12 Eylül 2026 Cumartesi

Önce Ekmek

Geceydi. Ayten, tavanda yanan ufacık ampulün ışığında sırtüstü uzanmıştı sedire. Elinde günlük bir gazetenin haftadan haftaya verdiği eklerden biri. Görmeden bakıyordu. Oysa neler yoktu ekin o sayfasında, genç kız kalplerini hoplatacak!.. Eldivenlerden söz ediyordu ek. Kumaş, yün, saten, podanj, desenli, desensiz. On beş liradan yetmiş beş liraya kadar. Sonra pudriyerler. Gümüş, sarı maden. Yetmiş beş liradan üç yüz liraya kadar. Bilezik, tarak, çeşitli kolyeler, gece ayakkabıları, botlar, çantalar, sonra gece elbiseleri, şapkalar, boneler, orlon, yün, naylon kazak, bluzlar, tuvalet makyaj takımları, vazolar, şekerlikler, seramikler... Elindeydi ek, bakıyordu oysa, görmüyordu. Artık, ne olursa olsun okula bir tekme, çalışacaktı. Az sonra kimbilir hangi İstanbul şaraphanesinden fitil gibi sarhoş dönecekti babası. Açacaktı ağzını yumacaktı gözünü:
"Bıktım, usandım sizden Hanım. İşler akıntıya gitti, kazanamıyorum diyorum, anlamıyor musunuz? Maksadınız beni öldürmek mi? Ben ölünce çalışmaya köpek gibi razı olmayacak mısınız? Sen de çalış, kızın da çalışsın, varsayın ki öldüm, geberdim yahu..."
Bir zamanlar ilkokula kuş cıvıltılarını hatırlatarak gidip geldiği mahalle arkadaşlarından pek çoğu gibi, o da artık veda etmeliydi ortaokula. Ortaokula, ardından gelecek liseye, üniversiteye, doktorluğa. Yarı aç yarı tok, birbirini kesen sokaklarla dolmuş, otobüslerin vızır vızır gelip geçtiği caddeleri yaya, beş parasız ama hiçbir şeye imrenmeden, hiçbir şeye benim olsa diye bakmadan, iç geçirmeden gidip gelişlere de elvedaydı artık. İlkokuldan sonra öğrenime sırt dönüp ekmek ardında koşan arkadaşları gibi, o da trikolarda çalışacaktı. Annesi kaç kez iki gözü iki çeşme:
"Aman yavrum, bakma sen babana. Oku, hevesin de var, bırakma okulcuğunu, Biz bugün varsak, yarın yokuz!"
Elindeki eki attı.
Babası hiç olmazsa annesinin çamaşıra, temizliğe falan gitmesini istiyor, zorluyordu. Gecelerce dinlemişti kavgalarını, gözyaşları içinde:
"Babanın savcı olduğu devirler tarihe karıştı hanım. Eski çamlar bardak oldu, bardak!"
"Bağırma. Komşulardan utan. Ele güne karşı rezil olduğumuz yeter!"
"Artık rezalet de, vezaret de vız gelir bana!"
"Bana gelmez. Kızımız var. Çocuğunun geleceğini düşün."
"Beni düşündüler mi? Benim geleceğimi düşündüler mi? On beşimde yoktum boynuma işporta takılıp sokaklara salıverildiğimde. Benim canım yok muydu? Ben insan değil miydim? Ben okumak istemiyor muydum? Okuyan, birer meslek sahibi olan arkadaşlarıma hâlâ içim yanarak bakmam mı? Kim acıdı bana? kim çekti benim nazımı?"
"Neden evlendin? Niçin çocuk yaptın?"
"Pencerede yolumu gözetlemesen, romanlarımın arasına aşk mektupları koymasan..."
"Sussss!"
"Ne var, gene komşular mı?"
"Hayır, kız uyanıktır belki, duyar, ayıp olur!"
"Duysun, duysun be! Neyimeydi benim evlenmek. Hem de koskoca bir savcı kızıyla? Çalışan bir kadın yeterdi de artardı bana. Sırt sırta verir, birbirimize yük olmadan..."
"Evet, öylesi daha iyiymiş ama, geçti."
"Geçtiyse, zararın neresinden dönülürse kârdır. Madem kızının okumasını istiyorsun, tahtaya git, çamaşıra git, aşçılığa git. Beni düşünme, kızını düşün!"
"..."
"..."
Yorganın altında sıcak gözyaşları dökerek gecelerce dinlemişti. Dışarda karlar savrulur, acı rüzgâr kendini yerden yere çalar, sonra baharlar gelir, evde gecelerce süren bu atışma değişmezdi. Annesi sızılı, kalbi pır pır, gözlerinden kara kara gölgeler uçuşan, dermansız kadın, nasıl giderdi el kapılarının tahtası, çamaşırı, yemeği, söküğü, dikiğine?
Kirası aylarca ödenmeyen evin sokak kapısı çalındı. Ayten anladı. Fırladı sedirden, koştu açtı. Babasıydı, Şarap kızılı vurmuş ablak, koskocaman yüzüyle öfkeli, girdi içeri. Bakmadı bile yüzüne kızının. Çalışsınlardı efendim, şaraphanedeki emekli haksız mıydı? "Baktım işler gitti akıntıya. Emeklilik maaşı yetmiyor. Oğlanlarla kızı seferber ettim. Şimdi her biri de işte. Evimize bet bereket geldi, bet bereket!"
Sonra da eklemişti:
"Önce ekmek!"
Altları delinmiş, sarısını atmış, kat kat pençeli ayakkabılarını çıkardı, ağır ağır çıktı merdiveni. "Önce ekmek!"ti. "... Sonra başkası. Okumak, bir meslek sahibi olmak, evet ama neyle? Önce ekmek, sonra her şey. Hayhayım gitti vay vayım kaldı. Bir bu kadar daha yaşayacak değilim. Bana ne kızımın ben öldükten sonraki doktorluğundan? Kendi gibi bir doktor yahut eczacıyla evlenir, ooooh keka."
Az önce kızının sırtüstü uzandığı sedire kendini bıraktı.
Ayten çok eskiden olduğunca, geldi, babasının dizine oturdu. Kolunu boynuna attı. Adam birşeyler sezerek okşadı kızının gür kumral saçlı başını. Yolda karısı için düşündüğü çok ağır şeyleri unutuverdi. Oysa gene pek çok gecelerde olduğunca sövüp sayacak, en çok karısının "savcı" babasını karıştıracaktı.
"Okulu bırakıyorum babacığım!"
Adam, birden tokatlanmışçasına şaşırdı:
"Niçin?"
"Çalışacağım."
"Nerede?"
"Trikolarda.  Arkadaşlarım var orada çalışan. İlk zamanlarda pek bir kazanç yokmuş ama, zamanla, ustalaştıkça, hem biliyor musun, onlarla çalışacağım diye öyle sevindiler ki. Yarın sabah gidiyorum."
Günlerden beri kızıyla karısının çalışmasını isteyen babanın içinden pişmanlığa, acımaya dair bir şeyler geçti. Ağlayacak kadar duygulandı. Gırtlağına bir şeyler sokulmuşçasına huzursuzluk duydu. Belli belirsiz,
"Hanım!" diye seslendi, "Hanımcığım!"
Uzun boylu, kupkuru, renksiz kadın, sabunlu ellerini kirli önlüğüne kurulayarak geldi:
"Efendim?"
Adam konuşamadı: "Bu kız çalışmak istiyormuş, haberin var mı?" diyemedi. Dese boşanacak, ağlayacaktı. Karısına uzun uzun baktı,  bakıştılar. Ayten babasının ayakucunda dikiliyordu. Parmaklarıyla oynuyor, veda ettiği okulunu, daha çok bayıldığı sevdiği kimya dersini düşünüyordu. Kimya, biyoloji, aritmetik. Yarın için hazırlanacak yığınla ödevi vardı. Şimdi otursaydı masa başına gece yarısı hazır olabilirdi ancak. Ama yıllardan beri ilk kez kimyacı, belki de aritmetikçi, Ayten’i soracak, arkadaşları: "Gelmedi efendim," diyecekler, öğretmeni şaşırtacaklardı. Yıllar yılı okula kırk derece ateşle gelip tüm zorlamalara karşı eve dönmeyen Ayten neden gelmezdi? Niçin? Oysa onunla övünüyorlardı. Biyoloji öğretmeni aklına sokmuştu asıl doktor olmasını. Bir de komşuları varisli Hediye Nine. Yıkıldım yıkılacak bir ahırda terk edilmiş, yetmişlik bir kadındı. Komşular elbirliğiyle yiyecek, arada eski teneke mangalına kömür ateşi, sırtına geçirecek üst baş vermeseler, yapayalnız çıldırmasa bile, acı rüzgârların kendini yerden yere vurduğu gecelerden birinde, belki de sabaha sağ çıkmazdı.
"Hediye Nine?"
"Yavrum."
"Ben doktor olunca seni muayenehaneme alırım, varislerini tedavi ederim..."
"İnşallah kızım."
"Sırtına beyaz bir iş gömleği, ayaklarına yeni ayakkabı."
"O zaman beni unutursun kız?"
"Unutmam Hediye Nine, vallahi unutmam!"
"Ya unutursan?"
"İki gözüm kör olsun ki unutmam ha!"
"Aman yavrum o nasıl laf? Düşmanların gözü kör olsun. Unutsan bile, değil mi ki bu kadar düşünüyorsun, bu da yeter bana."
Dışarıda sulusepken mahalleye saldırıyordu gene. Aklına Hediye Nine geldi. Koştu mutfağa. Bir kap aldı, mercimek çorbası doldurdu; bir parça ekmek, kocaman bir baş soğan, biraz tuz. Babasıyla annesinin ne konuştukları umurunda bile değildi. Evden yıldırım gibi fırladı. Sulusepken az kalsın uçuracaktı. Kurşun gibi daldı Hediye Nine'nin yarı aralık kapısından içeri. Az önce bir komşu bir parça kömür ateşi götürmüştü. Sırtında yorgan adına lime lime mitil, kapanmıştı ateşe. Elli beş yıl önce İstanbul'un gene böyle mahalleyi döven sulusepkenini düşünüyordu düşündüğünü seçemeden. On beş yaşındaydı. Zeyrek’in arka mahallelerinden birinde, saçakları dantela gibi işli kocaman bir ahşap evin merdivenlerini genç ayaklarıyla kurşun gibi iner çıkar, karların savrulduğu, ayazların kestiği erken sabahlarda, dirseklerine kadar çemirli tombul kollarıyla su taşırdı köşe başındaki çeşmeden.
"Hediye Nine bak, ben geldim!"
Uyandı elli beş yıl önceki İstanbul’un sulusepken sabahından. Baktı Ayten’e:
"Hoş geldin yavrum!"
"Ne düşünüyorsun?"
"Bilmem."
"Bak sana mercimek çorbası, ekmek, bir de ne getirdim, bil bakalım!"
Bilirdi, bilirdi:
"Soğan mı?"
"Al. İyi ettim mi?"
"Sağol yavrum. Allah iki cihanda aziz etsin!"
Sonra çorba sahanı, ekmek, soğanı oracığa bırakıp doğrulmakta olan kızın kumral başını avuçlarıyla tuttu, yanaklarını öptü:
"Ayten," dedi. "Aytenim benim, yavrum. Sen doktor oluncaya kadar bekleyeceğim, ölmeyeceğim. Karar verdim. Senin doktor olmanı bekleyeceğim!"
Ayten kendini tuttu.
"Kaç yıl vardı doktor çıkmana Ayten?"
"Sekiz."
Hediye Nine parmaklarıyla hesapladı. O zaman yetmiş sekiz yaşında mı olacaktı? Mümkün müydü? Sekiz yıl daha yaşayabilir miydi? Ama bunları genç kıza açık edemez, onun neşesini kaçıramazdı.
"Muayenehaneni silip süpüreceğim. Hastalarına bakacağım. Sen de benim varislerimle şekerimi, midemdeki yelleri, bağırsak ağrılarımı iyi edeceksin değil mi?"
Ayten kendini zor tutarak, "Tabii tabii," dedi her zamanki gibi.
Sonra dışarının sulusepkenini yıldırım gibi geçti.

Orhan Kemal, Önce Ekmek, Everest Yayınları, S.1-7

(1969 Sait Faik Hikâye Ödülü, 1969 Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü)









Hiç yorum yok:

İzleyiciler