23 Şubat 2025 Pazar
Çünkü Uzardı Kış
8 Aralık 2024 Pazar
Kutsal Emek ve Pedro
7 Aralık 2024 Cumartesi
Yangın Yokuşu
4 Aralık 2024 Çarşamba
Gün
21 Aralık 2023 Perşembe
Düşe Dünya
8 Aralık 2022 Perşembe
Bir Gece Delirdim
Bir gece bozdum kafayı; gören sarhoş derdi, demiştir de, değildim. Çıktım apartman boşluğuna: “Yalnızım ulan yalnızım” diye bağırdım. Baktım ses seda yok, sinirimden kendimi attım 2.katın merdivenlerine doğru: “Yalnızım duyuyor musunuz beni?” diye nara attım. Birinci kattaki Ali İhsan Amca zaten duymazdı; 88’inde, öyle dul ve kimsesiz değil çok şükür; karısı da var çocuğu da, hepsi terk etmiş, huysuzluğundan diyorlar, laf. Onun hali benden beter ya, bağırmaya hali olsa, bağırır en okkalısından ya, ne gerek var şimdi. 88 senenin bir 50 yılı çilekeş geçmiş zaar; bakkal Rüstem Amca anlatmıştı, oradan biliyorum: Karısının defalarca aldatmışlığı, döne dolaşa Ali İhsan Amca’ya gelmişliği var. Ali İhsan Amca da dünya garibi, her seferinde kabul etmiş Esma Teyze’yi. Esma Teyze dediğim, sülün gibi kadındır Allah bilir gençliğinde, 80’inde bile ayrı güzel. Bir de oğulları var 50’lerinde, Ali Fuat. Aramaz sormaz, ta ki paraya ihtiyacı olana kadar. Bakkal Rüstem’e sorarsan, Ali İhsan Amca oğluna kızdığından tüm varlığını Darüşşafaka’ya bağışlamış; Rüstem nereden bilecek diyorsan, Rüstem bilir tüm mahallenin halini, vaktini. Diyeceğim o ki; Ali İhsan Amca’nın kulakları zaten ağır işitiyor; ne benim yalnızlığımı görür, ne de çığlığımı duyar gecenin o vakti; onun canı sağolsun.
2.kattaki Neriman, gudubet Neriman. Allah onun belasını versin. Ölüyorum desen, kapısını aralayıp bir tas su vermez adama; evde kalmış, kız kurusu Neriman. Neriman’ın anne-babası öldükten sonra kapıyı bir kapatmış, o kapatış. Deliliği benden hallice; ben insan gördüğümde hal hatır sorar, iki sohbetin belini kırarım en azından; onda bu da yok. Ne medet umduysam, onun merdivenlerine doğru yuvarladım kendimi; delilik halinde bunu düşünecektim sanki. Varlığıyla yokluğu bir Neriman’ın, olmasa da olurdu ya, Allah’ın işine karışmayayım, neyse.
Benim bir üst katımda oturuyor, Kemal Amca’yla Suat Teyze. Emekli öğretmen ikisi de; apartmandaki yalnızlığımın tek kalabalığı onlar. Hiç çocukları olmamış; Anadolu’yu köşe bucak gezmişler bir harf öğretmek için; sırf öğretmen maaşıyla olmaz ya, Suat Teyze’nin babasından kalan mirası da tazminatlarının üstüne koyup, üst katımdaki 75 metrekare evi ancak alabilmişler. Suat Teyze sarmayı sevdiğimi bildiğinden, ne zaman yapsa dumanı üstünde bir tabak dolusu gelir kapımı çalar. O gün evde yoklarsa demek, çığlıklarıma onlardan da ses gelmedi. Evde olsalardı, ben böyle perişan olur muydum hiç?
5.katta oturuyor Mine; bakkal Rüstem “Orospu” diye bahsediyor ondan hep, kızıyorum ya öyle demelerine, ses de etmiyorum. Mine her gün çeker minileri o güzelim bacaklarına, memelerinin yarısı taşar hep o v yaka bluzlarından; kırmızı ruju hiç eksik olmaz, olmasın da. Güzel kadın Mine, orospuysa da güzel işte, kime ne. O ne zaman çıkacak olsa evinden, ardı sıra apartmanda bir yasemin kokusu; Mineler hep mi böyle güzel kokar acaba? Sokağın köşesinde camlarında siyah film olan bir Mercedes alır onu hep; birkaç kez topuk seslerinden sebep merdivenlerden inişini duymuştum, apartmandan çıkıp, arabaya binene kadar takip etmiştim perde arkasından. Arabaya gidene dek, sokakta oynayan çocukların başını okşuyordu her seferinde; bir de bizim sokağın köşesini “ekmek kapısı” belleyen dilenciye, en okkalısından sadakasını veriyordu. Hem güzel, hem merhametliydi Mine; biliyorum, evde olsa koşar, yetişirdi feryadıma ya, kim bilir hangi adamın kollarında sevişmekte.
Üçüncü bağırışımda kapıcı Seher Hanım’la kocası Mehmet Efendi yetişti. Seher Hanım dünya iyisi; Artvin’den göçmüş gelmişler buralara. Mehmet Efendi’yi çok sevmiş 18’inde; babası vermek istememiş, sefil olursunuz, çingenenin çadırı var, Mehmet’te o bile yok, ne yer, ne içersiniz dediyse de Seher’in gönlüne laf geçirememiş. Seher “Gel kaçır beni” demiş Mehmet’e, O da durur mu hiç yerinde, dünden razı. Elinden tuttuğu gibi Seher’in, almış gelmiş İstanbul’a. Sevmediğim insanlar olsa, “Bir onlar eksikti zaten İstanbul’da” derdim ya, demem, diyemem. İstanbul’a geldikten sonra, iki apartman yan tarafımızdaki, akrabaları kapıcı Arif Efendi’yi bulmuşlar; Arif Efendi de bizim apartmana yerleştirmiş onları; iyi ki. Bakkal Rüstem de severdi onları. Allah’ın adamı derdi onlar için; Allah’a inanmazdı Rüstem ama, sevdiği bir şeyden bahsedecek olsa, yanına Allah’ın adını koymadan edemezdi.
Seher’le Mehmet Efendi beni tuttukları gibi merdiven köşesine sabitlediler; Seher, Mehmet’e: “Koş su getir, kolonya getir, çabuk” dedi, Mehmet koştu, gitti. O ara Seher’in boynuna sarılıp, “Ben niye böyle yalnızım Seher” diye sessizce ağladığımı hatırlıyorum. Seher de, garibim: “Yalnız olur musunuz hiç hanımım, bak biz varız, bizim çocuklar var Hasan’la Hüseyin, siz niye yalnız olasınız ki?” dedi. Gülümser gibi oldum O öyle dediğinde, hoşuma gitmişti birinin “Biz varız” demesi, gülemedim.
Mehmet geldi sonra; boynuma, saçlarıma kolonyayı iyice boca etti Seher. Lanet olası kolonyanın kokusuna tahammülüm yoktu ya, ucuzunun kokusu yanmış süt kokusundan farksızdı bence. Su içirdiler sonra, içerken genzime kaçtı, o ara Seher’in yüzüne öksürdüğümü hatırlıyorum, O aldırmadı da, ben çok utandım.
İkisi de kollarıma girip, beni daireme taşıdılar; Seher yatağıma kadar getirdi, Mehmet Efendi daire kapısının orada bekledi. Sonra Seher bir ihtiyacım olup olmadığını sordu, “Yok” dedim, teşekkür ettim; istemediysem de o lanet kolonya şişesini başucuma bırakıp, kapıları çekip gittiler.
Saate baktım sonra, sabahın 4’ü. Saatimin alarmını kapattım, “Yarın işe geç gideyim bari” dedim içimden. Saati elime aldığımda, o günün tarihinin 2 Temmuz olduğunu hatırladım, yine. Sahi ya, bu tarihi bilmeseydim, bunca delirmeyecektim. Sonra uyudum işte.
Sevda Gedik
Edebiyat Nöbeti, Sayı 7, S.110
11 Nisan 2019 Perşembe
Kızıl Aynak Kuşu
“Bu çok güzel, çok güzel, çok güzel !” dedi.
Bir kere Doodle’ a yürümeyi öğretme konusunda başarılı olduktan sonra kendimin yanılmaz olduğuma inanmaya başladım. Onun için, elbette anne ve babamın bilmediği, müthiş bir gelişim programı planladım. Ona koşmayı, yüzmeyi, ağaçlara tırmanmayı ve dövüşmeyi öğretecektim. Şimdi o da benim yanılmaz biri olduğuma inanıyordu. Belirlediğimiz şeyleri başarmak için kendimize bir yıldan daha az, Doodle’ ın okula başlamasına karar verilen tarihten öncesine kadar, bir zaman sınırı koyduk.
O kış ben okula gittiğim, Doodle da kötü bir soğuk algınlığından dolayı hasta olduğu için, pek bir ilerleme kaydedemedik. Fakat bahar sıcağı ve bereketiyle geldiğinde, biz de planlarımızı yeniden ortaya çıkardık. Başarı yaz sonuna kadar, bütün hayallerimizi gerçekleştirebilmek için önümüzde uzanıyordu. Mücadelemize aslında iyi bir başlangıç yaptık. Sıcak havalarda Doodle ve ben Hosehead Landig' e gidiyorduk. Orada ona yüzme dersleri veriyor ya da bir kayıkta nasıl kürek çekileceğini gösteriyordum. Bazen Yaşlı Kadın Bataklığı' nın serin yeşilliğine iniyor, sarmaşıklara tırmanıyor ya da spor amaçlı olarak yürümeyi öğrendiği ağacın altında dövüşüyorduk. Hedefimizin çağrısı bizi oradan oraya yapraklar gibi savuruyordu. Her nereye baksak eğrelti otları saçılmış oluyor, kuşlar şarkılarını kesiyorlardı.
O yaz, 1918’ in yazı, felaketti. Mayıs ve Haziran’ da yağmur yağmadı. Ekinler soldu, kıvrıldı ve sonunda güneşin altında susuzluktan öldüler. Bir Temmuz sabahı, doğudan gelen ve bahçedeki meşeleri deviren, karaağacın dallarını parçalayan bir fırtına koptu. Fırtına öğleden sonra batıdan yeniden kükredi. Bir tavuğun iç organlarını parçalayan bir şahin gibi, köklerini çatır çatır kırarak ve toprağın üstündeki kısımlarını parçalayarak devrilmiş meşe ağaçlarının etrafında esti. Mısır tarlasındaki mısırlar yerlere eğilmiş ve püskülleri bu yüzden toprağa değerken, pamuk kozaları saplarından koptular ve vadideki ekin sıraları arasındaki yeşil cevizler gibi yere serildiler. Doodle ve ben babamızı omuzları çökmüş, yıkımı incelediği pamuk tarlasına kadar takip ettik. Çenesi göğsünün üstüne düşmüştü. Korktuk. Doodle’ ın eli benimkinden kaydı. Birden babam omuzlarını doğrulttu, bir dev gibi yumruklarını sertçe havaya kaldırdı ve yeraltından gelen bir gümbürtüyü andıran bir sesle cennete, cehenneme, havaya ve Cumhuriyetçi Parti’ ye lanetler okumaya başladı. Doodle ve ben birbirimizi tahrik ederek ve kıkırdayarak eve döndük. Biliyorduk ki her şey düzelecekti.
Yaz boyunca evde garip isimler duyuldu: Château-Thierry, Amiens, Soissons... Ve bir keresinde annem akşam yemeği için sofrada dua ederken “Oğulları Joe’ yu Belleau Ormanı’ nda kaybeden Pearsonlar için de dua edelim.” dedi.
İşte böylece o ara mevsime geldik. Okulun açılmasına sadece birkaç hafta kalmıştı ve Doodle programın oldukça gerisindeydi. Sarmaşıklara tırmanma konusunda yeterince iyi değildi. Yüzme konusunda fena sayılmazdı. Yolumuza devam etmek ve hedeflerimize ulaşmak için egzersizleri iki katına çıkarmaya karar verdik. Onu morarana kadar yüzdürdüm, kürekleri kaldıramayana kadar kürek çektirdim. Nereye gidersek gidelim, kasten hızlı hızlı yürüyordum. Yüzü kıpkırmızı, gözleri cam gibi olmasına rağmen bunları yapmaya devam etti. Bir keresinde daha fazla yürüyemedi, yere devrildi ve ağlamaya başladı.
“Oooo, haydi Doodle, yapabilirsin! Yoksa okula başladığında herkesten farklı olmayı istemiyor musun?” diye onu teşvik ettim.
“Bu iş hiç de fark ettirmedi.”
“Kesinlikle ettirdi, haydi devam et.” dedim ve ayağa kalkmasına yardım ettim.
Yazın en sıcak günleri geçip giderken, Doodle’ ın ateşi çıkmış gibi görünüyordu. Annem alnına dokundu ve hasta olup olmadığını sordu. Gece de çok iyi uyumadı ve bazen kâbuslar gördü. Ben onu dürtüp uyandırana kadar çığlıklar attı.
Okulun açılmasına birkaç gün vardı. Bir cumartesi günü öğlen vaktiydi. Yenilgiyi kabul etmeliydim; fakat gururum buna izin vermiyordu. Programımızın heyecanı birkaç hafta sürmüştü; fakat ben yılgın bir inatçılıkla hâlâ devam ediyordum. Geri dönmek için çok geçti. Çünkü hedefimize varmak için çok uzaklaşmıştık ve ardımızda yolumuzu bulmak için hiçbir iz bırakmamıştık.
Annem, Doodle ve ben öğle yemeği için yemek odasında oturuyorduk. Sıcak bir gündü. İçeri rüzgâr girebilsin diye bütün kapılar ve pencereler açıktı. Nicey Hala mutfakta yumuşak bir sesle bir şeyler mırıldanıyordu. Uzun bir sessizlikten sonra Doodle konuştu: “Hava o kadar durgun ki, bu öğleden sonra fırtına kopmazsa şaşarım.”
Doodle “Ben aç değilim.” dedi; kuşun yanına çömeldi.
“Tatlı olarak şeftali tartı var.” dedi annem onun aklını çelmek için.
Ama bu Doodle’ ı ikna etmeye yetmedi ve o kuşun yanında çömelmiş vaziyette durmaya devam etti. “Onu gömeceğim.” dedi.
Annem “Sakın ona dokunmaya cüret edeyim deme !” diye onu uyardı. “Onun bir hastalığı olduğunu söylememe lüzum yok sanırım.” -
“Tamam, ona dokunmayacağım.”
Annem, babam ve ben yemek, odasına döndük. Fakat açık kapıdan Doodle’ ı izliyorduk. Cebinden bir parça ip çıkardı ve kuşa dokunmadan ipin bir ucunu kuşun ensesine düğümledi. Yavaşça ve yumuşak bir sesle “Shall We Gather At The River” şarkısını söyleyerek onu ön bahçeye taşıdı. Çiçek bahçesinde, petunyaların yanında bir çukur kazdı. Biz de pencereden onu izliyorduk. O bunu bilmiyordu. Küreğin sapından tutup bir çukur kazmadaki beceriksizliği bizi oldukça güldürdü. Bizi duymasın diye ağzımızı ellerimizle kapattık.
Doodle yemek odasına girdiğinde bizi ciddiyetle tartımızı yerken buldu. Solgundu ve kapının eşiğinde öylece duruyordu. Babam ona “Kızıl aynağı gömdün mü ?” diye sordu.
Doodle konuşmadı, sadece kafasını salladı. Annem “Ellerini yıka, sonra bir parça şeftalili turta alabilirsin.” dedi.







