

Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki. Sana yarın su boruları ve vanalar yerine çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız. Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Fabrika sahibi. Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Odasındaki ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Hastası başındaki doktor. Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Kürsüdeki din adamı. Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Vapurdaki kaptan. Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Havaalanındaki pilot. Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Cübbesi içindeki yargıç. Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. İstasyondaki adam. Sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Kentin varoşlarındaki adam. Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Normandiya'daki ana ve Ukranya'daki, sen Frisko ve Londra'daki ana. Sen Hoangho ve Missisippi' deki ve Hamburg ve Kore ve Oslo'daki ana., bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar, sizden yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse, dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!... Analar, HAYIR deyin!...

Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:

Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek, dev mamut kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu, deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı, önceleri öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü, yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi rıhtım duvarlarına karşı, ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.

Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında, büyük çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.

Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı, her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında, korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.

Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak, pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.

Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.

Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un, son kase çilek, kabak ve diğerleri bozulup gidecek, ekmek ters çevrilmiş masaların altında, parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek, ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak, tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak, yok edilmiş bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak, ufalanacak, ufalanacak.

Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında yalnız ve yanıtsız ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak, o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan, kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç soruyu soracak : NEDEN? Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek, yıkıntılar üzerinde esecek, çatlaklar arasından akacak, bu ses, ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak, kan birikintileri üzerine düşecek, duyulmayacak, yanıtlanmayacak, son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.

Tüm bunlar olacak, yarın, yarın belki, belki hemen bu gece, belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz.
HAYIR demezseniz!...

Wolfgang Borchert (20 Mayıs 1921, Hamburg - 20 Kasım 1947, Basel)

Çeviri: Rahman Haydar

Fotoğraf: 1942, Leningrad






Öğle Sonrasına Fısıldanmış

Güneş güz inceliğinde ve çekingen
Ve ağaçlardan düşer meyve.
Sessizlik mavi uzamlara yerleşmiş
Uzun bir öğle sonrası.

Metalik ölüm sesleri;
Ve yıkılıyor doru bir hayvan.
Yaprak dökümüyle kısık şarkıları
Esip gider kavruk kızların.

Alnı Tanrı'nın renkler düşler,
Çılgınlığın uysal kanatlarını sezer.
Gölgeler dolanır tepede
Yokoluşça kuşatılmış kapkara.

Tan duruluk ve şarapla dolu;
Üzgün gitarlar sızar.
Ve içerdeki kısık lâmbaya
Konuk olursun düşünde yine.

Georg Trakl,  Çeviri: Yücel Sivri

Resim: Timothy Barr


Sevgilerde

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

Behçet Necatigil
(16 Nisan 1916, İstanbul - 13 Aralık 1979, İstanbul)






























8 Ocak 2026 Perşembe

"Zeytinyağlı Yiyemem Aman" Türküsünün Acı Gerçeği

    Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.
    Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır.

(Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).

    Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
    Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısır özü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
    Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi "Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman…" diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.
    Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Ve basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…
Zeytin yağlı yiyin, basma fistan giyin...

Prof. Dr. Kenan Demirkol
(Çiftlik Dergisi Web Sayfasından Alıntılanmıştır.)



Bu Bağı Alemi Geçirme Böyle

Bu bağı alemi geçirme böyle
Bir körpe goncasız taze fidansız
Hele ben görmedim gördüğün söyle
Var mıdır bir aşk didesi kansız

Sofu benden sorma sevdayı sual
Süleyman' da dahi var idi bu hal
Aşık olan elbet sevmez mi cemal
Yanar mı pervane şemasız ansız

Gelsin şu halimi görsün inansın
Allah' tan korkmazsa kuldan utansın
Dilerim Allah'tan beş beter yansın
Pek yaktı canımı dinsiz imansız

Erzurumlu Emrah 
(1775 Tanbura, Erzurum - 1854, Niksar, Tokat)


İzleyiciler