Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2026 Pazar

24 Kare: Kiarostami’nin Mirası

"Her zaman bir sanatçının bir sahnenin gerçekliğini ne derece göstermeye çalıştığını merak ederim. Ressamlar sadece bir gerçeklik karesi yakalarlar. Bunun öncesinde veya sonrasında bir şey yapmazlar. "24 Frames"  (24 Kare) için ünlü resimlerle başladım ancak sonradan bu resimleri yıllar içerisinde kendi çektiğim fotoğraflarla değiştirdim. Hayal ettiklerimin dört buçuk dakikası da dahil olmak üzere, ben çektiğim görüntülerin öncesine veya sonrasına dahil olmuş olabilirim."

Kelimeleriyle başlayan filmimiz deneysel sinemanın en çarpıcı örneklerinden. Usta Yönetmen Abbas Kiarostami’nin filmografisinin son parçası olan eser 24 karede tek bir planda daha çok görsel ve ses efektleri ile hikayesini anlatmaya çalışan detaylarıyla sanatseverleri kendisine hayran bırakacak denli iyi seçilmiş kompozisyonların yanında metaforik olarak üzerine düşünülmesi gereken sahneleriyle izleyiciye görsel bir şölen sunuyor. Film Kiarostami’nin fotoğrafa ve resime olan ilgisinin son nüvesi olarak kendisinin ölümünden sonra adeta dünyaya bıraktığı bir miras olarak konumlanıyor.

Filmin ilk karesi diğer karelerden farklı olarak giriş metninde bahsedilen “ressamlara” ithafen yapılmış gibi. Yaşlı Pieter Bruegel’in Karda Avcılar isimli tablosunu ele alan Kiarostami, tabloya bir takım hayat veren, ritim katan öğeler ile tabloya bambaşka bir bakış getiriyor.

Filmin genel teması monokromatik renklerden seçilse de birkaç bölüm renkli geçiyor. Genel temanın karanlık oluşu insandaki yalnızlık ve derin düşünme güdülerini ortaya çıkarırken, filmin gecenin karanlığında izlenmesi izleyiciye görsel olarak daha da bir tat vereceğe benziyor. Neredeyse bütün karelerde doğa ve hayvanlar üzerinden hikayesini anlatmaya çalışan Kiarostami bu anlatımını hazırladığı estetik çerçeveler ile görüntüye farklı bir perspektif kazandırıyor.

Filmin hayvanlar üzerinde anlattığı hikayeler/durumlar daha çok doğanın sessizliği içinde vuku bulan olaylardan referans alıyor.

Film ustanın filmografisindeki Kirazın Tadı ve Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmlerindeki ağır temponun getirdiği durgunluğun yanında; Aslı Gibidir filmindeki gibi sorgulayıcı bir takım temalarla önceki filmlerine adeta referanslar veriyor.

Sinemanın neden bir sanat olduğunu anlayacağımız bu filmin asıl vermek istediği mesajlardan birisi de insan-doğa çatışmasındaki doğanın, egemenliği altındaki insanın, acizliğinin ve yalnızlığının aslında ne kadar da kaçınılmaz olduğudur.

Emre Zeros

https://flaps.club/ Web Sitesinden Alıntılanmıştır


14 Mayıs 2026 Perşembe

Yusuf ile Kenan

Yusuf ile Kenan’ın senaryosunu Ömer Kavur ile yazar ve düşünür olan Onat Kutlar birlikte kaleme almışlardır. Filmin başrollerini henüz çocuk yaşta olan Cem Davran ve Tamer Çeliker paylaşmaktadır. Film, çocuk olmanın masumiyetini anlatsa da özünde bir köyden kente göç öyküsüdür. Babaları bir kan davası uğruna öldürülen iki kardeş Yusuf ile Kenan, tek akrabaları olan amcalarını bulmak üzere İstanbul’a gelirler. Ziyaretçilere karşı fazlasıyla acımasız olan kentte, arka mahalle hayatına ve bu Tanrı’nın dahi unuttuğu âlemin pis islerine bulaşırlar. İstanbul’un masum çocuklara karşı dahi en ufak acıması yoktur. Kavur ve Kutlar, bu iki kardeşin zıt karakterleri ve hayat görüşleri üzerinden bir ahlaki doğru arayışı içindedirler. 1979 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Yavuz Özkan’ın Demiryol (1979) filmi ile birlikte En İyi Film Ödülü’ne layık görülen film, uluslararası arenada da Milano Film Festivali Büyük Ödülü’nü kazanmıştır.


"Ömer Kavur, modern Türk sinemasının mihenk taşlarından olan yönetmenlerden biridir. Birçok sinemasever ve eleştirmen tarafından kendi jenerasyonunun en çağdaş yönetmenlerinden biri olarak gösterilir. 1944 yılında Ankara’da dünyaya gelen Kavur, eğitimini Paris Cinémathèque Française’de sinema üzerine almıştır. Eğitimi boyunca Pabst, Lang ve Antonioni’den etkilenmiş ve onların işleri üzerine yoğunlaşmıştır. Reklam ve televizyon belgeselleri ile başlayan kariyerine, 1974 ve sonrasındaki on iki uzun metraj film ile devam etmiştir.

Kavur’un özgün senaryolara ve edebi uyarlamalara yer verdiği çok yönlü bir filmografisi vardır. Selim İleri, Füruzan, Barış Pirhasan ve Orhan Pamuk gibi yazarlarla çalışmıştır. Kavur, dünyayı kesin ve gerçekçi gözlemlerle anlatsa da her filmin sonunda muammalar, sırlar ve gerçeklik ile illüzyonun doğasına dair cevaplanmamış sorularla baş başa bırakılırız. Zaman ve karakterlerinin hayattaki tercihlerinin ardında yatan motivasyonlar her daim muallaktadır. Mutlak suretle insan olmak üzerine nihai sorularla cebelleşiriz.

Ömer Kavur, 12 Mayıs 2005 günü mücadele ettiği lenfoma hastalığı sebebiyle Teşvikiye’deki evinde hayata gözlerini yummuştur. Öldüğünde 60 yaşındaydı."

Ahmet Sert, Gece Trenini Kaçırmak, Ömer Kavur Sineması

Fil'm Hafızası (https://filmhafizasi.com/gece-trenini-kacirmak-omer-kavur-sinemasi/#)

İki Gün ve Bir Gece, Dardenne Kardeşler


(...)
Dardenne kardeşlerin 2014 yapımı İki Gün ve Bir Gece filmi Avrupa'daki ekonomik krizin ardından emeğiyle geçinenlerin karşı karşıya kaldığı ahlaki ve toplumsal zorlukları mesele edinir. Güneş paneli üreten küçük bir işletmede çalışan Sandra, depresyon nedeniyle izin aldığı işinde, patronun diğer işçilere Sandra'nın işini de yapmaları halinde ikramiye teklif ettiği ve kabul etmeleri halinde kendisinin işsiz kalacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalır. Eğer Sandra iş arkadaşlarını, yapılacak olan oylamada ikramiyeye karşılık kendisini tercih etmeye ikna edebilirse çalışmaya devam edebilecektir. Sandra'nın kapı kapı dolaştığı iş arkadaşları, zor zamanında ona kapılarını mı açacaklardır, yoksa kapılarını yüzüne mi kapatacaklardır; tıpkı masaldaki karıncanın ağustos böceğine yaptığı gibi. Bu masala gereken cevap, işsizlik, kapitalizmin kişiler üzerindeki yıkıcı etkisi, dayanışma gibi benzer temaların bambaşka bir ton ve atmosferde işlendiği, Güneşli Pazartesiler (2002) filminin Santos'u tarafından verilmişti daha önce.

İki Gün ve Bir Gece filminin, depresyon, bencillik, kapitalizmin yozlaştırması gibi temaları göz önünde bulundurularak yakın dönem sinemamızdaki örnekleriyle benzer bir hatta ilerlediği düşünülebilir. Ancak Dardenne Kardeşler'in Sandra karakteri, mücadelesiyle birlikte depresyondan çıkıp hayata sarılıyor. Bu durum ve onun mücadelesine destek veren işçiler, hem sınıf mücadelesi hem de yakın dönem sinemada sınıfın temsili adına umut vesilesi oluyor.

İŞÇİ SINIFI CENNETE GİDER, ELIO PETRI

Sandra mücadelesiyle birlikte depresyondan kurtulurken, İşçi Sınıfı Cennete Gider (1971) filminin ana karakteri Lulù Massa parmağını kaybetmesiyle sınıf bilinci kazanır. Her iki filmin iki bambaşka karakteri sınıf mücadelesiyle iyileşir. Elio Petri'nin yönetmenliğini yaptığı İşçi Sınıfı Cennete Gider filminde ana karakter Massa, parça başı üretimin fabrikaya getirdiği zaman baskısıyla, makinalarla yarışır hale gelir. Sadece daha fazla para kazanabilmek için daha fazla üretme derdinde olan Massa, ne fabrika önünde devrim için işçileri örgütlemeye çalışan öğrencileri, ne de parça başı üretimin doğurduğu sıkıntılara karşı mücadele etmeye çalışan sendikaları dinler. Onun ilgisini yalnızca daha hızlı üretmek ve kadınlar çekmektedir. Tıpkı Chaplin'in Modern Zamanlar (1936) filmindeki gibi kendini makinanın ritmine kaptırmış, dişlilerin arasında ezilerek makinalaşmıştır. Bir gün makinaya elini kaptırır ve dişlilerin arasında gerçekten fiziki olarak da ezilir. Bu olay Massa'nın bilinçlenme sürecini başlatacaktır. Benzer bir hikâye sinemamızda da Diyet (1974) filminde işlenir. Ana karakterlerinin üretim aracı ile kurduğu ilişki, yaşanan iş kazası ve sendikal mücadele başlıklarında benzerlikler taşısa da Petri, tartışmayı işçi sınıfının güncel ve tarihsel çıkarları noktasına taşır.











EKMEK VE GÜLLER, KEN LOACH

Sinemada işçi sınıfı ile ilgili bir film listesi ne kadar sınırlı olursa olsun, kendine haklı bir yer edinecektir Ken Loach; işçi sınıfına duyduğu inancı ve güveni kaybetmeyip, sınıf mücadelesini sinemasının varlık nedeni yaparak. İşçi sınıfını tarihin öznesi olarak görür ve eninde sonunda ayağa kalkacağına güvenir. Göçmenlerin gittikleri ülkelerin işçi sınıfının bir parçası olduğunu savunan yönetmen, 2000 yapımı Ekmek ve Güller filminde, Meksika'dan yasadışı yollarla Amerika'ya giren Maya'nın ablasının yardımıyla girdiği temizlik işinde grev örgütlemesinin hikâyesini anlatır. Film adını, 1912 yılında ABD'nin Lawrence kentinde gerçekleşen grevde işçilerin kullandığı slogandan alır. Aynı slogan filmde temizlik işçileri tarafından da kullanılır ve tarihsel olaya atıfla onların kazandığını kendilerinin de kazanacaklarını söylerler. Aynı slogan James Oppenheim için de bir şiire ilham olur:

"Evet, Ekmek için savaşıyoruz ama Güller için de savaşıyoruz... 

Yürürken, yürürken. Büyük Günleri getiriyoruz."


















Gülcan Beyaz, Ortaklaşa Dergisi, Mayıs 2026, Sayı 8, S.55-56 

3 Mayıs 2026 Pazar

Bir Film: Kefernahum

Dostoyevski bir kahramanı aracılığıyla "Bir kentin mutluluğu her gün küçük bir çocuğa işkence yapılmasına bağlı olsaydı, kent halkı ne yapardı?" diye sorar biz okurlarına. Tabii ki biz 'sayın okurları' da bir anlık duraksamadan sonra hemen yapıştırırız cevabımızı: "Çoğunluğun mutluluğu için bir çocuğa sırt çeviremeyiz."

Bir romanın satırları arasından vicdanımıza yöneltilmiş bu soruyu olması gerektiği gibi cevaplamanın bir an için saadetini duyarız. Yanımıza mendil satmak için yaklaşan ya da ebeveynleriyle kaldırımın üzerinde dilenmek zorunda kalan diğer çocukları ise içimizde bir sızıyla arkamızda bırakarak yolumuza devam ederiz. Uzun bir zamandır, hepimiz, bizi darmadağın eden bu manzarayı o kadar sık gördük ki sanki bu insanlık dışı durumu kanıksadık. Bu nedenle bugün üzerine anlaştığımız yalanların en çirkini olan "Çocuklarımız her şeyden kıymetli." hakkında bir kez daha Kefernahum vesilesiyle konuşalım ve kanıksamaya başladığımız bu durumla yeniden yüzleşelim istedim. 

Kefernahum, Ortadoğu'da yaşanan savaşlardan kaynaklanan mülteci sorununu ve bu sorun nedeniyle artan çocuk hakları ihlallerini tüm çıplaklığıyla anlatan bir film. Filmin yönetmeni ve senaristi Nadine Labaki. 27. Uluslararası Film Festivali'nde (2008) ilk uzun metraj filmi 'Sukkar Bannat'ın açılış filmi olarak gösterilmesiyle ülkemizde tanınan Labaki, yıllar içinde katıldığı festivaller aracılığıyla Dünya çapında da üne kavuştu. Bu film Labaki'nin dördüncü uzun metraj filmi. Birçok festivalden ödülle dönen bu yapım Cannes Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü’ne değer görüldü. Ayrıca Lübnan'ı “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Oscar adayı olarak temsil etme başarısını yakaladı.

BİR ŞİKÂYETİ VAR

Filmin açılış sekansında küçük bir erkek çocuğunu iç çamaşırlarıyla bitkin bir halde ayakta dururken görüyoruz. Doktorun muayenesinden sonra tahminen on iki, on üç yaşlarında olduğunu öğreniyoruz ama adını bilmiyoruz. Bunu takip eden sahnede ise kameraya bir grup mülteci kadın yansıyor. Güvelik güçleri tarafından yapıldığını tahmin ettiğimiz bir kimlik tespiti sırasında kameranın belli belirsiz işaretiyle Etiyopyalı Tigest Ailo ile tanışıyoruz. 

İsimlerini bile doğru düzgün bilmediğimiz ama 'suçlu' olduklarını anladığımız bu iki insanın hikayesini anlatmak için yönetmen bizi bir mahkeme salonuna götürüyor ve bize önce hikayenin sonunu söylüyor. Duruşmanın başlamasıyla biz, Zain (Al Hajj) ve Zain'in ailesiyle tanışıyoruz. Yönetmenin neden hikayeyi sonundan yani mahkeme salonunda anlatmaya başladığını hakimin Zain'e yönelttiği sorular sonucu Zain'in ağzından dökülen şu sözlerle anlıyoruz:

"Anne ve babamdan şikayetçiyim. Beni dünyaya getirdikleri için…"

Labaki film açılışını takip eden ilk sahne olan mahkeme sahnesinde Zain'in avukatı rolünde karşımıza çıkıyor. Bundan sonra yönetmen, tüm film boyunca Zain ve Tigest'in nezdinde isimsiz bırakılan kadın, çocuk tüm mültecilerin hikayesini anlatmak için kamerasını bir avukat gibi kullanıyor. Anne ve babasının aracılığıyla Zain'e bu kaderi reva gören herkesi sanık sandalyesine oturtuyor ve tekrar tekrar soruyor: "Bir kentin mutluluğu her gün küçük bir çocuğa işkence yapılmasına bağlı olsaydı, kent halkı ne yapardı?"

Yönetmen bu hikayeyi anlatmak için filmin odağına Zain’i, Tigest’i ve onun 'kimliksiz' bebeğini koyarak bize bildiğimiz başka bir gerçeği, savaşın erkek egemen zihniyetin en canavarca icadı olduğunu ve bunun en büyük kurbanlarının tarihin her döneminde kadınlar ve çocuklar olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Ardından kamerasıyla 'kentin' yani dünyanın Zain’e ve onun gibilere nasıl davrandığını yer yer belgeselvari bir anlatımla çok gerçekçi biçimde yansıtıyor.

Labaki’nin bu gerçekçi atmosferi kurabilmesinde Zain ve Tigest’in üst düzey performansının büyük etkisi var. Yönetmen onların muhteşem oyunculuğunu gerçekçi mekan seçimleriyle tamamlıyor. Yeri gelmişken Zain'in ve Tigest'in gerçek yaşamlarında da birer mülteci olduklarını ve aslında kendi yaşamlarını perdeye taşıdıklarını söylemeliyim. Labaki kendisiyle yapılan bir röportajda oyuncu seçimini nasıl yaptığını anlattıktan sonra neden Zain'i seçtiğini şu çarpıcı sözlerle anlatıyor: 

"…benim için o (Zain) mucize çocuk. Kendisi Suriyeli bir mülteci. Elbette Suriye’deki savaştan kaçmış, Lübnan'a gelmiş ve son sekiz yıldır Lübnan’da çok zor koşullarda yaşıyor. Okula gitmiyor, sokaklarda büyümüş. Sokaklarda büyüdüğünüzde çok şey görürsünüz. Çok fazla şiddet görür ve çok fazla istismara maruz kalırsınız. Kendisi görmemesi gereken birçok şey görmüş. (Bu nedenle) onda çocukluğunu yitirmiş, yetişkin olmuş bir çocuğun bilgeliği vardı. Bu yüzden bu kadar iyi olabildi. Çünkü zaten bildiği bir şeyi yapıyordu."

OMELAS’TAN KEFERNAHUM’A

Yazıya Dostoyevski'den bir alıntıyla başlamıştım. Bu soru Ursula K.Le Guin'e de ilham vermiş ve bu sorudan hareketle Le Guin "Omelas'ı Bırakıp Gidenler" öyküsünü kaleme almış. Yazar, bu öyküde ütopik bir şehri anlatır bize. Bu şehir birçok açıdan muhteşemdir. Bunun yanında herkesin refah içinde yaşadığı ve bunu doyasıya birbirleriyle paylaştığı çok medeni bir yer olan Omelas'ta herkesin bildiği bir sır da vardır. Le Guin sonunda baklayı ağzından çıkarır ve bizimle herkesin bildiği bu sırrı paylaşır:

"Bir rüya şehri gibi görünen Omelas'ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda kilitli bir oda, bu odada da küçük bir çocuk vardır. Bir oğlan ya da kız çocuğudur bu. Altı yaşlarında görünür. Ama neredeyse on yaşındadır. Belki sakat doğmuştur belki korku, yetersiz beslenme ve bakımsızlık yüzünden böyle görünmektedir. Günde sadece yarım kâse lapa verilir ona. Çırılçıplak bir şekilde soğuk ve küflü taşlar üzerinde oturur. Bedeni yaralarla kaplıdır.

Omelas’ın tüm sakinleri onun orada olduğunu bilirler. Hatta belli bir yaşa geldiklerinde gidip görürler bu çocuğu. Ama kimse onu bu odadan çıkarmaya teşebbüs etmez. Hepsi onun orada tutulması gerektiğine inanır. Çünkü bu ayrıcalıklı toplumun sürekliliği ancak o çocuğun bodrumda tutulması ile mümkün olacaktır. Omelaslılar, “mutluluklarının, şehrin güzelliğinin, arkadaşlarının şefkatinin, çocuklarının sağlığının, bilginlerinin zekasının, zanaatkârlarının maharetinin hatta hasadın bolluğunun ve yumuşak havanın bile oradaki çocuğun berbat yaşamına bağlı olduğunun farkındadırlar."* 

Labaki ise filme hikayesi İncil'e dayanan ve Fransızca’da kaosu, cehennemi, kargaşayı ifade etmek için kullanılan 'Kefernahum' adını vermesinin nedenini bir röportajda şu şekilde açıklıyor: 

"Çocuk istismarı, sınırların absürtlüğü ve var olduğunuzu kanıtlamak için bir belgeye ihtiyacımızın olması. Bunların hepsini tahtaya yazdım ve tahtaya baktığımda bu 'Kefernahum' gibi dedim; “Bu cehennem ve biz de cehennemde yaşıyoruz”. Filmin adı işte böyle ortaya çıktı."

Omelas’ta tarif edilen bodrumun Kefernahum; buradaki çocuğunda Zain olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bu iki hikayenin akraba olduğunu inanıyorum. 

Hepimiz kendimiz ve çocuklarımız için yarım yamalak da olsa bir Omelas kurmaya çalışıyoruz ama biliyoruz ki bu küçük dünyanın bir yerinden Zain ve onun gibilerin yaşadığı 'Kefernahum' ayan beyan görünüyor. Belki de çocuklarımız bizim görmezlikten gelerek baş etmeye çalıştığımız Kefernahum'u görecek ve Omelas'ı terk etmek isteyecek. Belki de Kefernahum, Omelas’ı terk edip gidenler sayesinde yıkılacak, bilemiyorum. Dilerim ki biz, çocuklarımız için Omelaslar inşa etmekten vazgeçip Kefernahum'u ortadan kaldırmanın yollarını ararız.

Sezer Demir

@szrdmr / @kumogretmeni 
szr3dmr@gmail.com / kumogretmeni@gmail.com

* Meltem Gürle’nin “Omelas'ı Terk Edenler” başlıklı yazısından alıntıdır. https://meltemgurle.blogspot.com/2014/12/omelas-terk-edenler.html

Bu yazı ilk kez 23.04.2019 tarihinde Eğitimpedia'da yayınlandı.

https://www.kumogretmeni.com/post/bir-film-kefernahum




29 Nisan 2026 Çarşamba

Küçük Şeyler

    (...) Küçük Şeyler, İstanbul gibi bir metropolde geçmekte ve sahte ihtiyaçlar bağlamında filmin açılış sekansında 'orman banyosu' olarak adlandırılan aktivite gösterilmekte, Onur’un da o aktivite içinde olduğu görülmektedir. AVM sahnesinde ise Bahar’ın çay makinesini "ihtiyaç" olarak görmesi, Herbert Marcuse’ün (1990) Tek Boyutlu İnsan kitabında da bahsettiği "sahte ihtiyaçlar" kavramıyla örtüşür. Ona göre, tüketim odaklı kapitalist sistem bireylere gerçek ihtiyaçlarının yerine geçen sahte ihtiyaçlar yaratarak onları sistemin tahakkümü altına sokar. Reklamların da teşvik ettiği bitip tükenmeyen harcama ihtiyacı, bireyi “ihtiyaç üretimine” ikna eder. Filmde Bahar karakteri de bu düzenin içinde hayatına devam ederken, Onur bu düzenin dışına itilmiş karakter olarak gösterilir.
    Küçük Şeyler’de tasvir edilen burjuva sınıfına mensup çift (Onur ve Bahar) Debord’ın (2021) bahsettiği sömürülen emeklerinden elde ettikleri kazançları ile satın aldıkları lüks bir evde sıradan bir yaşam sürmektedir.
    İnsanların saygısını kazanmak ve muhafaza etmek için yalnızca servete veya güce haiz olmak yetmez. Servetin veya gücün ispatlanması gerekir. Çünkü saygı sadece delil var ise gösterilir. Refahın kanıtı, yalnızca insanın önemini, başkalarına anlatmasıyla, onların gözünde kendisinin mühim olduğu duygusunu canlı ve uyanık tutmasıyla kalmaz; insanoğlu kendi halinden memnun olmasını sağlaması ve bu durumu koruması da minimum onun kadar faydalıdır.
    Filmin ana karakteri olan Onur kapitalizm içinde şekillenen beyaz yakalı olarak çalışmakta, yaşam koşullarını beyaz yakalının olması gerektiği şekilde ve saygınlıkta sürdürmektedir. Kendisi gibi beyaz yakalı olan eşi Baharla mutlu bir evlilik yürüten Onur’un durumu işten çıkarılmasıyla değişir. Bu süreci kabullenmeyen Onur, içinde bulunduğu durumu kimseye anlatamaz. Her gün işe gidiyormuş gibi evden çıkıp iş çıkış saatinde eve dönen Onur, uzun zaman ‘çalışıyor’ gibi davranır. Çünkü kapitalist bir dünyada birey kendi mesleki statüsüyle saygınlık elde eder ve onu kaybettiğinde de değersizleştiğini düşünür. Onur’un işini kaybetmesiyle maddi sorunlarla yüzleşen çiftin ilişkisi zaman içinde çözülemeyen çıkmaza sürüklenir. Bu noktada Foucault’un (2005) da altını çizdiği özne kavramı üzerinden filme bakıldığında Onur iktidar tarafından verilen kararla pasif konuma itilmiştir. Çünkü Foucault’da (2005) özne toplumsal olanla beraber anılmakta ve toplum, onay mekanizması olarak öne çıkmaktadır. Böylece toplumda iktidar tarafından onaylanmış özne yüceltilmekte ve saygı gören güç haline gelmektedir.
    Zamanla eşi Baharla arası bozulan Onur’un cinsel hayatı da pasifleşir. Onur, Bauman’ın da ifade ettiği kaygılı modern insana dönüşür ve aralarındaki bağlar zamanla kopukluğa neden olur. Belirsizlik içinde kaybolan Onur, modernitenin getirdiği düzen beklentisinin başarısız sonuçlarıyla iyice yalnızlaşır. Onur karakteri üzerinden modern bireyin sistem karşısında yaşadığı değersizlik ve anlamsızlık hisleri, Bauman’ın akışkan modernite kuramının toplumsal sonuçlarını ortaya koyar (Bauman, 2019). Filmde olaylar ağırlıklı olarak Onur’un perspektifinden izlenir. İşsizliğine aldırmıyor gibi görünen Onur için gerçeklik algısı değişmeye başlamakta ve hayal ile gerçekliğin sınırları muğlaklaşmaktadır. (...)

Doç. Dr. Gönül Cengiz  Başkent Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Film Tasarımı ve Yönetimi Bölümü, Yorgunluk Toplumundan Küçük Şeyler'e (2019) Bakmak: Byung-Chul Han Perspektifinden Film Çözümlemesi, DTCF Dergisi 65.2 (2025): 1367-1386 S.5-6-7, 25 Aralık 2025




29 Mayıs 2025 Perşembe

En iyi hukuk filmleri seçkisi

Amerikan Barolar Birliği (ABA)'nın, kütüphanesinde bulunan hukuk filmlerinden yaptığı, en iyi hukuk filmleri seçkisinde yer alan 25 film:

1- 12 Angry Men - On iki Öfkeli Adam (Sidney Lumet, 1957)
2- To Kill a Mockingbird - Bülbülü Öldürmek (Robert Mulligan, 1962) 
3- Anatomy of a Murder - Bir Cinayetin Anatomisi (Otto Preminger, 1959) 
4- My Cousin Vinny - Kuzenim Vinny (Jonathan Lynn, 1992) 
5- Inherit the Wind - Rüzgârın Mirası (Stanley Kramer, 1960) 
6- Witness for the Prosecution - Savcılık Tanığı (Billy Wilder, 1957) 
7- Breaker Morant - Kırıcı Morant (Bruce Beresford, 1980) 
8- Philadelphia - Philadelphia (Jonathan Demme, 1993) 
9- Erin Brockovich - Tatlı Bela (Steven Soderbergh, 2000) 
10- The Verdict - Karar (Sidney Lumet, 1982) 
11- Presumed Innocent - Masumiyet Sanığı (Alan J. Pakula, 1990) 
12- Judgement at Nuremberg - Nüremberg Duruşması (Stanley Kramer, 1961) 
13- A Man for All Seasons - Her Devrin Adamı (Fred Zinneman, 1966) 
14- A Few Good Men - Birkaç İyi Adam (Rob Reiner, 1992) 
15- Chicago (Rob Marshall, 2002) 
16- Kramer vs. Kramer - Kramer Kramer'e Karşı (Robert Benton, 1979) 
17- The Paper Chase - Kağıt Takibi (James Bridges, 1973) 
18- Reversal of Fortune - Talihin Dönüşü (Barbet Schroeder, 1990) 
19- Compulsion - Zorunluluk (Richard Fleischer, 1959) 
20- ...And Justice for All - Ve Herkes İçin Adalet (Norman Jewison, 1979) 
21- In the Name of the Father - Baba Adına (Jim Sheridan, 1993) 
22- A Civil Action - Dava (Steven Zaillian, 1998) 
23- Young Mr. Lincoln - Lincoln (John Ford, 1939) 
24- Amistad - Arkadaş (Steven Spielberg, 1997) 
25- Miracle on 34th Street - 34. Caddedeki Mucize (George Seaton, 1947)





4 Eylül 2024 Çarşamba

Stalker

"Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir. Öldüğü zaman ise kaskatı ve duygusuzdur. Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık varoluşun tazeliğinin ifadeleridir. Kendini sertleştiren hiç bir şey kazanmayı başaramaz."

"Mutluluk kadar keder de olacaktı, biliyordum. Ama duygusuz, gri bir hayat yaşamaktansa acılı bir mutluluk daha iyidir..."

1979 Yapımı Stalker Filminden, Yönetmen: Andrey Tarkovski

Stalker Filmi, Boris ve Arkady Strugatsky kardeşlerin Yol Kenarında Piknik başlıklı öykülerinin bir uyarlamasıdır.


1 Şubat 2024 Perşembe

"Her şey kibir. Her şey boş."

"Bugün överler, yarın önceki gün övdüklerini istismar ederler. Ve ondan sonra seni, beni, her şeyi unutacaklar. Her şey kibir. Her şey boş. İnsanlık zaten aptallığa ve alçaklığa teslim edildi ve şimdi sadece kendini tekrar edip duruyor."

Andrey Rublyov (Andrei Rublev) Film, 1966 

Yönetmen: Andrey TarkovskiSenaryo: Andrey Konçalovski


2 Eylül 2023 Cumartesi

Berlin Üzerindeki Gökyüzü


"Neden çocukken yerdeki ve gökteki geçişleri, kapıları, geçitleri göremiyoruz. Eğer tarihte cinayet ve savaş olmasaydı herkes görür müydü acaba? On bin kez aklımdan geçirdim, ama bu defa yapacağım. Bu kadar sakin olmam çok tuhaf. Neden acaba bu siyah ayakkabılarla bu kırmızı çorapları giydim. Ne kadar salağım. Hava sisli, soğuk. Soğuk olacağını biliyordum, kazak giyseydim keşke. Aslında bu ceketim fena değil. Ucuzluktan almıştım. Yalnız çanta açılıp duruyor. O hediye etti. Neyse. Uçmayı çok isterdim. Ne kadar sürer acaba? Uçak Berlin'in üzerinde sürekli daireler halinde uçuyor. Birazdan düşer. Ne kadar da soğuk. Benim ellerim hep sıcak olurdu. İyi bir işaret galiba. Ayaklarımın altı gıcırdıyor. Acaba saat kaç oldu? Güneş batmak üzere. Herhalde batı burası. Neyse en azından artık batının nerede olduğunu biliyorum. Trenle eve giderken hep doğuya gitmişim. Onluk kart alıp bir mark kazançlı oluyordum. Güneş arkamda, yıldız solumda. Fena değil aslında. Güneş ve bir yıldız. Küçücük ayakları. Nasıl da hep bir ayağından diğerine sıçrardı, ne hoş dans ederdi. Baş başaydık. Mektubumu aldı mı acaba? Umarım henüz okumamıştır. Berlin, benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Havel nehir miydi yoksa göl mü? Bunu hiçbir zaman kavrayamadım. Arka tarafa da Wedding mi diyorlardı? Peki doğu? Aslında her taraf doğu. Tuhaf insanlar. Bağırıyorlar. Bırak bağırsınlar. Bana ne, bana ne. Tüm bu düşünceler. Aslında artık düşünmek istemiyorum. Gidiyorum. Peki neden? Hayır!"


Berlin Üzerindeki Gökyüzü, 1987 -Almanya Fransa ortak yapımı şiirsel fantastik filmdir. Özgün adı Der Himmel über Berlin olan film ABD'de Wings of Desire (Arzunun Kanatları) adıyla gösterilmişti. Film Türkiye'de Nisan 1989'da 8. Uluslararası İstanbul Film Festvalikapsamında gösterildi. 2006 yılında ise filmin Türkçe seslendirilmiş videoları DVD ve VCD formlarıyla Arzunun Kanatları adıyla Türkiye'de piyasaya verildi.

Filmi "Yeni Alman Sineması"nın öncü yönetmeni "yol filmlerinin kralı" olarak da anılan ödüllü Alman sinemacı Wim Wenders yönetmiştir. Wenders bu filmini 7 yıl ABD'de kaldıktan sonra döndüğü ülkesinde yapmıştır. Filmin yapımcılığını da üstlenen Wenders senaryoyu gedikli senaristi Peter Handke ile birlikte yazmıştır. Avusturyalı yazar Handke daha çok senaryonun diyaloglarını ve şiirsel bölümlerini yazmış, aynı zamanda filmde sıkça tekrarlanan Çocukluk Şarkısı adlı şiir de onun kaleminden çıkmıştır. 20.yüzyıl Alman şairi Rainer Maria Rilke'nin şiirleri de kısmen filme ilham kaynağı olmuştur.

Filmin çoğunlukla siyah beyaz, kısmen de renkli görüntülerini Fransız görüntü yönetmeni Henri Alekan çekmiş, özgün müziğini ise daha önce de Wenders'in birçok filminin müziklerini yapmış olan Jürgen Knieper bestelemiştir. Başrollerini Bruno Ganz, Otto Sander ve Solveig Dommartin'in paylaştıkları filmde Amerikalı aktör Peter Falk'un da önemlice bir rolü vardır.

1980'lerin sonunda Berlin şehrinde insanların görüp işitemediği Damiel (Bruno Ganz) ve Cassiel (Otto Sander) adlı iki melek sürekli olarak çevrelerini ve insanları gözlemektedirler. Bu melekler zamanın başlangıcından beri oradadırlar ve çağlar boyunca doğanın ve insanların geçirdiği bütün değişimlere tanık olmuşlardır. Bu gerçeküstücü naif filmde her şeyi gören ama hiçbir şeye müdahale edemeyen bu meleklerden birisi ölümsüzlükten bıkarak insanların arasına karışmayı dener.

"Berlin Üzerindeki Gökyüzü", 17 Mayıs 1987'de ilk gösteriminin yapıldığı Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülüne aday gösterilmiş, Wim Wenders bu festivalde "en iyi yönetmen" ödülünü almıştı. BAFTA ödülüne de aday gösterilen film çeşitli yarışma ve festivallerde 15 ödül daha kazanmıştır.

Film Konusu:

Damiel (Bruno Ganz) ve Cassiel (Otto Sander) Berlin şehrinin üzerinde dolaşan iki melektir. Bugüne kadar tasvir edilegelen melek görüntüsünde değillerdir, sıradan iki erişkin adam görüntüsündedirler, kanatları da her zaman ortaya çıkmaz. Üzerlerinde sade birer pardösü olan bu melekleri diğer insanlar göremez, duyamaz. Sadece küçük çocuklar ve diğer melekler onları görebilir (bir keresinde de Amerikalı bir aktör (Peter Falk) meleğin varlığını hisseder). Onlar da insanlara ve olaylara doğrudan müdahale edemezler.

Zaman 1980'lerin sonlarıdır ve Almanya (ve Berlin) halâ doğu ve batı olmak üzere iki parçaya bölünmüş haldedir. Oysa bu iki melek zamanın başlangıcından beri buradadır. Aradan geçen yüzbinlerce yıl boyunca doğanın ve insanların geçirdiği her değişikliğe tanıklık etmişlerdir (örneğin Damiel beton köprünün üzerinde dururken buzulların eridiği ve aşağıda akan nehrin oluşmaya başladığı yılları anımsar). İstedikleri her mekâna rahatlıkla girip çıkabilen ve hangi dilden konuşuyor olurlarsa olsunlar insanların düşüncelerini de okuyabilen bu iki görünmez varlık sürekli olarak sakin tavırlarıyla çevrelerini ve insanları incelerler ve notlar alırlar. Çevrelerini değiştirecek müdahalelerde bulunamayan bu melekler birçok şeye kayıtsız gibi durmaktadırlar, olaylar karşısında ne üzüntü ne de sevinç duyarlar, ama bazen de varlıklarını küçük işaretlerle belli ederler. Onlar için herhangi bir engel ve bir sınır yoktur, kâh havadaki bir uçağın içindedirler, kâh bölünmüş Berlin'in öteki tarafına geçerler. Genelde yüksek yerlerde durmayı ve şehre tepeden bakmayı seçerler, bazen bir katedralin en tepesinde, bazen yüksekteki dev bir heykelin omuzunda otururlar. Bazen bir kaza kurbanını teselli etmeye çalışırlar, bazen de intiharın eşiğindeki bir genci vazgeçirmeye çalışırlar (ama olaylara dahil olma ve etraflarını değiştirme yetkileri olmadığı için onları duyan olmaz, genç adam yine de intihar eder.).

Damiel Bir gün gittiği küçük pejmürde bir Fransız sirkinde Marion (Solveig Dommartin) adında bir trapez cambazına sırılsıklam tutulur. İflasın eşiğinde olan bu sirkin kapanmak üzere olduğunu öğrenince artık ölümlü bir "insan" olup Marion'la yaşamaya karar verir.

Damiel artık bir ölümlüye dönüşünce, daha önce uçakta karşılaşmış olduğu Amerikalı aktörü (Peter Falk, kendi rolünde oynuyor) çalıştığı film setinde ziyaret eder. Aslında onunla bir kez de bir sandviç büfesinde karşılaşmış, o zaman Peter Falk göremediği melek Damiel'in varlığını sezmiş gibi davranmıştır. Bu kez sette Damiel'i karşısında "insan" haliyle gören Peter Falk hiç şaşırmaz. Bu kez de şaşırma sırası Damiel'e gelmiştir. Falk durumu açıklar: O da bir zamanlar Damiel gibi bir melekken ölümlü olmayı seçerek insanların arasına karışmıştır. "Bu dünyada bizlerden çok var." diyerek sözlerini tamamlar.

Wim Wenders filmini tüm eski meleklere, özellikle de Ozu, François ve Andrey adlı meleklere ithaf edilmiştir ibaresiyle bitirir. Böylelikle sinemanın üç önemli yönetmeni Yasujirö Ozu, François Truffaut ve Andrey Tarkovski'ye selam duruşunda bulunur. Sonra da ekranda devam edecek yazısı belirir. Buradan da Wenders'in 6 yıl sonra 1993'te çekeceği devam filmi Öylesine Uzak, Öylesine Yakın (In weiter Ferne, so nah!)'ı daha o yıldan planlamış olduğunu anlarız.


Kaynak: Wikipedia

15 Haziran 2023 Perşembe

"Filler gibi yapmak lazım. Mutsuz olduklarında giderler. Ortadan kaybolurlar yani..."

 Bout de Souffle / Serseri Aşıklar, 1960

31 Ocak 2023 Salı

"Yeni bir yere geliyorsun ve bakıyorsun ki her şey aynı."


Cennetten de Garip (Stranger Than Paradise):

Yeni Dünya: Macar asıllı Willie, son 10 yılını New York’ta geçirmiştir. Yani bir hayata başlamak ümidiyle ABD’ye gelen 16 yaşındaki kzini Eva Molnar, Cleveland’da yanında kalacağı halası hastaneye yattığından mecburen 10 günlüğüne Willie’de konaklar. Önce bu durumdan hiç hoşlanmayan Willie, birlikte kaldıkları süre byunca Eva’ya alışır ve kız New York’tan ayrılacağı sırada, onun da kendisi gibi, ailenin "kara koyun"larından biri olduğunu anlar.

Bir yıl Sonra: At yarışı tutkunu Willie ile en yakın arkadaşı Eddie, birlikte katıldıkları poker partisinde ortaklaşa hile yapmakla suçlanınca, tüm kazançlarını toplar ve ödünç aldıkları bir arabayla, bir yıldır Cleveland’ta, sert ve inatçı Lotte Hala’nın yanında yaşamakta olan Eva’yı ziyaret etmeye karar verirler. ABD’de hayal kırıklığına uğramış olan Eva onları gördüğüne çok sevinir ama kara kışın ortasında geçirdikleri birkaç günün ardından, Willie ve Eddie sıkılıp oradan ayrılırlar.

Cennet: Dönüş yolunda Eva’yı özleyen ve ceplerindei paraya güvenen Willie ile Eddie, geri döner, Eva’yı Lotte Hala’dan geçici bir süre için ödünç alır ve "Cennet"te tatil yapmak üzere hep birlikte güneye, Florida’ya doğru yla çıkarlar. Yol boyunca birbirine benzer motellerde geceler ve sonunda umduklarından çok farklı bir Florida’ya ulaşırlar. Eva’ya kötü davranmaya başlayan Willie ve elinden bir şey gelmeyen Eddie, tüm paralarını tazı yarışlarında kaybedince, durumları vahim bir hal alır...

"Jarmush’u ’cool’, minimalist ve ilginç bir yönetmen olarak ortaya çıkarıp tanıtan yapıt." Time Out
"Ait olduğu türün belirlenmesi, akla yatkın bir biçimde tanımlanması kadar güç, son derece komik bir film." LA Times

Film açıklaması sinefil.com web sayfasından alınmıştır

Stranger Than Paradise A Film By Jim Jarmusch, 1984

8 Aralık 2022 Perşembe

Mr. Nobody / Bay Hiçkimse


"Sigara dumanı neden sigaraya geri dönmez? Neden moleküller birbirinden uzaklaşır? Neden dökülen bir mürekkep damlası yeniden biçimlenemez? Çünkü evren dağılım gösterme eğiliminde yol alır. Bu bir entropi ilkesidir. Evrenin artan bir düzensizlik konumuna geçme eğilimidir yani. Entropi ilkesi evrenin genişlemesinin bir sonucu olan zamanın tek yöne doğru akmasıyla ilişkilidir. Peki yerçekimi kuvveti genişleme kuvvetine denk geldiğinde ne olacak? Ya da quantum boşluğu enerjisi çok zayıf çıkarsa? İşte o durumda evren daralma aşamasına geçebilir. Büyük çöküş! Zamana ne olacak peki? Tersine mi dönecek? Hiç kimse cevabı bilmiyor."

Mr. Nobody, 2009 Yapımı Film 

Yönetmen: Jaco Van Dormael

Oyuncular: Jared Leto, Diane Kruger, Sarah Polley, Linh Dan Pham, Toby Regbo

İzleyiciler