İsmene etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsmene etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2026 Pazar

İsmene

Uğrayın arada bir – beni sevindirirsiniz. Günler bir türlü geçmiyor burada. Artık ne gelen var, ne giden, eşyanın, çatıdaki kirişlerin, döşemenin, merdivenlerin, sıvaların, kapkacağın, perdelerin, menteşelerin o bilinen eskimesinden başka – yavaş bir çürüme, sessiz bir paslanma, özellikle ellerde ve yüzlerde. Büyük duvar saatleri durmuş – kimsenin kurduğu yok onları, ben de bazen önlerinde duruyorsam, saate değil, camlarında yansıyan yüzüme bakmak için yapıyorum bunu, yüzümün alçı gibi, cansız ve zaman dışı o garip beyazlığına, görüntümün hemen gerisinde, karanlık derinliklerinde durmuş olan akreple yelkovan artık ne bir yarayı deşmek, ne de içimden korku ya da umut, beklenti ya da kaygı diye bir şeyi sökmek zorunda olmadan hareketsiz birer neşter gibi görünürken. Benden kendime, bir hareketten öbürüne, bir anıdan bir başka anıya uzanan boşluğu çoğaltıyor bu yavaşlama. Bütün bir ay gerekiyor bir odadan öbürüne geçmek için. Belirsiz bir sis iniyor her şeyin üzerine.


Tek gerçeklik bu güzel belirsizlik – uzak ve nerdeyse yara almaz bir yabancıya dönüştürüyor beni, sisteki o leke gibi. Ve ben, ondan biraz korksam bile, seviyorum bu hafifliği.


Bir sessizlik siperi sarmış bu evin çevresini, dediğiniz gibi, saygılı ya da değil, ne önemi var! Buralarda bir yerde, belki de benim içimde, uzun, dar bir koridor uzanıyor gün ışığı almayan,


Hayır, çöküş değil belki de – bütün bunların düşecek bir yerleri olmadığına göre; bir çeşit havalanma, neredeyse kanatlıymışçasına –kuşlar gibi örneğin, yükselip alçalan, kanatlarının arasında kımıldamadan; o saltık ve soylu boşlukta kımıltısız diyebileceğim bir uçuş, aşırı bir denge – aşırı bir hafiflik her türlü maddenin, bu yüzden ölümün bile ötesinde. Bu yüzden bu kadar mutlu görüyorsunuz beni buna mutluluk denebilirse eğer; her türlü art düşünceden ve hırstan arınmışlık –


Yaşasaydı, hiç kuşkusuz, nefret edeceklerdi ondan.Tek düşüncesi ölmekti. Artık açıklayabilirim: ölümden kurtuluş olmadığını bildiği için, nankör ve kısır bir yaşlılığa her gün biraz daha yaklaşarak onu bekleyecek yerde, onun üstüne gitmeyi, kurnaz ve küstah bir yücelikle onu kışkırtmayı yeğledi; böylece hayatı boyunca duyduğu korkuyu, kahramanlık özlemini, kendi kaçınılmaz ölümünü aşağılık bir ölümsüzlüğe çevirdi.


Bugün bile ürperiyorum bunu düşününce. İşte o sırada üç gün ortadan kayboldu kardeşim. Sanırım babanızın yanına sığınmıştı. O da bir katıra bindirip geri getirmişti eve. Eğere baş aşağı asılı iki beyaz tavuk ve çok renkli bir horozla; o baş aşağı duruşlarındaki rahatlık çok şaşırtmıştı beni – belki de yorgunluktandı bu, ya da yazgılarına boyun eğmekten? Kaçınılmazlığın dingin bilgeliği! Kardeşim onları görmemişti bile.


Kardeşim sanki utanç duyuyordu kadın olmaktan. Belki de buydu onun mutsuzluğu. Belki de bu yüzden öldü. Hepimiz olduğumuzdan başka bir insan olmak isteriz, kuşkusuz. Kimi az çok katlanır buna, kimi hiç katlanmaz. Alınyazısı, denildiği gibi, bir kısır döngüye hapseder bizi. Biz de döner dururuz.


Kendi girişimi, kendi seçimiyle ilgisi olmayan isteklerine boyun eğmeyi yediremiyordu kendine. Ancak ölümünü, hayır, ölümünün saatini ve biçimini seçebilirdi ancak.


Neden günah sayılıyordu insanın isteklerine uyarak yaşaması? Kızkardeşim hiçbir zaman öldüğü andaki kadar güzel
olmamıştı.


Bazan düşünüyorum da, acaba doğmamızın tek nedeni bir gün öleceğimizi anlamak mı diye soruyorum kendime. Gene de, bu haksız ikilem arasında sürüp gidiyor hayatımız. Haimon herkesten uzaklaşmıştı. Artık ne kız kardeşime bağlıydı, ne de arkadaşlarına. Büyük bir dinginliğe, nerdeyse bir doygunluğa – o onulmaz bedensel yitikliğe, o sessiz kesinliğe kavuşmuştu. Hiç kimse alamaz bizden artık bizde olmayanı; ancak bellek derinliklerinde saklar eksiksiz bir biçimde


Bilirsiniz, ölüler, her zaman büyük bir yer kaplarlar – ne kadar küçük ve önemsiz de olsalar, birden büyürler ve bütün evi doldururlar; ayakta duracak bir köşe bile bulamazsınız.


burası onun yeri, onun gülümseyişi, onun duruşu, onun düşüncelere dalışı -bütün bunlar ölülere ait şimdi.


Sanırım, o çiçekler hâlâ açıyordur üst bahçede.


Bir gün, masadan yemek artıklarını, kemikleri, ekmekleri, çekirdekleri kaldırılırken, gözümün ucuyla o altın renkli, esnek ve mıknatıslı portakal kabuklarını gördüğümü hatırlıyorum – sanki eski biçimlerini almak istiyorlardı. Çok eski bir çığlık yükseldi içimde – "Hayır, hayır!" – Hiçbir şey söylemedim. Baktım yalnızca. Avlu duvarının arkasına attılar kabukları. Sizin de arada bir boğduğunuz olmaz mı içinizden yükselen bir çığlığı?


Herkes bir yere gitme telaşındaydı –nereye? Ne yapmaya? Kendilerine ayıracak zamanları yoktu, soyunup yatacak, kendi bedenleri içinde düş görecek, aynada kendilerine, ya da birbirlerine bakacak zamanları, Yalnız başkalarının gözlerinde görüyorlardı kendilerini –orada ne görebilirlerdi ki?


Hizmetçiler eğilip yerdeki cam kırıklarını toplarken onlara baktım da, yalnız onlardı gülümseyen. Kuşu tanıyorlardı; göz kırpıp ben de gülümsedim onlarla. Hep suçsuzlardır suçluymuş gibi görünen (siz de öyle düşünmüyor musunuz?) Siz de bilirsiniz bunu – eminim.


Zavallı babamın – onu hiç unutmuyorum – kasılmış el gibi bir yüzü vardı, siyah bir perdeyi aşağı çekmek isteyen bir el gibi;


Sanırım taşıyamayacak kadar ağır bir yüktür insanları yönetmek ve komut vermek. Sonunda da herkes yönettiği neyse onunla yönetilir –herkese ve her şeye duyduğu o sınırsız kuşku dışında; sessiz madenden bir hançerdir bir kuşun gölgesinin rastgele bir odaya girişi bir akşam saatinde. Bu yüzden günbegün daha da zorbalaşır zorbalar.


Ölümün bizi pusuda bekliyor olması yeter; nasılsa ölümle insan alışırlar birbirlerine; ve keskinliğini yitirir ikisi arasında geçenler. Beden gevşer, saçların, pencerelerin, gözlerin rengi solar, açılır içine sert kocaman altın bir sikke konulan avuç ve bütün hayatımız bir kasılmaya döner bu sikkeyi tutmak için, onu düşürüp yitirmemek için bir korkuya döner; ellerimizden bir işe yaramaz olmuştur artık, hayatımızın yarısı, hayatımızın tümü işe yaramaz olmuştur. Artık kendiliğinden açılmıştır avuç, direnci tükenmiştir; sikke düşmüş, elimizden alınmıştır. Ama sonu gelmez çabanın derin izleri kalmıştır avuçta. Kaslar gevşemiş, rahatlamıştır. Artık serbestçe kımıldatabilirsin iki elini. Boşalan ellerini korkusuzca sallayarak yürüyebilirsin boşlukta –o eşsiz anlamsızlık içinde yavaşça gezinebilirsin, dişlerinin arasına bir başka bakır sikke sıkıştırılıncaya dek. Ama kandırmayalım kendimizi – babanızın da söylediği gibi – bu yumuşak bedende, istek olduğu gibi kalır, tüm inatçılığıyla; o haklı görülmeyen gecikmişlik duygusu sürer.

….

Kuşkusuz, bir çeşit sığınaktır bellek. Ama o da tükenir, onun da, rastgele ve yabancı bile olsa, yeni görüntülere gereksinimi vardır. Ben bu pencereyi seçtim. Buradan, yarı içerde yarı dışarda, sarkıp bakarken, görüyor ve hatırlıyorum. Hiçbir şey benim değil. Her şey sessiz.


Bazan, az önce kahraman diye alkışladıkları kimseleri de yakarlardı.


İnsan bir başkasının evindeki kapıyı kapıyormuş gibi kapar gözlerini, görmemek, düşünmemek için.


Ama ben gençtim o zamanlar, bunu bilmeyecek kadar genç.


Hiç vaktimiz olmazdı sandallarımızı çıkarıp otların üzerinde dolaşmak, ağaçlardan elma koparmak için.

Yannis Ritsos, Alışkanlıklar da Değişir, Adam Yayınları

Çeviri: Cevat Çapan






İzleyiciler