7 Mayıs 2026 Perşembe

Zulme Direnmektir Hayat

On beşine bastımı
dudaklarında bir türkü
elinde bayrak
kavga sokaktaki oyuna benzer artık
çocukluğu
benzemez
çocukluğa

Deniz okşayabilir mi
sarışın bir dağın
rüzgârlı saçlarını
uzanarak yelesine hayatın
tutuklayabilir mi zindanlar
onun
vuruşkan sevdasını

Açar da acının rüzgârına
hüznün solgun yelkenini
ne zindan karanlığı
ne zulüm
ne işkence
indiremez dudaklarındaki gülümsemenin bayrağını

Ahmet Telli



Azot Döngüsü

Ben evet ölmüştüm
Yirmi iki gün saymıştım yerin altında
Altın çağında gençliğimin
Suların damlalarındaki yabancılaşmaya
Havanın kimyasını hayallerime katınca
Ama ölmüştüm dedim ya
Yok halimi hayal etmeyi sevdim
Kargalar kurgulara sığmıyor
yavrular acıkınca
Doğanın dengesi bozuluyor
Besin zincirinden insan çıkınca
Et kolay erimiyor yerin altında
Tuz yataklarına yakınsa
Ortam balçıksa mesela
Doğaüstüne inanmıyorum
Azot döngüsünün sertliği çarpıyor beni
Bir yeryüzü var yüzümü dayadığım
Suların aynasından başka
yere bakmadığım

Elif Sofya  (1965, İstanbul - 5 Mayıs 2026)



5 Mayıs 2026 Salı

Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır

Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır
Bugün posta günü canım sıkılır

Ellerin mektubu gelmiş okunur
Benim yüreğime hançer sokulur

Şu karşıki dağda bir top kar idim
Yağmur yağdı ılgıt ılgıt eridim

Evvel yarin sevgilisi ben idim
Şimdi uzaklardan bakan el oldum

Yöre: Orta Anadolu 
Kaynak kişi: Sırrı Sarısözen 
Derleyen ve notaya alan: Muzaffer Sarısözen

Kardeşin Duymaz

Susarlar sesini boğmak isterler
Yarımdır kırıktır sırça yüreğin
Çığlık çığlığa yarı geceler
Kardeşin duymaz eloğlu duyar

Çoğalır engeller yürür gidersin
Yüreğin taşıyıp götürür seni
Nice selden sonra kumdan öteye
Kardeşin duymaz eloğlu duyar

Yıkılma bunları gördüğün zaman
Umudu kesip de incinme sakın
Aç yüreğini bir merhabaya
Kardeşin duymaz eloğlu duyar

Zülfü Livaneli

Günlerimiz isimli albümünden

4 Mayıs 2026 Pazartesi

"Düşüş"

    "(...) Tüm erdemlerimin ön yüzünün böylece daha az etkileyici bir arka
yüzü de vardı. Şurası doğru ki, bir başka anlamda, kusurlarım lehime
dönüyordu. Yaşamımın hatalı tarafını gizleme zorunda bulunuşum,
bana örneğin, erdem havasıyla karıştırılan soğuk bir hava veriyor,
ilgisizliğim sevilmeme yarıyor, bencilliğim cömertliklerimde en üst
noktasına ulaşıyordu. Bu kadar yeter: Fazla simetri kanıtlama
yapmama zarar verir. Ama katılaşıyordum hani, oysa bana bir kadeh
içki ya da bir kadın sunulmasına hiçbir zaman karşı koyamamışımdır!
Aktif, enerjik sayılıyordum, oysa krallığım yataktı benim.
Dürüstlüğümü haykırıyordum, ama sanırım, sevdiğim kimselerden bir
teki yoktur ki, sonunda ona ihanet etmemiş olayım. Tabii, ihanetlerim
bağlılığıma engel olmuyordu, uyuşukluğumla epey büyük bir iş
başarıyordum; aldığım zevk sayesinde insan kardeşlerime yardım
etmekten asla geri durmamıştım. Ama bu apaçık gerçekleri kendime
ne kadar tekrarlasam da, bundan yalnızca yüzeysel avunmalar
çıkarıyordum. Bazı sabahlar, davamın ilk soruşturmasını sonuna kadar
götürüyor ve özellikle küçümseme işinde harika olduğum sonucuna
varıyordum. En sık yardım ettiğim kişiler en küçümsediklerimdi.
Kibarlıkla, heyecan dolu bir dayanışma ile her gün bütün körlerin
suratına tükürüyordum.
    İçtenlikle buna bir mazeret bulabilir misiniz? Bir mazeret var, ama
öyle zavallı ki, onu değerlendirmeyi düşünemem. Her ne olursa olsun,
durum şu: Ben insan işlerinin ciddi olduğuna hiçbir zaman
derinlemesine inanamamışımdır. Ciddiyet, eğer gördüğüm ve bana
yalnızca eğlenceli ya da sıkıcı bir oyun gibi görünen bütün bu işlerde
değilse, neredeydi, bu konuda hiçbir şey bilmiyordum. Gerçekten de
öyle çabalar ve kanılar var ki hiç anlamam. Para için ölen ve bir
“mevki” yitirdikleri için umutsuzlanan ya da ailelerinin mutluluğu için
büyük tavırlarla kendilerini feda eden o tuhaf yaratıklara şaşkın ve
biraz kuşkulu bir gözle bakıyordum hep. Sigaradan vazgeçmeyi
kafasına koyup irade gücüyle bunu başaran o dostu daha iyi
anlıyordum. Bir sabah bu adam gazeteyi açar, ilk hidrojen bombasının
patladığı haberini okur, bunun harika etkilerini öğrenir ve hemen bir
tütüncü dükkânına girer. (...)"

Albert Camus, Düşüş, Can Yayınları, 1997, S.49

Çeviri: Hüseyin Demirhan



Pınar Başından Bulanır

Pınar başından bulanır (Canım oy)
İner ovayı dolanır (Canım oy)
Sende çok hâller bulunur (Canım oy)

Dağlar duman olur
Çayır çimen olur
Ben yâri görmesem
Hâlim yaman olur (Yâr yâr)

Hiç ovaya inmedin mi? (Canım oy)
Aşk oduna yanmadın mı? (Canım oy)
Can yakmadan doymadın mı? (Canım oy)

Yaz görmemiş kışa benzer (Canım oy)
Dert görmemiş başa benzer (Canım oy)
Çok içmiş serhoşa benzer (Canım oy)

Dağlar duman olur
Çayır çimen olur
Ben yâri görmesem
Hâlim yaman olur (Yâr yâr)

Kaynak Kişi: Seyfettin Sığmaz, Türkü, Erzurum Yöresi

"Yüzbinler söyler bir ağızdan"

Bu plak radyolarınızda çalmaz. Televizyonda da izleyemezsiniz. Ancak bir yürüyüşte yüzbinler söyler bir ağızdan. Cem Karaca'nın 1 Mayıs plağına düştüğü bu not, aslında 1 Mayıs Marşı'nın bütün hikâyesini özetler. Hikâyesi doğrudan meydanda başlamaz. Bir tiyatro sahnesinde başlar. 1970'lerin ortasında Ankara Sanat Tiyatrosu, Maksim Gorki'nin Bertolt Brecht tarafından uyarlanan "Ana"yı sahneler. Oyunun yönetmeni Rutkay Aziz'dir. Oyunda küçük ama belirleyici bir sahne notu vardır: "İşçiler bir marş söyleyerek içeri girer." Sarper Özsan bu sahne ihtiyacından yola çıkarak 1 Mayıs Marşı'nı yazar. Sözünü de müziğini de kendisi oluşturur. Yani bugün meydanlarda duyulan bu marş, başlangıçta bir tiyatro müziğidir. Ancak şarkının kaderi sahnede kalmaz. "Ana" oyunu 8 Ocak 1975'te sahnelenir, fakat 22 Nisan 1975'te Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yasaklanır. Tiyatro durdurulur, sahne susturulur. Oyun sahneden kalkar ama marş sahneden taşar. Önce oyunu izleyenlerin hafızasında kalır. Sonra koroların sesinde çoğalır. Turnelerle farklı şehirlere gider. Toplantılara, yürüyüşlere, meydanlara yerleşir. Artık yalnızca bir oyunun parçası değildir; kollektif olarak söylenen bir şeye dönüşür. 1977 bu hikâyede bir kırılma noktasıdır. Cem Karaca 1 Mayıs Marşı'nı Ruhi Su ve Dostlar Korosu'ndan duyar. Daha sonra Sarper Özsan'la bağlantı kurar ve marşı plağa okur. Plağın bir yüzünde 1 Mayıs Marşı, diğer yüzünde yine "Ana" oyunundan "Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Selini" yer alır. Marş, dinlenen bir şey olmaktan çıkar, birlikte söylenen birşeye dönüşür. Aynı yıl, 1977 1 Mayıs'ında Taksim Meydanı'nda yaşanan ve tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak geçen olay, bu marşın anlamını değiştirir. Artık yalnızca bir işçi bayramı marşı değildir; kayıpların, bastırılan seslerin ve toplumsal hafızanın bir parçasıdır. 1980 darbesinden sonra 1 Mayıs kutlamaları yasaklanır. Meydanlar kapanır. Ama marş kaybolmaz. Kasetlerde, korolarda, küçük toplantılarda, yürüyüşlerde yaşamaya devam eder. Ve bugün hâlâ bu marş söylendiğinde, sadece geçmiş konuşmaz. Mavi yakalılar yıllardır süren hak mücadelesini sürdürür. Ve beyaz yakalılar, kendilerini işçi olarak yeniden tanımlamaya başlar. Yani bu marş yalnızca 1970'lerin bir ürünü değildir. Her söylendiğinde yeniden bugüne yazılır. Bu yüzden 1 Mayıs Marşı'nı yalnızca bir şarkı olarak anlatmak eksik kalır. Bu, bir tiyatro sahnesinden çıkıp yasakla karşılaşan, meydanlarda çoğalan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir ortak sesin hikâyesidir. Belki de asıl soru hâlâ aynı: Bir şarkıyı marş yapan şey, yazıldığı yer midir; yoksa yıllar boyunca kimlerin, nerede, nasıl ve ne pahasına söylediği mi?

Gökdelen

    “Ama şimdi yaklaşım değişti, hükümete ters düşen kişilerin varını yoğunu ellerinden alıp kendilerini içeri atıyorlar,” dedi. Ancak en ilginç sözlerini arabaya binmek üzereyken, birden geriye dönüp gözlerini yardımcısı Sabri Serin'in gözlerine dikerek söyledi: “Her şeyi özelleştirdiklerine göre, yargıyı da özelleştirseler bari, bundan daha iyi olur, daha kötü olmaz.”
    17 Şubat 2073 sabahı başlayan Gökdelen’in kahramanı, Türkiye’nin en önemli, en ünlü avukatlarından biridir. Can Tezcan İstanbul’u yalnızca gökdelenlerden oluşan, New York’a benzeyen ama daha da güzel ve modern bir kente dönüştürmek isteyen zengin müşterisi Temel Diker’in yasal sorunlarını çözmek için bir tasarı ortaya atar: Yargının özelleştirilmesini sağlayacaktır.
    Gökdelen, Cihangir’e dikilmiş gökdelenler arasında kalmış son bahçeli evden yok edilmiş kedilere, dağda bayırda aç açık dolaşmak zorunda bırakılmış sefalet içindeki yılkı adamlarından adına mekik dedikleri tek kişilik uçaklarından inmeyen zenginlere, hiç değişmeyen çıkarcı politikacılardan onların destekçisi medyaya kadar aslında modern zamanlarda yaşadığımız çürümeyi anlatan, sürprizlerle dolu bir roman, coğrafyamıza ait bir distopya.

Tahsin Yücel, Gökdelen, Can Yayınları, Roman, 2006




3 Mayıs 2026 Pazar

Bir Film: Kefernahum

Dostoyevski bir kahramanı aracılığıyla "Bir kentin mutluluğu her gün küçük bir çocuğa işkence yapılmasına bağlı olsaydı, kent halkı ne yapardı?" diye sorar biz okurlarına. Tabii ki biz 'sayın okurları' da bir anlık duraksamadan sonra hemen yapıştırırız cevabımızı: "Çoğunluğun mutluluğu için bir çocuğa sırt çeviremeyiz."

Bir romanın satırları arasından vicdanımıza yöneltilmiş bu soruyu olması gerektiği gibi cevaplamanın bir an için saadetini duyarız. Yanımıza mendil satmak için yaklaşan ya da ebeveynleriyle kaldırımın üzerinde dilenmek zorunda kalan diğer çocukları ise içimizde bir sızıyla arkamızda bırakarak yolumuza devam ederiz. Uzun bir zamandır, hepimiz, bizi darmadağın eden bu manzarayı o kadar sık gördük ki sanki bu insanlık dışı durumu kanıksadık. Bu nedenle bugün üzerine anlaştığımız yalanların en çirkini olan "Çocuklarımız her şeyden kıymetli." hakkında bir kez daha Kefernahum vesilesiyle konuşalım ve kanıksamaya başladığımız bu durumla yeniden yüzleşelim istedim. 

Kefernahum, Ortadoğu'da yaşanan savaşlardan kaynaklanan mülteci sorununu ve bu sorun nedeniyle artan çocuk hakları ihlallerini tüm çıplaklığıyla anlatan bir film. Filmin yönetmeni ve senaristi Nadine Labaki. 27. Uluslararası Film Festivali'nde (2008) ilk uzun metraj filmi 'Sukkar Bannat'ın açılış filmi olarak gösterilmesiyle ülkemizde tanınan Labaki, yıllar içinde katıldığı festivaller aracılığıyla Dünya çapında da üne kavuştu. Bu film Labaki'nin dördüncü uzun metraj filmi. Birçok festivalden ödülle dönen bu yapım Cannes Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü’ne değer görüldü. Ayrıca Lübnan'ı “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Oscar adayı olarak temsil etme başarısını yakaladı.

BİR ŞİKÂYETİ VAR

Filmin açılış sekansında küçük bir erkek çocuğunu iç çamaşırlarıyla bitkin bir halde ayakta dururken görüyoruz. Doktorun muayenesinden sonra tahminen on iki, on üç yaşlarında olduğunu öğreniyoruz ama adını bilmiyoruz. Bunu takip eden sahnede ise kameraya bir grup mülteci kadın yansıyor. Güvelik güçleri tarafından yapıldığını tahmin ettiğimiz bir kimlik tespiti sırasında kameranın belli belirsiz işaretiyle Etiyopyalı Tigest Ailo ile tanışıyoruz. 

İsimlerini bile doğru düzgün bilmediğimiz ama 'suçlu' olduklarını anladığımız bu iki insanın hikayesini anlatmak için yönetmen bizi bir mahkeme salonuna götürüyor ve bize önce hikayenin sonunu söylüyor. Duruşmanın başlamasıyla biz, Zain (Al Hajj) ve Zain'in ailesiyle tanışıyoruz. Yönetmenin neden hikayeyi sonundan yani mahkeme salonunda anlatmaya başladığını hakimin Zain'e yönelttiği sorular sonucu Zain'in ağzından dökülen şu sözlerle anlıyoruz:

"Anne ve babamdan şikayetçiyim. Beni dünyaya getirdikleri için…"

Labaki film açılışını takip eden ilk sahne olan mahkeme sahnesinde Zain'in avukatı rolünde karşımıza çıkıyor. Bundan sonra yönetmen, tüm film boyunca Zain ve Tigest'in nezdinde isimsiz bırakılan kadın, çocuk tüm mültecilerin hikayesini anlatmak için kamerasını bir avukat gibi kullanıyor. Anne ve babasının aracılığıyla Zain'e bu kaderi reva gören herkesi sanık sandalyesine oturtuyor ve tekrar tekrar soruyor: "Bir kentin mutluluğu her gün küçük bir çocuğa işkence yapılmasına bağlı olsaydı, kent halkı ne yapardı?"

Yönetmen bu hikayeyi anlatmak için filmin odağına Zain’i, Tigest’i ve onun 'kimliksiz' bebeğini koyarak bize bildiğimiz başka bir gerçeği, savaşın erkek egemen zihniyetin en canavarca icadı olduğunu ve bunun en büyük kurbanlarının tarihin her döneminde kadınlar ve çocuklar olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Ardından kamerasıyla 'kentin' yani dünyanın Zain’e ve onun gibilere nasıl davrandığını yer yer belgeselvari bir anlatımla çok gerçekçi biçimde yansıtıyor.

Labaki’nin bu gerçekçi atmosferi kurabilmesinde Zain ve Tigest’in üst düzey performansının büyük etkisi var. Yönetmen onların muhteşem oyunculuğunu gerçekçi mekan seçimleriyle tamamlıyor. Yeri gelmişken Zain'in ve Tigest'in gerçek yaşamlarında da birer mülteci olduklarını ve aslında kendi yaşamlarını perdeye taşıdıklarını söylemeliyim. Labaki kendisiyle yapılan bir röportajda oyuncu seçimini nasıl yaptığını anlattıktan sonra neden Zain'i seçtiğini şu çarpıcı sözlerle anlatıyor: 

"…benim için o (Zain) mucize çocuk. Kendisi Suriyeli bir mülteci. Elbette Suriye’deki savaştan kaçmış, Lübnan'a gelmiş ve son sekiz yıldır Lübnan’da çok zor koşullarda yaşıyor. Okula gitmiyor, sokaklarda büyümüş. Sokaklarda büyüdüğünüzde çok şey görürsünüz. Çok fazla şiddet görür ve çok fazla istismara maruz kalırsınız. Kendisi görmemesi gereken birçok şey görmüş. (Bu nedenle) onda çocukluğunu yitirmiş, yetişkin olmuş bir çocuğun bilgeliği vardı. Bu yüzden bu kadar iyi olabildi. Çünkü zaten bildiği bir şeyi yapıyordu."

OMELAS’TAN KEFERNAHUM’A

Yazıya Dostoyevski'den bir alıntıyla başlamıştım. Bu soru Ursula K.Le Guin'e de ilham vermiş ve bu sorudan hareketle Le Guin "Omelas'ı Bırakıp Gidenler" öyküsünü kaleme almış. Yazar, bu öyküde ütopik bir şehri anlatır bize. Bu şehir birçok açıdan muhteşemdir. Bunun yanında herkesin refah içinde yaşadığı ve bunu doyasıya birbirleriyle paylaştığı çok medeni bir yer olan Omelas'ta herkesin bildiği bir sır da vardır. Le Guin sonunda baklayı ağzından çıkarır ve bizimle herkesin bildiği bu sırrı paylaşır:

"Bir rüya şehri gibi görünen Omelas'ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda kilitli bir oda, bu odada da küçük bir çocuk vardır. Bir oğlan ya da kız çocuğudur bu. Altı yaşlarında görünür. Ama neredeyse on yaşındadır. Belki sakat doğmuştur belki korku, yetersiz beslenme ve bakımsızlık yüzünden böyle görünmektedir. Günde sadece yarım kâse lapa verilir ona. Çırılçıplak bir şekilde soğuk ve küflü taşlar üzerinde oturur. Bedeni yaralarla kaplıdır.

Omelas’ın tüm sakinleri onun orada olduğunu bilirler. Hatta belli bir yaşa geldiklerinde gidip görürler bu çocuğu. Ama kimse onu bu odadan çıkarmaya teşebbüs etmez. Hepsi onun orada tutulması gerektiğine inanır. Çünkü bu ayrıcalıklı toplumun sürekliliği ancak o çocuğun bodrumda tutulması ile mümkün olacaktır. Omelaslılar, “mutluluklarının, şehrin güzelliğinin, arkadaşlarının şefkatinin, çocuklarının sağlığının, bilginlerinin zekasının, zanaatkârlarının maharetinin hatta hasadın bolluğunun ve yumuşak havanın bile oradaki çocuğun berbat yaşamına bağlı olduğunun farkındadırlar."* 

Labaki ise filme hikayesi İncil'e dayanan ve Fransızca’da kaosu, cehennemi, kargaşayı ifade etmek için kullanılan 'Kefernahum' adını vermesinin nedenini bir röportajda şu şekilde açıklıyor: 

"Çocuk istismarı, sınırların absürtlüğü ve var olduğunuzu kanıtlamak için bir belgeye ihtiyacımızın olması. Bunların hepsini tahtaya yazdım ve tahtaya baktığımda bu 'Kefernahum' gibi dedim; “Bu cehennem ve biz de cehennemde yaşıyoruz”. Filmin adı işte böyle ortaya çıktı."

Omelas’ta tarif edilen bodrumun Kefernahum; buradaki çocuğunda Zain olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bu iki hikayenin akraba olduğunu inanıyorum. 

Hepimiz kendimiz ve çocuklarımız için yarım yamalak da olsa bir Omelas kurmaya çalışıyoruz ama biliyoruz ki bu küçük dünyanın bir yerinden Zain ve onun gibilerin yaşadığı 'Kefernahum' ayan beyan görünüyor. Belki de çocuklarımız bizim görmezlikten gelerek baş etmeye çalıştığımız Kefernahum'u görecek ve Omelas'ı terk etmek isteyecek. Belki de Kefernahum, Omelas’ı terk edip gidenler sayesinde yıkılacak, bilemiyorum. Dilerim ki biz, çocuklarımız için Omelaslar inşa etmekten vazgeçip Kefernahum'u ortadan kaldırmanın yollarını ararız.

Sezer Demir

@szrdmr / @kumogretmeni 
szr3dmr@gmail.com / kumogretmeni@gmail.com

* Meltem Gürle’nin “Omelas'ı Terk Edenler” başlıklı yazısından alıntıdır. https://meltemgurle.blogspot.com/2014/12/omelas-terk-edenler.html

Bu yazı ilk kez 23.04.2019 tarihinde Eğitimpedia'da yayınlandı.

https://www.kumogretmeni.com/post/bir-film-kefernahum




1 Mayıs 2026 Cuma

Bıçak Kemikte

Eti geçti, duydun mu?
Bıçak kemikte.
Duymadınsa duy artık
behey Allah’ın kulu,
bıçak kemikte.
Duy da silkin n’olursun
bu ne biçim uyku bu.
Bıçak kemikte

Verilmemiş alınmış hep,
yük vurulmuş dağlar gibi – insanlık bu mu?
Çalıyor sömürünün imdat çanları,
kımılda da kurtar şu onurunu
bıçak kemikte.

Topraksa paylaşılmış kıyılarsa yağmalanmış,
umut hacizde,
ya bu neyin puştluğu bu
sana yokluk sana yasak sana dam
insan değil – hâşâ – bir yağmacı soyu bu,
bıçak kemikte.
 
Üretensin yaratansın yürütensin dağları,
bakma öyle kilit kilit, duvar duvar.
Yetsin artık bu susku
bıçak kemikte.
Anasın boynun bükük babasın kolun kırık
oğullar kan içinde.
Kaldır artık başını
«kalsın benim dâvam dîvana kalsın» demiş ozan.
O dîvan sensin artık
bıçak kemikte.

Hasan Hüseyin Korkmazgil




30 Nisan 2026 Perşembe

Pireli Şiir

Bu ne acayip bilmece!
Ne gündüz biter, ne gece.
Kime söyleriz derdimizi;
Ne hekim anlar, ne hoca.

Kimi işinde gücünde,
Kiminin donu yok kıçında.
Ağız var, burun var, kulak var;
Ama hepsi başka biçimde.

Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;
Kimi kâtip olur, yazı yazar;
Kimi sokaklarda dilenir.

Kimi kılıç takar böğrüne;
Kimi uyar dünya seyrine:
Karı hesabına geceleri,
Gündüzleri baba hayrına.

Bu düzen böyle mi gidecek?
Pireler filleri yutacak;
Yedi nüfuslu haneye
Üç buçuk tayın yetecek?

Karışık bir iş vesselâm.
Deli dolu yazar kalem.
Yazdığı da ne? Bir sürü
İpe sapa gelmez kelâm.

Orhan Veli Kanık

29 Nisan 2026 Çarşamba

Aç Ağzını Karanlık

İşim gücüm bu benim
Sorguya çekmek gerçeği
Sevginin rüzgarı ak da
Savaşın bayrağı niçin kara
Bütün suçum bu benim
Evreni kucaklamak
Çözmek kör düğümleri

Sonra bildiğiniz gibi
Gecenin içine attılar beni
Kirden pasaktan gecenin
Ta dibine yuvarlandım
Sevindiler gerisin geri
Acıya öfkeye bulandım
Aç ağzını karanlık
Dişlerini sayacağım

Eğilip aldı beni yerden
Halk anam güzel anam
Yıkadı kirimi pasımı
Ağrımı acımı silkeledi
Toz alır gibi aldı öfkemi
Sıcacık et koynunda
Yıllarca ısıttıktan sonra
Yeniden doğur beni

Giydim yeni giysilerimi
Çıktım yeni bir yola
Yeni ayaklarımla yürüdüm
Yeni gözlerimle baktım dünyaya
Günaydın dedim yeni sesimle
Başı sevda dolu bir değa

İşim gücüm bu benim
Sorguya çekmek çirkinleri
Emeğin suyu ak da
Sömürünün değirmeni niçin kara
Bütün suçum bu benim
Tahta çıkarmak güzeli
Uygarlığı halklamak

İşte sabah oldu
Yum gözlerini karanlık
Eski bir ormanda ben
Yeni bir ağaçmış gibiyim
Aç gözlerin karanlık
Tepeden tırnağa ben
Çiçek açmış gibiyim

Ali Yüce (1928 - 29 Nisan 2015)



İzleyiciler