Doodle uzunca bir süre maun tabutu inceledi ve sonra “Bu benim değil.” dedi.
“Evet, senin,” dedim “ve çatıdan inmene yardım etmeden önce, ona dokunmak zorundasın.”
“Hayır, ona dokunmayacağım,” dedi suratını asarak.
“Yoksa seni orada yalnız başına bırakırım,” diye onu tehdit ettim aşağı iniyormuş gibi yaparak.
Onu yalnız bırakmamdan korktu. “Beni bırakıp gitme !” diye ağladı ve sonra tabuta dokunmaya razı oldu. Eli titreyerek tabuta uzandı. Tabuta dokunduğunda çığlık atmaya başladı. Tam o sırada tabuta yuva yapmış olan cüce baykuş bizi tırmalayarak ve yeşil zehirli toza bulayarak dışarı fırladı. Doodle şoka girmişti. Onu omuzlarıma aldım, merdivenlerden aşağı indirdim. Dışarıya, gün ışığına çıktığımızda bile, bana sımsıkı sarılmış, “Beni bırakma, beni bırakma !” diye ağlıyordu.
O altı yaşına geldiğinde bu yaşta yürüyemeyen bir kardeş sahibi olmaktan utanıyordum. Bu nedenle ona yürümeyi öğretmeye koyuldum. Yaşlı Kadın Bataklığı’ na gittik. Bahar mevsimiydi. Defne çiçeklerinin keskin kokusu her yeri hüzünlü bir şarkı gibi kaplamıştı. Ona “Sana yürümeyi öğreteceğim, Doodle.” dedim.
Rahat bir şekilde sırtını çam ağacına dayamış oturuyordu. “Neden ?” diye sordu.
Böyle bir soru beklemiyordum. “Çünkü böylece seni her zaman bir yerlere çekmek zorunda kalmayacağım.”
“Ben yürüyemem.” dedi.
“Niçin böyle söylüyorsun?” diye karşılık verdim.
“Annem, doktor, herkes...”
“Yapmaa, sen yürüyebilirsin !” dedim ve kollarından tutup ayağa kaldırdım. Yarı boş bir un çuvalı gibi yumuşak çimlerin üstüne düştü. Küçük bacaklarında hiç kemik yokmuş gibiydi.
“Canımı yakma !” diye uyardı. “Kapa şu çeneni, canını yakmayacağım.” Onu tekrar kaldırdım ve o yine düştü.
Ancak bu sefer yüzünü çimlerden kaldırmadı. “Ben bunu yapamam, haydi hanımelilerden kendimize taç yapalım.” Yapmaktan vazgeçemediğim bu mucize daha başından umutsuz görünüyordu. Fakat hepimizin gurur duyacağı bir şeye ya da birine sahip olması gerekir. Doodle da benimkiydi. O zamanlar bilmiyordum ki, gurur harika ve korkunç bir şeydir; iki sarmaşığı, yaşamı ve ölümü doğuran bir tohumdur. O yaz her gün Yaşlı Kadın Bataklığı deresinin yanındaki çam ağacına gittik. Ve her öğleden sonra en az yüz kere onu ayaklarının üzerine kaldırdım. Ara sıra benim de cesaretim kırılıyordu. Çünkü o denemek istemiyormuş gibi görünüyordu. Ben de ona “Doodle, yürümeyi öğrenmek istemiyor musun ?” diyordum.
O da kafasını sallıyor ve “Eğer denemeye devam etmezsen, ben asla öğrenemem.” diyordu. Sonra onun beyaz saçlı, beyaz sakallı yaşlı bir adam olarak resmini yaptım. Bense hâlâ etrafta onu tahta arabasıyla çekiyordum. Bu onu çalışmaya teşvik etmemde oldukça etkili oldu.
Nihayet bir gün, denemelerimizden birkaç hafta sonra, tek başına birkaç saniye ayakta durabildi. Onu kollarımla kaptım ve kucakladım. Gülüşlerimiz çalan bir çan gibi bataklıkta çınladı. Şimdi biliyorduk ki, yapabiliyordu. Umut artık sık palmiyelerin karanlığına saklanmıyordu; fakat ışıl ışıl görünen bir kırmızı Amerikan ispinozu gibi misvak ağacına tünemişti. “Evet, evet!” diye o da, ben de çığlık atıyorduk. Altımızdaki çimler yumuşaktı ve bataklık mis gibi kokuyordu.
Başarımızın eli kulağındaydı. O gerçekten yürüyebilene kadar bundan kimseye bahsetmeme kararı aldık. Yağmurlu havalar dışında, her gün gizlice Yaşlı Kadın Bataklığı' na gidiyorduk. Doodle pamuk toplama zamanına kadar nasıl yürüyebildiğim göstermek için hazırlandı. Yürüyebilmek için hâlâ pek hazır değildi; fakat biz artık bekleyemezdik. Bu güzel sırrı saklamak, tıpkı uzun süre nefesini tutmak gibi, ikimiz için de çok zordu. Açıklama yapmak için 8 Ekim' i, Doodle’ ın doğum gününü seçtik. Haftalar boyunca herkese çok özel bir sürpriz yapacağımız sözü vererek, evde dalgın dalgın dolanıp durduk. Böyle çok dolaşmamızdan sonra, Nicey Hala, Yeniden Doğuş’ tan (2) daha az muhteşem bir şey yapacak olursak, hayal kırıklığına uğrayacağını söyledi.
Seçtiğimiz günün kahvaltısında; annem, babam ve Nicey Hala yemek salonundayken, alışıldığı gibi Doodle’ ı arabasıyla kapıya kadar getirdim. Arkalarına dönmemeleri söyledim ve gizlice bakmamaları için haç çıkarttırdım. Kalkması için Doodle’ a yardım ettim. Bakmalarına izin verdiğimde, Doodle ayakta duruyordu. Doodle masadaki yerine doğru yavaşça yürürken odada çıt çıkmıyordu. Derken annem çığlık atmaya başladı. Ona doğru koştu, onu kucağına aldı ve öptü. Kapının eşiğinde dua eden Nicey Hala’ nın yanına gittim ve onun etrafında vals yapmaya başladım. Onunla, kunduralarıyla ayak başparmağımı ezene kadar, epeyce bir süre dans ettik. Ki bu hayatımda başıma gelen en acı verici yaralanmaydı.
Doodle onlara benim ona yürümeyi öğretmemi anlattı. Herkes bana sarıldı. Ağlamaya başladım.
Babam “Niçin ağlıyorsun ?” dedi; ama ben cevap veremedim. Onlar bunu kendim için yaptığımı bilmiyorlardı. Kölesi olduğum şu gurur, benimle onlardan daha yüksek sesle konuşuyordu. Doodle sadece ben sakat bir kardeşe sahip olmaktan utandığım için yürüyordu.
Birkaç ay içinde Doodle yürümeyi iyice öğrendi. Tahta araba da ahırın çatısına, ki hala oradadır, onun küçük maun tabutunun yanına kaldırıldı. Artık, sık sık dinlenerek, birlikte dolaşıyorduk ve hedefimize varana kadar asla geri dönmüyorduk. Esasen Doodle korkunç bir yalancıydı ve beni de buna alıştırmıştı. Eğer herhangi biri bizi dinlemek için dursaydı, Dix Hill’ e gönderilebilirdik.
Benim yalanlarım ürkütücü, karmaşık ve saçmaydı; fakat Doodle’ nkiler iki kat çılgıncaydı. Onun hikâyesindeki insanların hepsinin kanatları vardı ve nereye gitmek isterlerse oraya uçabilirlerdi. Onun favori yalanı, ayaklarında on tane kanadı olan evcil bir tavus kuşuna sahip Peter adında bir çocukla ilgiliydi. Peter, yüzlerini güneşe çeviren ayçiçekleri gibi parlak bir kaftan giyerdi. Peter uyumaya hazır olduğunda, tavus kuşu onu kendi içine çeken uyku çiçeğiyle, rengarenk bir çağlayana benzeyen muhteşem kuyruğuyla kibarca sarmalardı. Evet, kabul ediyorum, Doodle yalan söylemede beni yenebilirdi.
“Evet, duydum, bataklığın aşağısında.” dedi Doodle.
“Hayır, duymadı.” diye itiraz ettim.
“Duydu mu ? Pehh !” dedi babam, benim itirazıma aldırış etmeden.
“Kesinlikle duydum” diye tekrarladı Doodle, buzlu çay bardağının tepesinden kaşlarını çatıp bana bakarken. Ve biz yeniden sessizliğimize döndük.
Birden bahçenin dışından tuhaf bir vıraklama sesi geldi. Doodle yemeyi bıraktı. Ağzında bir parça ekmek, gözleri iki mavi düğme gibi yerinden fırlamış “Bu da ne ?” diye fısıldadı.
Sandalyemi devirip yerimden fırladım. Tam da kapıya ulaşmışken annem “Sandalyeyi kaldır, yerine otur ve benden özür dile !” diye bağırdı.
Ben bunları yaparken, Doodle özür dileyerek çaktırmadan bahçeye çıktı. Kan ağacına bakıyordu. “Acayip büyük bir kırmızı kuş !” diye haykırdı.
Kuş yeniden büyük bir gürültüyle vırakladı. Annem ve babam da bahçeye geldiler. Güneşin göz kamaştırıcı ışıklarına karşı gözlerimize ellerimizi siper ettik ve ağaçtaki durgun yapraklara doğru dikkatle baktık. Bir tavuk büyüklüğünde, kırmızı tüylü ve uzun bacaklı bir kuş nazikçe en tepedeki dala tünemişti. Kanatları gevşekçe sarkmıştı ve biz onu seyrederken tüyleri yeşil yaprakların arasından yavaşça aşağıya dökülüyordu.
“Bizden korkmadı bile.” dedi annem.
Babam “Yorgun görünüyor ya da hasta.” diye ekledi.
Doodle elleriyle boğazını sıkıca tutuyordu. Şimdiye kadar onun böylece kımıldamadan durduğunu hiç görmemiştim. “Bu da ne ?” dedi.
Babam kafasını salladı. “Bilmiyorum. Belki...”
O anda kuş kanatlarını çırpmaya başladı; fakat kanatları yönünü bulamıyordu. Kanat çırpıp etrafa tüylerini saçarak devrildi. Kanatlarını ve bacaklarını ağacın dallarına çarpa çarpa pat diye ayaklarımızın dibine düştü. Uzun ve güzel boynu S şeklini aldı. Sonra düzeldi; ama kuş hareketsizdi. Gözlerine beyaz bir perde indi. Bacakları çarpılmıştı. Pençeli ayakları nazikçe bükülmüştü. Ölüm bile güzelliğine bir zarar vermemişti. Yerde kırılmış kırmızı bir vazo gibi uzanıyordu. Egzotik güzelliğinin bizde yarattığı şaşkınlıkla çevresinde duruyorduk.
“Öldü.” dedi annem.
“Bu da ne ?” diye tekrar sordu Doodle.
Babam bana “Git bana kuş kitabımı getir” dedi.
Eve koştum ve kitabı alıp geri geldim. Biz izlerken, babam da sayfaları karıştırdı. “Bu bir kızıl aynak kuşu” dedi bir resmi göstererek. “Tropik iklimlerde yaşarlarmış; Güney Amerika’ dan Florida’ ya. Bir fırtına onu buraya kadar getirmiş olmalı.”
Hepimiz üzüntüyle kuşa baktık. Bir kızıl aynak kuşu ! Bizim bahçemizde, bu kan ağacının altında böylece ölmek için kimbilir ne kadar yol yapmıştı.
“Haydi, yemeğimizi bitirelim!” dedi annem yemek salonuna dönmemiz için dirseğiyle bizi dürterek.
Doodle “Ben aç değilim.” dedi; kuşun yanına çömeldi.
“Tatlı olarak şeftali tartı var.” dedi annem onun aklını çelmek için.
Ama bu Doodle’ ı ikna etmeye yetmedi ve o kuşun yanında çömelmiş vaziyette durmaya devam etti. “Onu gömeceğim.” dedi.
Annem “Sakın ona dokunmaya cüret edeyim deme !” diye onu uyardı. “Onun bir hastalığı olduğunu söylememe lüzum yok sanırım.” -
“Tamam, ona dokunmayacağım.”
Annem, babam ve ben yemek, odasına döndük. Fakat açık kapıdan Doodle’ ı izliyorduk. Cebinden bir parça ip çıkardı ve kuşa dokunmadan ipin bir ucunu kuşun ensesine düğümledi. Yavaşça ve yumuşak bir sesle “Shall We Gather At The River” şarkısını söyleyerek onu ön bahçeye taşıdı. Çiçek bahçesinde, petunyaların yanında bir çukur kazdı. Biz de pencereden onu izliyorduk. O bunu bilmiyordu. Küreğin sapından tutup bir çukur kazmadaki beceriksizliği bizi oldukça güldürdü. Bizi duymasın diye ağzımızı ellerimizle kapattık.
Doodle yemek odasına girdiğinde bizi ciddiyetle tartımızı yerken buldu. Solgundu ve kapının eşiğinde öylece duruyordu. Babam ona “Kızıl aynağı gömdün mü ?” diye sordu.
Doodle konuşmadı, sadece kafasını salladı. Annem “Ellerini yıka, sonra bir parça şeftalili turta alabilirsin.” dedi.
“Aç değilim.”
Nicey Hala “Ölü bir kuş uğursuzluktur.” dedi mutfak kapısından, saçlarını tokalarken; “Özellikle ölü bir kırmızı kuş.”
Yemeğimi bitirir bitirmez Doodle ve ben aceleyle Horsehead Landing’ e koştuk. Zaman kısaydı ve okula başladığında diğer çocuklara yetişmek için Doodle’ ın önünde uzun bir yol vardı. Sonbaharın sarı yapraklarını yaldızlayan güneş, hâlâ şiddetli bir şekilde yakıyordu; fakat içinden geçtiğimiz karanlık yeşil orman, gölgeli ve serindi. Gideceğimiz yere vardığımızda Doodle yüzmekten bıktığını söyledi. Bunun üzerine bir kayığa atlayıp, akıntıyla derenin aşağısına doğru yüzdük. Bataklığın çok uzağında bir su tavuğu hırıldıyordu. Kıyıdaki ağustosböcekleri mersin ağaçlarında şarkı söylüyorlardı.
Doodle kafasını geriye atmış, bir eliyle suda iz bırakarak konuşmadan duruyordu. Akıntıyla sürüklenerek epeyce yol aldık. Kürekleri bırakıp, Doodle’ a akıntıya karşı kürek çektirdim. Güneydoğuda kara bulutlar toplanmaya başladı. Biraz daha hızlı kürek çekmeye çabalayarak, onları izlemeye koyuldu. Horsehead Landing’ e vardığımızda şimşekler gökyüzünü boydan boya yarıyordu, gök gürlemeleri denizin bile sesini bastırıyordu. Güneş görünmez olmuş, karanlık çökmüştü. Neredeyse gece gibiydi. Bir bataklık kargası sürüsü, iç bölgelerde tünedikleri ağaçlara doğru uçup gittiler. İki balıkçıl, istiridye kayasının sığlığından ciyaklayarak kalktılar ve yalpalayarak uzaklaştılar.
Doodle hem yorulmuş hem de korkmuştu. Kayıktan indiğimizde bataklığın çimenlerinde hışırdayarak dolaşan avcı yengeçlere bir donanma gemisi gönderir gibi, çamura devrildi. Onun kalkmasına yardım ettim. Pantolonuna bulaşan çamuru temizlerken utanarak gülümsüyordu. Onun başarısız olduğunu her ikimiz de biliyorduk. Fırtınayla yarışarak eve dönmek için yola çıktık. Hiç konuşmuyorduk (Parçalanan gururumu hangi sözcük yatıştırabilirdi ki ?) Fakat biliyordum ki beni izliyordu, bir merhamet işareti bekleyerek. Yakınımızda bir şimşek çaktı.
Adımlarını benim adımlarıma uydurarak ardım sıra yürüyordu. Yağmur yaklaşıyor, gök gürlüyordu. Sonra bir Roma kandili yanmış gibi, önümüzdeki sakız ağacı düşen bir yıldırımla paramparça oldu. Yıldırımın sağır edici gürültüsü sönerken, yağmur bize ulaşmadan biraz önce, Doodle’ ı duydum. Düşmüştü. “Beni bırakma, beni bırakma !” diye çığlık atıyordu.
Doodle’ la yaptığımız planın suya düşmesi acı vericiydi. İçimdeki şu vahşet duygusu uyanmıştı. Bizi birbirimizden ayıran yağmurdan bir duvarla onu oldukça gerimde bırakarak, koşabildiğim kadar koştum. Yağmur damlaları iğne gibi yüzüme batıyordu. Rüzgâr yanlardaki ağaçların ıslak yapraklarını ışıldatıyordu. Biraz sonra artık onun sesini duymaz oldum.
Yorulmaya başladığımdan daha fazla koşamadım. Çocukça duyduğum garez de kaybolmuştu. Durdum ve Doodle’ ı bekledim. Her yerde yağmur sesi vardı. Fakat rüzgâr dinmemişti ve gökyüzünden sarkan ipler gibi doğrudan aşağıya iniyordu. Beklerken sağanak yağmura doğru baktım. Fakat gelen yoktu. Nihayet, geri döndüm. Onu yolun kenarındaki bir yaban mersininin çalılığının altına sığınmış olarak buldum. Yerde oturuyordu. Yüzü dizlerine dayadığı kollarına gömülüydü. “Haydi, gidelim, Doodle !” dedim.
Cevap vermedi. Elimi alnına koydum ve başını kaldırdım. Yavaşça geriye doğru, toprağa düştü. Ağzından kan gelmişti. Ensesi ve gömleğinin önü kıpkırmızıydı.
“Doodle, Doodle !” diye çığlık attım. Onu sarstım; fakat cevap vermedi, sadece sicim gibi yağan yağmur vardı. Başını geriye doğru atmış, yerde beceriksizce uzanıyordu. Kırmızı boynu alışılmadık bir biçimde uzun ve ince görünüyordu. Bacakları keskince dizlerine doğru bükülmüştü. Daha önce hiç bu kadar narin ve ince görünmemişlerdi.
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Bu yağmur ve gözyaşları içindeki kızıl görüntü bana oldukça tanıdık geldi. “Doodle !” diye çarpan fırtınaya doğru avazım çıktığımca bağırdım. Bedenimi onun yerde yatan bedenin üstüne fırlattım. Sonsuz gibi gelen uzun bir zaman orada ağlayarak ve deli gibi yağan yağmurdan benim kızıl aynak kuşumu korumak için bedenimi siper ederek uzandım.
(1) Doodlebomb: Uçaktan atılan ve atılır atılmaz, uçağın hızından daha yavaş olduğu için, geri gidiyormuş gibi görünen bomba. Doodle bunun kısaltılmışıdır.
(2) İncil' e göre Hz. İsa' nın çarmıhta ölümünden sonraki Pazar günü yeniden dirilmesi ve göğe yükselmesi.
The Scarlet Ibis by James HURST
Çeviri: Ümit AYDIN
Alıntı : Edebiyat Nöbeti, Mart-Nisan 2019, Sayı 21, S.74-83