22 Ekim 2010 Cuma

mavi gözlü dev, minnacık kadın ve hanımelleri

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz :
bahçesinde ebruliiiii
hanımeli
açan ev..

Nâzım Hikmet Ran
Dinleti Çubuğu : Mümtaz Sevinç


Kanatılmış Sözcükler Kitabı

    Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar. İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir(!) sanırdım, yanılmışım. delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş. İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi. Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim, bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini söylüyor bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme yetiyor da artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.
    Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım. Bu yer bazen bir insanın yüzü oldu, bazen sevdiğim bir kitapta altını çizdiğim cümle, bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını yaşamak, bazen de denizin köpürdeyen mavi kaosunda eritmekle gözlerimi. Ama yetmedi bunlar. Sonuna kadar kendim olmak istedim, evreni kanatlamak pahasına. Sanatı denedim; otoriteye karşı çıkanların birbirlerine karşı imgelerle iktidar olma çabası... Polis olun efendim, daha saygın...
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece kalbidir dedim sonra, insan yalnızken kendisidir diye de uzattım. Ama insanların ruhuma bu izinsiz girişleri yok mu, beni delirtiyor: "Sevgilim beni ne kadar çok seviyorsun" lar, "Felsefe yapma, aşka gel kendine gelirsin" ler, "İnsanları olduğu gibi kabul et, mutlu olursun" lar vb. İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları, bu gizli sömürüyü, bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım; bu hem İsa'ya, hem Edip Cansever'e, hem kendime, yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmek olmaz mı?
    Hepimiz deliyiz. Akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye kapatılırız. İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar da usta Tanrım. Bense beceriksizim bu konuda, daha doğrusu akıllı taklidi yapmaktan bıktım. Normal olmaya çalışmak deli olmaya çalışmaktan daha zor. Belki de bunu anladım. Bir ofiste çalışıyordum, deli gömleğimin (seçkin bir markaydı) üzerine kravat takmayı bıraktım. Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum. Babam olabilir diyorum, çocukluğumda az dövmedi beni sözcüklerle. Lise 2'de derste beni kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı Padişahı tarihçi 4. Ali Bey de olabilir. Aşk inlemelerimi sürekli reddeden Aysel de olabilir beni delirten. Kısacası beni insanlar delirtti diyebilirim. Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını isterdim. Karanlık yağmurun, müziğin... Beni çıldırtma hakkını insanların elinden geri almalıyım.
    Önemsiz deliliklerimi saymayacağım. Beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım: İntihar fikri yine Tanrım olmuştu. Aynadaki yüzüme tükürüp silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük Çukurca Camiine gittim. Girdim içeri. Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm. Gerginlik caminin duvarlarını patlatacak kadar büyüktü. Fazla vaktinizi almayacağım. Haklı olarak aşırı öfkelenip üzerime saldıran birini bacağından vurup sükuneti sağladım. Ve Perulu şair Cesar Mendoza’nın "Acı Çekene Saygı" şiirini okumaya başladım.

Acı Çekene Saygı

tanrı'yla aynı fikirde değilim
intihar edenlerin
cehenneme gideceği konusunda
kainatın yaratılışına
katılmaktan bıktığımda ruhum
intihar edeceğim bende
denenmemiş bir yolla

nerdeyse bütün akıllı kalpler
intihar edip siktir çekmiş yeryüzüne

ben ateist değilim, babasıymış gibi
tanrı'ya küsen bir çocuğum
eğer tanrı intihar edenleri ve nietzche'yi
cehenneme gönderirse
cehennemde yanmayı tercih ederim bende
tanrı dürüstlüğü sever..

tanrı'nın hayal gücünü beğenmiyorum

ben tanrı olsam
peygamberler göndermez
direk konuşurdum insanlarla

ben tanrı olsam
hitler'i iyi kalpli bir yahudi olmakla cezalandırırdım
yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
içindeki kötülüğü insanlara değil
tuvallere boşaltırdı

ben tanrı olsam
devletler yok olur
gül kokulu bireyler var olurdu sadece
atlar çılgın zamanlar koşardı

ben tanrı olsam
düşünce gücüyle herkesin
istediği karakter olmasını sağlardım
dünya bir şiirin
yaratılım sürecine dönüşürdü böylece

ben tanrı olsam intihar ederdim
insanlarla birlikte
acı çekmeyi öğrenemediğim için

    Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü. Cemaat beni linç etmek için fırsat kolluyordu, seziyordum bunu. Tabancam tek dostumdu o anda. O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye başladı. Dur diye bağırdım, dur, yoksa - dinlemedi yavaş yavaş ağır çekimde yanıma kadar geldi. Gözlerinde diğerlerindeki gibi öfke değil, merhamet gibi bir şey vardı. Tanımıştım, babamın arkadaşı Ahmet abiydi. "Dinle beni, Allah'ın- kendin - olduğunu anlayıncaya - kadar; hep acı- çekeceksin" dedi usulca. Ellerim titremeye başlamıştı, bu sözler dikenli bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyordu. Silahımı aldı, beni linç etmek isteyen kalabalığı ve zamanı bir el hareketiyle durdurdu.
    Sonrası, sonrası buradayım işte. O yaşlı adamın Ahmet abinin sözünü hatırladığımda sakinleşir gibi, içimdeki bir sırra erer gibi oluyorum ama izin vermiyor insanlar ve anılar kendim olmamama, içimin sularına bir balık gibi dalaraktan. Dışarıdayken bir söz vermiştim kendime: onlar ne yaparsa ben tersini yapacağım! Diye. Onlar yalan mı söylüyor, ben doğruyu söyleyeceğim. Onlar boyun mu eğiyor, ben isyan edeceğim. Hem de her şeye. Onlar sanattan nefret mi ediyor, ben inadına Mozart dinleyeceğim, ölü yazarlarla dostluk kuracam, 7. Mühür'ü, Sonbahar'ı ve Seven'ı izleyeceğim. Onlar paraya mı tapıyor, ben yağmurda ıslanmaya tapacam. Onlar statünün getirdiği saygınlığa mı inanıyor, ben serseriliğe ve kaybetmişliğe sokak olacağım. Sonuç: İnsanın Tanrı'ya inancının kaybetmesinden daha kötü olan bir şey varsa o da insanlığa inancını kaybetmesidir. Siz insansanız ben insan olmayı reddediyorum. Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına taşmama engel değil; tam tersine bunlara açılan kapı.
    Bu arada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum. Geçen gün bağırmaya başladım: sizin sığınacak bir Allah'ınız var, benim yok. Benim sığınacak yalnızca kelimelerim var. Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler; ben ettiremedim, tımarhanedeyim. Güldüler. Aklın fazlası cehennem. Dedim, güldüler. Her çocuk Tanrı'nın gönderdiği bir peygamberdir. Ve unuturuz büyüyünce peygamber olduğumuzu. Gider bir öğretmen oluruz, işçi, pezevenk, mühendis, memur. Dedim, güldüler. Şehir cereyanına bağladılar beni. Güldüler, siktir çektiler, kalbimin içinde çarpan kalplere. Çirkinleştireni her yerde, ey dünyayı kutsallaştıran çılgınlık neredesin? Dedim. Güldüler. Öyle bir şekilde yan yana getirelim ki sözcükleri, herkesin orospusu olmaktan kurtaralım onları. Dedim, güldüler.
    Zaman geçti. Artık çıplakken bir şey söyleyemiyorum insanlara, kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi, gidecek başka bir bedenleri olmadığını anladı en sonunda. İlaçlarımı düzenli kullanıyorum, sigarayı azalttım. Buradan çıkmama az kaldı, doktorum Alper Bey söyledi. Geçende kendi kendime Cemal dedim Cemal! İsmim cemal bu arada-: Hayatı güzelleştiren şey tehlikeyi sevmektir. Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin: İnsanı! Buna kendini sevmekle başlayabilirsin. Hak verdim Cemal'e. Güzel konuşuyordu, inandım ona. Cemal'e borcumu ödeyeceğim. Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış hiçbir aşık olmayı yeniden deneyeceğim. Cemal'e borcumu ödeyeceğim. Az kaldı, bekleyin beni.

Süveyda Ölüdeniz

Resim: Rene Magritte - Kişisel Değerler - 1952

Şiir: Cesar Mendoza (Acı Çekene Saygı)







13 Ekim 2010 Çarşamba

12 Ekim 2010 Salı

berceste

hiç kimseye söylemedim;
ihtiyar taşa aşık olduğumu.
kimin dudağı değse kenarına,
kıskançlığımın zincir boyu,
ayaklarıma takıldığını.
nihayetinde bir takunyaydım,
sesimden başka neyim ola...

hiç kimseye söylemedim;
çirkin bir yaprağa aşık olduğumu.
bulutları beklerken göğün mahrem yerinde
sevgilimin tenine rüzgarların dokunduğunu.
nihayetinde bir damlaydım,
pıtırtımdan başka neyim ola...

hiç kimseye söylemedim;
eski bir kapıya aşık olduğumu.
kuş kanadında sakallı adamların gelip,
bir ekmeği bölerek pirleri gömdüğünü.
ağzımı açıp "ah mine'l aşk" desem,
aralıkları kapatıp, kalbime saklandığımı.
nihayetinde bir kilittim,
yasaklarımdan başka neyim ola...

hiç kimseye söylemedim;
bir adım ötedeki denize aşık olduğumu.
uçanların gagasından ağıtlarımın döküldüğünü.
bir yudum içmek için gönlünden
uzayan köklerime, ömrümü verdiğimi.
nihayetinde çıplak bir ağaçtım,
yalnızlığımdan başka neyim ola...

hiç kimseye söylemedim;
yarattığım çukura aşık olduğumu.
yükseldikçe derinleşen benliğime,
basamaklar ördüğümü kendimden.
nihayetinde bir boşluktum,
düşüşümden başka neyim ola...

hiç kimseye söylemedim;
duvarıma nakşedilen "vav"a aşık olduğumu
kuyruğunda sabır çekerken
alnımı nazif duygulara koyduğumu
nihayetinde bir insandım,
tanrımdan başka neyim ola...

hiç kimseye söylemedim;
ırak yalnızlıklarda kaybolurken gece gündüz.
bir şehre nasıl sokak sokak benzediğimi.
sokaklarımda târumar kalabalık,
insanların bir telaş içinde koşturduğunu.
nihayetinde bir şehirdim,
insan'larımdan başka neyim ola...

hiç kimseye söylemedim;
derin bir arzu'yla bağlandığımı hayata.
aşk'ın kuyusunda kaybolurken,
nasıl da hayat bulduğumu ölüp-dirilirken...
nihayetinde bir şairdim;
kelimelerimden başka neyim ola...

hiç kimseye söylemedim;
nasıl da ağladığımı geceler boyu.
arzu hâl'in nasıl da bu kadar vurduğunu.
bir kaç resim birkaç sözdü oysa,
âh keşke hepsi sadece bu olsa;
cân'ımdan başka neyim ola...

adının yanına adımı yazıyorum;
bitmemiş bir şarkı gibi öylesine sonsuz.
kaç mevsim beklenirken sen,
beşinci mevsimi yaşamaktadır gönül.
kalbimi, kalbinin yanına koyuyorum.
senden başka neyim ola...

Mustafa Nazif


30 Eylül 2010 Perşembe

‎Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir yerde uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz.

Tezer Özlü

13 Eylül 2010 Pazartesi

neler verdik eskiye; gam alıyoruz şimdi / sıkı bir alışveriş yağmur bitimi...  

hüseyin murat çinkılıç

çakıltaşı deniz feneri konuşmaları

görüyorsun ki gizlemiyor beni bu kum / bana bir deniz ört; gelmiyor uykum

ulaşmayacaksa yüzüme / bir ışık süz dalganın sivrisine / gözüme değsin

(...)

hüseyin murat çinkılıç

5 Eylül 2010 Pazar

Avlu

Sevgilim, güzel yazım, ince randevu
verirsen bana: Adam evdir, kadın avlu
yaz! Ben sana açılayım, sense sokağa
yaz, beni de bir ince vakte ayarla
bir adam adası varsa oraya bırak,
ister ıssız bırak, uğurla, dilersen uğra,
su gibi yaz: Kadın deniz, adam ada,
hem bütün kadınla ıssız hem
adam kadının ortasında tenha, bir kuğu
bile bir kez olsun kendi etrafında
kirlenmeden dönemiyorsa bu dünyada
neyi yazacaksın sevgilim, yaz ! Ucu
kırılmaya doğru açılmaktaysa kalemin,
yükselmekteyse şiirin adasındaki sular da!
İşte ıssız adalar bir bir kadınlarda boğuldu,
en iyisi denizin yuttuğu bir adam oldu...
Dünya avlumuz olsaydı da evler gibi
yüzyüze bakabilseydik orada, yaz ve açıl
sevgilim, güneş bir avlu daha kazansın senden,
denize de benden bir adam daha...

Güzel avlumsun benden sokağa açılsan da !

Haydar Ergülen

....yedi yerde gök kendini sorar / çiçekler ağaçlar cevaplar / yok mavinin izahı / insanla buluştuğu zamanlar / yedi gök bir yer arar / âdemler kadınlar çocuklar..

Ömer Saylık DAVUTOĞLU

20 Ağustos 2010 Cuma

13 Ağustos 2010 Cuma

5 Ağustos 2010 Perşembe

ben sözüne ihanet eden bir sözcüyüm / sizi yanlış harflerle karşılıyorum / acı 'kıssa' dır, 'hisse' ye varıyorum..

hüseyin murat çinkılıç
(...) hoş ! gittiniz / kısa metrajlı bir baş döngüsüne altyazı geçtiniz

hüseyin murat çinkılıç

Mırıldanmalar

I

içimden dedim beraber yürüyelim olur mu
varsın gemilerimizi taşıyamasın sular
varsın yarı yolda uyuya kalsın
bize gönderilen bahar

içimden dedim beraber yürüyelim olur mu
varsın gölgemiz olsun hüzün
dilediği gibi uzatsın canevimize ayaklarını
varsın annemiz olsun tütün
hayat daha sert vursun yumruklarını

II

içimden dedim ilmeği kaçmış bir hayat bizimkisi
nedir alnımızdan öpmek için izimizi süren
kalmış mıdır kalesi düşmüş bir şehrin cazibesi
nedir yalnız bize yakışan bu serüven

bu serüven ki
bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri
ve terketti bizi huzur denen sevgili
kalakaldık, şaşkınlığın avuçlarında
billur bir kuş gibi

III

içimden dedim gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu
beraber yürüyelim olur mu…

İbrahim Tenekeci

24 Temmuz 2010 Cumartesi

sokak kedisinin kuyruğundaki teneke dahi olurdum / bilmesem kedinin müşkülatının çocuk icadı olduğunu.. / her şey olurdu / olurdum her şey / bil(me)sem nasıl olunduğunu.. 

hüseyin murat çinkılıç

22 Temmuz 2010 Perşembe

. / bazen bir (nokta)dan sonra genişler hayat / ... 


. / sometimes life expands after a (dot) / ...


hüseyin murat çinkılıç

20 Temmuz 2010 Salı


hadi biri aşkın önüne geçen birşey yapsın /
(aşk)olsun demeye dilim varsın..

hüseyin murat çinkılıç


Yerinde duranın yanlış yapmadığı sanılıyor. Ama durmayan bir yer var içimizde; genişliyor, genişliyor...


hüseyin murat çinkılıç

18 Temmuz 2010 Pazar

her boşluk bir ameliyat sonrasıdır / narkozdan uyanırsan; içine düşersin.. 

hüseyin murat çinkılıç

15 Temmuz 2010 Perşembe




















dedim ki kendime: boşluğun hangi rüzgâra yer
sözün (yâr)ene değer
sevmek dönmediyse eğer
sal içindeki kuşları, kalbini deşmesinler...

hüseyin murat çinkılıç


9 Temmuz 2010 Cuma

dedim ki suya: dönme yataklarına / yüzün içine dökülür / sen taşsan da sözünden / sel dağların gözüdür / (...) / dedim ki ateşe: misal-i aşk ya sendeki köz / sen soğursun külüne / ben dinlemem söz... 

hüseyin murat çinkılıç

26 Haziran 2010 Cumartesi


ey (ömrüm) sen: kağıttan gemi ! su alıyorsun ama seviyorsun denizini. hepsi bu.

hüseyin murat çinkılıç

11 Mayıs 2010 Salı

Görüyor musun şunları? Hani yüzeye yakın, elini uzatsan tutulacak gibi olanlar.. Sanki su gövdelerinin içindeymiş gibi yüzüyorlar. Bir sağa, bir sola... Şaşkın, sivri ve süratliler. Bir de daire çizmeleri yok mu?! Kaosun içinde tapınır gibi... Umar ve umarsızlıkları arasında da su sızıntısı olmalı. Küçük bir iç karışıklık yaratsan, ne yapacaklarına karar veremeyecek durumdalar.

hüseyin murat çinkılıç

9 Mayıs 2010 Pazar

bakarsın su yeşil, kitaplarda babil, paralel evrende herkes devrimci
aslolan sorumun kalmaması bay diyojen / bütün sokaklar gölgeli.. .

hüseyin murat çinkılıç

6 Mayıs 2010 Perşembe

ey (sözcükler) / ayır beni yerleşik, savruk, güneyli / kalın dudaklı ve etli / ateşli bir tozun içinde kül rengi hikâyesi.. / ey (kurşunlar) / dokun beni tenden.. / kuzey manalı gözlerin / gözlerim (gibi) / derindeler / ey aitliğim: sen / esirge ikimizi / uzak uzağa (ölümcül)dürler.. 

hüseyin murat çinkılıç

5 Mayıs 2010 Çarşamba

sınama aklımı ey (doğru); kalbim yanlışı kayırıyor.. 

hüseyin murat çinkılıç

18 Nisan 2010 Pazar



Kurşunlar sözcükler gibi ölümcüldürler !..

Hüseyin Murat Çinkılıç

Fotoğraf: Joan Marcus (From Moon Sickness)

"Keşkeler ömürde derin bıçak izleridir.."



Bir uçurumdan düşerken, son hamlede tutunduğun ağaçcığın dallarını kırabilirsin.. Hayat memat meselesi.. Dal sana küsebilir, farkına bile varmayabilir.. Sen hayatını tekrar yukarı çekmek için belki dalı daha da örselemek zorunda kalabilirsin.. Ama ‘keşke’ dersin sonradan, ‘dalı kırmadan tutunabilseydim’.. Keşkeler ömürde derin bıçak izleridir.. 


Burhan Öztürk

6 Nisan 2010 Salı

Biz dokunarak koruyacağımızı düşünürüz yine de. Değil mi ki insanın yüzü ilk öpüşle solmaya başlar. Dünyanın ilk duygusunu taşıyan tenin kokusudur kıskandığımız; bencil ırmakları beslediğimiz… İlk dokunulan ve son dokunduğumuz arasında bir yerdeyiz.

hüseyin murat çinkılıç

16 Mart 2010 Salı

Zayıfmış gibi yaparak güç kazanırsınız. Kendinizi güçsüz göstererek diğer insanların, kendilerini güçlü hissetmelerini sağlayabilirsiniz. İnsanların sizi kurtarmasına izin vererek siz onları kurtarırsınız... Bu yüzden ezilen taraf olmaya devam edin. İnsanların üstünlük taslayabilecekleri birine ihtiyaçları vardır.

Chuck Palahniuk

Noktalar


Noktalarda duracak kadar dengeliyim
Dar dünyada diken üstü duruşlar

Doğrularım ki tutunduğum kuru dal
Dönüşsüz hatalardan öğrendiğim yanlışlar

Yüzümde bir parça aydınlık bazen
Umutsuz geceler biter birden ışıyışlar

Evler şarkılar aşklar arkadaşlar bırakıp gittim
Her mevsim giden kuşlar gelen kuşlar

Her insanın rakibi yalnızca kendisiymiş
Köpek yarısı dünya seyirciler alkışlar

Kara değirmenler gördüm kararıp kalmışlardı
Öğütmeyen öğünürmüş için için çürüyen taşlar

Kendime baktım, baktım ki herkes orda
Habil Kabil dünyaya dağılmış kardeşler

Ağzımda baharat tadı dolaşıp durdum şehirleri
Aslolan yolmuş yanılmak içinmiş bütün varışlar.

Mahmut Temizyürek

Neden durmadan itiraz ediyorum; öyle mi? Birisi bir düşünceyi ısrarla savunuyorsa, inandığı her neyse içinde bir ahmaklık vardır. Zaten o, değişmeyen tek şeye itiraz etmektedir. Benim itirazım bu itiraza.. Şimdi söz uçup, yazı kalacak ya; benim hâlâ burada olduğumu sanacaklar. Oysa o vakit, ben başka şeylere itiraz ediyor olacağım.. 

hüseyin murat çinkılıç
toz yığıldığına, kül yandığına söylenir yazının kaosu yazmadığıdır bir önceki tarihten yoksa bu yoksul temaşa nasıl birikir !

hüseyin murat çinkılıç

Seni Bir Nehirden Ayıklarken

Yüzünün kırık yerindeyim hep Kırmızı
öteki sesim sızıyor kısalmış kirpiklerinden
kalbim buluta bulanık uzunca gidişlerinde
ha yağdı ha yağacak elinin değdiği yerden.

Herkesin gözdesi kendine açılan mezar
üstünde hep o karaçalılar yine ayrıkotları
taşlarında ılık tadı taze kanamaların
gövdemden çektim kendimi sana Kırmızı.

Bak şimdi ben burada yeniden susulmuş göz
ya da harfleri yanlış dizilmiş bir veda mektubu
terledim ki nasıl seni bir nehirden ayıklarken
gel desem bir kıyı kentine alıp çocukluğunu.

Nazım Mutlu

Ağacın karışıklığı yapraklarının müziğidir. Kaos, gövdede ilk kesiği düşünen aletin havaya uzanmasıyla başlar.

hüseyin murat çinkılıç
Kağıt boş ise iyidir; kimsenin boş kağıt üzerinden savaşlar okuma eğilimi yoktur. Oysa tek bir çizik, bir toplu kıyıma atılmış imzaya yorumlanabilir. 

hüseyin murat çinkılıç

Ağaran Bir Suyum


Nerden mi anlıyorum yaşlandığımı
Kadınlar gittikçe daha güzel

Güneş daha hızlı adımlıyor gökyüzünü
Sular daha soğuk rüzgâr daha serin

Eskiden her konuda konuşurdum istekle
Bir geniş gülümsemeyle dinliyorum şimdi

Büyük yapılar ışıklı çarşılar bitti
Ara sokaklara salaş kahvelere gidiyorum

Kurtulmak için çırpındığım çocukluğu
Yeniden öğreniyorum çocuklardan şaşarak

Bütün sesler çın çın bir yalnızlık oluyor
İçimden geçenleri söyledim sanıyorum

Birisi bir şarkı söylemesin kederle
Tenimde bir titreme kirpiklerimde buğu

Kısa söz basit eşya kedi sevgisi
Aktıkça ağaran bir suyum zamanın ırmağında

Nerden mi anlıyorum yaşlandığımı
Kadınlar daha güzel kadınlar daha uzak...


Şükrü Erbaş

7 Mart 2010 Pazar


bilmez mi ki divane aşık, kimya yanar ateş ölür
post uyanır, ağız uzar, kalpteki inci ölür
o bahtiyar alnında rüzgâr sanır hâlâ 
kırk satırlık yazma, masalcısıyla ölür 

hüseyin murat çinkılıç

eylül


uzar boyundan kısa bir pantolon;
gazoz kapağı, fırdöndü, dipçik, duvar
unutmam öyle yakın geçti yanımdan
o bacaklar ercan’ındı, küçüktü, beyaz kaplumbağa taşlardı
benim kısa pantolonum olmadı hiç
anam babam bilir, gözlerim ferfecir*
onüçüm belli ondördüm naylon
onikisinde samatya’ya kaçasım vardı bulsaydım ertuğrul’u
eylül’ün raylarda uzaması gibi bir meraktı işte…

unutmam, öyle yakın geçti yanımdan
dedi ki: 'kaplumbağalar yeşildir, herkes bilir bunu'
vakarla yapıştılar koluna, büyümediğimiz yılları korktuk
söktüğümüz taşları boşluğuna koyduk
perdeler ürktü, pencereler söndü,
daha bir içlendik çağrılmadığımız evlere
yüzünü gizleyenler de bilir bunu;
        öyle yakın geçti ki üzgün haydutlar
uzun uzadı boyunlarımız, upuzun baktık
avuçlarımızla gözlerimizi kapadık; 
sokağın eylül’e saklanması gibi bir oyundu işte…

hüseyin murat çinkılıç

*Ferfecir : Velfecri

19 Şubat 2010 Cuma

Masal

kavrulmuş bir karıncanın sağ salim
yuvasına dönüşü şarkılarda anlatılmaz
başka bir ses gerekir belki de, bilinen
tüm seslerin ötesinde; anne
koynuna al beni rahmine söz geçmez bu ıssız gecede

gitar çalma, susalım biraz yoruldum ağrımaktan
yoruldum bunca kesik ruhu tek başıma
taşımaktan, bir avuç kızgın kum bile yok
tutuşmuş saçlarını özlemeye vaktim yok
yok. yangınlara kızanları sildim kareli defterimden

bir kare de sen koy, üşenme
sanki soldan sağa ölmüş gibiyiz bu bilmecede
bu masalda dere tepe düz gitmiş kadar yorgunuz
argınız. azgınız. vallahi azız.
çok daha az olacağız bu pis gidişle
belki de seviştirmeye
vaktim olmaz kimseyi kendi bedenimle

çok gittik. dere tepe düz gitmiş bile
olabiliriz. ne dersin geri dönmeye; anne
sana söylüyorum olur olmaz zamanlarda ölme
taşınacak bir yük bile kalmayacak yoksa
bu kırışık cennette
yarım yamalak yaşayalım senle

kavrulmuş bir karınca kararınca; anca.

Altay Öktem

9 Şubat 2010 Salı

defterinden kuşları silme

sen yine benim bildiğimi bilme
defterinden kuşları silme
bekle mayısları; çocukları harfiyen
söz nedir ki; şiir ve bencil
etsem yeri yok kalbimden önce
suya düşecek mor salkımları bekle sen
hem saçların daha ılık 
gözlerinden öperim söz, haziran inince

hüseyin murat çinkılıç, ocak 2010
bir aldırışı alıp geldin
sorsan ya nilüferin beyazına, neden geceyi seçti !
yıldızlara sarılmadan ölme derim

biraz bekleyedur intiharım bitmedi
nilüferin mavisini çözemedim gün gözümdeyken
hangi kolay aldanışı seçti ?

ben ıslan derim, yağmurdan önce..

hüseyin murat çinkılıç

şiir boş uğraştır

bir kim önceydi
ay inerken zeytine
bil dedi bilmediğini
kadın gölge arayan ezberdir

sil ağzındaki resmi.

üç selam sonraydı
son kuş uçarken
yokuş
ibret içinde sessizlik okudu gidişine

bir sen. şimdiydi
ben tüneyip zeytine
sor dedim sormadığını incire

aslolan ateş değil midir.


ahmed doğan

Sen beni öpersen


Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum

Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
Otomobil icad olunur, Zarifoğlu ölür
Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-Senegalliler dahil değil

Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

-Yoksa seni rahatsız mı ettim?

Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-Freud diye bir şey yoktur.

Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-Haydi iç de çay koyayım ..

Ah Muhsin Ünlü

Fotoğraf: Nurcan Azaz

şiir boş uğraştır


gittin ya
sanma bir şeyler götürdün senden
dün bir taşı kaldırdım
ellerini gördüm
gözlerin gökyüzünde her gece
ama olsaydın daha iyiydi sanki
sanki sıcaklığın yok güneşte
sanki yapraklar tutmuyor
saçlarının yerini
sanki ben bazen ölüyorum
gün gün..

gittin ya
sanma bişeyler getirdin benden
yüreğim daha bi hınçla dolu
ellerimin boşluğu daha bir güzel
ama gitmesen daha iyiydi ya
ama gitmesen ne iyiydi ya

gittin ya
çocuğun biri durup dururken ağlamaya başladı
hele yağmur yağınca
musalla taşı kaldırımlarda
insan kendi ölüsünü çiğniyor
sen gittin ya...

gittin ya
şimdi anlatmaz derdimi yaprak sallayan rüzgâr
durgun denizlerle değil işim
ovalarla yollarla değil,
şimdi,
bir of lazım bana seni sevdiğim günden kalma
sabırla yoğrulmuş
hiç söylenmemiş
bir kerelik
öldürmelik bir off
şimdi, bir kasırga lazım bana
bir dağ doruğu
göz değmemiş

kadın kadın
gittin ya
şimdi bir sen lazım bana
hiç gitmemiş...

ahmed doğan

İzleyiciler