11 Kasım 2013 Pazartesi

Özgürlük Tanığı: “Karşılıklı konuşma olmayan yerde yaşam da yoktur.”


Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanlar, tatsız ve acımasız inançlar yüzünden her şeyden utanır oldular. Kendilerinden, mutlu olmaktan, sevmekten, yaratmaktan utanıyorlar, öyle bir zaman ki bu, Racine Bérénice'i yazdı diye yüzü kızaracak, Rembrandt Gece Nöbeti tablosunu yaptı diye, mahallenin karakoluna koşup kendini bağışlatmanın yolunu arayacak. Yazarlar ve sanatçılar bugün vicdan azapları içinde yaşıyorlar. Kendimizi bağışlanık göstermeye çalışmak moda oldu aramızda.

Doğrusunu isterseniz, bu duruma düşmemiz için bir hayli uğraşıyorlar. Dört bir yanımızdan politikacılar bağırıp duruyorlar bize ve kendimizi savunmaya zorluyorlar bizi. Yararsız oluşumuzun ve yararsızlığımız dolayısıyla kötü amaçlara araç oluşumuzun hesabını vermeliymişiz. Bu birbirini tutmaz suçlamalar karşısında kendimizi temize çıkarmanın güçlüğünü söyledik mi, diyorlar ki bize :
Herkese birden hesap vermek olanaksızdır, ama bazı kimseler sizi cömertçe bağışlayabilirler. Bunun için de, onların partisine girmeliymiş, bu parti de dediklerine göre, doğru yoldaymış. Bu türlü savları bir tutturdular mı, sanatçıya şunu da söylüyorlar : «Dünyamızın yoksulluğunu görüyorsunuz. Ne yapıyorsunuz bunun için?» Bu hayasızca yüklenmeye karşı şunu söyleyebiliriz : «Dünyanın yoksulluğu mu dediniz? Ben onu artırmıyorum hiç olmazsa. Hanginiz bunu söyleyebilirsiniz ?» Bununla birlikte, aramızda kendini bilen hiç kimse, umutsuz bir insanlıktan yükselen çağrıya duygusuz kalamaz; orası doğru. Demek ki, ne yaparsak yapalım, kendimizi suçlu bulmak zorundayız. Bu da bizi layık anlamıyla günah çıkarmaya götürür ki, en belalısı da budur.

Yine de iş göründüğü kadar basit değil. Bizden istedikleri seçme, pek öyle kendiliğinden olmuyor. Bu seçme, daha önce yapılmış başka seçmelere bağlı. Bir sanatçının yaptığı ilk seçme, sanatçı olmaktır. Sanatı seçmesinde kendi kimliği ve sanat anlayışı rol oynamıştır. Bu nedenler onca yaptığı seçmeyi haklı göstermeye yetmişse, bugün de aynı nedenler tarih karşısındaki tutumunu belirtmesine yardım edebilirler. Hiç değilse, ben böyle düşünüyorum ve mademki açık konuşuyoruz, biraz tuhaf da görünse, ben bu akşam, duymadığım bir vicdan azabından değil, dünyanın yoksulluğu karşısında ve bu yoksulluk dolayısıyla mesleğimiz için duyduğum minnet ve kıvançtan söz edeceğim. Mademki hesap vermek gerekiyor, ben haklıyız diyeceğim, bu mesleği kinin kuruttuğu bir dünyada kendi güçlerimiz ve yetilerimizin sınırları içinde yürütmekte. O meslek ki, her birimize kimsenin can düşmanı olmadığımızı rahatça söyletebilir. Ama, bu düşünceyi açmak gerekir. Onun için, biraz yaşadığımız dünyadan ve biz yazar ve sanatçıların bu dünyada ne yapması gerektiğinden söz etmeliyim.

"Resmi tarih, oldum olası, büyük katillerin tarihidir."

Dünyamızın başı dertte ve bizden bu durumu değiştirmemiz isteniyor. Ama, bu dert nedir? ilk bakışta şöyle anlatıveririz gibi geliyor. Bu son yıllarda, dünyada, çok insan öldürüldü, dediklerine göre, daha da öldürülecek. Bu kadar çok ölü, ister istemez, havayı ağırlaştırıyor. Yeni bir şey değil bu, kuşkusuz. Resmi tarih, oldum olası, büyük katillerin tarihidir. Kabil Habil'i bugün öldürmüş değil, ama bugün Kabil Habil'i akıl uğruna öldürüyor ve onur madalyası istiyor.

Düşüncemi daha iyi anlatmak için bir örnek vereceğim.1947 Kasım grevleri sırasında gazeteler Paris celladının da işini bırakacağını yazdılar. Bu yurttaşımızın kararı üstünde gereğince durulmadı bence, istediği şey apaçıktı. Her gördüğü iş için bir pirim istiyordu; her iş görenin istemekte haklı olduğu gibi. Ama, asıl isteği büro şefliği kadrosuydu. İyi hizmet ettiğine inandığı devletin bugün bütün iyi memurlarına verebileceği tek hakkı, elle tutulur tek onuru, yani belli bir devlet kadrosunun kendisine de verilmesini istiyordu, işte tarihin yükü altında, son serbest mesleklerimizden biri de böylece sönüp gidiyordu. Evet, tarihin yükü altında diyebiliriz, gerçekten. İlk kanlı çağlarda, korkunç bir ün celladı herkesten uzak tutardı. O, işi gereği, yaşamın ve bedenin gizine kıyan kimseydi. Korkunçtu ve biliyordu korkunç olduğunu.

Celladın korkunç olması, insan yaşamının değerli olması demekti. Bugünse cellatlık yalnızca utanılır bir iş olmakla kalıyor. Bu durumda celladın, elleri temiz değil diye sofraya alınmayan bir yoksul akraba işlemi görmek istememesini haklı buluyorum. Adam öldürme ve işkence etmenin birer öğreti olduğu ve nerdeyse birer kurum haline geldiği bir uygarlıkta, cellatların memur kadrolarına girmeye yerden göğe kadar haklan vardır. Doğrusunu isterseniz, biz Fransızlar bu işte biraz geç bile kaldık. Dünyanın hemen her yerinde, cellatlar bakan koltuklarına kurulmuşlar bile.

Yalnız balta yerine kalem kâğıt var ellerinde.ölüm bir istatistik ve devlet işi oldu mu, dünya işleri artık iyi gitmiyor demektir. Ama, ölüm soyutlaştı mı, yaşam da soyutlaştı demektir. Bir adamın yaşamını bir ideolojiye kul köle etmek, onu soyutlaştırmak değil de nedir? İşin kötüsü, biz,ideolojiler, hem de toptancı ideolojiler çağındayız. Bu ideolojiler, kendilerine, dar kafalarına, budalaca mantıklarına o kadar güveniyorlar ki, dünyanın esenliğini yalnız kendilerinin basa geçmesine ve başkalarının boyun eğmesine bağlı görüyorlar. Oysa, bir insana ya da herhangi bir şeye boyun eğdirmeyi istemek, onun kısır, sessiz, hatta ölü olmasını istemek demektir. Bunu görmek için sağımıza solumuza bakmak elverir.

Karşılıklı konuşma olmayan yerde yaşam da yoktur. Ve dünyanın en büyük bölümünde, bugün, karşılıklı konuşmanın yerini tek yanlı çatma almış, diyaloğun yerini polemik tutmuştur. XX. yüzyıl tek yanlı çatma ve kötüleme çağıdır. Uluslar ve tek tek insanlar arasında, eskiden pir aşkına görülen işlerde bile, bugün, çatma konuşmanın yerini almıştır. Gece gündüz, binlerce sesin, tek yanlı bağrışmaları, ulusların üstüne aldatıcı sözler, taşlamalar, savunmalar, coşkunluklar yağdırmaktadır.

Peki ama, polemik nasıl bir makinedir, nasıl işler? Karşısındakine düşmanmış gibi bakacaksın, onu basitleştirecek, hiçe sayacaksın, yani görmek bile istemeyeceksin. Kötülediğin kimsenin artık gözünün rengini bile bilmez olacaksın. Hiç güldüğü olur mu, gülerse acaba nasıl güler diye düşünmeyeceksin. Polemik yüzünden, çoğumuzun gözünü perdeler bürümüş, artık insanlar arasında değil, bir gölgeler dünyasında yaşıyoruz. İnandırma olmayan yerde yaşam da yoktur. Bugünün tarihi ise yıldırmadan başka bir şey bilmiyor. İnsanlar, ortak bir şeyleri olduğu ve bir şeyde her zaman buluşabilecekleri düşüncesiyle yaşar ve ancak bununla yaşamasını bilirler. Ama, biz yeni bir şey bulduk : İnandırılmayan kimseler de varmış meğer. Toplama kamplarının bir kurbanının, kendini çamura atanlara bunu yapmamaları gerektiğini anlatmasına olanak yoktu, hâlâ da yok.

Çünkü, bunu yapanlar, artık insanların değil, bir düşüncenin adamıdırlar. Bu düşünce de, yumuşamak nedir bilmeyen bir istemin buyruğundadır. İnsanlara boyun eğdirmek isteyenin kulağı sağırdır. Onun önünde ya dövüşeceksin, ya öleceksin. İşte bu yüzden, bugünün insanları korku içinde yaşıyorlar. Mısırlıların «ölüm Kitabı» nda doğru bir Mısırlının öbür dünyada temize çıkabilmesi için şunu söyleyebilmesi gerekirmiş : Kimseyi korkutmadım. Günümüzün büyükleri arasında, kıyamet günü, bu sözü söyleyecek adamı güç bulursunuz.

Bugün birer gölge durumuna gelmiş, sağır, kör, korku içinde yaşayan, karnelerle beslenen ve bütün yaşamları bir polis fişinde özetlenen insanların adsız, soyutlaşmış birer varlık sayılmalarında şaşılacak ne var? Bu ideolojilerden çıkmış düzenlerin büyük toplulukları yerlerinden söküp, zavallı birer rakam durumunda Avrupa'nın ötesine berisine sürmeleri ne kadar anlamlıdır. Bu güzel felsefeler tarihe gireli, eskiden her birinin bir el sıkma tarzı olan binlerce insan, göçmen damgası altında gömülüp gitmiştir. Çok akıllı bir dünya, bu damgayı onlar için bulmuş...

Evet, bütün bunlar akla uygun bir kuram adına bütün dünyayı birleştirmek istedi mi, dünyayı kuram kadar etsiz kemiksiz, kör, sağır etmekten başka yol yoktur. İnsanı yaşama ve doğaya bağlayan kökleri koparıp atacaksınız. Başka yolu yok. Dostoyevski'den beri Avrupa edebiyatında doğa betimlemelerine rastlanmaması bir rastlantı değildir sadece. Bugünü anlatan yapıtların yazarları, duygu incelikleri, sevgi gerçekleri üzerinde duracak yerde, yargıçlardan, mahkemelerden, davalardan, suçlama yollarından başka bir şey görmüyorlar. Pencereleri dünyanın güzelliklerine açacak yerde, yalnızların sıkıntılarına açılmış pencereleri kapıyorlar...

Sanatın büyüklüğünü yapan her şey, böyle bir dünyaya karşıdır. Sanat yapıtı, yalnız varlığı ile, ideolojinin utkularını hiçe sayar. Yarının tarihinde görülecek şeylerden biri fatihlerle sanatçılar arasında şimdiden başlamış olan savaştır. Oysa, her ikisinin de istediği birdir. Politika ve sanat, dünyanın düzensizlikleri karşısında aynı başkaldırmanın iki ayrı yüzüdür. Her ikisinde de istenen şey, dünyayı birliğe götürmektir. Sanatçının davasıyla politika öncüsünün davası uzun zamandır birbirine karışmıştır. Bonaparte'ın isteği ile Goethe'ninki birdir. Ama, Bonaparte liselerimize trampeti, Goethe ise Roma Ağıtları’nı (Römisch Ele-gien) bırakmıştır. Ama, tekniğe dayanan yapıcı ideolojiler ortaya çıkalı, devrimci fatih olmaya başlayalı iki yol birbirinden ayrılıyor. Çünkü, sağda da solda da fatihin aradığı, karşıtların uzlaşması demek olan birlik değil, ayrılıkların ezilmesi demek olan toptancılıktır. Fatihin dümdüz ettiği yerde, sanatçı ayrılıklar görür. İnsanın etini kemiğini, duygularım hesaba katarak yaratan sanatçı, hiçbir şeyin basit olmadığını ve kendinden başka insanların yaşadığını bilir. Fatihse kendinden başka türlüsünün yok olmasını ister. Onunki bir efendi-köle dünyasıdır, yani bizim şu yaşadığımız dünya. Sanatçının dünyası, diri bir çatışma ve anlaşma dünyasıdır. Hiçbir büyük yapıt tanımıyorum ki, yalnız kin üstüne kurulmuş olsun. Ama, böylesi imparatorluklar biliyoruz. Fatihin kendi davranışının mantığına göre cellat ve polis olan yerde, sanatçı ister istemez çekingen olacaktır. Bugünkü toplum politikası karşısında sanatçı için tek tutarlı yol, kimsenin buyruğunu dinlememek, ya da sanatçı olmaktan vazgeçmektir. İstese bile, bugünkü ideolojilerin tuttukları yollara girmeyi, kullandıkları dili kullanmayı beceremez.

İşte, bunun için bizden hesap verme, bağlanma .istemek boşuna ve saçmadır. Biz bağlı olmasına bağlıyız; ister istemez. Kısacası, biz savaştığımız için sanatçı değiliz, sanatçı olduğumuz için yaşıyoruz. İşi gereği, sanatçı özgürlükten yanadır ve bu da ona çoğu kez pahalıya mal olur. İşi gereği, tarihin en içinden çıkılmaz karanlığında insanın nefes almaz olduğu yerde görevlidir. Dünyamız ne ise, o ve biz ne durumda olursak olalım, ona bağlıyız; doğamız gereği de bugün ister ulusçu, ister partici olsun, bu dünyayı elinde tutan soyut putların düşmanıyız. Ahlak ve erdem adına değil — böyle söyleyip herkesi büsbütün aldatanlar da var — biz erdemli kişiler değiliz. Devrimcilerimizin kafa ve burun ölçülerine bağlar göründükleri erdemden yoksun olmamız da üzülecek bir şey değildir. Biz, bütün insanlarda ortak olan şeye tutkun olduğumuz için. akim en bayağı yanıyla girişilen işlere katılmayacağız. Ama bu, bizim bağlılığımızın ne demek olduğunu da anlatıyor.

Biz, herkesin yalnızlığa hakkı olduğunu savunduğumuz için, hiçbir zaman yalnız kalmayacağız. Sıkıştırıyorlar bizi, vaktimiz yok, tek başımıza çalışamayız. Tolstoy, kendi yapmadığı bir savaş üstüne, bütün edebiyatların en büyük romanını yazdı. Bizim savaşlarsa, savaşlardan başka bir şey yazmaya vakit bırakmıyorlar... Péguy' yi ve binlerce ozanı birden öldürüyorlar...

Gerçek sanatçılar politika şampiyonu olamazlar. Çünkü onlar, bilirim, hem de nasıl, rakiplerinin ölümüne duygusuz kalamazlar. Sanatçılar yaşamdan yanadırlar, Ölümden yana değil. Etin kemiğin adamlarıdır onlar, yasanın değil. Sanatçı oldukları için, düşmanlarım bile anlamak zorundadırlar. Ama, bu, hiç de demek değildir ki, iyi ile kötüyü ayırt etmek gücünden yoksundurlar. Başkalarının yaşamını yaşamak güçleri olduğu için, en azılı suçluyu bile temize çıkaran yanı, acıyı görebilirler.

İşte, onun için bizler hiçbir zaman mutlak bir yargı veremeyiz ve giderek mutlak cezayı da kabul edemeyiz, ölüm cezasını kabul eden dünyamızda sanatçılar insanın ölümü reddeden yanını tatarlar. Yalnız cellatların düşmanıdırlar, başka hiç kimsenin değil.


Albert Camus

9 Kasım 2013 Cumartesi

Çocuklarıma


Diyelim ıslık çalacaksın ıslık
Sen ıslık çalınca
Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes
Kimse çalamamalı senin gibi güzel

Örneğin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın
Senden önce kimse saymamış olmalı
Senin saydığın gibi doğru ve güzel
Hem dalgaları hem saymasını severek

De ki sinek avlıyorsun sinek
En usta sinek avcısı olmalısın
Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta
Örgüt yoksa seninle başlamalı

Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun
Düşün düşünebildiğince üç boyutlu
Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya
Sanki senden önce düşünen hiç olmamış

Dalga mı geçiyorsun düşler mi kuruyorsun
Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum
Düşlerini som somut görüp şaşsınlar
Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler

Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum
Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz
De ki bütün işe yarayanlar
İşe yaramaz sanılanlardan çıkar.


Aziz Nesin

"Yaşlanmak bir dağa tırmanmaya benzer."


"Yaşlanmak bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır, ama görüş açınız genişler."

Ingmar Bergman

Tomris Uyar, Cemal Süreya' yı anlatıyor :


"Akşamları biraz geç gel yahu, bir erkek dolaşmak istemez mi dedim. Ben çok yaşlı olan anneannemle meşgulüm. O da, istifa etmek üzere Maliye' den. Bağını koparmasını istiyorum. Hiç arkadaşı yok çünkü. 'Peki' dedi. İlk gün dönüş saati geldi, altıyı çeyrek geçti, ortada yok. Normalde akşam 6' da evde olur. Ertesi gün altıyı yirmi geçiyor, sonra altı buçuk.. Bir gün odayı havalandırayım dedim, yaz. Toz aldım, bezi silkelemek için pencereden eğildim ki, kapının önünde oturmuş saatin dolmasını bekliyor."

Tomris Uyar

(Fotoğraf: Cemal Süreya, Tomris Uyar, Yusuf Atılgan)

Beyaz Zambaklar Ülkesinde


"Aydın olmak, modaya uygun kıyafetler giymek ya da kolalı yakalık ve modern şapka takmak demek değildir. Halk size, iyi bir ücret almanız ve akşamları sözde okuma salonlarında kağıt ve domino oynamanız için okutup terbiye vermedi. Siz halkın aklını, halkın iradesini ve enerjisini uyandırmak zorundasınız. Halkın fikrini uyandırmalısınız, köylüyü, işçiyi, toplumun alt tabakalarını nasıl iyi yaşanır, nasıl iyi yaşam koşulları yaratılır diye eğitmek zorundasınız."

(Gregory Petrov - Beyaz Zambaklar Ülkesinde)

Kitaplarda Ölmek

Adı, soyadı 
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez.

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldıkları
Kısa, uzun bir liste.
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.

Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.

O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.

Behçet Necatigil




''En fazla zamanı, zaman kazanmak isterken kaybediyoruz."

John Steinbeck

Kum

Bana yaşadığı kentin kumunu gönderen
Bir sevgilim vardı
Bense merak ederdim hep oranın rüzgârını
Uslu mu deli mi sürekli mi
Apansız mı çıkar gökte savurur
Yerden aldığını

Paylaştığımız kentler oldu sonra
Rüzgâr usta ben acemi
Esti geçti bir hışımla geçti
Kum doldurdu gözlerimi

Gülten Akın 

"Modernlik ilerledikçe mutluluk geriler, doyumsuzluk ve engellenmeler ise çoğalır."

Émile Durkheim

"O iyi insanlar o güzel atlara bindiler, çektiler gittiler."


"Urfa'da yaşlı bir adam bana bir fıkra anlattı. Bir adam Urfa'ya gelmiş bilmem kaç yıl önce, 20 yaşında bir delikanlı, hayran kalmış Urfa'ya; herkes evine çağırıyor, herkes selam veriyor, herkes kardeş gibi davranıyor, inanılmaz bir güzellik. Sonra bu adamı Urfa'nın ahırlarına götürmüşler. Dünyanın en güzel atları tabi. Urfa tarihte
n bu yana çok ünlüdür atlarıyla. Asurlular devrinde her yıl Asurlulara 360 tane at verirmiş Çukurova. Adam bir ay kaldıktan sonra memleketine dönmüş, sonra 90 yaşına gelmiş, yahu şu dünyada zaten ölüp gideceğiz, ağzımın tadıyla ayrılayım şu dünyadan demiş, yeniden gitmiş bakmış ki selam verse kimse yüzüne bakmıyor. Yıkılmış, bir de atlara bakayım demiş. Bir sürü at, derisi kemiğine yapışmış, dağlarda yayılıyor. Şaşırmış kalmış adam, keşke gelmeseydim buraya demiş. Bir hanın önünden geçerken yaşlı bir adam uyukluyormuş, ağzına, yüzüne sinekler dolmuş. Uyandırmış, hele kalk, yahu, demiş, burada bir zaman çok iyi insanlar, çok güzel atlar vardı, ne oldu ? demiş. Yanıtlamış karşısındaki: - O iyi insanlar o güzel atlara bindiler, çektiler gittiler.- "

Yaşar Kemal

8 Kasım 2013 Cuma

"Şarkını Söylediğin Zaman"

"Zaman içinde yaşadığımız bir akarsudur, bizi alıp ya ileriye doğru götürür ya da boğup öldürür."

(İnci Aral - Şarkını Söylediğin Zaman, S.9)

"Gerçekte zaman soyut değil, gözle görülür biçimi olan bir şeydi. Yine de üstüste gelmiş resimlere bakarken olduğu gibi zamana da bir kuyunun derinliğine bakar gibi bakabiliyordu. insan. Yukarıda aşağıya, aydınlıktan karanlığa..
Suyun siyah aynasında hiçbir şey görünmüyordu ilkin. Sonra yavaşça bir nesne beliriyor, sonra yüzeye çıkıyordu. Bir ağacın gölgesi, her hangi bir öğleden sonrasının en güzel anı, bir söz, dal değiştiren bir kuşun kanat sesi, bir bakış ya da duruş. Yaşananlar kaybolup gitmiş gibi geliyordu insana ama öyle değildi. Daha sonra gelenler belleği yeniden biçimlediği için aynı heyecan yakalanamıyordu, geçmişte neyin nasıl olduğu unutuluyordu eninde sonunda. Geri gelen, zamanın tortusuydu."

(İnci Aral - Şarkını Söylediğin Zaman, S.36)

"şarkılar duyguları ifade etmenin en kolay yoludur. Kimseyi incitmezler, istemeyen üstüne alınmaz. Şarkı işte, ne olacak." 

(İnci Aral - Şarkını Söylediğin Zaman, S.80)

"Biriyle vedalaşırsın, sonra bir taşıt kalkar, son bir kez bakarsın bir tren penceresinden. Bir otobüsün kocaman camının ardından, orlon perdelerin yanında hüzünlü bir yüz, bir köşeyi döner, yitirirsin. Anılar kalır geriye. Ben içeri girdiğimde o oradaydı, kaldırımda durmuş, pencereme bakıyordu dersin." 

(İnci Aral - Şarkını Söylediğin Zaman, S.206)

21 Ekim 2013 Pazartesi

Umut sözün kahramanı, yok aslında!

Umut sözün kahramanı, yok aslında! Bekleyenin, hayatta geriye düşenin kahramanı; Filmde atıyla, silahıyla geleceğini bildiğiniz sahnenin kahramanı; Yerli yersiz çivilendiğiniz bir ısrarın kahramanı; Nabzınızı sekteye uğratmayacak ölçüde atan kalbin kahramanı... Yok aslında!

Hope is the hero of the word, in fact it does not exist. The hero of the one who waits, the one who falls behind in life; In the movie, the expected hero of the scene with his horse and gun; The hero of an insistence on which you are nailed in place; The hero of the heart that beats, enough to barely sustain a pulse… Indeed, it does not exist.

Hüseyin Murat Çinkılıç

Çeviren (Translator): Özgür Onat Çinkılıç 


22 Temmuz 2013 Pazartesi

yalnızlık heceleri


1


taşların sesini
duydum konuştum
duydum sustum.

2

gitsem
kaderini duyursa bana
bilmediğim yerler
sevinsem, üzülsem
kalbim sonsuzlukla eksik
büyüsem, büyüsem...

3

yemyeşil bir yalnızlığı
içim dışım uzaklık
kimseye anı olmadan geçtim.
taşı bile severdim
birisi tüy kadar dokunsaydı bana.

4

kalp soğuk
anılar ağır.
köpekler kemiklerini çıkarıyor
gömdükleri yerlerden.

5

trenler bitti
kanatsız sular
yağmurla iki kez uzak evler
anısız sokakların akşamı bitti
ayrılık başlıyor...
çift oluklu bir hançer
sevdiğim herkesten
gidiyorum
geldiğim diğ yalnızlığı...

6

kitaplar kitaplar kitaplar içinden
üstüne kitleyerek hayatı
kapanmasını kapılar pencerelerle bilerek
her kipriği bir hayal cesedi
uzak uzak sustu gürültümüze...

yaşamanın büyüklüğünü konuşuyorduk hepimiz!.


7

seçelerin sabah avluları
size kursunlar mezarımı.


8

uzun sakalları kanallara gömülü
üç sonsuz gece
geçmişini bir ayin gibi soludu.
şehrin bütün ışıkları
gözlerinden yaş yaş dökülüyordu.

9

sararmış deniz. kiprik uğultusu. eşikte bir harf. 
odalarda göllenen yol. geceler bilgisi. acı ten.
ayaklanmış yalnızlık. susmanın halleri. sonrasız
aşk. ayrılık bilgesi. ıssız ayna. mutsuz çocuklar sabahı.
ışık hecesi. uzaktan geçen zaman...

bana dokunsaydın, dedi, bunları başka söylerdin...

10

gelir akşamın kalbe indiği zamanlar
ey gövdesini dönen kalabalık
yalnızlık sizin de sadık köpeğiniz...

11

önce gözleri vardı yedi kat ela
sonra yalnızlık
elleri gözlerinden önceydi ve uzun
sonra yalnızlık
iki beyaz ırmak akar hala gövdemde
sonra yalnızlık
sözüm ağzından alırdı kanadını
sonra yalnızlık
dört yıldır canımdan uzuyor saçları
sonra yalnızlık
bitti güzelliği kalabalığın
yalnızlık bir daha...

12

"tayga'da insan izine rastlayamazsın;
varsa da sana aittir
harad bream/şaman"

orada otların arasında
güneşten başka ses yok
insanın yaşı kadar büyük
dünyanın ilk günü kadar yeni
zamanı gözteriyor bize...

13

cezanın kapıları. korkudan büyük duvarlar. aşa-
ğılayan şüphe. üniforma sarmalı. şiddetin izin ver-
diği sevinçler. küçük düşürülmüş gökyüzü. sesin
kıvrımlarında taşınan dışarılar. acılaşmış onur.
kalbin yücelişi. anlamı değişen dokunma.

özgürlükle donatıyor duvarları hasret... oğlum
-diyor- seni uçuruyor bütün kuşlar.

14

iki kez siyahtır şimdi evlerde gece
dırınas'ta ağaçlar bu saatlerde
bütün yolcularını uğurlamıştır.

15

göğe vardı
odaların boşluğu
eşyalar bitti
zaman beyaz
kadınlar acı
yapraklı bıçak
rüzgar bedende
hareli sular
parmaklarda donmuş
yollar ceza
yere bakıyor ağaçlar
ışıklar gölgeler
seslerin hükmü
akşamlar bile beyaz
yaşı çoktan
çocukların yaşı
bir tek geçmişin rengi var..

16

her gün gelir böyle
otobüslerin önünde durur uzun uzun
bir yolculuk ayinidir yalnızlıktan yapılmış
giden herkesle her yere gider.
sonra bir sarsak zaman bekleme salonlarında
büfeleri seyreder karıncalanmış gözlerle
simit alır, gazetelere bakar, saati sorar
gelen yolcu peronuna iner akşam üzeri
biraz yorgun, gülümser, çoğalmış
bütün yolcuları alıp evine döner...

17

otlar kadar olaydım
ışık, ses, böcek
sarı zaman, muratsız kar, ölüm
bütün mevsimleri seveydim.

18

gittim sesleri topladım geldim
parmak uçlarının rüzgarı da geldi.

alın kırışıklarına sürdüm yalnızlığımı
kalbin sığınmaya yağan ilk karı da geldi.

herkesin yürüşünde sakladığı evlerdim
tutkunun siyah açan geçkin baharı da geldi.

bir yabancı gözleri çan bilmediği dillerde
bildik hayatın uzun intiharı da geldi.

kırmızı yaşlar idim bir çocuğun yatağında
gecenin hayal hayal intizarı da geldi.

gittim bir medet harflerden gamzelere
aklakın yaşla çiftleştiği yaşama mezarı da geldi.

bir zamandım, erken, uzak geleceklerden
güzelliğin lal oadalarda beden çerağı da geldi.

19

pınar, tozlu yol, bitkin ağaçlar
can sıkıntısından ağır bir güneş
zaman dışı kuşlar telgraf tellerinde
kadın değil de bir top bez hayalsizlikten
köy uzak değil bir bıkkınlık sadece
bu aklın dışında bir tek çocuk var
bütün uzakları toplamış içine arkasına bakıyor.

20

kaç gökyüzü çizdi ağzın
hangi mağaralara...

21

kendini seven insanların güzelliği ile konuşacağız. kimsenin sevgisi kimseye bağış olmayacak. dünyanın bütün dillerinden şarkılar okuyacağız. bütün dillerin acısını, sevincini canımızda duyacağız. şarkılarımıza toprak katılacak; taşlar dinginliğini verecek sesimize; gökyüzü binlerce kanatla donatcak gözlerimiz. ırmaklar yalnız dışımızdan akmayacak. doğadaki her varlık kendi mucizesine katacak bizi. akşamlar ikinci güneş olacak sokaklarımıza. ellerimiz kimseyi yalnız bırakmayacak. çocuklarımız bir daha doğuracak bizi. tek yalnızlığımız aşk oalcak. erkeklerimiz sabahtan dingin; çaresizlik kadınlarımızı terk edecek. bütün bir ülke özür dilemeyi öğreneceğiz. lunapark palyaçolarından başka üniforma kalmayacak dünyada. güzel anılar kadar güzel olacak ölüm...

'arabasını yıldıza bağlamış' birisinin yalnızlıklarımı bunlar? iyimserlik mi? bir kalabalık reddiyesi? uyumsuzluk kışkırtıcılığı? bir devrim taslağı belki; bir eşitlik tasarımı. bir hayal denemesi, güven duygusu için. kolay ve küçük şeylerin rahatsızlığı. bencilliği utanca çevirme girişimi. gelecek zamanlar kalbimin acemi fotoğrafı. başklarına paylaştırılmış yüzlerce 'ben' sevinci. bir ironi, gücün boyalı şiddetine. sınırları küçümseme zenginliği. ait olma duygusu ile aykırılığın birbirini sevmesi. büyüklenmenin küçük düştüğü bir genişlik. başarının hasat şenliği..

yalnızlık... seni bir gün biz seçeceğiz. o zaman güzel olacaksın.

22

senden ışık ayrılık
gözlerim yol tenhası
kiprikler dili oldum
ağzım ölü zamanlar.

benden vakitli taşlar
gövdeni solumaya
o mumdan eşiklerim
sokakları titreyen.

bitti sandım gideni
gövdemi susturarak
eyvah ki dünya imiş
mezar benim nem olur.

23

okşan'a

bacakları uzun kalın
karanlıkta özgür
sakallı bir sesi var
utandığından değil
ışıkta yaşamak zor
gizli eğilimi hepimizin
başımızda merakın
kurşun askerleri
kalbimiz saygı yalnızı
uzun uzun konuştuk
kendimizi birazcık sevdik.

24

ben gittim susmaya
üç boğuk zamanla
toprak, beton ve camdım
su büyük, dedim
alır düşünmeyi
kandım oturdum.

25

adam denize bakıyor. sis. deniz değil. kendine maviyi mi anlatıyor, suya toprağa mı? sır değil. gövdesi katı; babasından tek miras. hayatı dar. baktığı yerler değil. usanmıyor. gemileri sayıyor. ne yolcu, ne fener. yıldız falcısı belki. tutsaklıktan. rüzgarı ölçüyor. kıyıları sevmiyor. sığınmak ölüm; nereden duymuşsa. suların raylarında bir kadın, kırk bir yıldır... susmasına denizi ekledi. mavi değil yine de evi. biraz daha kuyu. yalnızlık hariç, her şeye yeniliyor. boyu ıssız, gecikmiş. bin ayrılık parmakların boğumu. bir leke gibi geçiyor ışıklardan. günün her saati akşam. eşikler, o hep-- çocuklarına susuyor. karısı gittikçe az. deniz çekiliyor, çekiliyor...

ah kutsal ana rahmi... insan nereye gidebilir ki...

26

sırlarınız olaydım
daha mutsuz olmazdım.
sizden fazla bildiğim
en iyi yalnızlık ölüm...

27

bir yarım söze
geçerken söylenmiş
dünyayı doldurdururuz.
sonra o taş yataklar
soyunuruz
aynamız siyah
gövdemiz yanlış dua
bir merhamet
gecenin kalbinden
puhu kuşları dahil
bütün şarkıları bitiririz...

sabah o eksik ışıktır
narcissus sevmez
biliriz
inanırız!...

28

levent kanat'a

sonra onlar bir gün gelip
diliniz bu, dediler.
göz yaşlarımız bozuldu.
ağaçlarımız sularımız kuşlarımız
bir günde geçmişinden oldu.
günün haritasını yitirdik
gece yorgunluğumuz değil
yüksek sesle geldiler hep
yataklarımızda bilmediğimiz acılar
şarkılarımızı küçük düşürdüler
bir boğuk zaman camlarımızda
çocuklarımız evler yabancısı
onurumuzdan bir yalnızlık yaratıp
kalbiniz artık bu, dediler...

29

keşke benim uzağım olsaydın...

30

aydınlık ne
unutmak kimin haddi...
şımarık kalabalık
kanı çekilen gece
dinle memelerini
ağzımı duyacaksın.
sonra bir ayna ser
ayaklarının altına
kalçalarınla hohla adımı
içindeki zamanım.
hiçbir şey bitmez insanda
acı güzellik hiç
kaç eski sevişme
benim de bedenim.

31

ağaçlar, önce ve sonra
iki varoluşun.

kapı önlerinde kadınlar
bir zamanlar onlar da.

bütün fotoğrafların gizlediğisin
mutlu yada mutsuz.

unutmak büyük dili zamanın
hatırayla lekeli.

bir hayal cinneti akıl
sen sustukça.

yaşlılar, çocuklar
sonsuz ezberi yüzünün.

o zülüf herekatısının çaresiz
aşka ve ölüme.

mezarlık çiçeklari
geçtiğin her yer...

32

sessizlik çanı köyle gittim ğögün ağzında
karın temize çektiği ölüm harcı yalnızlıklar.
kalabalıktım bir zaman zonklayan şehirlerde
suların avucunda kimi gün bir sevinç damlası.
bir sürgün ayrılıklarıyla büyüttü kalbimi
eşyalarından küçük adımları da bildim.
hala bilmem, gücü mü insanın, yenilgisi mi
bir kar istasyonunda ağabeyini susan fiyodor
döndüm her seferinde bir dua acısıyla
'hayat her yerdedir' sözünün çırpınan gerçeğini...

33

ve döndüğümüz gittiğimiz değildir.

34

sözler kalbinde vazgeçiş
bedeni göz göz unutuluş mühürü
yok yalnızlığından başka gücü
bir kirpik hecesiyle
küçük düşürüp yakınlığımızı
ceza gibi geçiyor içimizden.

35

bütün ayrılıklarımı alır gelirim. ev bir tenha söz. eşyalar ıslık çalar. bir genişlik umarım. hayalsiz olmuyor. zaman büyük simyacı. hatıralar bile hayal. ağaçların ışıklarını toplayıp çekilir güneş. ölüm değil müşkül, zaman acısı. yaşamasam nereden bilecektim. insanlardan üzgün düşmenin uzağıyla bakarım. henüz mağrurdur yalnızlık. yüksek seslidir. kalabalığa inanır. gölgelerini okurum. herkes aynasını ters yüz edip çıkmıştır. oysa orada birikecektir yaşama tutkusu. öğrenmek çoğa varırı. bir gamze göllenir, göllenir. içinde topuklar döner, saçlar titrer, sesler köpürür. ayaklanmış kuyudur ağızlar. gövde, dünya kesilmiştir. kimseler görmeden toparlarım cesedimi. bir merhamet duygusuyla iner akşam. bütün incittiklerim kalbimdedir. uzak yoktur. ölüm de bir zamandır. dönerim...

36

köknar ağacının dibine oturdum
akdeniz'di. ikiz güneşti
ayaklanan bir kadın yüzüydü
yaramı sever gibi sevdim gelincikleri
taşlara sesini veriyordu rüzgar
eğildim telaşı önünde kertenkelenin
dağlar mavi bir zamandı
otlarda soluk alıyordu tanrı
sevdiğim kadınlardan bir mucize
bütün acılarımın dışına çıktım
bütün acılarımın dışına çıktım
elinden tuttum çocuk babamın
annem yeni doğuruyordu beni.

sildim pişmanlığı payıma düşen hayattan.

37

eşyaların kayıtsızlığı
götürdü beni yaşamaya:

zaman insanmış...

kan pıhtısı odalar
sizden iyi kim bilir
sesin çiçek açmasını.

38

annem kadınlar mezarı
uzun bir erkekten geriye kalan
ay ışığında namaza soyunuyor
bahçelerin ilk harfi gün ağarmadan
parmakları eteklerinde bir eski günah
günde dört çeşit hapla bedenini koruyor.
ah o yaşlanmış ölü
babamdan da uzak konuklarız biz
ince gardiyanları hatıraların
birer yaşama taburu sevgimiz
biraz daha gömülüyoruz her gelişimizle
annemi erkekler yalnızlığına...

39

uzaklık da bir sevgi zamanıdır
insan bir gün onu da susar.
senin sevinç diye yaşadıklarını
acının hanesinden de çıkardım ben.
çan değilim. dön değilim. gün değilim.

40

pahası hayal, ödülü kendisi
uzakları öğrendi çocuk:
camdan güneşler. rüzgar ölüleri
kalbin incinme atlası
demir parmaklı sözler...

çocuğun sustuğu yerde başlıyor
şehrin uyaksız ışıkları
kendine tutunan yoksulluk
uçurumlar açıyor gövdede
geçmişin çeki taşı
o masal gelecek...

41

şimdi hepsi birer ölüm hecesi
ne söylediysem sana yaşamak için.

42

sıkışık saatlerin arasında, ben mi söyledimdi, insan sevmezse ölür. gider acıda durur. sinema afişlerindeki çocuk eve küfürler büyütür. bitmez cümledir tezgahtar kızlar. hayal, berber aynalarının kartpostal dili. yatışmaz dışarıdadır yokluk. yenik bir akşam yürür şehre karakalem evlerden. ara sokaklarda her gün bir cinayet kurulur. babalar bastırılmış ihtilal; bitkin sularda anneler ölü nillüferlerdir. insan sevmezse eve gelir. gider aktarlara bakar. yarasına biraz uzaklık basar. küçük dükkanlarda uzun konuşur. bin çeşit önlem geliştirir. gökyüzü çoktan inmiştir yere. zamansızdır. seslerden üşür. insan sevmezse mezarını küçük düşünür.

43

breht'e

benim gözlerimi onlar vermedi
ben büyüttüm bulutları hayal hayal
toprak bedenimden alır varlığını
parmaklarım sularımızda salkım güneşler
kirpiklerimden yürür ağaçlar dünyaya
babam şehrimizin sütkardeşi.
annem doğurdu evlerimizi
onlar taramadı benim saçlarımı
akşamlar birer sürmeli masal
kardeşlerimle uyudum kuşların uykusunu
bizimdir eksik de uyansak sabahlar...

bir tek kendilerinin kutsadığı ölümle 
şimdi onlar yok edecek bütün bunları.
ey kendini bizden uzak sanan insanlar.

44
pencereden şakıyan ışık
iyi ki inandım sana.
bana zamanı gösterdin
aşk neydi, olmasaydın
sensin ölümün acısı.
üstüne doğduğun çocuk
dünyayı tanıdı.
hayatın büyük ruhu
beni görünür kıldın.
son iyilik de senden
gölgemi al kakbine...

45

özdemir asaf'a

insansız olmaz
bizimle ses verir börtü böcek
evler güç bulamaz
birlikte yaşamak için
kim duyar zamanın ağırlığını
sesmak da insan ister.
yalnızlık paylaşılır
paylaşılmazsa yalnızlık olmaz.

46

öyledir sevgilim
uzaklar ayaklanır
yakın uzaklaştıkça
her mevsimden dili vardır
bütün zamnlarda
ayrılık aşkın önünde yürür.

47

kardeşim artık özgür...
annesinin söylediği ne varsa
simsiyah gülüyor.
ağzında bir gecikmiş zaman
kalbin diline çeviriyor
babasının sustuklarını.
-bir kandil fitilinden
fitilinden yanarak ışıyor-
iki çocuk büyüttü, ikisi de
üstüne titredikçe yabancı.
evi çok kilitli kapılar
dışarılar ömrünü küçük düşürüyor.
aklımız bir soğuk dua
iyi bir geçmiş arıyoruz kardeşime
beyaz gömlekli yapılar önünde.

48

gelsen şu olurdu:
evim dünya olurdu
incelik dil bulurdu
sayğı çocuklaşırdı
bedeb murat kesilirdi
kalabalık çiçek açardı
pişmanlık utanırdı
eşyalara su yürürdü
acı değer kazanırdı
ölüm sahipsiz kalırdı
güzel anı olurdu
aşka yakışırdı
şiir usulca susardı
yaşamak büyür büyürdü...

49

bana sunulanla yetinmedim
üzüm güneşleri, bulut ağaçları, deniz naarları
doğaya sözler ekledim.
insandı, acıydı, sonsuzluk hecesiydi
dünyayı işaret ettim
kalp oldum kaderlerine
biricik zaman yaptım hepsinin ömrünü
ödülüm ve cezamdı
geldim azaldım, gittim yalnızdım...

50

ölüm dünyasıymış
her solukta sessizce
birikmiş bedende.
taşlara can veren aşk
o da bir zaman imiş.
ah insanın yaralı
yaşama tutkusu...

tanrım... hatırasız ölüm.

51

yalnızlık
ey zamanın tanrısı
neyin olur senin
her harfi çın çın
bunca söz...

Şükrü Erbaş


14 Temmuz 2013 Pazar

Sarhoşları ve taşları arasında biten çiçeğini kayıran şu sokaktan başka demokrasi yok. Gece ışıklarını söndürüp sopalamaları bu yüzden...

Hüseyin Murat Çinkılıç
Ülkeye tecavüz edenin (en) doğal hali, sokakta tecavüz edeni korumasıdır !

Hüseyin Murat Çinkılıç

''Bir insanın gerçek değeri, her şeyden önce, kendinden kurtulmayı, ne ölçüde ve ne yolda başardığına bakılarak anlaşılır.''


Albert Einstein

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Meçhul Öğrenci Anıtı

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür ?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128 ! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

Ece Ayhan
Bu ülke, 'cinayeti gördüm' dediğinizde cinayeti işlediğinize inandıran yargılayıcı kişilerin boyun süsü adaletine teslim edilmiştir.

Hüseyin Murat Çinkılıç

4 Temmuz 2013 Perşembe

Alnımızı karışlayan gölgenin az sonra elini çekecek bir bulut olduğunu 'us'a anlatmak için; yürekteki acıyı tırnak ucuna taşıyacak yola inanmak için; aslını görünenden koruyan liyakat için; umut var, (olmalı) dostlar ! 

Hüseyin Murat Çinkılıç,  
Resim: Dee Nickerson


İzleyiciler