Tiyatro Oyunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro Oyunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2026 Cumartesi

Vanya Dayı

Önsöz

Modern tiyatronun Ibsen ve Strindberg’le kurucu temsilcilerinden biri olan Çehov, Martı, Vanya Dayı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi adlı oyunları Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Konstantin Stanislavski yönetiminde sahnelenmeden önce oyun yazarı olarak önemi anlaşılmış biri değildi. Daha çok kısa öykü türündeki başarılı ürünleriyle olgunluk döneminde yaygın bir üne kavuşmuş, Bunin, Şalyapin, Tolstoy ve Gorki gibi önemli yazar ve sanatçıların dostu, Rus Akademisi’nin saygın bir üyesiydi.

Özgürlüğüne kavuşmuş bir serfin torunu ve küçük bir taşra bakkalının oğlu olan Anton Pavloviç Çehov, 1860’ta Azak Denizi kıyısında bir liman kenti olan Taganrog’da doğdu, aynı kentin lisesinde okurken taşra hayatının izlenimleriyle ilgili yazılarını ve kısa öykülerini gazetelerde ve dergilerde yayımlamaya başladı. Babası 1876’da iflas edince aile Moskova’ya taşındı, fakat Anton liseyi bitirinceye kadar Taganrog’da kaldı. Verdiği özel derslerden ve yazılarından elde ettiği telif ücretleriyle Moskova’ya giden ailesine destek oldu. Liseyi bitirince o da Moskova’ya giderek üniversitenin tıp fakültesine girdi ve mezun olunca doktor olarak çalışmaya başladı. Ancak ona gelen hastaların çoğunun yoksul olması yüzünden geçimini gene öğrencilik yıllarında olduğu gibi yazılarından kazandığı parayla sağlayabiliyordu.

Devrim öncesi Rusya’nın çöküntü havası, çocukluk yıllarının güçlükleri, taşra hayatının sıkıntıları ve insanın sınırsız yalnızlığı gerçeğini çok erken yaşta anlamasına karşın, kendine özgü iyimserliği, mizah duygusu, insan sevgisi ve anlayışı onun gösterişsiz bir anlatım ve ölçülü bir ses tonuyla yaşadığı dünyayı yazılarında yansıtmasının belirgin özellikleriydi. Yazarlığının ne denli başarılı bulunduğunu 1883’te St. Petersburg’a gittiğinde orada yayımlanan Oskolski gazetesinin yönetmeni Nikolay Leykin’le tanışınca öğrendi. Çehov, Novoye Vremya (Yeni Zamanlar) dergisinin yönetmeni A. S. Suvorin’le de orada tanıştı ve onunla ömür boyu sürecek bir dostluk kurdu. O dönemde yazdığı Prişibeyev Çavuş, Avcı ve Acı gibi önemli öyküleri de daha yüksek bir telif ücretiyle Yeni Zamanlar’da yayımlandı. 1888’de Bozkır adlı uzun öyküsü aylık Severni Vesnik dergisinde yayımlanınca ünü daha da yaygınlaştı. Çehov bu dönemde yazdığı öykülerini Çeşitli Öyküler, Masum Konuşmalar, Alacakaranlıkta başlıkları altında topladı. Alacakaranlıkta kitabı 1887’de Rus Akademisi’nin Puşkin ödülünü kazandı. 1898’de Rus Akademisi’ne seçilen Çehov, 1900’de Gorki’nin akademiye girmesini Çar’ın onaylamaması üzerine akademiden istifa etti.

1890’da Sibirya’ya ve Sahalin adasına yaptığı yolculukta kürek mahkûmlarının çok kötü koşullar altında çalışmalarını ele alarak yazdığı Sahalin kitabında önerdiği reformlarla toplumsal sorunlara ne kadar duyarlı olduğunu gösterdi. Rusya’daki insanların yaşama ve çalışma koşullarının düzeltilmesi konusunda bir şeyler yapılması gerektiği inancını her fırsatta dile getirdi. Bu inançla dünyayı daha iyi tanımak için Suvorin’le 1891’de bir Avrupa gezisine çıktı, altı hafta sonra sıkılarak Rusya’ya döndü. 1897’de sağlık nedenleri yüzünden kışı geçirmek üzere Nice’e giden Çehov o günlerde Fransa’da büyük gürültülere yol açan Dreyfus davasını da yakından izledi. Zola’ya ve Fransız aydınlarına büyük hayranlık duydu.

Çehov 1882’de Moskova yakınlarında Melikovo’da bir çiftlik almış ve ailesiyle oraya yerleşmişti. Bir süre sonra o çevrede kolera salgını başlayınca, yeniden doktorluğa döndü ve çok sayıda köylünün yardımına koştu. Melikovo’da yaşadığı yıllar yazarlık hayatı bakımından verimli geçtiyse de sağlığının kötüleşmesi yüzünden kışlarını Yalta’da geçirmeye başladı. Bu arada yazdığı Martı adlı oyunu St. Petersburg’da Aleksandrinski Tiyatrosu’nda 1896’da sahnelendiğinde eleştirmenlerin olumsuz değerlendirmeleriyle karşılandı. Bu başarısızlık üzerine yeniden öykü yazarlığına döndüyse de 1898’de Nemiroviç Dançenko’yla Konstantin Stanislavski’nin kurdukları Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Stanislavski’nin yönetiminde Martı yeniden sahnelendi ve büyük başarı kazandı.

Çehov öğrencilik yıllarında da kısa oyunlar yazmayı denemişti. Bu kısa oyunlarla birlikte 1878’de yazdığı “Babasızlar” diye anılan, gerçekte adı konmamış ve yayımlanmamış bir oyunu vardı. Öldükten sonra ortaya çıkan ve Çehov’un dağınık, fazla uzun ve utanabileceği bir deneme olarak gördüğü bu oyun 1923’te basıldı ve Çehov’un önemli bir oyun yazarı olduğuna inanan birçok tiyatro insanı tarafından elden geçirilip oynanabilir biçim verilerek Platonov adıyla ya da Wild Honey (Deli Bal) adıyla uyarlanarak Rusya’da ve dünyanın birçok yerlerinde sahnelendi. Oyun yazarlığının olgunluk dönemi öncesi yazdığı Tütünün Zararları (1886), Kuğunun Şarkısı (1887), Ayı (1888), Bir Evlenme Teklifi (1888-1889), Düğün (1889), Tatyana Repina (1889) gibi tek perdelik oyunları ya kendi kısa öykülerinden uyarlamalar ya da o dönemin geleneksel Fransız farslarından esinlenerek yazılmış ve özellikle amatör tiyatro toplulukları tarafından sık sık sahnelenen, konuları ve diyalogları tazeliğini koruyan örnekler olarak anılmalıdır. Gene aynı dönemde yazdığı İvanov (1887) ve Orman Cini (1889) oyunları ise onun geleneksel oyun yöntemiyle yazdığı, olay örgülerinde yer yer melodram ve fars özellikleri taşıyan, kendisinin de çok başarılı bulmadığı yapıtlardır. Bunun bir kanıtı da Orman Cini’nin başarısızlığının anlaşılması üzerine, neredeyse on yıl aradan sonra, aynı konuyu Vanya Dayı adıyla yeniden yazmasıdır. Bu yeni uyarlamada dört perdelik bir komedi olarak tanımladığı önceki oyunun 13 kişiden oluşan kadrosunu daraltarak yarı yarıya indirdi. Orman Cini’nde de olay Vanya Dayı’da olduğu gibi Profesör Serebryakov’un taşrada, kırsal bölgedeki malikânesinde geçer. Bu çiftlik evi ona ilk karısından kalmıştır. Evin ipotek borcunu ödemek için de ilk karısının kardeşi Voyniçki (Vanya) yıllarca çalışmıştır. Serebryakov’la 27 yaşındaki kendinden oldukça genç karısı Yelena’nın oraya yerleşmeye gelişleri çiftlik çevresindeki komşuların da tekdüze ve sıkıcı taşra hayatının canlanmasına yol açar.

Çehov’un daha önce yazdığı oyuna “Orman Cini” adını vermesinin nedeni o oyunda asıl önemli oyun kişisini Doktor Khrusçof olarak düşünmesinden kaynaklanmış olabilir. Bu oyunun komik özelliklerinin oyun kişileri arasındaki geleneksel Fransız oyunlarının aşk üçgenlerine benzemesi ve Khrusçof’un Yelena’ya duyduğu tutkunun oyunun çarpıcı bir olayı olarak öne çıkması da bunun bir göstergesi olabilir. Orman Cini’nde alışılagelmiş farslarda rastlanan yarım kalmış ilişkilerin mutlu sonla sonuçlanmasına karşın, 3. perdede Serebryakov’un çiftliği satma kararını açıklaması, bu arada onu uzun süre değerli bir “entelektüel” sayan Voyniçki’nin gerçekte profesörün tam bir şarlatan olduğunu anlaması ve tanıdığından beri Yelena’ya olan aşkı yüzünden hayal kırıklığı içinde intihar etmesi bu komik oyunun melodramatik doruk noktası olarak seyirciyi şaşırtır.

Nitekim aynı konuyu ustalık döneminde yeniden ele aldığında Çehov yeni bir dramatik teknik kullanır. Eleştirmenlerin genellikle “iç eylem” ya da “dolaylı eylem” dedikleri bu teknikle yazılan ilk Çehov oyunu Martı’dır. Martı’da ve onu izleyen Vanya Dayı’da toprak sahibi, iyi eğitim görmüş birtakım insanların amaçsız, sıkıntılı bir aylaklık içinde yaşayışlarını gerçekçi bir açıdan ele alır. Bu insanların hayatlarının durağanlığını, davranışlarının ve kişiliklerinin saçmalığını gözlem gücünün ustalığıyla öyle inandırıcı bir dille canlandırır ki, seyirciler çoğu zaman bu oyunlardaki acıklı durumları gözyaşları içinde seyreder. Oysa Çehov Martı ve Vişne Bahçesi oyunlarını komedi olarak, Vanya Dayı’yı da taşra hayatından sahneler olarak tanımlamıştır. Hatta eleştirmenlerin birbiriyle tutarsız değerlendirmeleri üzerine şöyle bir açıklama yapmayı da gerekli görmüştür:

“İnsanlara, şu halinize bakın. Ne kadar kötü yaşadığınızı, ne kadar sıkıcı olduğunuzu görün. Önemli olan insanların bu gerçeği anlamasıdır. Bunu anlarlarsa, kendileri için kesinlikle yeni ve daha güzel bir hayat yaratabilirler.”

Çehov’un son dört büyük oyununda kullandığı ve tiyatro tarihçilerinin “iç eylem” diye tanımladıkları dramatik yönteme göre, bu oyunlarda olayların akışı sahnede çarpıcı dramatik eylem yerine, hiçbir şey yapmadan yaşıyormuş gibi davranan birtakım insanların bir araya gelmeleri, belli bir amaç gütmeyen, aralarında ilgi olmayan kopuk cümlelerle konuşmaları Çehov’un yansıtmak istediği gerçekliği yoğun bir biçimde dile getirir. Olayları açıkça sahnede göstermek yerine sahne dışında geçen olayların sahnedeki kişilerin tepkilerini göstermek, seyircilerin oyun kişilerinin gerçek kimliklerini görmelerini sağlar. Oyun kişilerinin kendi aralarında konuşurlarken bile sanki kendi kendilerine konuşuyor olmaları ve böylece içlerinden geçenleri dışa vurmaları da bu “iç eylem” tekniğinin bir özelliğidir.

Çehov’un Orman Cini oyununu Vanya Dayı’ya dönüştürürken “dış eylem” ya da “dolaysız eylem” tekniği yerine “iç eylem” tekniğini benimsemesi olumlu sonuç vermiş, eleştirmenler ve seyirciler tarafından da başarılı bir oyun olarak değerlendirilmişti. Ancak Vanya Dayı’nın konusunun ne olduğu konusunda tam bir anlaşmaya varılamamıştır. Bazı eleştirmenlere göre Çehov bu oyununda 19. yüzyıl sonu Rusyasının sosyo-ekonomik sorunlarını ele almıştır, bazı eleştirmenlerse özellikle sorumlu görevlerdeki yöneticilerin ve toprak sahibi sınıfın aylak ve amaçsız insanlarının iç dünyaları ve psikolojik sorunları üzerinde durmuştur. Bu anlamda en yaygın görüş şudur: Rusya’da taşrada yaşayan sıradan insanların çoğu gerçekliğin güçlükleri karşısında boşuna çabalarla çileli bir hayat yaşarlar ve sorunlarından kaçmak için bahaneler yaratırlar.

Bu kaçış özleminin en önemli nedenlerinden biri gerçekler karşısında kendilerini kapalı bir dünyaya hapsedilmiş insanlar olarak hissetmeleridir. Oyunun kahramanlarından açıkça en aylak olan Yelena’nın bir kuş olup özgürlüğe uçmak istemesi bu yüzdendir. Vanya ile Sonya’nın da çalıştıkları odanın dağınık eşyasından, kitap ve kâğıt yığınından kaçıp kurtulmak için kendilerini işe vermesi, Astrov’un ormanları ağaç dikerek geliştirme ve ekoloji tutkusuyla aşırı çalışması ve sıkıntıdan kurtulmak için içkiden medet umması da gerçeklikten bir çeşit kaçma yoludur. İçki Vanya için de bir kaçış bahanesidir. Ayrıca, Astrov’un Yelana’nın çekiciliğine kendini kaptırıp onunla bir aşk ilişkisi kurmaya kalkışması, Vanya’nın da hiçbir şansı olmadığını bile bile Yelena’ya aşk ilan etme fantezisi, belli bir anlamda gerçeklikten kaçış girişimleri olarak düşünülebilir. Sonya ile oyunun daha az önemli kişilerinden Marina’nın dine sığınmaları, ölümün bile hayatın acılarından kurtulmanın bir sonucu olacağını düşünmeleri, böyle yorumlanabilir.

Çehov, olgunluk dönemi oyunlarında, dramatik açıdan işlevi olmayan hiçbir öğeye yer vermemeye özen gösteriyordu. Sözgelimi, herhangi bir oyunda bir silah varsa, o silah kesinlikle patlamalıydı. Ancak bu gösterişli melodramatik eylem sahnede değil, sahne dışında gerçekleşmeliydi. Bu son oyunlarında ilk oyunlarının göz alıcı renklerinin soluklaştığına, her şeyin daha ölçülü bir anlayışla kullanıldığına da tanık oluruz. Oyun kişileri, insanlar gerçek hayatta birbirlerine nasıl davranırlar, birbirleriyle nasıl konuşurlarsa, tıpkı onlar gibi gerçekliği yeniden yaratma ve dile getirme çabasıyla tasarlanmış gibiydi. Böyle bir malzeme Moskova Sanat Tiyatrosu kurucusu Stanislavski’nin Çehov’un son dönem oyunlarını yönetirken oluşturduğu bir “Sistem”e dönüştü ve dünyanın birçok ülkesinde 20. yüzyılın oyunculuk yöntemi olarak benimsendi.

Vanya Dayı, Çehov’un olgunluk döneminin öbür oyunları Martı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi gibi insan olmanın, günümüz dünyasının gerçeklerini hem sosyolojik hem de psikolojik açıdan anlamanın, sevginin ve nefretin yarattığı çelişkilere karşın çalışmaya ve geleceğe güvenmenin bir belgesi olarak değerlendirilebilir.

Cevat Çapan

Anton Çehov, Vanya Dayı, Yapı Kredi Yayınları, Çeviren: Behçet Necatigil

Dört Perdelik Tiyatro Eseri




22 Mayıs 2025 Perşembe

Akrep

"2.Mahkum: … Askerler hükümet oldu. Adettir askerden hükümet olursa arkasından af gelir derler. Mahkum da paşalar bir af çıkarır diye umutlandı. Ama boşuna. Adamlar cezaevlerini boşaltacakları yerde, ha babam dolduruyorlar. Cezaevlerinde yer kalmadı neredeyse. Bir yatakta üç kişi, beş kişi yatıyor. Dışarıda adam bırakmadılar neredeyse. Geçenlerde gariban bir balıkçıyı getirdiler, adamın kendine hayrı yok. Denizde kısmeti kötü gitmiş… Sağa sola, kaderine, kısmetine falan sövmüş. Bu arada paşalara sövmeyi de ihmal etmemiş… Aradan bir hafta geçtikten sonra yanındaki balıkçı arkadaşıyla arası bozulmuş. Adam gitmiş bir hafta sora, garibanı paşalara sövdü diye ispiyon etmiş. Adamı iyi bir dayaktan geçirdikten sonra derhal tevkif kesmişler. İçeride de her vardiya değiştiğinde, yeni vardiya adamı bir posta sopalıyordu. Anlayacağın dayak, hakaret gırla gidiyor"

Eşber Yağmurdereli, Akrep, 1997 (ilk Baskı) / Kibele Yayınları, 01.01.2016

Oyun, 1999 yılında, yönetmenliğini Rutkay Aziz'in yaptığı Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncuları tarafından sahnelenmiştir. (https://tiyatrolar.com.tr/tiyatro/akrep) 

Youtube üzerinden izleme linki: 

"Yağmurdereli’nin 'Akrep' oyununu okuduktan sonra, her idamın cinayet olduğuna bir daha inandım. İdamların insanlık için ne büyük çöküntülere sebep olduğunu burada sayıp dökmeyeceğim, idama karşı olanların, idama karşı savaşmayanların, kim olursa olsunlar, yürekleri kabuk bağlamıştır. İşte bu oyunu seyredenler yürekleri ne kadar çabuk kabuk bağlamış olursa olsunlar, insanlığın bu en korkunç uygulamasına karşı koyacaklardır. Yağmurdereli’nin belki de ilk oyunudur bu. Yazar, bu oyununda konuya uygun, usta bir biçim yaratmıştır. Yağmurdereli’nin dili, biçiminden de ilerde erişilmesi güç, güzel bir Türkçedir. Bir başeser olan oyun yalnız Türkiye’de değil, dünyada oynandığı her yerde gücünce karşılanacak, insanlığın en utanılacak yarası olan idama karşı insanları harekete geçirecek, en azından kabuk bağlamış yürekleri sağaltacaktır."

Yaşar Kemal






19 Ocak 2025 Pazar

Karagöz Avrupa'da

Hacivat: (Perdede görünmeden)
Bıraktı saçlarını yellere aman
El etti bana gel diye aman
Sonra açtı kollarını ellere aman
Güzeller hep böyle nazlı mı olur?
Güzel sevmek hep böyle dertli mi olur?
Kaçırsam saçlarını esinden aman
Kaçırma ellerini elimden aman
Gençlik yitse bıkmam sevgiden aman
Güzeller hep böyle nazlı mı olur?
Güzel sevmek hep böyle dertli mi olur?
Yıllar sevgiyle yeşerdi aman
Gönlüm senin yanında şenlendi aman
Aklım sevi bağında tükendi aman
(Hacivat perdede görünerek)
Güzeller hep böyle nazlı mı olur?
Güzel sevmek hep böyle dertli mi olur.
Karagöz: Ooof! Haay! Haak!
Ben hacivat bu oyunun bir kişisi
Karagöz, arkadaşım, da ikincisi

Perde arkasında konuşur sanatçısı
Bu perdeye derler Şeyh Küşteri perdesi

Perdede görülür büyük büyük adamların
Büyük büyük olayların eğilmesi, küçülmesi

Deme, "Nasıl olur? İnsanın kemiği var."
Onun, çıkarı olan yöne, benden kolaydır değişmesi.

Kaz almadan vermez tavuğu iyi sandığın adam
Ondan, akıllının güçtür her iyiye inanması

"Boyundan büyük konuştu deme "Hacivat"
Öğreneğindedir görüntü perdesinin tüm eğlencesi.

Hacivat: "Yalnızlık Tanrı'ya yaraşır" demiş atalarımız. Ben yalnız başıma, bir eşim, bir arkadaşım olmadan, ipullah, sivri küllâh bu koca perdeyi nasıl doldururum.. Toplumsal hayvanmış insan. Toplum içindeki insan hayvandır. Yok toplum içindeki insan insandır. Demek ki yalnız insan hayvandır. Demek ki ben... Neyse geçelim tatsız konuşmaları. Size bugünkü oyunu yansıtabilmem için bir arkadaş gerekli. Ama ne demişler? Söyle arkadaşını söyleyim seni demişler. Akıllının arkadaşı akıllı gerektir. Şimdi benim de bir akıllı arkadaşım olsa, yani aydın olsa, yani intéllectuel olsa yani intellectual olsa, yani intellicensiya olsa. Öyle ki bu mumlar söndüğünde o yansa. Bu aydın kişi birkaç dil bilse... Fransızca "Bonjur", Almanca "Gutentag", İngilizce "Goodnight" dese. Böylece Birleşmiş Milletlerin gönüllü üyesi olsa... Türkçe de bilse fena olmaz. Fazla mal göz çıkarmaz. Aydın dili tavus kuşu kuyruğu olmalı, ya da Rus salatası... Aşure? Yok yok, yeter derecede sophisticate değil. Bu aydın arkadaşım  güzel güzel söylese ben dinlesem... Hep işimiz rast gitse...
                    Yaar bana bir eğlence
                    Yaaar bana bir eğlence
Karagöz: (Sağ köşeden kafası görülür) Ne bağırıp duruyorsun? Eğlencemi yarıda kesiyorsun.
Hacivat: Eğlenmek istiyorum. Gülmek istiyorum. Gülmek.
Karagöz: Ben şimdi gösteririm sana gülmeyi, ölmeyi.
(Karagöz Hacivat'ın üstüne atlar, başlarlar dövüşmeye)
Karagöz: (Düşer) Off öldüm bayıldım. Sputnik 15'den aşağı yuvarlandım. Vay yayıldım.
Hacivat: Ayran mısın be mübarek?
Karagöz: Utanmaz arlanmaz, hâlâ konuşmaktan korkmaz, Seni bereciksiz hokkabaz. Kaldır beni burdan tez.
Hacivat: Seni Belediye kaldırsın.
Karagöz: Ya burada ölürsem, ya kokarsam....
Hacivat: Cüzdanı ver Diyanet İşleri Cenaze Servisi kokmanı önler. Yaar bana bir eğlence!
Karagöz: Suus, bacaklarım kesildi. Yürüyemiyorum.
Hacivat: Bacakların yerinde duruyor. Ayakların da onların dibinde.. 
Karagöz: Yani tutmuyor bacaklarım. Ah bir kalksam, bir seni yakalasam.
Ne yaparsın?
Karagöz: Şey yani eve biraz salam alsam... Off yürüyemiyorum..
Hacivat: Bas yürürsün.
Karagöz: Yürüyemiyorum.
Hacivat: Yürürsün. Bacakların kafandan sağlam. Sen psikolojik bir depresyon geçiriyorsun. Psikiyatrik bir psikoanalizden geçmen gerek.
Karagöz: Pisi pisi, gel pisi, var mı senin gibisi. Altın...
Hacivat: Hey kendine gel. Başını ve ayağını sağlam tut demişler. Şimdi psikolojik yollarla senin yürümeni sağlayacağım. Yat şimdi, kendini rahat bırak.
Karagöz: Yaa! Psiko fsiko deyip uyutacaksın beni.
Hacivat: Eee, aptallar uyurlar..
Karagöz: Aptal senin babandır.
Hacivat: Öyleyse şimdi bir şok tedavisine hazır ol. (Tüm gücüyle bağırır.) Yaar bana bir eğlence! yaaar, bana bir eğlence!
Karagöz: (Yerinden fırlar) Şimdi ben sana çok tedavisini, az tedavisini gösteririm. (Hacivat'ın arkasına düşer) Bırakın tutmayın beni!
(Hacivat kaçar, Karagöz kovalar.)
(Hacivat'ın perde arkasından sesi duyulur. Türkü söyleyerek perdeye gelir. Arkasından da Karagöz görülür,)
Karagöz: O, nerelerdesin Hacivatım?
Hacivat: Nerelerdesin denmez, nerdesin denir.
Karagöz: Ne-re-ler-de-sin?
Hacivat: Yüksek okula gitmediğinden bilmezsin. Fizik biliminde bir yasa vardır. O yasaya göre bir nesne aynı anda iki yerde olamaz.
Karagöz: Bir insan da üç ay aynı yerde durmaz! Ocak, şubat, mart! Ben seni üç aydır görmedim. Üç ay bu direğin altında beni mi bekledin?
Hacivat: Aman Karagözüm tabii ki hayır. Bu soğuklara İstanbul'un asfaltları bile dayanmadı. Üç ay bu direk altında kalsaydım şimdi ne olurdum?
Karagöz: Direk olurdun da bir işe yarardın!
Hacivat: Aman Karagözüm neden düşünmeden konuşuyorsun. Hiç, bir direk benim yaptığım işleri yapabilir mi? Bayram, yılbaşı giderlerini bir direk nasıl karşılar? Bizim hanım, elinde bol para olmazsa nasıl kızar bilirsin, birden parlayıverir.
Karagöz: Fena mı? İşte ben de tutuşup karının elinden kurtulasın diye direk olsan daha iyiydi dedim ya..
Hacivat: Sen ne hakla benim karımın arkasından konuşursun, Karagöz. O benim hayat arkadaşım. 20 yıldır bir yastıkta kocadık.
Karagöz: Madem öyle, bırak o hayat arkadaşını da yenisini al. Hem yeni gelin yeni de yastık getirir. 20 yıldır yattığın yastık artık tahta bezi olmuştur.
Hacivat: Hayat arkadaşım dedim, Karagözüm, bayat arkadaşım değil. Henüz çiçeği burnunda yaşam arkadaşım o benim. Oooo.. Yirmi yıllık eski yastıklar, şimdi..
Karagöz: Bardak oldu.
Hacivat: Eski çamlar bardak oldu! Eski pamuk yastıklar şimdi sünger oldu, sünger. Efendim, bayrama değin yatağın yorganın süngerini almak koşulmuş. Hanımın dediğini gerçi yaptık, yaptık ama bizim paracıklar da yok oldu.
Karagöz: Sünger çekmiştir. Sıkarsın geri akar.
Hacivat: Yok kalsın, banka yerine orda dursunlar.
Karagöz: Doğru ya! Hem hırsızlar da bulamaz!
Hacivat: (Karagöz'e bir tane vurur.)
Karagöz: Ne vuruyorsun?
Hacivat: Aptal, ben senle alay ediyorum. Hiç sünger paraları çeker mi? Çekse çekse satan adam çekmiştir. Asıl, Bayramı, yılbaşını savalım derken bizim saklı açık bütün paracıklarımız suyunu çekti.
Karagöz:Haklısın. Çok haklısın Hacivatım. Bu bayram benim paralarım da öyle bir suyunu çekti ki az kalsın dibine yanıyordu. Sesi bile kalmadı paracıklarımın.  Büyüklere birer kutu şeker, küçüklere birer mendil derken..
Hacivat: Aman Karagözüm hâlâ mı modası geçmiş törelerle uğraşıyorsun? Çağımız değişme ve evrim çağı. Her alanda yeni yeni adımlar atılırken sen hâlâ bayram şekerinde duraklıyorsun! Yeni bir şeyler yapman gerek.
(Karagöz iki elinin üstünde yürümeye başlar.)
Hacivat: Hey Karagözüm! Soğuk başına vurdu galiba. Ne yapıyorsun böyle?
Karagöz: Yeni birşeyler yap dedin, ben de iki elimin üstünde yürümeye  çalışıyorum.
Hacivat: O yeni birşey değil ki.. Tavuklar da elleri üstünde yürüyor. Şimdiye kadar yapılmamış bir şeyi yapmalısın. Örneğin... Canım hiç mi gazete okumuyorsun? Batılı homo sapienler nerdeyse aya varıyor..
Karagöz: O ne? Yeni bir reklâm çeşidi mi?
Hacivat: Reklâm olur mu gerçek. Hiç dünyadan haberin yok. Hiç mi gazete okumuyorsun?
Karagöz: Sinirlerim çok yorgun. Doktor ciddi şeylerle uğraşma dedi. Salt Meclis dedikodularını izliyorum. Peki armağan olarak ne veriyorlar?
Hacivat: Ay'ı (Gökteki ay anlamında)
Karagöz: Ne ayısı?
Hacivat: Buz ayısı.
Karagöz: Delirmiş bunlar. Şehrin içinde buz ayısını kim ister?.. Hem omo sapı nerde yetişir?
Hacivat: Neden söz ediyorsun sen, ne sapı?
Karagöz: Sen dedin ya!
Hacivat: Ne dedim?
Karagöz: Omo, sap yiyenler arıyor demedin mi?
Hacivat: Homo sapien dedim. Yani düşünen hayvan, politik hayvan dedim. Yani sen!
Karagöz: Estağfurullah Hacivatım. Demek beni dört ayaklı görüyorsun. Artık arkadaşlığımız burada biter.. Hiç bir arabulucu da kabul etmem. Özel uçakla bile gelse!
Hacivat: Karagözüm, hemen kızma. Bunlar benim sözüm değil. Büyük düşünürler düşünmüşler taşınmışlar, insanı benzetecek başka şey bulamamışlar. Neyse, sözün kısası Homo sapien insan demek.
Karagöz: Başından beri neden kısaca "insan" demezsin?
Hacivat: Olmaz Karagöz'üm, bu sözcüğü öğrenmen gerek, senin. Batılı bir turist geldiğinde sakın onun salt insan olduğunu düşünmeyesin. Turist döviz getirir. Döviz refah getirir. Refah getiren insan da senden benden farklıdır. Yani homo sapiendir.
Karagöz: Yaa?
Hacivat: Tabii ya Karagözüm. İşte bu batılılar taa güneşe doğru giderken bizim de karınca kararınca bir şeyler yapmamız gerekmez mi? Ne demiş başka bir homo sapien, "Herkesin evinin önünü bırakıp, kasaplığa başladığını?"
Karagöz: Bu da yanlış. Herkes kendi evinin önünü temizlerse evlerin arka tarafı çöplüğe döner. Dolayısıyla kentin yarısı temizlenir, yarısı pislenir.
Hacivat: Senin sözün doğru ama batılı homo sapien'in sözünün de muhakkak doğru olması gerek. Demek batı evlerinin salt ön tarafı var ki herkes kendi evinin önünü temizleyince tüm kent temizleniyor. Bunun gibi, herkes bir şehir öteye gitse sonunda aya varılır. İşte biz de bu bayram paramızı bu ilke uğrunda tükettik. Tüm engelleri aşarak taa Antalya'ya gittik.
Karagöz: Şimdi anladım bizim doktorların neden buraları bırakıp taa Avrupa'lara, Amerika'lara gittiğini, Demek, homo sapien'lere olan görevlerini yerine getirirlermiş.
Hacivat: Aferin! İlk kez bir anlattığımı doğru anladın.
Karagöz: Demek Dr. Esat da kanseri tedavi eden büyü buluşunu bu nedenle gidip Avrupa'da kullanmayı yeğ tuttu. Demek Dr. Esat evrensel bir sorumluluğu yerine getiriyormuş. Hay Allah, biz de ona vatan haini demiştik. Şimdi anladım.
Hacivat: Hayır Karagöz'üm, yine bir yanlış yaptın. Onun gitmesi ulusal çıkarlarımızı biraz sarsıyor. Çünkü Dr. Esat 'beyin' kaçakçılığı yapıyor.
Karagöz: Allah Allah... becerikli adammış. İşi doktorluktan kasaplığa dökmüş.
Hacivat: Gerçek mi? O kadar büyük bir doktor nasıl olur da kasaplığı doktorluğa yeğ tutar. İnsan kesmekle hayvan kesmek arasında biraz fark olmalı.
Karagöz: Tabii, biri ayağıyla isteyerek gelir yatar, öbürünü bağlayıp bıçak altına getirirler. Yine de bir türlü inanamıyorum. Bu da yeni bir dedikodudur. Sana kim dedi Dr. Esat'ın doktorluğu bırakıp, kasaplığa başladığını?
Hacivat: Bana?
Karagöz: Sana..
Hacivat: Sen dedin ya!
Karagöz: Ne dedim?
Hacivat: İşi doktorluktan kasaplığa döktü dedin ya. Demedin mi?
Karagöz: Dedim ama ondan önce sen dedin.
Hacivat: Ne dedim?
Karagöz: Doktor 'beyin' kaçakçılığına başlamış dedin.
Hacivat: Karagözüm ben gidiyorum. Sen beni hep ters anlıyorsun.
Karagöz: Aman, dur Hacivatım. Hemen kızma, Bilmezliğime ver. Beyni  toptancısından mı alıyormuş yoksa?
Hacivat: Yok Karagözüm yok. Bu beyin başka beyin. Adam beyni bu. İnsan beyni.
Karagöz: Olamaz!
Hacivat: "Beyin kaçakçılığı", "beyin aktarması" diye, kafası işleyen kişilerin bu hazineyi kendi uluslarından kıskanıp, başka ulusların emrine vermesine diyorlar. Dr. Esat da bu yüzden kaçakçı ve hain sayılıyor. Anladın mı?
Karagöz: Tabii anladım. Başından böyle söylesene. Yani, Dr. Esat gibi kafası işleyenlerin uzaklara yolculuk etmeleri kötü ama, senin benim gibi kafası işlemeyenlerin gezmesi yararlı bir iş olarak mı kabul ediliyor?
Hacivat: Aman Karagöz'üm, ya şimdi kendimi tutamayıp sana bir temiz dayak atacam, ya da iyi bir yurttaş gibi hakkında kişiye hakaret davası açacam.
Karagöz: Ben, anlattıklarını doğru anladığımı göresin diye söylediklerini  yineliyorum. Kızacağına yanlış yerini düzelt de hiç değilse başkalarına doğru anlatayım..
Hacivat: Dinle Karagözüm. Bu kez iki kulağını da bana ver.
Karagöz: Verdim gitti.
Hacivat: Bir insan, ister ben, ister sen, ister Dr. Esat, gider başka bir ulusta sürekli kalırsa ulusuna zararlı bir iş yapmış sayılır. Ama kısa bir süre için gidip yabancı memleketleri gezmekte hiç bir zarar yoktur. Hattâ çok yararlı ve herkesin yapması gereken bir şeydir.
Karagöz: Öyleyse benim şöyle Avrupa'da bir ay geçirmemin hiç bir sakıncası yok, öyle mi?
Hacivat: Hayır. Hiç bir sakıncası yok. Hem ben de seninle gelirim. Ama hemen başlayalım pasaport işlerine.
Karagöz: Tanıdıklara da haber verelim belki yakınlarına birşeyler yollamak isterler.
Hacivat: Doğru. Ben hemen işe başlayayım. Hadi, şimdilik Alasmaldık!
(Hacivat perdeden kaybolur. Karagöz üç kez perdede aşağı yukarı yürüdükten sonra evine varır. Zile basar basar ses çıkmaz)
Karagöz: Hay Allah. Zil de çalmıyor. Oysa ne kadar da yoruldum Çocuklar!! Naciye!! Kapıyı Açın! Ben geldim...
(Kapıyı yumruklar, tekmeler) Hey kapıyı açın!.. Bir de hanım tutturmuş "Bize de Hacivatlardaki şarkılı zilden al" diye. Bu külüstür haliyle ikide bir bozuluyor, o zaman bir de göz değer hiç çalmaz.
Naciye!!
(Naciye kapıyı açar)
Naciye: Sen misin? Hoş geldin. Yine elektrik kesildi de. 
Karagöz: Ne yapalım, fırtına, soğuk, ben dayanamıyorum. 
Naciye: Sana hep derim "Nur Hoca'nın bir bildiği var" diye. Ne dediydi, "Elektrik giren yere nur girmez". Bak onun için hep ışıksız kalıyoruz.
Karagöz: Aman hanım. Hani elektrik kesildiği vakit nerde nur? Zifiri karanlıkta kalmıyor muyuz elektrik kesildiğinde? O senin Nur Hocanın beyni öyle kararmış ki onu artık elektrik bile aydınlatamaz. Herkesi kendi gibi sanıyor. Nursuz yobaz!
Naciye: Aman tövbe de bey, çarpılacaksın.
Karagöz: Nuru kaç voltlukmuş da çarpacakmış.
Naciye: Aman Karagöz! Ne oldu sana bugün? Sarhoş musun nedir?
Karagöz: Sarhoşum ya... Herkesin masada uyutulduğu yerde içmeyene sarhoş derler.
Naciye: Bey neler söylüyorsun?... Ne masalı?
Karagöz: Hiç hiç.. boş ver bunları. "Karı kısmı kocasına soru sormaz. Sonra kocası onu incitmeden dövüverir..."
Naciye: Aa, üstüme iyilik... Bu da nerden çıktı?
Karagöz: Nur Hoca'dan öğrendim ya? Ben de bu hafta gidiyorum, Avrupa'dan elektrikli bir karı vurma sopası alacam.
Naciye: Bu ne biçim şaka yapıyorsun, Karagöz?
Karagöz: Hadi, peki şaka olsun. Ama Avrupa'ya gideceğim ciddi.
Naciye: Zaten ne zamandır söyleyip duruyordun. Bir şeyi aklına koymayasın...
Karagöz: Hacivat da geliyor.
Naciye: İyi bari senin devirdiğin çamları o düzeltir de başına bir dert gelmez. (Kapı dövülür)
Karagöz: Git şu kapıyı aç bakalım. (Naciye çıkar) Sanki ben çocuğum.... Eh haftaya görüşeceğiz Avupa'nın taşı toprağı, altın mı kum mu?
Naciye: (Dışardan) Bey! Nur Hocayla Hacivat Bey geliyor.
Karagöz: (Kendi kendine) Yedik mi Ayvayı? Buyursunlar, buyursunlar...
Hacivat: (içeri girerek) Karagözüm hocanın Avrupa'da çalışan bir kardeşi varmış da...
Karagöz: Çok iyi. Nasılsınız Hoca efendi?
Nur Hoca: Elhamdulillah evlâdım... Hûda'ya şükürler olsun. Sen nasılsın?
Karagöz: Sağol.. Çalış uğraş bir türlü işlerin sonu gelmiyor.
Nur Hoca: Tabii oğlum. Kendini bir kaptırdın mı şeytanın çarkına bir daha kurtuluş yok. Bu pis boğaz için dünyanı da ahiretini de ziyan etmenin âlemi var mı?
Karagöz: Olur mu Hoca... Çoluk çocuk yemek ister, giymek ister. Komşuda görüp de yiyemezse bana günah olmaz mı?
Nur Hoca: Olmaz efendim olmaz. Bırak çocuklar nefsini körletmeyi şimdiden öğrensin... Her akşam yatmadan, her sabah kalkmadan üç kere kendi kendilerine söylesinler "Bir hırka, bir lokma... Bir hırka, bir lokma... Mekân da ahirette, iman da ahirette.. Mekân da ahirette, iman da ahirette"
Karagöz: (Kendi kendine) ya sabır...
Nur Hoca: Haa... çocuk kısmına güvenmeyesin. Şeytanın sağ bacağıdır kimisi. Bir bakarsın senin dediğini değiştirmiş, "Bin hırka, bin lokma.. Ahirette iman, dünyada mekân" demeye başlamış. Allah korusun. Ondan sonra önü alınır mı bücürlerin.  Onun için sana sağlam bir yol söyleyecem. Oldum bittim severim seni. Hani bir gâvur icadı var. Hani sihir gibi bütün sesleri içine hapsediyorlar. Ondan alır doldurursun sana söylediğim telkinleri içine. Sonra çocukların yatağı başına kor, basarsın düğmeye.
Karagöz: (Alayla) Aman hocam tövbe de. O kutsal sözleri nasıl gâvur icadına hapsedelim.
Nur Hoca: Bu başka. Ahret için yapılan her şey mübahtır. 
Karagöz: (Kendini tutamaz) Madem o kadar ahrete meraklısın niye burada bunca yılını harcadın ha? Niye bunca adamın etine etmeğine ortak oldun, haa? (üstüne yürür)
Hacivat: (Hemen Karagözü tutar) Aman Karagözüm. Kendine gel. Hoca hazretleri siz şöyle buyurun. Karagöz arkadaşım çok iyi niyetlidir. Sizin gibi muhterem bir kişinin bu günah yuvası dünyamızda kirlenmesine içi dayanmadığından... Birden bu dünyanın düzenine kızıverdi. Değil mi Karagözüm Hoca Efendiyi sen de çok sayarsın.
Karagöz: Efendi ha? O kafasındaki be.. (Hacivat koşar Karagöz'ün ağzını kapar)
Hacivat: Arkadaşım demek ister ki... "Hocamıza salt efendi demek yetmez. O kafasındaki bütün düşüncelerle bir beyefendidir.
Nur Hoca: Teveccühünüz efendim. Şükür ki Allah benim gibi bazı sevgili kullarını gafletten koruyor.
Karagöz: Aman hoca bu kadar alçak gönüllü olma...
Nur Hoca: İyi kullar hep alçak gönüllüdür.
Karagöz: Hacivat tut beni, elimden bir kaza çıkmasın?
Nur Hoca: Kaza dedin de aklıma geldi, eskiden neydi? Bizim kadın bir kere kaza ile fincan kırmıştı. Şöyle hafiften sarstıydım da düşüp kolunu kırmıştı. Halbuki şimdi ne zamklar çıktı. Kırık izi bile belli olmuyor. Ama bizim zavallı kadın kalmadı ki bu günlere.
Karagöz: Vah vah... Oysa yaşasaydı her dayak atıp kolunu kırdıkta kırıkçıyla uğraşmaz hemen kendin yapıştırıverirdin. Ne zevk olurdu çıkıkçı derdi olmadan kol bacak kırmak... Değil mi?
Nur Hoca: Yaa..? Demek yeni zamklar insan kemiği de yapıştırıyor. Bilseydim..
Karagöz: (hırsla) Na'pardın?
Hacivat: (hemen araya girer) Aman hocam sizlerin duası sayesinde bilim her gün biraz daha ilerliyor. Yeni uçaklarla, beş vakit namazın beşini de başka kentte  kılmak olanaklı.
Nur Hoca: Yaa.. Pek doğru dersin evlâdım. Allah ne ister de yapamaz. Tayyareler yaratılmasaydı ben bu yaşımda Avrupa'ya gitmeyi düşünebilir miydim?
Karagöz: Oraya da mı yetişecen?
Hacivat: Kardeşinize bizle haber salmak istediğinizi sanmıştım. Böyle bir  yolculuğa niyetlendiğinizi bilmiyordum.
Nur Hoca: Yaa... Doğru, doğru... Bugün buraya gelmekteki maksadım biradere din ordusunun bir gönüllüsü olarak gurbete gitmek istediğimi söylemenizdir. Ama bilirsiniz kimseye yük olmak istemem. Bizim birader oralarda bana münasip bir iş buluversin, olur mu evlâdım?
Hacivat: Baş üstüne Hoca efendi. Varır varmaz dileğinizi kardeşinize bildirmek ilk görevimiz olacak.
Nur Hoca: Sağ olun. Ya şöyle 300 franklık bir iş bulsam. 12 ayda... Dur bakayım ne eder... 10 ay olsa 3000 frank, iki de olsa 3600...Bizim paramızla... Eee..
Hacivat: Sen de 10 bin.
Karagöz: 10.800 Türk Lirası.
Nur Hoca: Yaa, bu kadarına da şükür... Mesela bir tayyare bileti alacak kadar para biriktirsem... Daha bu yaştan sonra bana para neye lâzım olacak?
Hacivat: Ne uçağı?
Nur Hoca: Memleket dışına çıkmışken, oradan da Avrupaî bir tayyareyle hac vazifemizi yapmaya gideriz, inşallah... Yaa.. Gâvur parası gâvuristanda kalmalı. Memlekete dönmemeli. Neden hayat her sene daha pahalılaşıyor? Hu? Neden.
Karagöz: (alayla atılır) İşçiler döviz getirip gâvur parasıyla mübarek Türk parasının bereketini kaçırıyorlar...
Nur Hoca: Aferin evlâdım. Aferin.. Ya.. Berhudar ol.
Karagöz: Hoca hoca!! Bir insanın yurttaşlık görevlerini yerine getirmesi sevap mıdır?
Nur Hoca: Yaa, tabii.
Karagöz: Peki, borçlu insanın hacca gitmesi günah mıdır?
Nur Hoca: Tabii yaa... Elhamdulillâh hiç bir şahsa bir kuruş borcum yoktur.
Karagöz: Bu yurt kimlerden meydana gelmiştir? Yurttaşlardan değil mi?
Nur Hoca: Tabiî..
Karagöz: Peki bir devletin borçları kimin borcudur, yani sonunda kim öder? haa?
Nur Hoca: Evlâdım, ne kızıyorsun... Yaa... Tabiî ki devlet!
Karagöz: Yani devletin eli ayağı olmadığına göre yurttaşlar di mi? Devletin borcu bireyleri tarafından ödenir di mi?
Nur Hoca: Herhalde...
Karagöz: Öyleyse hoca, sen bugün borçlusun. Bu borcu ödemeden nasıl, nereye gidersin? Ha? Öbür dünyada sormazlar mı? Ha?
Hacivat: Aman Karagözüm bunlar karışık işler... Sen bu gün çok sinirlisin.. Hiç meraklanma Hoca efendi. Dediklerini hemen kardeşinize ileteceğiz.
Nur Hoca: Sağol, sağol, ben de artık gitsem... Yaa... Şeytan girmiş bunun
burnuna. Şeytan.. Hadin Allahaısmarladık.
(Karagözün cevap vermesini önlemek için Hacivat Karagözün ağzını eliyle kapar)
Hacivat: Güle güle, güle güle (hoca çıkar). Aman Karagözüm ne başına durup dururken iş açıyorsun. Bunlar zaten can çekişiyorlar bırak da can havliyle üstüne sıçramadan ölsünler.
Karagöz: Yok Hacivatım. Bırak yaşasınlar. İyice rezilleri çıkana dek yaşasınlar. Bilirsin bu memlekette öleni evliyalaştırıp taparlar.
(zil sesi duyulur)
Hacivat: Acaba hoca bir şeyini mi unuttu (tekrar zil)
Karagöz: O günahını bile unutmaz. Sen merak etme (zil sesi)
Hacivat: İçerde kimse yok galiba?
Karagöz: Var ama (zil) Naciye!! (zil)
Hacivat: Sen gidip baksana...
Karagöz: Niye Naciye açmıyor? (zil)
Hacivat: Açacaksan aç yoksa ben açacam.
Karagöz: Peki, peki.
(Çıkar, dışardan Naciye'yle konuşması duyulur)
Karagöz: Aaa sen ha!
Naciye: Ben ya.
(Perdede görünürler)
Karagöz: Ne oldu?
Naciye: Cereyan! cereyan!
Karagöz: Ne ceylânı?
Naciye: Canım ce-re-yan. Hava cereyanından çöpü dışarı koyarken kapı çarpıverdi.
Hacivat: Ne olmuş?
Karagöz: Hava akımından kapı çarpıvermiş. Dalgınlık, dikkatsizlik.
Hacivat: İnsanlık hali canım. Olur böyle şeyler.
Karagöz: Sen demesen ben hâlâ kapıyı açmayacaktım.
Hacivat: Bir de söylüyor. Neyse haydin bana Allahaısmarladık. Yolculuğumuzdan evdekilerin hâlâ haberleri yok.
Naciye: Güle güle Hacivat efendi.
Karagöz: Güle güle.
(Hep beraber Hacivat'ı geçirmek için çıkarlar. Biraz sonra Karagöz girer)
Karagöz: Off... Nihayet yalnız kalabildim. Meğer ne zor işmiş yolculuk etmek... (Uzanır) Biraz uyuyabilsem...
(Uyur. Perdeye renkli ışık yansıtılır. Karagöz uyurken yanından bir başka Karagöz kalkar. Karagöz rüya görmektedir.)
Karagöz: Üff be... Her yan insan dolu. Bir yığından yapılar ve insanlar... İstanbul nere burası nere... Ne işim vardı buralarda, sanki. Adam aya gidiyorsa 1,861,000,000,000 lirası var cebinde. İpilillah, sivri küllâh yaşanır mı buralarda... Ya yedek parçacılar. Aman Tanrım.. Ya onlara ya onlara yakalanırsam. Ah bir simit. Bir simitçi geçse. "Çıtır çıtır akşam simidi"... Amma da acıkmışım....
(Frenk Karagöz'ün arkasından perdede gözükür)
Frenk: Sir... Sir!
(Karagöz yerinden sıçrar)
Frenk: (Kahkahayla güler) Korktunuz?
Karagöz: Hayır, sıçradım.
Frenk: Ama niye?
Karagöz: Olimpiyatlara katılacam da,
Frenk: Kalbiniz yeteri kadar iyi işliyor mu bari?
Karagöz: Türkiye'deyken iyi işlemediğini sanırdım ama, buradaki kalpsizleri görünce anladım ki benimki zemzemle yıkanmış.
Frenk: Yanlışınız var mösyö! Gerçi bizim yaşayışımıza her kalp dayanmaz ama yine de bir tane kalpsiz bulamazsınız. İnsan kalbi çok yumuşak ve ilkel bir organdır. Doktorlarımız doğumdan hemen sonra çocuğu bu primitiv  obstraksiyondan kurtarmaya çalışırlar. Çünkü...
Karagöz: Bir dakka pirim tivokosyodan ne demek?
Frenk: Yani bazı iptidaî maniler.
Karagöz: Bizde de yeni doğanlar için mâni söylendiği olur ama bizde bu işi ozanlar yapar... Doktorlarımız pek bu işten anlamazlar. 
Frenk: Ozanlar mı? Biz ihtisaslaşmaya çok önem veririz. Nasıl bir ozan, kalp operasyonu yapabilir?
Karagöz: Aaa, ozanın ameliyat yaptığını da nerden çıkardın?
Frenk: Sen dedin ya.
Karagöz: Yo, ben ozan kalp ameliyatı yapar demedim ama sen doktorlar yeni doğan bebeklere mâni söylerler dedin.
Frenk: Mösyö, rica ederim. Ben primitiv obstraksiyonun anlamını açıklamaya çalışıyordum. Primitiv obstraksiyon diye organın çalışmasına imkân vermeyen şeye denir. Özellikle ilkel insanlarda görülür.
Karagöz: Sen de Türkçe öğrendim sanıyorsun di mi?
Frenk: Böyle öğrettiler.
Karagöz: Yanlış öğretmişler. Prim falan filânın Türkçesi olsa olsa ilkel engelleyici olur. Ama ben yine tam anlamadım.
Frenk: Bravo! Çok mersi. Şimdi size anlatayım. İnsanların beraber doğdukları et kalp çağımızın gerektirdiği kadar evrimleşmemiş bir organdır. Basit ve duyguludur. En kötüsü boyun eğmez. Kendini beğenmiştir kısacası. Üstelik küçücük şeylerden de kırılıverir. Oysa, bizim et kalbin yerine taktığımız elmas kalp yaşadığı sürece kırılmaz. Kırıldığı zamansa, artık ölmüştür.. Sizin yurttaşlarınızdan da kalbini değiştirmek arzusu ile bize baş vuranlar çok oldu.
Karagöz: Ama neden? İnsan kalbinden daha değerli ne olabilir ki?
Frenk: (kahkahayla güler) İşte tam bir ilkel insan gibi konuşuyorsunuz. "İnsan kalbinden daha değerli ne olabilir?" (Kahkaha) İşte siz bu tür düşünceleriniz yüzünden aya gidemediniz... Durup dururken varılmaz aya çok, çok şey feda etmek gerekir, biz...
Karagöz: Evet, size kalplerinizi feda etmişsiniz.
Frenk: (Güler) Buna sen fedakârlık mı diyorsun? Uygarlığımız bize elmas kalplerimizi kazandırdı. Yoksa biz hiç bir fedakârlık yapmadık. O pırıl pırıl elmas parçasını bir görsen sen de sol yanındaki o iğrenç et parçasından iğrenirdin.
Karagöz: Hayır, istemiyorum. Siz hepiniz o cam parçalarını da taksanız, aya da gitseniz, güneşe de, ben kendi kalbimi değiştiremem... Yine de, yine de sizden üstün olacağız.
Frenk: Kim?
Karagöz: Biz.
Frenk: Siz kim?
Karagöz: Biz Türkler.
Frenk: (Güler) Bu ne basitlik, bu ne kabalık aman yarabbim! (kızarak) Türk, Çin, Asur ne demek? Nedir onları birbirinden ayıran? İki ayırım vardır. Elmas kalpliler ve et kalpliler... O kadar. Sizin sınırlarınız içinde yaşayan insanların da elmas kalplileri bizden, et kalplileri sizdendir, anladın mı?
Karagöz: Hayır.
Frenk: Hayır?
Karagöz: Hayır, çünkü bizde etliler sütlüler diye bir ayırım salt aş evlerinde görülür. Bizde de herkes et kalpli olduğundan böyle bir ayırım yapamazsın.
Frenk: Demek öyle sanıyorsun. Dinle beni. Sizin içinizde bizden olan çok insan var. Hem de kendi arzularıyla, kendi dövizleriyle buraya bizden olmaya geldiler. Ve elmas kalplerinin reklâmını yapmak için döndüler memleketlerine. Elmas kalbin sesi başkadır, para gibi. Büyüler dinleyenleri. Bizden olmayı arzulayan, Fakat ya çoğunluğun tepkisinden çekinen ya da maddi olanakları yetersiz olduğundan susan binlerce insan var senin memleketinde. O susan insanlar da bizden sayılırlar. Onlar da memleketleri ayıran sınır çizgilerini hiçe sayacak kadar uygarlaşmış insanlardır.
Karagöz: Hain... insanlığı yok etmeye hakkın yok senin.
Frenk: (Güler) Et yürekli! Güçlü insanın her şeyi yapmaya hakkı vardır. Zayıf ve fakir olan insanın göreviyse her zaman, en iyi şekilde güçlüye hizmet etmektir. Küçük büyüğü yenemez.
Karagöz: Ama büyük hantaldır çoğu zaman. Bir fil bir sincap kadar çevik olamaz. Eğer fareler hep birden harekete geçer ve de kendilerini amaçlarına adarlarsa kediyi çok uzaklara kaçırabilirler, veya...
Frenk: Sen çok şey biliyorsun. Küçük! İyi ki ülkemizi iş işten geçmeden ziyarete geldin. Senin küçük bir operasyona ihtiyacın var. (Kahkahayla güler)
Karagöz: Ne demek istiyorsun?
Frenk: (Kahkaha) küçük bir operasyon. O fazla duygulu et parçası senin gibi bir adam için çok kullanılmış. Oysa bizde elmas kalpler var. Kenarı tıraşlı Pırıl pırıl buz parçaları. (kahkaha)
Karagöz: Hayır, hayır!
(Frenk Karagözün üstüne atılır. Devamlı gülmektedir.)
Frenk: Kenarı tıraşlı pırıl pırıl (boğuşurlar)
Karagöz: Hacivat, Hacivatım!!
(Rüyadaki Karagöz ve Frenk âniden sahneden kaybolur, Karagöz korkuyla yerinden fırlar, elini kalbine götürür ve..)
Karagöz: Yerinde... Rüya imiş...
(Hacivat nefes nefese perdeye gelir)
Hacivat: Ne bağırıyorsun be Karagözüm. Sende hiç saygı yok mudur? 
Karagöz: Aman Hacivatım, bir rüya gördüm. Az kalsın kalbimi çalıyorlardı.
Hacivat: Kimbilir yatmadan ne yedin.
Karagöz: Hiç bişey.
Hacivat: Öyleyse açlıktandır.
Karagöz: Ben vazgeçtim Avrupa'ya gitmekten.
Hacivat: Olmaz! Her şeyi hazırladım.
Karagöz: Bana ne ben gelmiyorum.
Hacivat: Geleceksin.
Karagöz: Gelmem.
Hacivat: Zorla götürürüm.
Karagöz: Ben sana bi dayak atayım da bak bakalım zorla götürebilir misin? (Hacivat'ın üstüne atlar. Dövüşürler.)
Hacivat: Yıktın perdeyi, eyledin viran
Karagöz: Varayım sahibine haber vereyim heman! (Çıkar) Dilde her ne kadar yanlışlık ettikse affedin. Yarın akşamki oyunda yakan elime geçerse Hacivat, bak ben de sana ne oyunlar oynarım!

Ayfer Akşit

Robert Kolej Yüksek Okulu Dörüt ve Yazın Dergisi, Sayı: 39, S.47-61

10 Ağustos 2024 Cumartesi

"Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü"

"Devletin sonsuza uzanan gücü, skandalların üzerine kurulmuştur. Çünkü güçlülerin gücünü korumak, güçsüzlerin de öfkesini pörsütmek için skandal iyi bir yoldur."

Dario Fo, Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, Remzi Kitabevi, S.97
Çeviri: Yücel Erten


"Demokratik işçi hareketlerini durdurmak nasıl olacaktı. Terör yaratılacak, terör artınca vatandaşın korkusu da artacak. Demokratik taleplerini askıya alıp, güçlü devlet diye dövünmeye başlayacak. İşte İtalya üzerine yazılan senaryo buydu."

Dario Fo, Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, Remzi Kitabevi, S.91
Çeviri: Yücel Erten


İzleyiciler