8 Aralık 2022 Perşembe
Selvi Boylu Keder
Mr. Nobody / Bay Hiçkimse
7 Aralık 2022 Çarşamba
Birinci Gelen Öcü
Şu Danimarkalının anlattığına bak, çıkmış sahneye bize hayalet öyküleri anlatıyor. Kocaman ak ak çarşaflara sarınırlarmış da, sonra başlarına puşuya benzer örterlermiş de, böyle kollarını kaldıra indire bir çıkıverirlermiş korkutacakları kişinin önüne, kişi bu hayaleti görünce ödü bilmem neyine karışırmış... Ama öyle hayaletle insanları korkutma deyip geçmemeliymiş, bu konuda ülkelerinde iki kitap yazılmış, "Hayaletler Var mıdır - Yok mudur?" İkinci kitap da "Hayalet Görenler." Bu ikinci kitap çok ilginçmiş, içinde yüzden fazla kişinin anıları varmış, bu kişiler gördükleri hayaletleri, yeriyle zamanıyla anlatıyorlarmış, bazıları da tanık gösteriyorlarmış, 'Falanca da yanımdaydı", "Karım da yanımdaydı" diyerekten. Bu bakımdan Danimarkalılar hayalet öykülerine bayıldıkları için birbirlerini hayaletle korkuturlarmış. Uyumayan çocuklara, "Bak şimdi seni hayalete veririm" derlermiş, o zaman çocuk şıp diye uyurmuş.
Sahnedeki Danimarka sözcüsü, ülkesindeki son hayaletle korkutma olayını anlattı, işin içine elektronik de girmiş artık, öyle yalnızca çarşaflara bürünme devri kapanmış, sözcünün dediğine göre, çarşafa bürünmek babasının zamanındaymış, oysa ki şimdi bir hayalet hazırlamak için çok önceden çalışmaya başlamak gerekiyormuş. Sesidir, devinimleridir, çıkardığı ışıklardır, insanın bir yığın zamanını alıyormuş, ama kim böyle elektronikle donatılmış bir hayalet görürse, mutlaka altına kaçırıyormuş.
Sahneden bir inişi var Danimarkalının, utku işaretini şimdiden veriyor taraftarlarına... Taraftarları da, salondakilerin sararmış yüzünden güç alarak bir alkışlıyorlar ki yarışmacılarını, "Sen salondakileri bile korkuttuktan sonra, birincilik ödülü senindir" diye bağıran bir Danimarkalı inek bile vardı.
Varsın bağırsın, ödül benimdir, bir sıra gelsin hele bana...
Şu Fransızın anlattığına bak, yok anlatmasına gerek yok zaten, kendi hortlak gibi... Belki de onun için katılmış bu yarışmaya. Adam hortlağa benziyor, salondakileri hortlakla korkutmaya çalışıyor. Yani korkutmaya çalışmıyor da, ülkesindeki korkuyu anlatıyor. Kim kimi korkutmak istese, hemen usuna hortlakla korkutmak gelirmiş Fransa'da. Ne de olsa teknolojisi gelişmiş ülke, onlarda da Danimarka gibi gelişmiş bir hortlakçılık varmış. Işıkta yanan sönen fosforlu boyalardan tutun da, mezarlık efektine dek hepsinden yararlanılırmış. Mezarlık efekti deyip geçmemeliymişiz, böyle kürek sesleri, çam hışırtısı, papazın sesi, arada bir baykuşun sesi puuuu diye girdi miydi efektin içine, işte hortlağı gören o anda edermiş şeyinin içine. Hele bir de hortlak birden böyle donuk donuk tabutun içinden doğrulup kalkmaya başlarsa, o zaman bunu gören kişinin ödü hopuna karışırmış... "Şimdi gözlerinizin önüne getiriniz sayın dinleyiciler, önünüzde bir tabut, yolun ortasında, böyle birdenbire önünüze çıkıveriyor ve sonra yavaş yavaş tabutun kapağı aralanıyor, içinden bir hortlak yavaş yavaş doğruluyor, sonra alev alev yanan gözlerini size dikiyor, düşünün ne olursunuz..."
Şu Fransıza bak, ne olacak, hortlağın ardına bir tekme takır tukur, yüklen tabutu kimse görmeden dosdoğru eve, al tahtayı eline, kır parçala, oh mis gibi sobalık, soba tutuşturmalık ki, bu hıyarın o tutuşturmalığın kilosunun benim ülkemde kaça olduğundan haberi yok.
Bilmem dinleyicileri ama, ben hiç korkmadım Fransızın anlattıklarından. Ama o da taraftarlarının alkışlarıyla çok böbürlendi, çok umutlandı, hatta sahneden inerken oradakilere önerdi, "Siz de birini korkutmak istiyorsanız, mutlaka hortlakla korkutun.
Olur beyim, emredersin...
Şu Maltalının anlattıklarına bak, çuvalla korkuturlarmış birbirlerini, kim kimi korkutmak istiyorsa, girermiş çuvalın içine, olurmuş bir eciş bücüş, yalnız çuval kara olacakmış, kara olunca şeytanı andırırmış, zaten korkunun adı "Şeytan Korkusu"ymuş. Böyle kara çuvallıyı görenin dili tutulur, çok sonra açıldığında "Önüme şeytan çıktı" dermiş, ama ancak kimi üç günde, kimi bir haftada bunu diyebilirmiş, çünkü gecenin karanlığında kara çuvallıyı görmek çok korkunç olurmuş, hele adamının elinde. Örneğin çuvalın içine giren balet, balerin yeteneğindeyse, eh artık korkutulan kişinin hapı yutması işten bile değilmiş... Kara çuval yerlerde eğiliyor, bükülüyor, kıvrılıyor, kısalıyor, uzuyor... Görenin kanı donar, yüz derecelik kaynamış suyu başından aşağı dökseniz kanı çözülmez, yılan görmüş eşekler gibi zınk diye durur, ne bir adım ileri, ne bir adım geri gidebilirmiş. Ola ki, korkutan insafa gele de, yumak yumak oradan uzaklaşa... Adamın tansiyonunu da, yürek atışını da yükseltirmiş bu korkutma...İşteymiş... Hemen ışıklar söndü, bir gösterici perdede kara şeytanı göstermeye başladı, aman ha korkmayaymışız, izleyicilerin içinde hamile kadın var mıymış, yok muymuş, bu kara şeytan aslında şeytan değil, kara çuvala girmiş, ülkenin en ünlü balerini Susan'mış mış mış...
Şu denli korktuysam; besbelli çuval, içinde de kıvrak mı kıvrak, civelek mi civelek bir kadın var, nerden anladım, çuvalın kıvrımlarından... Ah önüme böyle bir kara çuval çıkıverse şu gurbet elde tuttuğum gibi atsam omzuma, "Ah anam şeytan daha önceleri neredeydin?" desem ve...
Maltalı alkışlar arasında indi. taraftarları alkışa boğdu Maltalıyı, Maltalı öyle şımardı ki, yerine otururken, az önceki çuvallı gibi devindi, tombalaklar attı, hopladı zıpladı. Son sözü de, "Kara Şeytanla korkutun siz de insanları" oldu.
Hintli çıktı, "Yalancı Yılanlar"dan söz etti. Öyle ki, orada da teknoloji hayli gelişmiş, öyle yılanlar yapılıyormuş ki korkutmak için, bir sokması eksik, çıngırağı; hışırtısı, ıslığı, kıvrılması, açılması, yaylar çize çize kaçması, hatta soğukluğu bile... Kim kimi korkutmak istiyorsa, şöyle geçerken uzaktan boynuna yalancı yılanı atıverdi miydi, artık o kişi tamam, böyle yüreği selanik, beyni şok ve panik, hemen dili ve damağı kurur, olduğu yerde kıvranmaya başlarmış, yılan ha soktu ha sokacak... Öyle ki, teknoloji ilerleyince şimdi bu yılanların uzaktan kumandalıları bile yapılıyormuş... Salıveriyormuşsun kapının altından, yeter ki sen korkutmak istediğin kişinin ev yapısını bil, uzaktan kumandalı yılan merdivenleri çıkıyormuş, kapılarda bekliyormuş, zamanı gelince yatak odasına dalıp hanımın veya beyin koynuna giriyormuş... Eh o zamanı şöyle bir gözümüzün önüne getirmeliymişiz, karı koca mışıl mışıl uyuyorlar, yılan yavaş yavaş karyolaya tırmanıyor, kadının sıcacık ayaklarına bumbuz gövdesiyle yapışıyor, sarılıyor, sıkmaya başlıyor...
"İmdaaat!" Önümdeki bir kadın bağırdı, yahu yoksa birinciliği bu Hintli hınzır mı alacak, yılan anlatmıyor, yatak odasında zifaf gecesi anlatıyor, bir de ballandırıyor ki, bir de meddah yetenekli ki... Bir de alkış aldı ki, bir de taraftarları adamı omuzlarına aldılar ki...
Yoksa bizim birincilik gitti mi?
Yok canım, daha sen anlatmadın ki... Ama hak ver oğlum, bu Hintli gibi anlatamazsın, çünkü ondaki yetenek sende yok.
İkinci anlattığı "Yeni Evliler" ve "Yılan" sahnesi çok etkiledi dinleyicileri ve seçici kurulu...
Ama hayır, birinciliği ben alacağım, belki ikinciliği bu Hintli alır, birincilik benim. Ah biraz da taraftar olsa, şöyle sahneden inerken beni alkışlasalar, bir kişi bile yok ki, oracıkta, bir başıma ülkemi temsil ediyorum. Ama evelallah birinciliği hiç kimseye kaptırmayacağım, ülkemin alnına leke sürdürmeyeceğim... Ulan hangi pehlivan demişti, "Ben her güreşimde ardımda milletimi düşünürüm" diye? Neyse boş ver, pehlivanın biri demişti işte...
İngiliz çıktı, uuu bumbuz... Anlattıklarından bizim altı yaşındakiler bile korkmazlar; adam kendi anlatırken kendi korkuyor, dudakları titriyordu... Yo, adamın anlattıklarını bile baştan anlatmaya değmez.
İtalyan çıktı, öh hööö... Havada uçan kazıkmış da, bu kazık uçarmış da, bu kazık çok korkunç bir kazıkmış da, kazıkların elektronikleri varmış da, yok beyim yok, biz korkmayız ondan bundan...
İşte artık sıra bana geliyor; bir kişi kaldı önümde, vızvız mı vızvız, vezvez mi vezvez, ah be bitir be, yeter be, yeter sıra bana gelsin be!.. Adam uzattıkça uzatıyor, yo yo uzatsın, iyi, onun ardından benim, şöyle birkaç cümle ile anlatmam, iyi iyi... Aman anlat dayı anlat, hay senin o kır saçlarını seveyim, anlat neşemizi bulalım...
Çıt çıt, pıt pıt... Böyle adama, böyle anlatma, böyle korkuya, böyle alkış işte, havada iki sinek çarpışmış gibi, çok bile...
Sıra bende... Mikrofona yapıştım, adamlar selama saygıya öyle doymuşlar ki benden öncekiler selamlamışlar da selamlamışlar, hemen söze girdim:
"Baylar bayanlar, bizim ülkemizde kim kimi korkutmak isterse, sabaha karşı, ama özellikle daha gün ağarmamışken kapısının ziline basar. Kimin kapısının o saatte ziline basılmışsa, o evdeki yaşlı kalp krizi geçirir, ilkokuldaki kızın dili tutulur, annenin nabzı iki yüzü bulur, baba beyin şoku geçirir, evde genç varsa, beşinci kattan kendini sokağa atar."
Salonda homurtular ki, salon değil aslan kafesi, ham hum hom... "Nasıl olur yahu, niye yahu, kapının ziline basmakla yahu, zil fobisi mi var yahu, zehirli zil mi yahu, elektromanyetik dalgalarla insanları etkileyen yeni buluş mu yahu?"
Yahu yahu yahu, yaaa!... Patlamayın, söyleyeceğiz nedenini, niye gün doğmadan olduğunu, niye karanlıkta olduğunu...
"Baylar bayanlar, çünkü o saatte ülkemde ancak polisler kapı çalar."
Aauuuu, yaaaayuuuu, buuuu buuuu!...
Noldu, yani polis istediği saatte insanın kapısını çalamaz mı, çalar...
"O saatte ülkemde kimse kimseye konukluğa gitmez, o saatte zil butonuna dokunan el, ancak polis eli olabilir..."
Vaaa yaaaa şaaaa baaaa!...
Şaştınız değil mi, hiç korkunç değil, değil mi, yo yo korkunç değil ya, niye korkunç olsun ki, o saatta polis kapınızın zilini çalmışsa, size herkesten önce günaydın demek içindir... Bayılır bizim polislerimiz herkesten önce birisine günaydın demeye...
"Söylüyorum baylar bayanlar, bizde polisin gözaltı süresi bellisizdir, sizi alıp götürdü müydü, ne zaman bırakacağı belli olmaz, bilinmez... Dayak atabilir, elektriğe tutturabilir, başınızı suyun içine sokabilir, sizi baş aşağı ipe asıp sallandırabilir, tuzlu suyun üzerinde parçalanmış ayakla yürütebilir..."
Aaa aaaa aaaa aaaa!
Tarzan mı kesildiniz, yaa işte, öyle yılan mılan, hortlak mortlak, hayalet mayalet, çuval muval ne ki?
"Onun için baylar bayanlar, bizim ülkemizde kim kimi korkutmak istiyorsa, sabah karşı gider onun kapısının ziline üç kez sert sert basar. Hele kapının önünde ayakkabısının topuklarını da takur tukur ettirdi miydi üç beş kez, anasının karnındaki çocuk bile korkar, oradan şap diye düşer, çıkar..."
İlkin bir iki alkış, ardından aman ne alkış, ne alkış, selam üzerine selam çakıyorum, alkışlar durmuyor ki, başımı sallıyorum alkış, kolumu kaldırıyorum alkış...
Birinciyim... Ah, bir de taraftarlarım olsaydı ya, birincilik ödülünü aldım, amma boynum bükük, hiç olmazsa bir tane taraftar... Amanın bir el, omuzuma dolandı, aha dilimden konuştu, aha kara kaş kara göz, benim gibi, amma niye kutlamıyor beni, niye kaşları çatık öyle, ben ülkemin yüzünü ağarttım, birinci oldum... Aboov, adamın kaşları çatıldıkça çatılıyor, adam oluyor ekşi koruk, sıkmış ki kolumu, mengene homurdanıyor, "Seninle ülkeye geldiğinde görüşürüz!" diyor böyle homur homur.
Muzaffer İzgü
'Azrail Nasıl Rüşvet Yedi' adlı öykü kitabından
Bilgi Yayınevi, Olgaç Basımevi, Birinci Basım: Eylül 1986
6 Aralık 2022 Salı
Kırlara Veda
Gözyaşlarının gücü vardı eskiden;
ırmak yüklü adamlardık tuz katarlarının ardınca giden,
gölgemizde damlaların bıraktığı izlerden
açılırdı hayal tuzur suda bukağısı çözülürken.
Utanır arınırdık şehirde fazla kalmak suçundan;
akıl danışırdık yağmura: Nasıl döneriz
evlerimize doğu yollarından;
nasıl fener yapıp kemiklerimizden, tütsüleriz
gecenin mor arılarını çıkınca kovanından?
Çoraksa gece: Saçlarda yıldız, gözlerde yine yağmur,
sarı bir zaman dilimi gibi yanan fenerler
(mum yanar,yağ dolanır, mumyalar toprağı çamur),
kanda yaralar gibi gülün ağrıttığı dikenler...
ardımızda yoksul ve yerli bir söylenti,
böyle yürürdük ateşli ekinler gibi menzilsiz.
Yoktu buğdaya un olmaktan ötesi;
bulgur çeken kadınlardan doğduk ya biz,
güneşi taşta sırmalayan o kırıntı bilgeleri,
aya bakan sundurmalarda çatlak topuklu annelerimiz,
sıcak bağımız, güleç mısırımız, dindar soğan tilmizleri,
o topuklar, ah o topuklar ve kerpici terk edişimiz...
Kızıl toprak ve iri saman, yani Allah'ın harcı
gözyaşlarının gücüyle eskiden
serin eviçlerinde sarı bir mahremlik sunardı,
yağmur bir dua gibi geçerdi pencerelerden;
yetim insan topağın vicdanıyla doyardı...
Demem o ki,
gözyaşlarının gücü vardı eskiden.
Adnan Özer
Yalnızlığa Veda
Gidiyorum işte
Hayalde gör, düşte gör.Yalnızlığın da ucuna geldim,
sırtımda kederin hançeri,
saplanmadan hep tehditle yürütür beni.
Bilmem neden ve nasıl çıktım bu yola,
vardır elbet başlangıcı bu halin;
ben de bir harmandan savruldum sonunda,
konmasız uçtum peşinden kadın denilen hayalin.
Hayatmış ama asıl beni kandıran cilve.
Yine de bir şey verdi diyemem bana bu derin tasavvur
ve yeryüzü meridyenlerle kestiğim özlü çamur
kerpici iliğimde kurur, ağrısı yüzüme vurur.
Ah ne vedadır ne vebadır ne vebaldir bu!
Gitmek değil, artık dağılmak benimkisi
tozuyan aklım ve hafızamla.
Bitsin artık bu şiirler, bu kitap, bu içe dönük cihannüma
Hayalse katili bir insanın
cesedi vurmaz hiçbir kıyıya.
Adnan Özer
5 Aralık 2022 Pazartesi
Kötülüğün sıradanlaşması!
Her yanımızı kötülükler sarmışsa bile, başkalarının kötülüğünden bize bakiye, “fırsat gelince kötü olabilmek” midir?
Ölü çocukların dahi, meydanlarda ahaliye linç ettirildiği bir fenalık rejiminde, ben muhalifim diyenler herhangi birisine hangi haklı sebeplerle öfkeli olursa olsun, dillerinden gelen bir ölüye linç midir?
(Diyebilirsiniz ki… Ama henüz ölmemişti! Biz öyle sanmıştık! Çünkü her gün ölüyordu!)
Medya dili ve gazeteci-yazar kimliği, mücadele etmesi gereken nefret diline, o zehirli sarmaşığa öyle hızla ve her gün yeniden üreterek sarıldı ki…
Yıllardan beri birikmiş zehri, bu iktidar devrinin ağası, kuklası, tetikçisi, yaltakçısı, trolü haline gelenler de aldı, çoğalttı, koyulaştırdı, daha da kötüleştirip fesatlaştırdı.
Böyle bir nefret-hiddet-şiddet ikliminin ortasında, hele buna maruz kalanların bir anda o “yabancı dil”i konuşmaya durmasından daha umut kırıcı ne olabilir?
Kimi insanı, başına gelen felakete, içinde debelendiği ölüme müstahak görenin dili kendi öfkemizin dili, üslubu da olacaksa, ne büyük zaferdir onun için!
Elbette “ölenin arkasından” ille de “iyi bilirdik” demek veya demen şart değil.
Şunu anlarım;
Yazının, ifadenin göbeğinde biriysen; “Ölenin ardından” öyle bir değerlendirme yaparsın veya yazarsın ki, tanıyan tanımayan gerçekten bir albüm görür. Tek bir fotoğraf karesiyle yetinmez!
Sen de yetinmezsin, çünkü ayıp olduğunu düşünürsün zaten.
Ama onca yılın gazetecisi, televizyoncusu, yazarı isen; artık öyle “genç” filan da değilsen, ne bir insanı tek bir “tweet”e gömersin, ne de kendi değerli insanlığını!
Kabul ediyorum.
Bazı insanlar aklımızda, ruhumuzda, içimizde, kalbimizde sürekli acıtabilen izler bırakabilir.
Kabul ediyorum.
Onlar hakkındaki tek hissiyatımız o an öfke veya nefret olabilir.
Kabul ediyorum.
“Okkalı tek yumruk hakkı” gibi işleyen ve ne kadar iyi vurursan o kadar ses getirdiğini düşündürüp “tatmin eden” Twitter, esasında herkesi biraz trolleştirebilir.
Ama siz, mesela Cüneyt iseniz, Ece iseniz, muhakemenizle bunu hiç yapmayabilirsiniz!
Çünkü başkalarının acısını hissetmeyi; her ölümün etrafında, zaten nefretle ananlar dışında acı çekenlerin de varlığının bulunabileceğini; “su testisi su yolunda kırıldı” demenin koyu kötülüğünü; “oh oldular”ın kesif çamurluğunu, düşene tekme meselesini; soğuk yenen intikamın değil, sıcak ve anında eleştirinin kıymetini, “ötekiler gibi olmamak”ın mana ve ehemmiyetini herhalde çoktan bilirsiniz.
“Kötülüğün sıradanlaşması” zaten sıradanı da kötüleştiriyor…
En acısı, “sıradan olmayan”ı da kötüleştirebilmesi.
Damarlarımızın sertleşmesi, kalbimizin katılaşması, dilimizin zehirlenmesi.
İktidarın, devletin ve hempalarının nihayetinde bulanıp kaldığı nefret pası, hiddet kiri, muhtemelen herkesin alfabesini de bozuyor.
İfade, eleştiri, anma, hatırlatma üslubumuz yörüngesini şaşırıyor…
Kelime haznemiz, duygu yığınağımız, akıl sığınağımız tahrip oluyor.
Oysa tam tersine…
İnadına ve ısrarla…
Başka bir dilin insanı olabilmek muhalifliktir.
Çok elzem ve hayati olan en sert halinde dahi!
Kötülüğün sisinden, kötülüğün feneriyle çıkılmaz!
Umur Talu, 20 Temmuz 2022, Gazete Duvar
3 Aralık 2022 Cumartesi
Çağımızda Her Aşk
2 Aralık 2022 Cuma
Yaralı Şiir
Şiirim yaralıdır
Çünkü yaralıdır yurdum.
Kınalı kuzularım
-Kızlarım
Oğullarım-
Yaralıdır.
Denizlerim kurudu
Gemilerim battı
Tayfalarım yaralıdır.
Uzun yol yorgunuyum
Söz verdim /
Dönüp bakamam geriye
Çocukluğum yaralıdır.
Genç ölülerin yaşamından çaldık
Düşenlerin ömrü eklendi ömrümüze
Ölenler niye öldü?
Biz niye hayattayız?
Sorularım yaralıdır.
Köprüleri attım
Gemileri yaktım
Atları vurdum
Gençliğim, umudum yaralıdır.
Karanlık bir kuyudayım
Kovam boş /
Su çekmiyor çıkrığım
Yaralı bir ömrün ortasında
Kanıyor şiirim ve yurdum.
Atilla Aşut, Aralık 1998
1 Aralık 2022 Perşembe
Siyah Beyaz Düştü Sevdalar / Mehmet Ali Canikli
Geçmiş düşlerimize akar. Orada göllenir; yeniden şekillenir. Hatırladığımız ve nasıl yoğurduğumuz kadardır. Gerçek hep bugündür o yüzden... Yaşanırken her şeyin bugünde olması gibi hakikat bu gündür. Yarın hiç gelmez; bir beklentidir, umuttur.
Ummak, eylemsiz beklentiden ibaret kaldıkça; alınan darbeler, örselenmeler, yaralanmalar, düş kırıkları, kaçışlar, kapanmalar artar. Acınasıdır...
Acı, olumsuzun habercisidir; sinyaldir. Yoksunluğunuzu yüze vurur... Çare bulur veya kabullenir; unutmaya çalışırsınız. Hatırlamak tedbirdir. Korkuyu davet ederken sizi canlandırır...
Korku insana mahsustur... Devedikeni korkmaz. Hayvansal tepki ise korku değil salt eylem seçeneklerinden biridir, güdüktür. İnsanın korkuya dair bilinçsel derinlikleri vardır; doğru okumak gerekir. İlk belleğe yerleşen şeydir korku! Önce korkuyu öğrenir/öğretiriz ve sevgi peşinden gelir... Korku ve sevmek tek yumurta ikizidirler; yaşamın dinamizmi, karşıtlıkların çatışmasıdır. Temel iradenin yakıtıdır onlar; ayrı düşemezler.
Mehmet Ali Canikli
Siyah Beyaz Düştü Sevdalar, Roman, 2022
https://www.nadirkitap.com/siyah-beyaz-dustu-sevdalar-mehmet-ali-canikli-kitap29967104.html
28 Kasım 2022 Pazartesi
Kar
-Esin’e-
Akşam çok
uzun süreden sonra gelmişti. Aynı akşamın gecesi çok derin, karanlık,
olağanüstü karanlık oldu. Bir ara ağaçlar altında yürüdüğümüzü hatırlıyorum.
Sonra suya atladılar yanımdakiler. Belki ben bunun için döndüm eve. Bilmiyorum.
hatırlamıyorum. Evde her gün üzerinde oturduğum bir koltuk var. Camdan düzensiz
bir duvar, bir ayva ağacı, toprak birikintileri ve kurumuş otlara bakıyorum.
Gece bile olsa görür gibiyim onları. Çünkü bu evi ve bahçesini çok iyi
tanıyorum.
İçeri
girdiğimde kapkaranlık her yan. Gözlerim alışsın diye sokak kapısına dayanıp
bekliyorum. Alışmıyor gözlerim. Hiç bir şeyi seçmek imkansız. Her şey imkansız.
Ellerimle eşyaları bulmaya çalışıyorum.
Yok hiç
bir şey.
Birden
salonda bir mum parlıyor. Ve hiç bir aydınlık vermiyor bu mum. Salona doğru bir
adım atıyorum. Ve kafamı çevirdiğim her yanda ışık vermeyen, parlak mumların
ufak alevlerini görüyorum. Yer birden sallanmaya başlıyor. Mumlar, ev, ben
sallanarak dönüyoruz. Bu sallantı arasında birden bir fare beliriyor. Ben çok
korkarım farelerden. Çocukluğumdan beri. (Birden bu geliyor aklıma.) Fare
kafasını kaldırmış hareketsiz sıçramakta.
Kafasının
iki yanında siyah gözleri var. (Birden bunun eskiden, çocukluğumda görmüş
olduğum farelerden çok başka olduğu geçiyor aklımdan.) Bu grilikte, kafasından
büyük gözlü fare görmemiştim hiç. Ve ben bunu düşünürken gözümü oynattığım her
yer farelerle doluyor. Sayısız yanan mumlar ve her yanda sayısız siyah gözlü
gri fareler. Ve ben bunların arasında sallanarak dönmekteyim. Çok korkuyorum.
Arkamda bir kapı olduğunu hatırlıyorum. Hemen geri dönüyorum. Açıp kapıyı
sokağa çıkacağım. Tam o anda kapının ortasında durmakta olan, görülmemiş
irilikte, benim başım kadar büyüklükte kara gözlü bir fare, göğsüme sıçramaz
mı? Üstelik pençelerini geçiriyor göğsüme ve ben onu çözmeye çalıştıkça, o daha
derin gömülüyor içime.
Bağırıyordum.
İki elim de göğsümdeydi. Sanki bir şeyi söküp atmak istiyordum göğsümden. Gün
yeni yeni doğmaktaydı. Yeniden uyumaktan korktum.
Taşradaki
evimiz bir yokuşun üzerindeydi. Alabildiğine büyük bir holün her dört köşesinde
gene çok büyük odalar vardı. Biz kış aylarında bu odalardan birine çekilirdik.
Ancak orası ısınırdı. Ama uykum gelince, annem beni, kışın içinde yaşadığımız
bu odanın tam karşısındaki odaya gönderirdi. Sıcak ve havasız odadan çıkınca,
soğuk, korkutucu, karanlık bir büyüklükte gelirdi hol bana.
Karşı
odaya girer girmez, yatağın altına bakar, sonra içine girer, yorganı başıma
çekip gömülürdüm. İşte o zaman korkmaya, terlemeye başlardım.
Düşündüğümü
hatırlamıyorum. Oysa o büyük evin içinde her birimizin uykularının ne büyük bir
yalnızlıkta geçtiğini biliyorum. Ninem ölüm döşeğinde uzun süre yattı. Yatağı
benimkinin tam karşısındaydı. Ben büyüyordum. O ölüyordu. O zamanlar, yatınca,
onun ne zaman öleceğini düşünürdüm. Doğrusu istiyordum ölmesini. Ölmesi gerekiyordu.
Eriyordu çünkü bedeni. Ufalmıştı. Derileri kemiklerinden sarkıyordu. Sabahları
uyanır uyanmaz onun koynuna girerdim. Sanırım bu, onun ölüm hastalığından daha
evveldi. Çoktan uyanmış ve yuvarlak gözlüklerini takmış bulurdum onu.
Gözlüklerinin altından iki yanağa yaşlar sızardı.
Ağlıyor
musun? derdim.
Hayır,
gözlerim sulanıyor, derdi.
Ama onlar
gözyaşlarına çok alışmış da, ondan, derdim. Bu büyük evde, sabah insanın
ağlatabileceğini düşünmüştüm. Ve gece yatmadan önceki korku. Bir gün holün
karanlık bir girintisinde olan mutfağa girdiğimde, (daha kapıdayken) ninemi
karnını açmış, karnına bir bıçak dayamış, -beklerken- gördüm. Ben de kapı
eşiğinde bekledim bir süre. O ise hareketsiz durmaktaydı. Eli bile
titremiyordu. Hiç bir şey yapmıyordu. Ben de bir şey yapmıyordum. Beni
görmüyordu. Ben onu görüyordum.
Mutfağa
ben niçin gelmiştim? Unuttum. Sonra yanına gittim.
Napıyorsun?
dedim.
Kendimi
öldürüyorum, dedi.
Hiç bir
şey anlamadım. Bıçağı elinden alıp, almadığımı hatırlamıyorum.
Ama o
öldürmedi kendini. Bunu biliyorum. Bir gün gene evden kaçmıştı. Bu daha önce
oturduğumuz kentten yazları çıktığımız yayladaydı. Orada bir göl ve evimizin
önünde bir elma bahçesi vardı. Bütün gün ağaçlara çıkar, elma yerdik. Akşamları
da annem önüne bir sepet alır, elmaları teker teker yedirirdi. Hepimiz elmadan
usanmıştık. Orada ninem evden kaçtı. Onu aramaya çıktık. Ben yalnız çıktım. Ve
onu uzakta, büyük at kestanesi ağacının yakınında bir çukurda buldum. Başına
eşarbını bağlamıştı. Yuvarlak gözlükleri gözündeydi. Bana bakıyor, beni
görmüyor. Benimle konuşmuyordu. İncecik yüzü sararmıştı. Korkarak yanına
sokuldum. Hayır korkmadım. Onu bulduğuma sevindim. Gerçekten bulamayacağım
yerlere gitti sanmıştım. Çukurda böyle duruşu şaşırttı beni.
Niçin
çukura girdin? dedim.
Kendimi
kaybedeceğim, taa şu dağların ardına gideceğim, derken, bana gerideki
Bozdağları gösterdi. Kendini dağlarda dolaşarak kaybetmenin ne olduğunu hiç
anlamadım. Eve birlikte dönüp dönmediğimizi hatırlamıyorum. Ama onun ölümünü
çok iyi biliyorum. Yatırdığımız hastanede onu ameliyat etmek istediler. Buna
karşı diretti. (Kimden duydum bunu? O zamanlar çok küçük olduğum için,
almazlardı beni hastaneye.)
O öldü.
Hiç bir şey anlamadım onun ölümünden. Korkmadım da. Yalnız bir evin yüksek
katından caddeye bakarken, aşağıda giden cenaze arabasında onun götürüldüğünü
biliyordum. Bir kadın beni oyuncaklarla oynamaya zorluyordu. Sanki şimdi bir
başkasının ölümünden bir şey anlıyor muyum?
Kendi
ölümümden?
Bir yıl
annemle yalnız kaldık taşrada. O zaman birlikte yatıyorduk. Uzun süre karlarla
kaplı kalıyordu kent. Ve biz o koca evde, birlikte uyuduğumuz uykuda ne değin
yalnızdık. Ölümümü anlamadan büyüdüm. Bir gün yüksek bir evin balkonunda tek
kolumla asılı kaldım. Vücudum caddeye sarkıyordu. Kalabalık ve bomboştu cadde.
Aşağıda ninemin cenaze arabası gidiyordu. Gözlerimi aşağıya yöneltmekten
korkuyordum. Tek elimle balkonun içine geçmek için gösterdiğim her çaba,
caddenin derinliğine düşmem için bir tehlike oluyor. Ne içeri girebiliyorum ne
de caddeye düşüyorum. Bu bir düş mü? Boşluğa sallanırken bunun bir düş olduğunu
düşünüyor muyum? Bunun bir düş olup olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum. Oysa
bu düşten uyanıp uyanmadığımı hatırlamıyorum. Bilmiyorum. Annemle birlikte
yatıyoruz. Sabaha karşı kapıyı çalarak uyandırıyorlar bizi. Okulun hademesi
gelmiş. Ağlayarak kendisi ile gelmemizi istiyor bizden.
Henüz
yüksek karlar arasından geçmemiş kimse.
Onlar
önden gidiyorlar.
Ben
arkadan.
Kar
onların dizlerine geliyor.
Benim
omzuma.
O kadın
nereye götürüyor bizi?
Eve
döndüğümüzde annem gene üzgün. Ve ben gene bir şey anlamıyorum. Annem benim
camdan düştüğümü bağırıyor ve ben onun sesini duyarak düşünüyorum.
Uyandığımda
kendimi annemin koynunda mı bulacağım?
Yoksa
bambaşka bir boşlukta mı?
Tezer
Özlü, 1966
Kaynak: www.siirakademisi.com
27 Kasım 2022 Pazar
Osiris'in Maskeleri
1. Bazı tarihsel filmlerin sonuna polemiklerden, tazminat davalarından vs. kaçınmak için kısa bir not eklenir: “Bu filmde anlatılan bütün olaylarla kişiler kurgusaldır.” Benim dipnotuma şöyle olabilir:’’ Bu kitapta anlatılan bütün kişiler kurgusaldır. Yalnızca Taş Bina gerçektir… ”Yalnızca cehennem gerçektir.”
Aslı Erdoğan , 13.02.2019
https://www.aslierdogan.com/ sitesinden alıntılanmıştır.








