26 Şubat 2021 Cuma

Beş Yüz Günlük Fakirlik

    Ağustos 1966 başlarında eşim Mercedes’le birlikte Yüzyıllık Yalnızlık’ın özgün el yazmalarını Buenos Aires’e göndermek için Mexico City’deki San Angel  postanesine gittik. Paket 590 sayfa barındırıyordu ve üzerinde Editorial Sudamericana’nın edebiyat yöneticisi Francisco (Paco) Porrúa’nın adresi yer alıyordu. Postane görevlisi paketi tartının üzerine koydu, kafasında aritmetik hesabını tamamlayıp şöyle dedi: "Borcunuz 82 pesos."
    Mercedes kâğıt paralarını saydı, cüzdanındaki bozuklukları çıkarttı ve beni durumun gerçeğiyle yüzleştirdi: "Bizde sadece 53 pesos var." 
    Bir yılı aşan fakirlik dönemimizde böylesi engellere öylesine alışmıştık ki çözüm için pek de kafa yormadık. Paketi açtık, içindekileri iki eşit parçaya böldük ve bir parçayı Buenos Aires’e gönderdik, bunları yaparken geriye kalanı yollamak için gereken parayı nasıl bulacağımızı bile sormamıştık kendimize. Cuma günüydü, saat akşam altıyı gösteriyordu ve postane pazartesiye kadar açılmayacağına göre, düşünmek için önümüzde tüm bir hafta sonu vardı. Hâlâ para alınabilecek birkaç arkadaş kalmıştı geriye ve bütün malvarlığımız rehincideki ebedi uykusunda dinlenmekteydi. Elimizde romanı günde altı saat çalışarak yaklaşık bir yılda yazdığım taşınabilir bir daktilo vardı, ancak onu rehinciye veremezdik, zira yemek yiyebilmemiz için ona ihtiyacımız vardı. Evi topyekûn karıştırdıktan sonra rehine vermeye pek de uygun olmayan iki şey bulduk: O zamanlar pek az değeri olduğunu tahmin ettiğim çalışma odamdaki ısıtıcı ve bir de evlendiğimizde Soledad Mendoza’ nın Caracas’ da armağan ettiği bir mikser. Ayrıca yalnızca evlenirken kullandığımız ve uğursuzluk getireceğine inanıldığından asla rehine vermeye cesaret edemediğimiz yüzüklerimiz vardı. Bu seferlik, ne olursa olsun Mercedes onları vermeye karar verdi, birer emniyet garantisi olarak. 
    Pazartesi sabahı ilk iş, zaten düzenli müşterileri olduğumuz en yakın rehinciye gittik ve bize –yüzükler hariç– ihtiyacımızdan biraz fazla bir para verdiler. Ancak postanede romanın geriye kalan kısmını paketlerken onu en yanlış şekilde yollamış olduğumuzu fark edebildik: baştaki sayfalardan önce sondaki sayfaları yollamıştık. Yine de Mercedes bunu hiç de komik bulmadı çünkü o asla kadere inanmamıştır. 
    "Şimdi ihtiyacımız olan tek şey," dedi Mercedes, "romanın da kötü olması." 
    Bu cümle bütün umutlarımı bağladığım ve bitirmek için birlikte mücadele ettiğimiz kitabımla geçen 18 ayın doruk noktasıydı. O noktaya kadar, yedi sene içerisinde dört kitap yayımlatmış ve Colombian Esso yarışmasında 3.000 dolarlık ödülü kazanan ve böylece ikinci oğlumuz Gonzalo’nun doğumunu karşılayıp ilk arabamızı almamızı sağlayan In Evil Hour dışında neredeyse hiç para kazanamamıştım. 
    San Angel Inn tepelerinde bir orta sınıf evde yaşıyorduk; burası başka erdemleri yanında evin kiralanmasıyla kişisel olarak ilgilenen valiliğin başkâtibi avukat Luis Coudurier’e aitti. Altı yaşındaki Rodrigo ve üç yaşındaki Gonzalo, okulda olmadıkları zamanlar oynayabilecekleri güzel bir bahçeye sahiplerdi. Ben, Sucesos ve La Familia dergilerinin genel koordinatörüydüm, burada iyi bir maaşla iki yıl boyunca tek bir kelime yazmama görevimi başarıyla yerine getirmiştim. Carlos Fuentes’le birlikte Juan Rulfo’nun özgün hikâyesinden El Gallo de Oro’nun sinema uyarlamasını gerçekleştirmiştik. Yine Carlos Fuentes’le birlikte Pedro Páramo’nun son versiyonu üzerinde çalışmıştık. Chronicle of a Death Foretold’un ve Luis Alcoriza’yla birlikte Presagio’nun senaryosunu yazmıştım. Geriye kalan saatlerimde çeşitli işler yapıyordum, reklam metinleri yazıyor, televizyon reklamlarıyla uğraşıyor, şarkı sözleri kaleme alıyordum; böylece hayatımı idame ettirebiliyordum belki, ama hikâyeler ve romanlar yazamıyordum. 
    Uzun zamandır büyük bir roman yazma fikri aklımı zorluyordu; bu yalnızca o zamana dek yazdıklarımdan değil, okuduklarımdan da farklı olacaktı. Kaynağı olmayan bir çeşit terördü bu. Aniden, 1965 yılının başlarında Mercedes ve çocuklarımızla hafta sonu için Acapulco’ya gittik ve ben romanımın fikriyle öylesine meşguldüm ki neredeyse yoldan geçen bir ineğe çarpacaktım. Rodrigo bir mutluluk çığlığı attı: “Büyüdüğüm zaman ben de yolda inek öldüreceğim!” Kumsalda rahat edemedim. Salı günü Meksika’ya döndüğümüzde içimde daha fazla tutamadığım açılış cümlesini yazmak için daktilomun başına oturdum: “Yıllar sonra idam mangasının karşısındayken, Albay Aureliano Buendía babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o uzak öğleden sonrayı hatırlayacaktı.” O andan itibaren, kendimi bir gün için bile bu heyecan verici rüyadan uyandırmadım, ta ki son satırda Macondo cehenneme yollanana dek. 
    İlk aylarda en iyi gelir kaynaklarıma tutundum, ama dilediğim kadar çok yazabilmek için gereken süreyi yaratmayı başaramadım. Sonunda, hayat çekilmez bir hal alana kadar, önem verdiğim isteklerimi yerine getirmek için gece çok geç saatlere kadar çalışır oldum. Adım adım, her şeyden vazgeçmeye başladım ve sonunda gerçek hayatın güvenilir sesi beni yazmakla ölmek arasında basit bir tercih yapmaya zorladı. 
    Seçim açıktı, ne de olsa sonunda arkadaşlarımızı bile usandırdığımızda, Mercedes her şeyle –her zamankinden daha çok– ilgilenmeye başlamıştı. Mahalledeki dükkânlardan ve köşedeki kasaptan hayal edemeyeceğiniz kadar çok borç almıştı. İlk ıstırap anlarından itibaren faizli borç senetlerinin ayartmalarına direnmiştik, ta ki cesaretlenip rehinciye ilk saldırıyı yapana dek. Gündelik eşyalardan gelen paranın geçici tesellisinden sonra Mercedes’in yıllar boyunca ailesinden aldığı mücevherlere dönmem gerekti. Dükkândaki uzman onları bir cerrahın dikkatiyle inceledi. Sihirli gözüyle küpelerdeki elmasları, bir kolyenin zümrütlerini ve yüzüklerdeki yakutları tarttı ve kontrol etti, en sonunda bir boğa güreşçisinin pelerin hareketiyle bize döndü: "Bunlar camdan başka bir şey değil!" 
    Gerçek kıymetli taşların ne zaman sahteleriyle değiştirildiğini kontrol etmek için asla hevesimiz veya zamanımız olmadı, çünkü esrarlı kara boğa fena saldırmıştı. Bu, kuşkusuz bir yalan gibi görünecek, ama beni en çok sıkıntıya sokan sorunlardan birisi daktilo için kâğıt bulmaktı. Daktiloda yazarken yaptığım dil ve gramer hatalarının yaratıcılıkla ilgili hatalar olduğuna inanmak gibi kötü bir alışkanlıkla yetiştirilmiştim ve onları her fark ettiğimde sayfayı çekip çöp kutusuna atıyor sonra da en baştan başlıyordum. Mercedes ev bütçesinin yarısını bir hafta dayanmayan kâğıttan piramitlere harcıyordu. Bu muhtemelen karbon kâğıdı kullanmayışımın sebeplerinden birisiydi. 
    Böylesi basit sorunlar o denli üzerimize çullandı ki çözümü engellemeyi başaracak cesarete sahip olamadık: yeni aldığımız arabayı rehine vermekti çözüm, çarenin hastalığın kendisinden daha ciddi olduğundan şüphelenmemeliydik de, çünkü zamanı geçmiş borçları küçültmüştük, ama iş kirayı ödemeye gelince uçurumun kenarında bulmuştuk kendimizi. Şansımıza, iyi arkadaşımız Carlos Medina kirayı bizim için ödemekte ısrar etti, hem de yalnızca bir ayı değil başka ayları da; biz arabayı yeniden alana dek. Onun kiramızı ödemek için arabalarından bir tanesini rehine verdiğini bundan yalnızca birkaç sene önce öğrendik. 
    Her akşam en iyi arkadaşlarımız bizi ziyarete geldiler. Şans eseriymişçesine beliriyorlardı ve kitaplar veya dergileri bahane ediyorlar, bize rastlantısal göstermeye çalıştıkları kap kap yemekler getiriyorlardı. Carmen ve Alvaro Mutis, bu arkadaşların en devamlıları, beni romanımın yazmakta olduğum bölümünü onlara anlatmam için teşvik etmeye uğraşıyorlardı. Onlar için acil ihtiyaç bölümleri yaratmayı becerdim, çünkü sahip olduğum bir boş inanca göre yazdığımla ilişkili konuşmak büyüyü kaçırırdı. 
    Carlos Fuentes o zamanlar uçmaktan çok korkmasına rağmen dünyanın yarısını geçip geldi. Onun eve dönüşleri yazmakta olduğumuz kitaplarımızı tartışmamız için daimi bir ortam sağlıyordu. María Luisa Elío baş dönmesiyle ve kocası Jomi García Ascot şiirsel heyecanıyla paralize olmuş şekilde, benim emprovize hikâyelerimi ilahi bir öneme sahiplermişçesine dinliyorlardı. Böylece onların ilk ziyaretlerinden itibaren kitabı onlara adamak konusunda hiç şüphem olmadı. Kısa sürede onların heves ve tepkilerinin romanımı aydınlattığını fark ettim. 
    Mercedes üç aylık kira borcumuzun biriktiği Mayıs 1966’ya, yani kitabıma başlayışımdan bir yıl sonrasına kadar, borç bulma taktiklerini benimle bir daha konuşmadı. Telefonda daha önce ona umut vermek için defalarca yaptığı gibi ev sahibiyle konuşuyordu ve aniden telefonun ağzına gelen kısmını eliyle kapattı ve bana kitabımı ne zaman bitireceğimi sordu. 
    Bir yılı aşkın pratiğimin sonucunda elde ettiğim ritimle, altı aya gereksinimim olduğunu tahmin ettim. Mercedes hesabını yaptı ve ev sahibine sesinde en ufak bir titreme olmadan şöyle dedi: “Altı ay içerisinde size her şeyi ödeyebilecek hale geleceğiz.” 
    “Affedersiniz, hanımefendi,” diye sordu ona ev sahibi, “O zaman borcunuzun inanılmaz bir toplam tutacağının farkında mısınız?” 
    “Farkındayım,” dedi Mercedes, hareketsiz; “ama o zaman her şeyi halletmiş olacağız. Endişelenmeyin.” Adamın sesi, tanıdığımız en kibar ve sabırlı adamlardan birisi olan ev sahibimizin sesi, yanıt verirken titremedi hiç: “Çok iyi hanımefendi, sözünüz benim için fazlasıyla yeterli.” Hesaplamalarını yaptı: “Parayı eylül ayının yedisinde ödemenizi bekliyorum.” 
    Yanılmıştı. Yedisi değil dördüydü; kitabın ilk baskısı için aldığımız beklenmedik çekle ödemeyi dördünde yapmıştık. Kalan ayları toptan bir sayıklama içerisinde geçirdik. En yakın arkadaşlarımdan oluşan ve durumun farkında olan grubum bizi eskisinden sık ziyaret etmeye başladılar, hepsi de yaşamı sürdürme mucizelerini içeren hikâyelerle doluydular. Luis Alcoriza ve Avusturyalı eşi Janet Riesenfeld Dunning sık gelen ziyaretçiler değillerdi, ama evlerinde efsanevi partiler düzenlerlerdi, yanlarında arkadaşları ve film dünyasının en güzel kadınları olurdu. Çok sık, bizi görmek için bahanelerle gelirlerdi. Luis, İspanya dışında yaşayıp da Valencia’dakilere eş güzellikte tortilla* yapabilen tek İspanyoldu ve Janet klasik dans yeteneğiyle bizi bulutların üzerine fırlatıyordu. García Riera’lar, film fanatikleri, pazar akşamları bizi evlerine sürüklüyorlardı ve önümüzdeki haftayla yüzleşme deliliğinden kurtulmamızı sağlıyorlardı. Bu noktada roman o kadar ilerlemişti ki kendime arkadaşlarımızın ziyaretleri esnasında yarattığım yalan hikâyeleri zenginleştirme lüksünü tanıdım. Bu hikâyelerin başkaları tarafından anlatıldığını sıkça duyardım ve ağızdan ağıza yayılmalarındaki hıza şaşırırdım. 
    Ağustosun sonunda romanın sonunun yaklaştığını gördüm. Karbon kâğıdı kullanmıyordum ve fotokopi makineleri de yoktu, bu yüzden elimde iki yüz sayfanın yalnızca orijinal halleri vardı. Pera’nın tanrılarının besiniydi bunlar, Esperenza Araiza, Cuauhtémoc'un varoşlarında şair ve filmcilerin kaldığı bir Drakula şatosunda yaşayan iyi bir daktiloydu. Boş zamanlarında Pera, Meksikalı yazarların harika işlerini daktilo etmişti ve bu işler arasında bazı Buñuel senaryoları da vardı. Romanın son halini daktilo etmesini istediğimde eserim düzeltmelerle doluverdi; önce siyah mürekkeple ve sonra karışıklığı engellemek için kırmızı mürekkeple. Ama bu, delilerle dolu bir kafese alışmış bir kadın için hiçbir şeydi. Eserimi merak edip okumadı yalnızca, aynı zamanda ödemelerim gerçekleşene kadar para almamayı da kabul etti. Pera bir bölümü daktilo ederken ben çeşitli renklerde mürekkeplerden işaretlerle bir sonrakini düzeltiyordum – amacım metnimi kısaltmak değil, ona en yüksek seviyede yoğunluk kazandırmaktı ve sonuçta kitap orijinal halinin yarısına indi. Pera düzeltilmiş üçüncü bölümün tek kopyasını eve götürdüğü sırada, otobüsten inerken sağanak yağmura kapılıp düştüğünü ve kâğıtların sokağa uçuştuğunu yıllar sonra itiraf etti. Diğer yolcuların yardımıyla ıslak ve neredeyse okunmaz hale gelen kâğıtları toplamış ve sonra onları evde ütüyle kurutmuştu. 
    Sonraki bölümler için düzeltmeleri tamamlamadığım bir cumartesi günü bu hikâyenin en duygusal olayını yaşadım; Pera’yı arayıp ona düzeltilmiş metni pazartesi vereceğimi söyledim. Uzun süren bir duraksamanın ardından bana Aureliano Buendía’nın Remedios Moscote’yle yatıp yatmayacağını soracak kadar cesur davrandı. Evet, diye yanıtladığımda, derin bir iç çekip rahatladı. 
    "Tanrıya şükür," diye bağırdı ansızın, "bunu bana söylemeseydin pazartesiye kadar uyuyamayacaktım." Daha önce ismini hiç duymadığım Paco Porrúa’dan neden o sıralarda olduğunu asla bilmediğim zamansız bir mektup aldım. Mektupta Editorial Sudamericana adına benden zaten aşina olduğu bütün kitaplarımın yayın hakkını istiyordu. Bunun üzerine kalbim kırıldı çünkü kitaplarım farklı farklı yayınevlerinde uzun süreli anlaşmalarla basılıyordu ve yayın haklarını devretmem kolay olmayacaktı. Düşünebildiğim tek teselli yayımı için kimseye söz vermediğim çok uzun bir romanı bitirmek üzere olduğum ve ilk bitmiş kopyasını kendisine birkaç gün içerisinde yollayabileceğimdi. Paco Porrúa önerimi yolladığı telgrafla kabul etti ve bana avans olarak 500 dolarlık bir çek gönderdi. O zaman için ödeyeceğimizi söylediğimiz dokuz aylık kira için tam yetiyordu bu para ve benim kötü hesaplamam yüzünden, romanın nasıl biteceğini bilemiyorduk. 
    Pera’nın temize çektiği metin üç kopyasıyla birlikte iki veya üç hafta sonra hazırdı. Alvaro Mutis daha yazıcılara ulaşmayan son halini almış kopyanın ilk okuyucusuydu. İki günlüğüne yok oldu ve üçüncü gün kalpten gelen bir kızgınlıkla, romanımın arkadaşlarımı eğlendirmek için anlattıklarımdan ve kendisinin de arkadaş çevresine zevkle aktardıklarından başka bir şey olduğunu keşfetmiş halde beni aradı. "Senin yüzünden bir budala gibi görüneceğim," diye bağırdı. "Bu kitabın senin bize anlattığınla alakası yok." 
    Sonra gülüp şöyle dedi: "Ayrıca söylemeliyim ki bu hali çok daha güzel olmuş." 
    Romanın ismini o dönemde bulup bulmadığımı anımsamıyorum ve aynı zamanda romanın ismini nerede veya ne zaman veya nasıl düşündüğümü de. Arkadaşlarımızdan hiçbirisi bunu açıklığa kavuşturamadı. O zaman rica etsem hayali bir tarihçi bu gerçeği icat etme lütfunda bulunabilir mi acaba? 
    Alvaro Mutis'in okuduğu kopya postayla iki parçada yolladığımız kopyaydı ve diğerini de Buenos Aires’e yaptığı yolculuklardan birisinde yanına "garanti" olarak almıştı. Üçüncü kopya Meksika’da zor zamanlarda arkamızda duran arkadaşlar arasında dolandı. Dördüncüyü Barranquilla’ya yolladım ki romanımın çok sevdiğim üç kahramanı onu okuyabilsin: Alfonso Fuenmayor, Germán Vargas ve Alvaro Cepeda (kızı Patricia onu hâlâ bir hazineymişçesine saklar). Kitabın basılmış kopyası elimize ilk ulaştığında, yani 1967 Haziranı’nda, Mercedes ve ben Pera’nın fazla fazla işaretli kopyasını yırtıp attık. Bunun en değerlisi olduğunu bir an için bile düşünmedik, bu kopyada üçüncü bölüm yağmur ve ütü izlerinden zar zor okunabiliyordu. Kararım masum veya alçakgönüllü değildi; kopyayı yırttık ki kimse benim gizli edebi marangozluğumun izlerini keşfedemesin. Dünyanın bir köşesinde başka kopyalar da vardır belki, özellikle de Editorial Sudamericana’ya ilk edisyon için yollanmış iki kopya. Ben her zaman Paco Porrúa’nın onları ilahi kalıntılar olarak gizlediğini düşünmüşümdür. Ama o bunu reddediyor ve benim için onun sözü altındır. 
    Yayınevi bana ilk prova kopyalarını yolladığında onları aldım ve onur konuğu Luis Buñuel’in açgözlü merakını doyurmak için Alcoriza’ların evinde düzenlenen partiye götürdüm. Alcoriza’nın yaptığımız konuşmadan çok etkilendiğini görüp provaları ona adamaya karar verdim: Luis ve Janet için, tekrarlanmış bir ithaf ama tek gerçek olanı: "Onları dünyada her şeyden çok seven arkadaşlarından." İmzamın ["Gabo"] yanına tarih attım: 1967. Tekrarlanan imza ve tırnak işaretlerinin orada olma sebepleri Alcoriza ailesine yaptığım önceki bir ithaftı. 
    On sekiz yıl sonra, Yüzyıllık Yalnızlık kariyerinde başarıya ulaştıktan sonra, birisi Alcoriza’nın evindeki olayı anımsadı ve ithaf yazılı prova baskılarının bir servet edeceğini söyledi. Janet onları sandığından çıkarttı ve herkes ona bu sayfaları satıp fakirliklerini anında sona erdirebilecekleri konusunda şakalar yapana kadar odadakilere gösterdi. Alcoriza çok tipik bir davranış sergiledi ve göğsünü iki yumruğuyla döverek öfkeli ve yüksek sesiyle ve korkunç İspanyol azmiyle bağırdı: “Bir arkadaşımın bana ithaf ettiği bu hazineyi satacağıma ölürüm daha iyi.” 
    İlk seferinde kullandığım aynı kalemi çıkarttığımda herkes alkışladı ve on sekiz yıl öncesinin tarihini taşıyan ithafın altına şöyle yazdım: “İspatlanmıştır, 1985”. Ve bu 180 sayfalık belgeyi imzaladım, yine elimde 1026 düzeltmeyle ve ilk seferki gibi: Gabo. 
    Luis Alcoriza 1992 yılında inzivaya çekildiği Cuernavaca'da öldü. Janet altı yıl sonra ölene dek çevresinde az sayıda arkadaşıyla orada yaşamayı sürdürdü. Aralarında en sadık kişi Héctor Delgado'ydu ve Janet onu resmi vârisi ilan etti. Bir Amerikan üniversitesi geçenlerde kendisine kitabın prova kopyası için 521.300 dolar teklif etti. Bu hikâyede adil olmayan tek şey Luis ve Janet’nin son yıllarını bir sandığın dibinde zamandan ve güvelerden gizlenmiş yüzbinlerce dolarla geçirmiş olmaları, çünkü onlar yenilmez İberli asaletleriyle arkadaşlarının, onları dünyada her şeyden çok seven arkadaşlarının armağanını satmayı düşünmezlerdi bile. 

Gabriel Garcia Marquez

The Guardian: Saturday Review, 24 Kasım 2001 
İngilizceden çeviren: Kaya Genç | Kitaplık sayı:77 
edebiyathaber.net (17 Temmuz 2012)

Ekmek, Şarap, Sen ve Ben

 

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını

kıskandım Gogen’i Tahitilim
terlemiş vücudunu silerken
cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
güneşi doğurmuştu ölü cisim
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
sam yelim sahra-i kebirim
kahrettim her şeye o gün
babanın şarap çanağına,
Gogen’e,
kadere,
sana,
bana,
bir de gittiğin arabanın tekerine

ne diyordum arkadaş….
diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
daha sonra yaparım hayatın felsefesini

sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
bazen kadın hamamında tellak….
bazen Kristof Kolomb
Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri
Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi….
bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
ona verdiğim dersle gurur duymuştum
bazen Jan Dark’ ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum

eğer daha da içersem
Shakespeare halt etmiş derim karşımda
salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
enayiymiş be Platon…
bir içsin de görsün….ne felsefesi varmış bu hayatın
anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu

ıslak kaldırımlarda yürürken acırım
önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
ukalalık işte derim neme lazım senin
kendine bak; sen de bir serserisin bir sarhoş….
ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
şehrin izbe sokaklarında
yavaş yavaş kaybolur benliğim…

İhsan Yüce
İllüstrasyon: Rüzgâr Fidan


25 Şubat 2021 Perşembe

Seni Saklayacağım

Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde
Şarkılarımda, sözlerimde.

Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
Ve kimseler görmeyecek seni,
Yaşayacaksın gözlerimde.

Sen göreceksin duyacaksın
Parıldayan bir sevi sıcaklığı,
Uyuyacak, uyanacaksın.

Bakacaksın, benzemiyor
Gelen günler geçenlere,
Dalacaksın.

Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.

Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım.

Bir gün, tam anlatmaya...
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım...
Anlayacaksın.

Özdemir Asaf

Fotoğraf. Yunus Yıldız (Santa Harabeleri, Arsin)

Anne

Bırak kalsın masada ekmek
Testide su
Ayna puslu, pencere camı kirli
Bırak kalsın saçların dağınık,
Gözlerin uykulu.
Saksıdaki çiçek susuz, kedi
Yalını bekler bir köşede
Bırak kalsın meyve ağaçta,
Kırlangıç havada
Dama düşen ince yaz yağmuru...
Yoruldun artık, bütün gün
Didinip durdun
Toprak bile, gök bile, deniz bile
Bir yerde yorulur
Bırak kalsın süpürge duvarda,
Sabun kovada
Anne, gel yanıma otur.

Ahmet Erhan

Resim: İrfan Ertel

24 Şubat 2021 Çarşamba

Derdimi Sorarsan


Derdimi sorarsan gönül yarası 
Bir de sen yarama baksana tabip 
Anladım ki dünya yalan dünyası 
Bir de sen yarama baksana tabip 

Katarlandı dost kervanı yürüdü 
Şu garip gönlümü duman bürüdü 
Zalimin elinden ömrüm çürüdü 
Bir de sen yarama baksana tabip 

Akarsu'yum kaldım ıssız sahrada 
Sıra sıra dağlar kaldım arada  
Birkaç günlük ömrüm kaldı şurada 
Bir de sen yarama baksana tabip

Muhlis Akarsu
Fotoğraf: Nehir Güler




Kırdın Kalbimi Cankörüğüm

Ne zaman yağmur yağsa
Bir buluşma yeri olurdun
İstanbul'da rüzgâr soluklara
Mavisi yasaklanmış deniz
Kızıl tufanı yaratmadan daha
Ne zaman yağmur yağsa
Tarihin şiir tanığı olurdun
Yağmurdan sonra
Toprak kokusu bakışlılara

Tam otuz yıl nasıl kıydım sana
Bin zehirli duman arasında
Islığınla besteledim hep
En pembe çocuk düşlerini
Pan'ın flütünden mi kalma
Babam'ın dilsiz kavalından mı
Hep rüzgârla bir tuttum seni
Hani yolu yakın
Aşkı sonsuz kılan rüzgârla bir

Ey can içre cankörüğüm
Hangi kentin temiz havası
Yetmez oldu ki soluğuna
Çıkardın kendini ölüm doruğuna
Ölmek kolay değil cankörüğüm
Kalbimde sevinç gözesi pınarlar
Kalbimde yaşamak aşkı çınarlar
Ve bir nice coşkular coşkular
Sende onlar gibi yaşayacaksın
Akıp ırmaklara karışacaksın
Sırılsıklam bütün sevişmeleri
Yine soluğunla kurutacaksın


Adnan Yücel

23 Şubat 2021 Salı

İki Yurt

 















İki yurdum var benim: Küba ve gece.
İkisi de bir sayılır aslında. Yiterken
Güneşin görkemi, Küba
Üzgün bir dul gibidir
Uzun örtüleri içinde, suskun, elinde karanfil.
Bilirim ne olduğunu elinde ürperen
Bu kanlı karanfilin! Bomboş
Göğüs kafesim, bomboş, paramparça
İçinde yüreğimin çırpındığı. Vaktidir
Ölüme gitmenin. Uygundur gece
Elvedalara. Işık engeller bizi.
Sözler de. Evren
İnsandan daha ustadır konuşmada.

Bayrak gibi
Kavgaya çağıran bir bayrak gibi
Işıldıyor kızıl alevi mumun, açıyorum
Pencereleri. Daralıyor yüreğim.
Küba, dul Küba, göğü karartan
Bir bulut gibi sessizce geçiyor
Kopararak yapraklarını karanfilin.

José Martí     

Çeviri: Ataol Behramoğlu 



21 Şubat 2021 Pazar

 


"Her şeyin iyi gittiği bazı anlar vardır; hiç korkmayın gelip geçerler."

Jules Renard / Resim: İrfan Ertel

Yaşama ilişkin tüm hayal kırıklıkları çocuklar üzerinden yeşertilir

"... / Her ne kadar eğitmenleri kalemi düz tutmaya zorlasalar da çocukların düz çizgileri yoktur. Okul sıralarının büklümünde, yazı tahtalarının geometrisinde, giriş çıkış törenlerinde, defter kitap düzenlerinde; bir disiplin silsilesiyle kırılma ve eğilme noktalarını yapılandırırız çocukların. İyi bir öğrenci, iyi bir asker, iyi bir yurttaş olmanın, bu terbiye karşılığı olduğunu bilmeleri için... Yaşama ilişkin tüm hayal kırıklıkları çocuklar üzerinden yeşertilir. / ..."

Hüseyin Murat Çinkılıç / Kağıttan Kuş
 

























La Soleâ


Kızlar karalar giyinmiş,

düşünüyor, dünya ne kadar küçük
ve yürek ne kadar geniş.

Karalar giyinmiş.

Düşünüyor iç-çekişler, çığlıklar
nasıl da yitiyor rüzgârda.

Karalar giyinmiş.

Açık kalmış balkonundan
şafak vakti,
gökle dolmuş içeri.

Ay! Ah!
Giyinmiş, ya, karalar giyinmiş !

Federico Garcia Lorca
Çeviri: Sabri Altınel

Aynı Yürek Lekesi


Babam gelirdi ve akşam olurdu. 
Bahçedeki akasya ağacı günboyu biriktirdiği kuşları 
birer hayal topu olarak uzatırdı yatağımıza. 

Siyah-beyaz bir fotoğraf gibi gelirdi babam. 
Kamyonlar hep geceleri, hep uzaklara giderdi. 
Ben o zamanlar bütün babaları susar sanırdım. 
Yalnızca gaz lambasıyla konuşan bir diş gıcırtısıydı babam. 
Kapılar titreyerek açılır, titreyerek kapanırdı. 
Tanrıyı ve uzun konuşanları sevmezdi hiç. 

Babamdan yapılmış bir korkuydu dünya. 
Ben o zamanlar yalnızlığı gece sanırdım. 
Ne kadar susarsa o kadar terlerdi. 
Boncuk bocuk döktüğü ter, hep uzağından geçen kadınların 
içinde göveren gözleri miydi? 

Babam en çok kışa yakışırdı. 
Bütün oyunlarımız başkalarının evlerine bir güzellemeydi. 
Annem babamın günahları için bir namaz yumağı hâlâ. 

Ey penceresi dışarıya açık, içeriye kapalı evler… 
Babam neden yalnızca içince güzeldi. 
Şimdi beş ayrı evde aynı yürek lekesi 
süt kokularına yayılıp duruyor. 

Babam on altı yıldır ölüme saçmalığını anlatıyor… 

Şükrü Erbaş

Ceviz Ağacı


Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul' a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul' u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Nâzım Hikmet Ran
Fotoğraf: FikirileGelecek.com isimli Kültür Yaşam Sitesinden (07 Mayıs 2020 Tarihli, Hatice Merve ALKAN' a ait yazı içeriğinden)

20 Şubat 2021 Cumartesi

eski defterler

 

kaç şehir temel attı aramıza, kaç harf
kaç uzaklık soluyorum, kaç sokak
hangi balkon düşleri geçiyor yanımızdan
hangi kelimeleri sakladın yanan şehirden kalan...

ben tarihleri ezberliyorum, yanıldığım çok
çocuk taşıyan yüreğimi benimki sanıyordum
serçe telaşını senden almışım şehirler önce
sarıldıklarımı hâlâ hece hece saklıyorum böyle

coğrafya mesafedir, zamandır, telli turnadır
sırdır... şüphedir... karanlık balkonda dolu kül tablasıdır
yalnızlığın tarifidir, acıdan aldığım pay... say babam say...
ayrılık, yarısı incinmiş koca bir şehir... 

aklım kaçsaydı daha iyiydi, belki bilmezdim incindiğini
içer geçerdim kendi adımlarımı, açmazdım eski defterleri
uyur kalırdım harflerin arkasından bakarken
söylesene hayal kaç harfli bir şehir

çok şair ezberledim, çok düş, çok uluslu hüzünler 
kısa hayatta kuş uçurdular, aşktan geriye bir şeyler bıraktılar
çünkü aşk çoktu, şairler deliydi, sanki ben
sen delirmediğin için delirdim. şimdi...
başka kendimi bağışlamak ağır geliyor...

Can Adalı

Fotoğraf: Mehmet Teoman

  


18 Şubat 2021 Perşembe

Şifa İstemem Balından

Şifa istemem balından
Bırak beni bu halımdan
Razıyım açan gülünden
Yeter dikenin batmasın

Gece gündüz o hizmetin
Şefaatin kerametin
Senin olsun hoş sohbetin
Yeter huzurum gitmesin

Taşa değmesin ayağın
Lale sümbül açsın bağın
İstemem metheylediğin
Yeter arkamdan atmasın

Kolay mı gerçeğe ermek
Dost bağında güller dermek
Orda kalsın değer vermek
Yeter ucuza satmasın

Sonu yoktur bu virdimin
Dermanı yoktur derdimin
Gerekmez ilaç yardımın
Yeter yakamdan tutmasın

Nesimi'yim vay başıma
Kanlar karıştı yaşıma
Yağın gerekmez aşıma
Yeter zehirin katmasın

Nesimi Çimen

Çocukluk Mevsimi

 

Çocukluk mevsimi ne çabuk geçti, 
Hayaller güzeldi, düşler güzeldi... 
Annelerin yüzü daha güleçti, 
Baharlar güzeldi, kışlar güzeldi... 

Bulutlar üstüne ne düşler kurdum, 
Sapanla devleri gözünden vurdum, 
Gece Kaf Dağı'na çıkıp oturdum, 
Zümrüt Anka denen kuşlar güzeldi... 

Bir çağı yürürdüm iki adımla, 
Kişnerdi dal atım bağladığımda, 
Kaybolan bilyeme ağladığımda, 
Gözümden süzülen yaşlar güzeldi... 
Bülent Özcan




















Acının Bir Ucundan

 


Süzgün bir ceylan bakışın
Tedirgin ormanında hüznün
Avcılar acımasız
Avcılar kıyıcısı ömrümüzün.

Kaç kez tuz bastım yaraya
Kaç kez dağladım acıyı
İhanetin çatal dillisini gördüm
İnancın su katılmamışını.

İnce bir sızı büyür
Sesim boğulur ormanda
Rüzgâr yabanıl eser
Kalakalırım yollarda.

Kafeste kuş gibiyim
Yaralı, bungun ve tutsak
Sakıncalı bir iştir şimdi
Sevgi sözcükleriyle konuşmak.

Yaşamı paylaşıyorum seninle
İster zindanda ister sürgünde
Sevdadır emziren direncimi
Adın güneşli bir türkü dilimde.

Sorabilsem aklımdan geçenleri
Irmaklar nereye kuşlar nereye
Tut bir ucundan acının
Ekle yüreğini yüreğime.

Attila Aşut
Mamak, Aralık 1983

17 Şubat 2021 Çarşamba

Eloğlu


Eloğlu binlik bozdurur
Ben bozduramam

Eloğlu başını yastığa kor komaz uyur
Ben uyuyamam

Eloğlu sofrasında dokuz türlü
Benim aç yattığım olur bazen

Benim evim gecekondu
Eloğlunda apartıman

Eloğlunda ince müzik
Benimkisi aman aman

Benim kuru başım bana yeter
Eloğlunda karı kızan

Ben keçileri kaybettim
Eloğlunda usta çoban

Bu soyadı bana haram
Metin Eloğlu

16 Şubat 2021 Salı

eski bir çocuk

dünya için savaşırım çünkü sen
geldin ve henüz küçük sesin

gözlerin deniz akıyor çünkü ben
bu kadar susuzum

öpüşmek sesli bir eylem çünkü biz
rayların üzerinde eğlenen sağanak gibiyiz

eski bir çocuksun işte
ağzın yaralı olabilir güllerden

dünyaya çık balkona bak
sokaklar çekiliyor evlerden

çiçekler ikimizi de şımartır
olmayacak şey değil çocuk olduğun

her yaprağından bir ötekine
iki kişilik gökyüzünden

alıp vereceğin bir soluk bir yürek
hangi karanfil kaçabilir yer çekiminden*

Can Adalı

Fotoğraf: Nurcan Azaz

15 Şubat 2021 Pazartesi

Bozlak Kedi ve Ölüm


Kaç zamandır inatla bir sevdayı sürerim,
Bilinmedik yüzünde balkıyan sis peçesi.
Yolları ezberden ben hep ona giderim,
İçimde düğüm düğüm bir bozlak cerbezesi.

Sahi o bozlağı ben ilk nerde duymuştum ?

Ben ki çağ dışı bir uyumsuzluk delisi,
Kendi ipimi belki kendim çekerim.
Gölgeme dadanmış bir tuhaf güz kedisi,
Her yere peşimden onu da sürüklerim.

Sahi o kediyi ben ilk nerde görmüştüm ?

Durmadan garlara garajlara düşerim,
Gayri bilmem ne olur size kalmış gerisi.
Adıma ara sıra törenle mum dikerim
Ölümüne gönülden bir merhaba yenisi.

Sahi o ölümü ben ilk nerde ölmüştüm ?

Metin Altıok




Karanfil Sokağı

 












Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön, onaltı rüzgar
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır.
Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar
Ray, asfalt, şose, makadam
Benim sarp yolum, patikam
Toros, Anti-toros ve asi Fırat
Tütün, pamuk, buğday ovaları, çeltikler
Vatanım boylu boyunca
Kar altındadır.
Döğüşenler de var bu havalarda
El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
Ümit, öfkeli ve mahzun
Ümit, sapına kadar namuslu
Dağlara çekilmiş
Kar altındadır.
Şarkılar bilirim çığ tutmuş
Resimler, heykeller, destanlar
Usta ellerin yapısı
Kolsuz,yarı çıplak Venüs
Trans-nonain sokağı
Garcia Lorca'nın mezarı,
Ve gözbebekleri Pierre Curie'nin
Kar altındadır.
Duvarları katı sabır taşından
Kar altındadır varoşlar,
Hasretim nazlıdır Ankara.
Dumanlı havayı kurt sevsin
Asfalttan yürüsün Aralık,
Sevmem, netameli aydır.
Bir başka ama bilemem
Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat
Kalbim, bu zulümlü sevda,
Kar altındadır.
Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü
Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfeleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük
Nefesleri yetmez avuçlarına
-İlkokul çağında hepsi-
Kenar çocukları
Kar altındadır.
Hatıp Çay'ın öte yüzü ılıman
Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir'de
Karanfil Sokağında gün açmış
Hikmetinden sual olunmaz değil
"mucip sebebin" bilirim
Ve "kafi delil" ortada...
Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al - al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.

Ahmed Arif

14 Şubat 2021 Pazar

Alabalık ve Siyambalığı


alabalık, bir metafor
denizler ve balıklar içinde
Kutsal Kitaplara göre ilk yaratılanlar içinde
akıntıya karşı yüzen tek balık
tekini koruyan tekinsiz
ölüme doğru ve ölüme karşı
çağlayan çıkan, dikine yüzen bir balıkmış yalnızlık

pullarında ışıyan falı
alabalığın
denize eklenemeyen yabancılığı
tonlarca su altındaki derin sükûnet ve şiddeti
zamana sadık akıntıların
unutulmuş derin korkuları
masalaltı yaratıkların, fırtına perilerinin
söylencelerin batığından
yepyeni yolculuk yolları
ağ av ölüm
başka kip başka zaman
belki akıntıya karşı yüzenin kaderi
denize inen pası
kirli günbatımlarının

Bilinmez balıkların kardeşliği
küçük/büyük/açlık/akrabalık/yumurta ve ölüm ilişkisi
siyambalığı derin krallığı umutsuzluğun
dipteki siyah kare
alışkanlıkların tek rengi
kendine benzeyen avı
kendinden olanın karanlığıyla beslenen
derin krallığı umutsuzluğun
bilgeliğe ermiş katillik
okyanus kadar derin ruhlarda kendiliğinden
her şeyin olabilirliğine kadar inen
yolculuğu
siyambalığı derin krallığı umutsuzluğun

kar ne kadar yağabilir bir denizin derinliklerine o
kadar üşür deniz gibi ölüm bile

gövden şiddetin amansız nesnesi
başkasını öldürürken duyduğun
kendinle sevişmenin şiiri

cinayetin mabedinde
yan yana uyur ölüm ve aşk
karanlıktan ve yıkımdan
beslenen
gölge gövdelenir
öldürürken

cinayet de aşk gibi yaşanır
sen ve başkası olarak ,
avından dönen
siyambalığı
kendiyle ödeşirken

insan düşmanını kendinden seçer
denizin dibindeki para ve tarih
rıhtımlarda bekleyen pusu: dövme ve hançer
hangi denize gitse
başka denizler aklında
bir eldiveni uçurum
bir eldiveni yanardağ
söndürmez en uzun ay
en uzun deniz
en uzun seferler
bilir iki eski kardeş Deniz ile
Atlantis
bir açık sayfa gibi
herkesin düşlerini yazdığı yüzyıllardır
bulunmamış yitik ülkeler aşk da ölüm de
aynı ağlarına takılır
ay ışığının
denize dağılmış saçlarının arasından
aldırmaz geçer siyambalığı
inanır aşkın da ölümün de
aynı bedendeki kesinliğine

denizin karaya çıkmış efsanelerinde
anlatılır
ikiz öyküsü
kendi derinliğinde vuruşarak
ölen kardeşlerin
baba ile oğulun
ağabey ile kardeşin
iki sevgilinin
yani kendi derinliğinde vuruşarak
ölen kardeşlerin
bir denizde bir öykünün sayısızdır yolları
kimi vurgun yemiş gizilgüç
kimi ahtapotun kolları

su yürümüş zıpkın sürüyor kendi izini
okunmuyor yazısı başkalarının
su yürümüş zıpkın öyküden yana
su yürümüş zıpkın
bir yüzü silinmiş para
denizin dibine varana kadar
tura
tura
tura

herkesin gizi bir başka seferde
her seyir kendi defterini seçer
tuzlaşmış kentlerin anısı vurur suyüzüne
üzerinden sessizce geçerken
uzağa dağılıyor yüzler
kimse bakmıyor birbirine
biliniyor tuz beyazı gerçek
her birimizin bir şeyi var denizin dibinde

Bir tek balık alınmadı
Nuh'un Gemisine
Sudaydı o İçindeki suda
Tehlikenin içindeki suda

Kimi zaman bir tek balık yaratır
çırpıntısını bir okyanusun
batıklarla anlamlanır
geçmiş denizler
bir denizin içyüzü
başka denizlerdir
birbirlerini çoğaltırlar durmadan
yeryüzünde en eski şey su
tufandan önceki suyla
tufandan sonraki bile aynı değildir

balığın karnındaki inci
likit zaman

ikizi ikiz
şairi şair
peygamberi peygamber yapan
yazla dirilen parçalanma
tekinsiz serüvenlerde bulunmuş Zaman

balığın karnındaki okyanus
hikâyedeki tılsım tekrardaki
şiddet gelecek

gelecek
gelecek

yanılmaz deniz
durulma zamanlan yükselir
denizin gizli surları
saklı haritalardaki su terazisi
dumanı tüten batığın dinlendiği derinler
ufkunu okyanusa ayarlamış gözlerin
uzakta ve diptedir göreceği
denizin gizindeki uçurum
ağır kanatlı dip balıkları
akıntıların yıkadığı para, kara sünger

derinleşmenin eşik taşları
pullarına gömülü gizli balıkların
kalın uykusuna ayarlı saat ey
kendini yenildim sananlar ışıkla
kırılır denizin dibindeki yıldız falı

Uzundur denizin gecesi
uzundur karası denizin
yalnızca bir kez Musa için
kızıl saçlarını ikiye ayıran dalgalar
en uzun hatırası
bir daha avunmaz suyun
bir daha geçilmez denizin

kaybolmuş kendi adı
sürüler içinde
öylesine geçer bir denizin derinliklerinden
bir sayfanın derinliklerine
akıntıya kapıldığı yerde şiirin
küçük, kırık bir gülümseme olarak
küçük, kırık bir gülümseme
enginler uzak sığ yakın
kavrulmuş suları kısacık hayatının

cam kesimi elmas, akvaryumu su nerde keser
işte balıklar
işte balıklar
işte balıklar
en küçük ölçekli haritada
binlerce başkalaşım
armaların güvencesinde
başkalaşımlar
nerde hayat çizgisi, o zümrüt kesim
suyu derinleştiren gölgesidir
akıntının yönünü
ışığın kırıldığı noktalar
orada hepimiz
biraz su biraz balık
bir akvaryum iklimini
herkese suç gibi paylaştıran
o derin ortaklık
tarihi dolduran sular, harçları karan sular
başka çağların derinliklerine
kendi ışığını içinde taşıyan ayna
farklıdır su altında karanlıklar
kimsenin kendinden başkası olamadığı
o derin yalnızlık

odalara vurur gölgesi
açık denizlerde kaybolan balıkların
odalara, aşklara, sayfalara
özet çıkarırsın en büyük denizlerden
uzaklarda ararsın
tuzunu silkeleyen yollarını rüzgârın
huy değiştirir balıklar denizine benzedikçe
hiçbir kardeşliği olmayan balıklar
denizin üst katında oturanlar
geçmiş zamanın define rengi gözleriyle
bir dip balığı
ölürken
vurur yüze
kıyı kalplerde
deniz fenerlerinde
yosun pası mezar taşı
yarım kalmış şiirler
erken kilitlenmiş bir odanın derinliklerinde
dinmiyor açık denizlere yağan yağmurların
odalara vuran gölgesi

küçük balık küçük
balık denizin
nerede? denizim yok
denizim yok ararım
her yerde


Murathan Mungan
Yaz Geçer
Mayıs 1988 - Haziran 1992

Resim: Frederick Childe Hassam (Isle Of Shoals Moonlight)

İçimdeki Dansına Ara Verdi İspanya

 

Büyük Umutlar Caddesi'ndeki hiçbir ev benim değil
Hindistanım yok benim, bende Nil kıyısı yok
Adım yok afişinde çok tutulan bir filmin
Bana değil tufanı andıran bu alkışlar
Her zaman iyi gelirdi Ülkü Tamer okumak
O da iyi gelmiyor nedense şu sıralar

Ankara manzaralı Çankaya sırtlarım yok
Gitaristi değilim ünlü bir topluluğun
Bisikletle dünya turu düşlemiyorum artık
Sallamayı bilmiyor bindiğim kör salıncak
Karada yüzmesini öğrenemeyen gemiyim
Bu yüzden trenlerim İstanbul'a kalkacak

Çok isterdim Çin Seddinin mimarıyla konuşmayı
Kanat ile pençe arasına sıkışmış kartal ağzıyla
Bütün bunlar olmadı Madrit'e gidemedim
İçimdeki dansına ara verdi İspanya

Haydar gel çay içelim konuşalım aşklardan
Seni bilmem ama ben çok kötüyüm
Moskova kışı gibiyim bu yaz gününde
Taşla doldurulmuş bir kuyu göğsüm
Abdülkadir Budak


9 Şubat 2021 Salı

Son Otobüs


Gece yarısı. Son otobüs.
Biletçi kesti bileti.
Beni ne bir kara haber bekliyor evde,
ne rakı ziyafeti.
Beni ayrılık bekliyor.
Yürüyorum ayrılığa korkusuz
ve kedersiz.
İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Dünyayı telâşsız, rahat
seyredebiliyorum artık.
Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği,
elimi sıkarken sapladığı bıçak.
Nafile, artık kışkırtamıyor beni düşman.
Geçtim putların ormanından
baltalayarak
ne de kolay yıkılıyorlardı.
Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri,
çoğu katkısız çıktı çok şükür.
Ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı,
ne böylesine hür.
İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Dünyayı telâşsız, rahat
seyredebiliyorum artık.
Bakınıyorum başımı kaldırıp işten,
karşıma çıkıveriyor geçmişten
bir söz
bir koku
bir el işareti.
Söz dostça
koku güzel,
el eden sevgilim.
Kederlendirmiyor artık beni hâtıraların dâveti.
Hâtıralardan şikâyetçi değilim.
Hiçbir şeyden şikâyetim yok zaten,
yüreğimin durup dinlenmeden
kocaman bir diş gibi ağrımasından bile.
İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Artık ne kibri nâzırın, ne kâtibinin şakşağı.
Tas tas ışık dökünüyorum başımdan aşağı,
güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan.
Ve belki, ne yazık,
hattâ en güzel yalan
beni kandıramıyor artık.
Artık söz sarhoş edemiyor beni,
ne başkasınınki, ne kendiminki.
İşte böyle gülüm,
iyice yaklaştı bana ölüm.
Dünya, her zamankinden güzel, dünya.
Dünya, iç çamaşırlarım, elbisemdi,
başladım soyunmağa.
Bir tiren penceresiydim,
bir istasyonum şimdi.
Evin içerisiydim,
şimdi kapısıyım kilitsiz.
Bir kat daha seviyorum konukları.
Ve sıcak her zamankinden sarı,
kar her zamankinden temiz.

Nâzım Hikmet Ran
Prag, 21 Temmuz 1957

8 Şubat 2021 Pazartesi


nsanlar aslında mutluluğa dayanamıyorlar. Mutlu olmak istiyorlar tabii, ama bunu elde eder etmez, birtakım yersiz düşlerle kendilerini yiyip bitiriyorlar... İnsanlar mutluluğa mı dayanamıyorlar, yoksa onu yanlış mı tanıyorlar, ya da kendileri için neyin gerekli olduğunun mu farkında değiller, mutluluğu kullanmayı mı beceremiyorlar, yoksa öteye beriye çekiştirmekten yorgun mu düşüyorlar, bilmiyorum; bildiğim bir şey varsa, habire ondan söz ediyorlar, böyle bir sözcük ortada ve herhalde boşuna icat edilmedi. "

Marguerite Duras

7 Şubat 2021 Pazar

Yangın

Dışarı çıkıyorsanız dikkat! çiçeklerle karşılaşmayın
Ya da koklamayın onları, iyisi mi, yüzünüzü örtün şapkanızla
Ya da düşünmeyin hiç, ben bakın öyle yapıyorum
Neden diyeceksiniz, insandaki sevgiliyi eskitiyor bu çiçekler
Güneşe benzetiyorlar adamı, masaya vurmuş koyun butlarına
Pek tuhaf! ben de sahanda yumurtayı kıskanırım.

Beni seviyorsanız dikkat! köşe başındaki camcıya sorun
O ne derse doğrudur, dalga geçmeyin adamla
Üstelik beni sevmek haşlanmış pirinçleri beyazlatır Günaydın!
Sabahlarınız gibidir beni sevmek, horozun renkleri gibidir
Beni sevdiniz mi yangındır artık parmaklarınız.

Sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum
Bunu her zaman yapıyorum akılla oynamak yani
Öyle trenler var ki, insanı şımartıyor
Çıkıp kuruluyorum pencere yanına gel keyfim gel
Gidip duruyorum böylece, adımı bileceksiniz, çok ülkeli adam
Üstelik daha kalkma saati gelmeden trenlerin.

Sokağa dökülüyorsam dikkat! bu da doğrudur oldukça
Bir kanunu vardır belki, ya su içmişimdir ya da yıkamışımdır
yüzümü
Ya su kovalarına bakmışımdır çok çok
Olmayacak şey mi, niye bakmayayım denizlere
En akıllı tarafımdır balıkla deniz tutmak.

Bir cümle tuhafsa dikkat! pek tuhaftır insanın tırnak çıkardığı
Sonra da boyadığı, ne demeli sonra da kestiği
Korkum yok, ben güpegündüz rakılar boğazlıyorum
Gözlerimi batırıyorum istakozlara
Oh ne güzel şişenin de bir anlamı oluyor böylece
Kim konuşuyor ben konuşmuyorum.

Bir gün çok yürürseniz dikkat! sinekler şehirde kalıyor
Bütün taşıtlar paslanıyor ayrıca
Pencereli yıldız, misafirli oda, bol bol öttürüyorsunuz onları
Çünkü kırlara çıkıyorsunuz, şemsiyenizi bırakın ayıp
Mana parmağınızdaki çiçekleri gösterin.

Bir yere kapanıyorsanız dikkat! yanınızda olsun elleriniz
Kim ne der bakındı işte durmadan ellerinize
Dünyayı dolaşan damarlar içinde
En kemikli taraflarıyla zencileri döversiniz
En kirli yerleriyle çat kapı fakir mahalleleri
Ayıptır yani insan elini temiz tutmalı biraz.

Bir gün ölümü beğenmeyecekseniz dikkat! ölmeyin kolayla
Kadınlara sarkıntılık edin, hoşa giden bardaklar satın alın
Ya da bir aptalın yalnızlığını seçin, çiçekler sulamakla olsun bu
Tıkır da tıkır işleyen apartmanlar vardır ya, sakın ha
Ya da her sabah
Göğe bir yüz metre kollarınızla.

Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil, Toplu Şiirler, Adam yayınları, S.20-21

Fotoğraf: Nurcan Azaz



















İzleyiciler