17 Ağustos 2016 Çarşamba


"Yaşamak en sade tarifiyle istekleri değiştirmekten başka bir şey değildir. Şu kadar ki yer ve zaman değişikliği ve yaşla isteklerin türü de değişir. En isteksiz yaşamaya uğraşan filozofların şu kararlarında bile bir maksat, bir arzu gizlidir."

Hüseyin Rahmi Gürpınar - Şıpsevdi, S.179

16 Ağustos 2016 Salı

Selam Olsun

Selâm olsun bizden güzel dünyaya,
Bahçelerde hâlâ güller açar mı?
Selâm olsun sonsuz güneşe, aya,
Işıklar, gölgeler suda oynar mı?

Hepsi güzeldi. Kar, tipi, fırtına,
Günlerin geçişi ardı ardına.
Hasretiz bir kanat şakırtısına,
Mavi gökte kuşlar yine uçar mı?

Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan,
Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan,
Dönmeyen gemiler olduk açıktan,
Adımızı soran, arayan var mı?...
Ahmet Hamdi Tanpınar

Başımızın Üstünde Bir Bulutun


Başımızın üstünde bir bulutun
Güneşe asılmış gölgesi,
Uzakta toz halinde dağılan
Yoğurtçu sesi,
Gün bitmeden başladı içimizde
Yarınsız insanların gecesi.
Ahmet Hamdi Tanpınar

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Kuşlarım Üşüyor

cebime tıktığım kuşlar çok üşüyor
ben de üşüyorum desem kim inanır
bunca yıkıntının altında
bunca kırık cam batmışken ayaklarıma

belki yine seviyordur diye bir papatya kopartıyorum
yapraklarını yoluyorum, çiğniyorum, zıplıyorum üstünde
nasıldı bu fal, yani nasıl açılırdı bir kapının kilidi
anahtarı deliğe sokmadan önce

tüfek omuza deme komutanım, komik oluyorsun
omuzum olsa başka şeyler yüklerdim üstüne
bir palyaçonun burnunu örneğin
dövüşçü horozların kopan tüylerini
kullanılmış bir mendili koyardım
sonra sıyırırdım kendimi yeryüzünden
yok, yeryüzünü sıyırırdım kendimden
cebime tıktığım kuşlar çok üşüyor
geriye sayacağım söz veriyorum, vurmayın
vurmayın kuşlarım ağlıyor, geriye sayacağım

anne, hangi sayıdan başlayacağım?

Altay Öktem



12 Ağustos 2016 Cuma

Bugün Pazar / Today is Sunday


Bugün pazar. 
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. 
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün 
bu kadar benden uzak 
bu kadar mavi 
bu kadar geniş olduğuna şaşarak 
kımıldamadan durdum. 
Sonra saygıyla toprağa oturdum, 
dayadım sırtımı duvara. 
Bu anda ne düşmek dalgalara, 
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. 
Toprak, güneş ve ben... 
Bahtiyarım...

...

Today is Sunday. 
Today, for the first time, 
            they took me out into the sun 
            and for the first time in my life
I looked at the sky
            amazed that it was so far 
            and so blue
            and so wide.
I stood without moving and then 
respectfully sat on the black earth,
pressed my back against the wall.
Now, not even a thought of dying, 
not a thought of freedom, of my wife. 
The earth, the sun and me...
            I am happy.


Nâzım Hikmet Ran
Çeviri: Randy Blasing & Mutlu Konuk

9 Ağustos 2016 Salı

Kuşlar Vardır


Kuşlar vardır, cana benzer havalarda;
Soğuksa kar, baharsa yaprak;
Bir başına büyür toprakta ömrümüz,
Güneşle yeşil elleriyle çıplak;
– Uslu ayaklarla başlamış yolculuk –
Yürünmez öyle, bazen durulur,
Ve iner erenler katına yorgunluk;
Kapanır sukun üzre kitaplar.
Nefeslerle sürüp giden yaşamamız
Bir su kenarına gelir durur;
Ekmekten, şaraptan öte nimetler vardır;
Yürünmez öyle hep, bazen susulur.
Can Yücel

Emperyal Oteli


Ben hiç böylesini görmemiştim
Vurdun kanıma girdin itirazım var
Sımsıcak bir merhaba diyecektim
Başımı usulca dizine koyacaktım
Dört gün dört gece susacaktım
Yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
Duvardaki saat duracaktı
Kalbim kendiliğinden duracaktı
Ben hiç böylesini görmemiştim
Vurdun kanıma girdin itirazım var

emperyal otelinde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berhava olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var

sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez

otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul'u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı

emperyal oteli'nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu
tepebaşı'ndaki küçük yahudiler
asmalımescit'teki rum kemancı
böyle rüzgârsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç' e bir avuç kan dökülmüştü

emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı' nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
hâlbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.

Attilâ İlhan


8 Ağustos 2016 Pazartesi

Bir Otel Kâtibi


Anlamadığım şu 
Ben neden bir otel kâtibiyim 
Eskiyim, renksizim, kimsesizim 
Yontulmuş kalemlerden, sosisli sandviçlerden iğrenirim 
Papazlardan, homoseksüellerden iğrenirim 
Kız kurularından ve saldırgan dullardan 
Ve yaşlı adamların sararmış dudaklarından 
Ve deli saraylılardan, onların aybaşı kokularından 
Kendimden kendimden 
Ve nedendir ki ben 
Sararmış bir sürahide kirli bir su gibi bekletirim. 

Günlerden ne ? Pazartesi ! İyi bilirim 
Ama gün nedir bilmem 
Çiylerle çiçeklerle çamlarla doldurulmuş gün 
Göğsü bir martı göğsü gibi denizlere değen 
Parklarda bahçelerde göz dolduran gün 
Bir çocuğun gözlerinden gözyaşı içen 
Sesini bir ayin gibi uzaklardan duyduğum 
Gün nedir. 

Kokular vardı ayrı ayrı, ben unutmuşum 
Hepsi şimdi bir otelin kokusu 
Kullanılmış çamaşırların ve bavulların kokusu 
Ve telefonların ve kapısı açık helaların 
Ve hasta soluklarının, tozlu yer halılarının 
Sabahlara kadar yanan ampullerin kızgın 
Birbirine karışmış, değişmeyen kokusu. 

Ruhunda kasvetin suyunu buldu 
Kimdir 
Olsa olsa bir otel kâtibidir 
Bir otel katibi her yerde bir otel katibidir 
Gözlüklü ve tedirgindir 
Hiç yıkanmamış gibidir, parmakları sarıdır 
Ön dişleri çürüktür, avuçları terlidir 
Yıllar var ki bir kumaş düşler kendine 
Ve bu yüzden olacak sanki biraz terzidir. 

Sorarım - ki otel kâtipleri sorar - bir terlik nedir 
Terliğin yenisi yoktur 
Geçmişi yoktur, geleceği yoktur 
Yeri ve kimliği zaten yoktur 
Bir terlik bir terliktir o kadar. 

Bilirim kötünün kötüsü bir oteldir burası 
Odalarında hamam böcekleri, sinekler 
Pis yataklar, lekeler, sararmış çatlak lavabolar 
Peki bir insan nedir 
Sorarım - ki otel kâtipleri sorar - 
Bir gün gittikçe ufalıyordum 
Düş müydü, gerçek miydi, iyi bilemem 
Oturmuş bir küvete kuruyup kayboluyordum. 

Şarkıcılar, sokak çalgıcıları gelir en çok 
Sokak kadınları, serseriler 
Evet, ara sıra Ruhi Bey de gelir 
Kan renginde gelir, yolunu şaşırmış bir böcek gibi gelir 
Sapından eğilmiş bir gelinciğin öğle uykusu gibi 
Çocuksu hafif 

Tam bizim otelliktir 
Sanırım elbisesiyle yatar, ayakkabılarıyla 
Sabah olunca erkenden kalkar 
Ve kalkar kalkmaz başlar içmeye, doğrusu pek anlayamam 
Uçak saatlerini sorar, lüks lokantaları sorar bir de 
Pek anlayamam 
Şu var ki, kendiyle eğlenir gibi sorar 
Elinde vapur tarifeleri, kataloglar 
At yarışı listeleri 
Yanaşır pencereye, ışığa tutar birer birer hepsini 
- Otel her zaman loştur - 
Bakar bakar bakar. 

Nemli bir havlunun yere bırakılışı gibi 
Çöker bir iskemleye sonra 
- Çoğu zaman böyle yapar - 
Sokağa bakar aralıksız 
Öyle bakar ki, sokakta bir şeyler olmuş sanırsınız 
Sanki bir cinayet işlenmiş, biri parasını çarptırmış 
Ya da terkedilmiş bir kadın yakalamış kocasını 
Bağırıp çağırıyordur gebe karnını göstererek 
Nerdeyse 
Hani nerdeyse polisler gelecek 
Nerdeyse 
Hani nerdeyse polisler gelecek 
- Gerçi her türlü olaya tanığızdır bu sokakta - 
Oysa işte Ruhi Bey 
Görerek bakmıyordur ki bir şeyler anlasanız 

İçer bardağındaki son yudumu da 
Topundan boşalan bir kurdele gibi 
Sarı bir kurdele gibi 
Çekip gider az sonra.

Edip Cansever

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Amasra’daki ‘1 Mayıs’ Yazıtı

Sarkis Balyan’ ın varislerinin kömür ve liman imtiyazını yeniletebilmek amacıyla başlattıkları 1911’deki liman inşaatı sırasında Amasra Kalelerindeki burç ve bedenlerin üst kesim taşları sökülerek dalgakıranda kullanılmıştır. Üzerine 1 Mayıs 1911 tarihi işlenen blok taş da bu tahribat sırasında, yüzlerce yıl önce Doğu Romalı işçilerce konulduğu kale duvarındaki yerinden sökülüp, Karadeniz’ in dalgalarına siper olmak göreviyle Sarkis Bey’ in varislerinin çalıştırdığı işçiler tarafından şimdiki yerine konulmuştur.
1 Mayıs ‘Dünya İşçilerinin Dayanışma Günü’nün ABD’deki doğuşu, 1886 olarak bilinir. İşçi örgütlenmelerinin bizdeki başlangıcı ise, daha erken bir tarihte 1871 yılında kurulmuş olan Amele-Perver Cemiyeti’dir. Bu dernek, Osmanlı İmparatorluğu’nun son evresi olan II. Meşrutiyet yıllarında, yoksul işçilerle sermayesi kıt esnafa yardım amacıyla kurulmuştu. O zaman işçilere ‘amele’ dendiğinden, 1909 da Üsküp’te, izleyen 1 Mayıslarda da İstanbul’da, Selanik’te ve kimi Rumeli kentlerinde yinelenen işçi gösterilerine ‘Amele Bayramı’ denilmiştir.
1 Mayıs 1912 günü bir araya gelen Osmanlı sosyalistleri bir fotoğraf çektirmişler. İştirak Mecmuası’nın 2. sayısında yayımlanan bu resmin altına ‘Pangaltı’daki Belvü Bağçesinde, Efrenci (Miladi)1912 senesi Mayısının birinci günü Osmanlı Sosyalistleri tarafından idare edilen 1 Mayıs Bayramı’ açıklaması konulmuş.
Bundan bir yıl önce 1 Mayıs 1911’de ise, ilk çağ yazıtlarından Cenova armalarına ve Türk mezar taşlarına kadar pek çok tarih belgesinin görülebildiği Amasra’da o yıl yapılmaya başlanan dalgakıranın bir taşına ‘1 Mayıs 1911’ yazıtı işlenmiş. Türkiye’de bir benzerinin bulunduğuna ihtimal vermediğimiz bu yazıt, işçi tarihi üzerine araştırma yapanlara, taşa-kayaya kazılı belge meraklılarını ilgilendirebilir.
2005 yazında Amasra’da iken yerel kültür değerleri konusunda duyarlı geçlerin haber vermeleri üzerine, Küçükada’ nın kaya basamaklarından çıkıp, Büyük Liman dalgakıranının deniz tarafına inerek, alın yüzüne kazıma-kakma tekniği ile “1911 Mai I” işlenmiş bu taşı elimle koymuş gibi buldum; kendi makinemle fotoğrafını aldım. 1963’den beri Amasra’nın tarihi ile içli dışlı olmama karşın bugüne kadar nasıl görmediğime de şaşırdım!
Dalgakıranı Küçükada’ nın doğal tabanına bağlayan taşların ikincisi üzerindeki bu iki satırlık Fransızca ibarenin rastgele yazılmış bir tarih olmadığı, işleniş biçiminden anlaşılıyor. Büyük blok taşın denize bakan yan yüzüne taşçı kalemi ile 10 cm boyunda 1,5 cm eninde açılan derin yarıklara sert beyaz harç yedirilerek zamana meydan okuyabilecek dirençte, silinmez, aşınmaz bir yazıt işlenmiş. Bu Fransızca ibareyi 1 Mayıs Dünya İşçileri Dayanışma Günü’nü bilen ve o tarihte Amasra dalgakıranında çalışanlardan birinin işlediği kuşkusuzdur.
Amasra Büyükliman dalgakıranının 1911, 1929 ve 1957’de üç ayrı zamanda eklentilerle bugünkü 650 mt lik uzunluğuna ulaştığı; 60 mt lik ilk kesimin ise saray mimarları Balyanlar’dan Sarkis Bey Balyan’ ın (İstanbul 1831-1899) varisleri tarafından 1911-1912 yıllarında, Amasra Kaleleri’ nin taşları da kullanılmak (!) suretiyle yaptırıldığı biliniyor. Söz konusu İşçi bayramı yazıtı da bu ilk inşaat için Sarkis Bey varislerinin Amasra’ya gönderdikleri gayrimüslim teknik elemanlardan birinin işi olmalıdır. Çünkü dalgakıran yapımında çalıştırılan yerli amelelerin Fransızca bildikleri, işçi eylemleri ve işçi bayramı konusunda duyarlı oldukları düşünülemez.
Konuyu kısaca başından hatırlatmak gerekirse: Dilâver Paşa Nizamname’siyle (1869) sınırları çizilen Havza-i Fahmiye’de (Zonguldak Taşkömürü havzası) Sarkis Bey’in de kömür ocağı açma imtiyazı elde ettiği biliniyor. Pars Tuğlacı, Balyan Ailesi adlı yapıtında, bu ünlü saray mimarının 1873’de 1 milyon Osmanlı altını sermayeli Şirket-i Nafia-i Osmani’ yi kurarak bazı yerlere demiryolu yapmak koşuluyla Kastamonu Vilayeti’ne bağlı Bartın ve Cide kazalarındaki kömür madenlerinin 35 yıllık işletme imtiyazını elde ettiğini; mahallinde incelemeler yaptıktan sonra 40 bin altına mal olacak bir rıhtım yapma girişiminde bulunduğunu, Osmanlı Arşivi’ ndeki belgelere dayanarak açıklamaktadır.
Sarkis Bey’ in Kömür Havzasında bir faaliyetini olup olmadığı ayrı bir konudur. Ancak üslendiği işlerden Amasra Limanı’na dalgakıran yapılmasıyla, limanla kömür ocağı arasına da dekovil hattı döşenmesine el atmadığı; 35 yıllık imtiyaz müddetinin 1908’de sona ermesi üzerine de kendisi hayatta olmadığından varislerinin yeni bir imtiyaz sözleşmesi talebinde bulundukları belgeleniyor.
Bâbıâli’ nin 23 Ağustos 1913 tarihli bu yazısı, Amasra Büyükliman dalgakıranındaki 1 Mayıs 1911 yazıtıyla birlikte değerlendirildiğinde; Sarkis Balyan’ ın varislerinin kömür ve liman imtiyazını yeniletebilmek amacıyla 1911’de liman inşaatına giriştikleri ve dalgakıranın 60 mt lik ilk kısmını yaptıktan sonra başvuruda bulundukları anlaşılıyor. Bu arada, olan Amasra Kaleleri’ne olmuş; yıllar önce yaşlıların bize anlattıklarına göre, burç ve bedenlerin üst kesim taşları sökülüp dalgakıranda kullanılmıştır. Hiç şüphe yok ki, üzerine 1 Mayıs 1911 tarihi işlenen blok taş da bu tahribat sırasında, yüzlerce yıl önce Doğu Roma’lı işçilerce konulduğu kale duvarındaki yerinden sökülüp Karadeniz’in dalgalarına siper olmak göreviyle Sarkis Bey’in varislerinin çalıştırdığı işçiler tarafından şimdiki yerine konulmuştur. İşte taşın tarihi !..
Necdet Sakaoğlu

İzleyiciler