16 Aralık 2018 Pazar

Bir Gün Ölürüm Ben


Bir gün ölürüm ben,
milad benim adımla başlar.
alnımda at koşturur kanlı çocuklar.
bilemem, nereye yağar
sokak ortasında bıraktığım yağmur,
hangi hayatı savurur içimde büyüttüğüm fırtına?
yüzümden bir kuş sürüsü havalanır,
birden bir şarkıyı susar,
kitaplarımda altını çizdiğim yerler.

Bir gün ölürüm ben,
belki bir gece treninin camına düşer başım.
dışarda bir telgraf teli çizip gider karanlığı.
içerde yolcular uyuduğumu sanır,
yalnızca bir kız, düşürdüğüm gülücükten anlar öldüğümü,
yakama bir gözyaşı iliştirir.

Bir gün ölürüm ben,
belki yığılıp kalırım bir dostun kollarında.
güz vurgunu bir çınar gibi dökülüp kalırım.
her yaprağım, kendi rüzgârından sorumlu tutulur.
ta ki uzak bir kışlada toplanma borusu çalınır.
tüfeğini yitirmiş bir asker suçluluğuyla giderim.
derin, sessiz, ışıklı bir göl gibi,
kendi kıyametimi beklerim.

Bir gün ölürüm ben,
belki bir ölüm tezgâhında terler içinde.
o anda, kar fırtınasına tutulmuştur dağ başında bir çiçek.
hiç acı duymam, çiçeğin acısını duyduğum için.
ama ölmekten korka korka ölürüm,
yaşamayı sevdiğim için...

Salih Bolat

8 Kasım 2018 Perşembe


"Şahsi fikrim şu ki bir hikâye yazıldığı zaman, hikâyenin başı ve sonu silinmeli. Çünkü biz yazarlar en büyük yalanları bu kısımlarda söyleriz." 

Anton Çehov

31 Ekim 2018 Çarşamba

Yer Değiştiren Işık

Oral Süzer' in anısına

I.

Kitap gibi okuyor ölümü
Bir andı, gördüm, diyor
Doğmuş güneş bir gözümün ucunda
Batmadan önce parlamış son kez
Bu sefer parmağımın ucunda

Hayatı bir ışık küresi
Hayatı dünyaya sığmamış keskin kahkaha
Hayatı bir merdiven uzaya

II.

Kitap gibi okuyor ölümü
Kimsesiz bir adadan yüzüyordum, diyor
Yanıp bönen düşler kasabasına
Bir tepeden ağır ağır iniyordum
Uyuyan kardeşlerin mağarasına

Hayatı ilk nefesin rüyası
Hayatı kokusunu yitirmemiş Mimoza
Hayatı yuva yapmış avuçlarına

III.

Kitap gibi okuyor ölümü
Yer değiştiren ışıktı, diyor
Yanıp söndü son nefesimi doğurduğum çadırda
Açılıp genişliyordu gökyüzü
Kucak oluyordu evren bana

Hayatı göğe açık bir oda
Hayatı ovalar dolusu güneş dallarda
Hayatı taş sektiriyor şimdi yıldız koyunda

Pelin Özer
05 Mayıs - 03 Haziran 2014, Büyükada

Fotoğraf: Nurcan Azaz,  Üsküdar, İstanbul

28 Ekim 2018 Pazar

Rüzgâr


Bu ne yeşil, ne mavi bu, ne sarı yolumuzda?
Nasıl koyup gitmeli bu denizi, bu kırları?
Uğulda, uğulda, uğulda sonbahar rüzgârı,
Bir dal kırabilir misin bakalım, gönlümüzde?
Bu şarkılar, bu hâlis sözler varken, dilimizde.


Ahmet Muhip Dıranas

8 Eylül 2018 Cumartesi

Balık Ağzı

Bu bir kılıçbalığının öyküsü
Yazılmasa da olurdu 
Ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu 
Uskumrunun arkasından gidiyorduk 
Sürünün içinde ben de vardım
 Sırtımda bir zıpkın yarası 
Mutlu olmasına mutluydum 
Nedense gitmiyordu kulağımdan 
Bir türlü o "ağ var" sesleri
 
Denizkızı girmiş düşünceme 
Ben iflah olmam 
Dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı 
Dolanınca ağa çok geçmeden küserim 
Bir çocuk bile çeker sandala beni 
Bu kadar ağır olmasam 
Beni böyle koşturan yaşama sevinci 
Kanal boyunca bir o yana bir bu yana

Siz  yok musunuz  siz derya kuzuları 
Kestim kılıcımla karanlığını dibin
Yakamoz içinde bıraktım suları 
Ah ayaz gecelerde olur ne olursa 
Sırtımda bir zıpkın yarası

Alın beni mor kuşaklı bir takaya götürün 
İri gözlerimde keder 
Kılıcımda hüzün 
Satın beni satın beni 
Rakı için

Halim Şefik Güzelson

6 Nisan 2018 Cuma

Yoksul B.B. İçin


1.
Ben Bertolt Brecht, kara ormanlardan.
Karnında getirmiş şehre anam beni.
Ama çekip gidene dek ben bu dünyadan
çıkmayacak ormanların soğuğu içimden.

2.
Asfalt şehirde evimde gibiyim.
Donanmışım son kutsal törenle:
Gazeteyle, şarapla, tütünle,
Güvensiz, aylak, ama sonu mutlu.

3.
İnsanlarla iyi aram. Durur başımda
şapkam herkesinki gibi. İnsanlara bakar
derim: “Bunlar başka türlü kokan birer hayvan.”
“Ne çıkar, derim sonra, benim onlardan ne farkım var?”

4.
Kadınlarla otururum yan yana
salıncaklı koltuğumda sabahları.
Seyrederim onları umursamadan ve derim:
“İşte karşınızda güvenilmez bir adam.”

5.
Akşamları da toplarım erkekleri.
“Bayım” deriz birbirimize hep konuşurken.
Ayaklarını dayarlar masama ve derler:
“Düzelecek işler!” Sormam: “Ne zaman?”

6.
Sabaha doğru alacakaranlıkta ıslanır çamlar,
kuşlar ötüşür, böcekler bağrışır.
Dikerim ben kadehimi şehirde tam o sıra dibine kadar,
atıp izmaritimi, dalarım tedirgin bir uykuya.

7.
Biz, uçarı kişiler,
otururuz yıkılmaz sanılan evlerde.
(Yüksek kapılarını biziz kuran Manhattan adasının.
Biziz kuran incecik antenleri,
Atlantik üstünde konuşan).

8.
Bu şehirlerden arta kalacak ne;
Sokakları dolaşan bir rüzgar kalacak.
Evleri kuranlar mutlu olurlar ama,
Onlar da bir gün bırakır evleri giderler.
Hepimiz bugün var, yarın yokuz,
ne düşünürse düşünsün bizden sonrakiler.

9.
Umarım ki, bir deprem olunca yakında,
söndürmem puromu üzüntüyle.
Ben Bertolt Brecht, kara ormanlardan,
anasının karnında gelmiş asfalt şehre.

Bertolt Brecht
Çeviri: A.Kadir (Abdülkadir Meriçboyu), Asım Bezirci

23 Ocak 2018 Salı

Gece



el ayak çekildi
gecenin gölgesine bir düş gibi uzandın
kızının üstünü örtmüştün
kolunda uyuyup kalmış karın
gölgen suya değse ıslanır şimdi

acemisin biliyorum
elin ayağına dolaşıyor günü denerken
bir gerçeğe parmak basar gibi
basamıyorsun da ölümün tetiğine
kırkyalan sözcükler kesiyor rüzgarlarını
onun için aylar var ki
zorla uyduruyorsun kendini her role
susturamasan da kafandaki o sesi

dün de bugün gibi
dün de bugün gibi

öfken de bundan
kibar şairlere gülmen de

tuhaf bir adamsın vesselam
canını sıkan bir sokağı
boyuyorsun da
kırmızıya
bir yaprak düşse dalından
altında kalıyorsun

hiçbir şeyin uymuyor kitaplara

ama gel bu sabah
karını öperek uyandır
işe mişe de gitme
kızına kahvaltıyı sen yaptır
sonra pırıl pırıl günü tak yakana
yeni bir hayatın önsözü gibi
kentin kalabalığına karışıp yürü
kimse korkmasın bakışlarından
üstün başın boydan boya gökyüzü
çocukların ellerine bulaşsın dursun

nasıl olsa
hala güzel masallara inanıyorsun

Enver Ercan

31 Ekim 2017 Salı

Severmişim Meğer


yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim 
toprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer


meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek

gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’ in kavakları
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli

yolları severmişim meğer
asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak

hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazdımdı
çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fener
belki böyle bir şey olmadı
….
çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı
ağzı acıbadem kokuyor yaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları hatırladım

severmişim meğer
gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
severmişim
yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
bir eski ölümdür benim için
Moskova’ da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek


Nâzım Hikmet Ran
19 Nisan 1962


25 Temmuz 2017 Salı

Siyah beyaz düştü

Ey uzak ülke, güzel ülke
Ey bilmediğim ülke!
Ne kendi isteğimle geldim sana
Ne de soylu bir atın sırtında
Beni, bu yiğit delikanlıyı
Gençliğin ateşi getirdi buraya
Bir de başımdaki şarap dumanları.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Fotoğraf: Nilgün Mısır

 

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Ağlayan Kaya

Ben şiirin nefer taşı
Büyük bir Amerika keşfettim ruhunuzda
Ben başarıların Kristof Kolomb’u
Ne duruyorsunuz hadi alkışlayın!

Cennete gitmek isterdim otostopla,
Cinnete kadardı tüm yollar oysa,
Tüm hayatı okşamak isterdim kedilerin şahsında
Tüm sarı, tüm kara, tüm yumuşak.
İlk sevgilimle bir kilisenin bahçesinde buluşurduk.
Bir mezarlıkta öpüştük ilk defa,
Rengarenk boncuklar saçılmıştı benden her tarafa,
Kapkaraydı ama toprak.
Binlerce ruhu taciz etmiş bir ilk aşk
Tanrım sorarım sana neye yarar?
İpek yolunda ipektim o zaman
Baharat yolunda baharat.
Aşk kırmızı atlastı,
Ten Greenwich başlangıç meridyeni
Yağmur yağardı, durmadan yağmur
Coğrafyadan da anlarım, hadi alkışlayın !
Keşke aşk şiiri yazsam
Ne güzel,
Aktarlara tarçın diye satardım
Ticareti de öğrendim bakın,
Hadi alkışlayın.

Cesaret sanırım bir çeşit esaretti,
Iskat edilmekti mirastan
Tüm malvarlığını veremli kıza bırakmak
Ananın vasiyetini çekirdek külahı olarak kullanmak
Korkuyorum ama artık
Hadi alkışlayın!
Cesaretim bir süredir gözaltında
İhzar müzekkeremi kendim yazdım
Tehlikeli sayılmam artık.
Kalbimin kalın kitabının arasında kuruttum
Onu orada
Beş parmaklı bir çınar yaprağı gibi unuttum.
Kalbim !
Şiirimin Hacer’ül esved taşı
Hadi ama baylar,
Bakın kaldıramıyorum,
Yardım edin de şunu yerine koyalım.

Hay !
Keşke susmanın muhabbet kuşu olaydım.
Ters Pinokyo olmak istiyorum Gepetto Usta
Kötülüklere boğulup
İnsanlıktan çıkmak istiyorum artık !
Kafam karışık ama
Yetişir!
Bir beyaz balinanın karnında uyumak istiyorum artık.
Camdan papuçlarım kırık..

Prens de bulamaz beni artık.
Hayata söyleyin bundan sonra gitsin
Anlamını masallarda arasın
Hay !
Ben sizin ruhunuza çiçek aşısı yapayım
da çiçekler açsın ruhunuz.
Hadi alkışlayın !
Biliyorum hala biraz safım.

Keşfettim
Küçük ruhlarınızdaki büyük Amerika’ yı
Hadi alkışlayın !
BU SİZİN BAŞARINIZ.

Didem Madak

16 Temmuz 2017 Pazar

Bütün Erkekler Ölür

Çünkü gök sıkıntıyla ağar
rüzgâr buruşur, bir yaprak düşer
ve kaçıyordur solgun mavilikte
maviler ve al geyikler.
İşte altın ve kara akıntılar:
analar, yitirilmiş resimlik
yoksulluk, o korkunç kadın.
Susun, tümünün anıldığı gündür,
kara yağmur ve ebem kuşağı
usulca bütün erkekler ölür.

Kıpırdamasın insandan gelen sesler
kamyonlar devrilir dağ yolunda.
Rehincide kalan bir gümüş saat
emanetçide unutulan bavul,
geçip giden gök taşlarıdır
havadan ve selüloit mavilikten.
Ey mermeri bozuk yalnızlık,
sanki kutsal bir avdır suskuda
ve bir yakut parıltısıdır artık.

Çünkü gök kanla ağıyordur,
soluk soluğa atan bir damar
kalbinde hırçın denizin
ve toprağın nabzında,
unutulmak gibi bir şahdamar.
Ürperir aynı rüzgârla
darağacı, çarmıh ve çiçek,
sussun yatakların fısıltısı
avuçlarda parıldayan kehribar:
ekmekli, zincirli ve başları eğik
kadınların erkekleri geçiyordur.
Ve üzgün deltası kısacık ömürlerin
bir albüm, bir şarkı, bir çocuk.

Hangi doldurulmuş hüznün yakutu
çocukluk defterlerince soluk,
ki savaş alanlarında parıldar
bütün koruluklardır ay ışığı,
ey ulaşılmayan dayanak aşklar
elleri kanatan kesici ağıt.
Hep unutuştur akılda kalan,
sıçrayan, yenilen ve ölen geyikler,
derdin eksilmediği kalem ve kağıt.
Kısa ve kesin bir sözdür erkekler,
İspanya'da "Non Pasaran",
kızaran kilise çanları
katedrallere çöken gölgelik
İtalya'da "Mamma Mia"
işte avuçların dünyayı duyduğu kayalar,
sarkık bir bıyık Meksika'da, "Viva"
Nehirler kurur, susar aşk
ve en katı sözdür erkekler
kıraç ve yoksul Anadolu'da.

Büyük ve yeniktir erkekler,
söz dinlemez serüvenci çocuk
su şırıltısında sayıklayan hasta,
ve deli bir sevgilidir sabaha kadar
bulgulu, korkunç ve utançla.
Yararsız bütün leylak ağaçları,
hiç bilmiyor erkekler
doğan ve ölen çocukların hüznünü,
çünkü daha önceden ölürler.

Çünkü gök ağıyordur kanla,
hep yenik yıldızlar vardır,
anı defteri, kum saati, savaş alanı,
bir yüz
işte o kandır.

Ey ışığını dağıtan kristal
ölümsüzlük, ele geçirilmeyen gömü,
ayışığı denizle kendini sürdürür,
işte her şey geçip gitmede,
usulca bütün erkekler ölür.

Ahmet Oktay

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Saklambaç


Bir. Duvara doğru dönüyor, kıpırdamadan duruyorum Gözlerim sımsıkı kapalı. Yüksek sesle ona kadar sayacağım. Bir oyun bu! Hiç kimse bana söylemeyecek gözlerimi ne zaman açacağımı... On dediğimde herkes bu yere gizlenmiş olacak.

İki. Ama ben karanlıktan korkarım. Yalnızlıktan da.

Üç. Hızla uzaklaşan ayak sesleri. Uçsuz bucaksız soğukluğu duvarın. Ne bakabiliyor, ne bakmamazlık edebiliyorum. Gözucuyla, kaçamak bir bakış, sağına ve soluma, dünya hep benden kaçıyor gibi. Sanki arkamda biri duruyor, gözlerimi açtığımı fark ederse soğuk, dev elleriyle örtecek onları, beni uyumaya zorlayacak.

Dört. Bu şehirde doğmamışım ben. Ama benim ülkem burası, yokuşlarla çevrili çocukluk ülkesi. Yollar yok burada, sokaklar var. Annem, babam, kardeşlerim bir de erik ağacıyla kedi var. Bir de kırmızı elbisem.

Beş. Duvarları annem anlattı bana. Derler ki ben babamdan çok anneme benzermişim. Duvarların önüne ağlamak için gelirmiş insanlar.

Altı. Ama bana soruyor duvar: Kaça kadar saymayı biliyorsun ?

Yedi. Kırmızı artık aynı kırmızı değil, kız çocuk kırmızısı değil. Kan rengi, utanç rengi, tokat rengi, çok lekeli.

Sekiz. Çabuk olup bitiyor her şey. Gözlerini bir açıyorsun, bir kapıyorsun, hep o yarı uyku halinde, bir bakıyorsun dizindeki yaralar kapanmış, bir bakıyorsun çocukların olmuş. Ben annemden ne kadar farklıysam benden o kadar farklı. Yokuşlar önce kısalıyor, sonra tekrar uzuyor. Kırmızıyı bile unutuyorsun. Sanki hep bir duvarın önünde ağlıyor, sayıyor, bekliyorsun, sen beklerken hayat uzaklaşıp gidiyor.

Dokuz On dediğimde herkes gitmiş olacak.

On.
Aslı Erdoğan

12 Temmuz 2017 Çarşamba

"Hiçbir şey hayatın hesaplanamaz olma hakkını elinden alamıyordu."


"Onca deneyim, yaşanılanlardan çıkarılan onca ders, gafil avlanmalara karşı yaşam boyunca alınan onca önlem günün birinde beklenmedik olanın tuzağına düşüveriyor, hiçbir şey hayatın hesaplanamaz olma hakkını elinden alamıyordu."

Murathan Mungan, Şairin Romanı, Metis Yayınları

11 Temmuz 2017 Salı

"Başkalarının kötülüğüyle mücadele etmek kolaydır"


"Zeki, akıllı, hırslı insanların başarısızlıklarında günün birinde mutlaka kötülüğe açılan bir kapı vardır. İyilerin işi her zaman daha kolay olmuştur. Unutmayı bilirler çünkü, üzerinden atlamayı, kayıtsız kalmayı, gerisini hayata bırakmayı, omuz silkip kendi yollarına devam etmeyi, gerektiğinde bağışlamayı... Başkalarının kötülüğüyle mücadele etmek kolaydır, asıl zor olan insanın kendi içindeki kötülükle baş etmesidir!"

Murathan Mungan, Şairin Romanı, Metis Yayınları, S.554-555

9 Temmuz 2017 Pazar

Karıma


Sofalar seninle serin
Odalar seninle ferah
Günüm sevinçle uzun
Yatağında kalktığım sabah

Elmanın yarısı sen yarısı ben
Günümüz gecemiz evimiz barkımız bir
Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir

Oktay Rifat
"Ne olursun evcilleştir beni," dedi tilki.
"Çok isterdim ama vaktim az. dostlar edinmeli, yeni şeyler tanımalıyım."
"Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin," dedi tilki. "İnsanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkânlardan. Ama dost satan dükkânlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar. Dost istiyorsan beni evcilleştir işte..."


Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens


(Çeviri: Cemal Süreya - Tomris Uyar)

3 Temmuz 2017 Pazartesi

"Başarıyı tadanlar"


"Başarıyı tadanlar günün birinde aşıp geçerlerdi onu, ömürlerini başarı düşüncesinin yapışkan ağında sinekler gibi geçirenler onu hiç tatmamış olanlardı."

Murathan Mungan, Şairin Romanı, Metis Yayınları, S.554

Fotoğraf: Nurcan Azaz

23 Haziran 2017 Cuma

Türkü

Bir sürü çiçek ama saydırmaya kalkma
Ayrı ayrı kadınlardan koparılmış
Kadınlardan ya hem de bilsen nerelerinden
Kahin-klin kahin-klin
Ben ne kadar öbür çiçekleri denesem
Seninki gül oluyor aralarında

Bir sürü güvercin havalan. Saçların
Bunlar tıpkı senin sevilmedeki saçların
Kanatlarımdan bellidir yeni açılmış sokaklarda
Gülüm-mera gülüm-mera
Bir güvercin akıntısında kesin güvercinler
Uçsuz bucaksız bana bakıyorsun

Bir sürü Süleyman Vagon-Blö'de
İçlerinden biri Vagon-Blö'de
En fazla kibarı en fazla penceresi olan
Çal-para çal-para
Açlığa saygısından olacak
Beni görünce şapkasını çıkarıyor.

Cemal Süreya

Fotoğraf: Nurcan Azaz 


Bir Adın Kalmalı Geriye


Bir adın kalmalı geriye
Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
Aynaların ardında sır
Yalnızlığın peşinde kuvvet
Evet nihayet
Bir adın kalmalı geriye
Bir de o kahreden gurbet

Sen say ki
Ben hiç ağlamadım
Hiç ateşe tutmadım yüreğimi
Geceleri, koynuma almadım ihaneti
Ve say ki
Bütün şiirler gözlerini
Bütün şarkılar saçlarını söylemedi
Hele nihavent
Hele buselik hiç geçmedi fikrimden
Ve hiç gitmedi
Bir topak kan gibi adın
İçimin nehirlerinden
Evet yangın
Evet salaş yalvarmanın korkusunda talan
Evet kaybetmenin o zehirli buğusu
Evet nisyan
Evet kahrolmuş sayfaların arasında adın
Sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı
Bu sevda biraz nadan
Biraz da hıçkırık tadı
Pencere önü menekşelerinde her akşam

Dağlar sonra oynadı yerinden
Ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
Sen say ki
Yerin dibine geçti
Geçmeyesi sevdam
Ve ben seni sevdiğim zaman
Bu şehre yağmurlar yağdı
Yani ben seni sevdiğim zaman
Ayrılık kurşun kadar ağır
Gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın
Yine de bir adın kalmalı geriye
Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
Aynaların ardında sır
Yalnızlığın peşinde kuvvet
Evet nihayet
Bir adın kalmalı geriye
Bir de o kahreden gurbet
Beni affet


Şair Bilinmiyor

Fotoğraf: Nurcan Azaz

8 Şubat 2017 Çarşamba

Bir Soru İşareti

Bir kekik kokusu tüter sabahın seherinde
Denizde bir balık kayar, bir yıldız solar gökte
Ve sabah türkü gibi yayılır
Salyangozların izleri uzar toprakta
Otların arasında gider kaybolur
Bir salyangoz kadar olamadım, der şair
Ayak izlerimi tutmayan topraklarda yürüdüm
Unutmasını bilen kadınları sevdim
Trenle geceyarısı geçilen kentleri..
Şimdi bir soru işareti gibi kaldım şu dünyada.
Dokunup yaprakların üstüne düşmüş çiylere
Uzanıp gölgesine bir portakal ağacının
Kulak vererek cırcırböceklerinin sesine
Bu şiiri uyku haliyle yazdım
Akdeniz bir çaydanlık gibi fokurduyordu az ötede
Biraz sonra kalkıp yüzümü yıkarım artık
Sonra bir kitap okurum, ya da çiçekleri sularım.

Ahmet Erhan

15 Ocak 2017 Pazar

Avara

anımsıyor musun ?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimselere bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz Amerika vardı
herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika'sını arardı

kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dünyanın bütün limanları
önümüzde sessizce uzardı

BİTERDİ PLAK. DİSK BOŞA DÖNERDİ.
DÜŞLERİMİZ ÇARPIP GERİ DÖNEN SULARDI ŞİMDİ
BÖYLE ZAMANLARDA İLK SÖZÜ SÖYLEMEKTEN
KAÇINIRDI HERKES
SONRA BİRİ USULCA KALKAR, HERKESE ÇAY KOYARDI
ANIMSIYOR MUSUN?

Vahşi, siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdırdığımız düşlerimiz kadar
aşık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi, herşey kanatır, herşey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyumayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun maceralar umar
apansız yolculuklara çıkardık
uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar, sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencereler, kepengi örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?
ahh o gece yolculukları
bir başka kente, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz
kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terkedenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika'ya
kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
herşey o eski rüyada kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki, sen anımsıyor musun ?

Murathan Mungan


9 Ocak 2017 Pazartesi

Ulmlu Terzi

Piskopos, uçabilirim, 
dedi terzi piskoposa. 
Bir uçayım da gör! 
Ve bir çift şeyle, 
kanada benzer, 
tırmandı kilisenin koca çatısına. 

Piskopos yürüdü gitti. 
Al sana bir palavra, 
insan kuş değil ki, 
uçamaz hiçbir vakit, 
dedi piskopos bu işe. 

Terzi cartayı çekti, 
dedi halk piskoposa, 
amma da gülünç iş ha, 
kırık kanatlarla saplandı yere, 
işte durur parça parça 
alanın katı toprağında. 

Çalsın kilisenin çanları! 
dedik ya, palavra, 
insan kuş değildir, 
uçamaz hiçbir vakit, 
dedi piskopos halka.

Bertolt Brecht

8 Ocak 2017 Pazar

Motorcu İbrahim’in Bahçeli Evleri

İstanbul'un Şirinevler semtini oldum olası hiç sevmem. İbrahim'i de ilk kez burada gördüm. Ucuz alınmış otomobilin motoruna bakıyordu. Dinçti, saçları siyahtı, konuşkan bir hali yoktu.
Zaten onu nişandan sonra herkes övdü.
– Ağır başlı bir bey, dediler.
– Ama kadın, kadın kimseyi konuşturmuyor ve tıkıyor her sözü İbrahim'in ağzına.
Çocuk otomobilin çevresinde çimen üzerinde zıplıyor.
– Babamın otomobili, baba baba.
İbrahim motorun başında uzun süre çalıştı.
O sıcak yaz günü ben niçin Şirinevler'e gitmeye kalkışmıştım. İbrahim'i mi görmek istemiştim.
Yoksa yapacak hiçbir işim yoktu da gidenlerin peşlerine mi takılmıştım.
Cumartesiydi.
Yanında biraz olsun gerçekçi olmayı başarabildiğim sümden o gün de uzak kalmamak içindi bu gidişim.
İbrahim'in elinde bir baston vardı.
Boyu uzamış, biraz zayıflamıştı.
Tutmayan bacağını sürükleyerek evin içinde dolaşabiliyordu. Saçları bir yaz önceki kadar siyah değildi.
O sessiz adam yitmiş.
Korku içinde,
– Hö hö hö, diye ağlamaya başladı bizi görünce.
– Sus sus, dedi süm.
– Oğlun yanına aldıracak seni.
– Beni beni, bu bastonla dövüyor kadın, dedi İbrahim.
– Aaa dövüyormuşum, yıkıyorum seni, bakıyorum sana nankör, nankör.
– Dövüyor, istemiyor, gidiyorlar, geziyorlar.
– Çoktan boşandık, dedi, kadın.
– Çocuğun için sen geldin gidemedin ki.
– Ooohh takımlarınız da var dolaplar, tuvalet masaları, koltuklar, halılar, her şeyler var, bunları, bu evi kim yaptı, kimin parası diye soruyor süm evi gezerek:
– Ben aldım ama şimdi hiçbir şeysiz atılıyorum, demeye çaşılıyordu İbrahim.
– Hö hö hö…
Ağlayarak kesik kesik.
Çok geçmedi çocuğun çığlıkları doldurdu bütün evi.
Onbir yaşlarında vardı.
– Babasına mı ağlıyordu?
– Oğlunuz gelecek, dedi gene süm.
Öylece bıraktık onları bastonlar kafasına insin diye bıraktık. Belki de son güzel günleriydi çocuğu yanındaydı, kavga da etse kadın yanındaydı.
Onların İbrahim'e hiç mi hiç bağlılıkları yoktu.
Güzel bir yol kenarında ev.
İki katın üzerinde bir de çatı katı var.
Bahçe içinde.
Merdivenler çıkılıp da ihtiyarlar bakım yurduna girildiğinde bu görünümle tüm bağlantı kopuyor.
Sinekleri süm kovaladı.
Oda çok pisti, camlar, yerler her köşe pisti, iki karyoladan başka hiçbir eşya yoktu. İbrahim'in yanıbaşında bir de küçük dolap üzerinde kurumuş duran yiyecekler, sigara.
Yatağın üstünde, sağında ve solunda İbrahim'in, birer oturak duruyor, iki oturak arasında yatıyor İbrahim, çarşafı pislikten kararmış, pijaması da.
Çökmüştü yüzü, saçları bembeyaz olmuş, sakalları uzamıştı. Ayakları incecikti, tırnakları karga gagası gibi uzamıştı. İki yılda böylesine çökeceğini düşünmemiştim, tanıyamadım onu.
– Hö hö hö… diye ağlamaya başladı.
– Sus ağlarsan gideriz, diye azarladı süm onu.
– He he he… diye ağlarcasına güldü…
Aslında onun yanıbaşına birkaç liralık yiyecek koyuverip sıvışarak kaçıyorduk.
Bu duvar köşesinde yatan.
Karşısında bir gün boyu ölen hastanın cesedi duran.
Arkasını dönemeyen, ölüyü görmemek için.
Ve duvarda yalnız pislik gören ve durmamacasına yiyecekleri karıştırarak bir şeyler yapmak isteyen,
ve sürekli olarak yaşamını gözünün önünden geçiren İbrahim'di…
Kokunun içinde kokuyu duyamaz hale gelen.
Bir kat daha çıktık.
– Çatı katı belki de sevimlidir diye geçiriyordu aklından.
Süm önden gidiyordu.
Baktım, doğruca camları açtı ve hepimiz gerisin geriye bir anda kaçtık odadan yatağın başına yiyecekleri atıverip.
Küçücük bir izbeydi hiçbir şey görünmüyordu camdan.
İbrahim tek başınaydı.
Bulunduğu katı kokuttuğu için yukarı atılmıştı.
Karşısında yataksız bir demir karyola duruyordu.
Üzerinde bir ceset bile yoktu.
Burada yalnız pis duvarlar, böcekler, sinekler, ısıtmayan radyatörler ve ağır bir koku vardı.
Açık cam kenarında ondan uzakta oturduk.
Kıştı.
Üzerinde ince bir pike örtülüydü.
– Hö hö hö… diye hönkürdü.
– Her an güvercinler uçuşuyor ve geceleri hiç uyuyamıyorum, bu nasıl sürecek, böyle nasıl dayanacağım on beş yıl daha, fareler üzerimden üzerimden sıçrıyorlar, geceleri onları kuyruklarından yakalıyorum.
–Uyduruyor, dedi süm sessizce.
Ama bir insan gece kuyruğundan fare yakalıyorsa, elbette yakalıyor demektir.
Gözleri yusyuvarlak olmuş, fıldır fıldır dönüyorlardı.
Sigarasını yakmak için yanına bile yanaşamadık.
– Hö hö hö… derken yüzü uzuyor, dudakları titriyor.
– He he he, hı hı hı… derken dudakları yana kayıyordu.
O ağlıyor anlatıyor anlatıyor ağlar gibi gülüyordu… 


Tezer Özlü (1971)
Eski Bahçe – Eski Sevgi, YKY, 5. baskı; Haziran 1998, İstanbul. 

İzleyiciler