6 Mart 2021 Cumartesi

Güzel bir zamandı

1963 yılının Eylül ayı. Anadoluhisarı’nın eski ve kocaman ahşap yalılarından birinde, hanımelleri, mor salkımlar, vişne ağaçlarıyla dolu kuytu bir bahçede, sabahları rıhtımı yalayan denizi, gün boyu satıcıların seslerini ve akşamüstleri İsfahan faslının gizli serinliğini dinleyerek geçirilmiş bir yazdan sonra birden başlayan yarı kanatlı yarı gölgeli günler.
Celâl’le birlikte, Hukuk Fakültesinin benim için üç yıl ara verilmiş diploma sınavına hazırlanıyorduk. îçimiz sürekli bir isyanla doluydu. Kitapları açtıktan kısa bir süre sonra, İran’da ve Türkiye’de, yani hukukun karanlık sürprizlerle dolu bir labirent haline dönüştüğü ülkelerimizde yaşayan “hüsnüniyet sahibi üçüncü şahısların tümüne veryansın ederek kapatıyor, Furuğ Ferruhzad’dan söz etmeye başlıyorduk. İran’ın o sırada henüz yirmi yedi yaşındaki genç ve fırtınalı kadın şairinden.

Onun, Şah dönemi işkencelerine ve yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı yükselttiği karanlık bir çığlık olan ‘Yeryüzü Ayetleri’ni birlikte çevirdik ve “Yapraklar” dergisinde yayımladık. Tıpkı aynı dergide çevirisini yayımladığım Juan Goytisolo’nun "Çürüyen Bir Ülke : İspanya" yazısı gibi büyük ilgiyle karşılandı şiir. Sonraki yıllarda da unutulmadı.

Fakülte yılları boyunca sadece benim değil, Demir Özlü’nün, Selahattin Hilav’ın, Doğan Hızlan’ın, Yaşar Kemal’ in, Atilla Tokatlı’nın da yakın arkadaşı olan Celâl Hosrovşahi, çağdaş Îran edebiyatının yetenekli yazarlarından biri olduğu kadar, klasik doğu metinlerinin çoğunu ezbere bilecek kadar birikimi zengin bir gençti. Çok sevdiğim Sadık Hidayet’i onun bilgisiyle daha derinden tanıdım. Hafız’ ı, Hayyam’ ı, bizdeki ve Batıdaki çevirilerinden çok daha başka yönleriyle.

Onun çoğu kez, olağanüstü esprilerle süslediği, Azerî renkler taşıyan zengin konuşmalarını dinlerken hep şaşırırdım. Çağdaş Fransız, Alman, İtalyan, Rus yazarlarını, ozanlarını bunca yakından tanırken, hatta Tagore ve İkbal gibi doğu ozanlarını bile dilimize çevirmişken, nasıl olmuştu da bunca yakın bir komşu ülkenin edebiyatı bize bunca uzak kalmıştı?

Nima ile başlayan ve Furuğ'a kadar uzanan modern İran şiiri nasıl karanlıkta bırakılmıştı bizler için? Birlikte oturup, Deryabenderi’nin "Hacer’in Kısa Bacaklı Tavuğu" öyküsünü çevirirken sorardım Celâl’e : "Nasıl bugüne kadar tanımamışım bu olağanüstü öykü yazarını?" Bana heyecanla, son otuz yılın önemli romancılarını, ozanlarını, öykü, deneme yazarlarını anlatırdı.

Ama tam kestiremediğim bir nedenle, bütün konuşmalarımız Furuğ'la noktalanırdı. Bana açmadığı bazı şeyler olduğunu sezerdim. Ama doğulu erkeklerin çoğunluğu gibi "ölümüne dostluk" ancak "sırdaş" değil.

Olağanüstü güzel bir Boğaz ikindisiydi. Komşumuzun oğlu ve küçük arkadaşımız Erdinç, köpeğini de bindirdiği ufak kayığından bize sesleniyordu: "Abi, bir Göksu yapalım mı?" Kayık, çırpıntılı sularda ceviz kabuğu gibi sallanıyordu. Kara Ticareti Hukuku kitaplarını kapadık. «Dördümüzü almaz o tekne, batar’ dedim. Bir avuç vişne yemiş gibi güldü. Atladı, rıhtıma çıktı. Köpek de ardından. "iyi" dedi, “siz dolaşın. Ben tepeye çıkacağım.”

Az sonra köşeyi dönerek, taş köprünün altından geçtik ve Göksu'nun gölgeli, durgun sularına girdik.

Sular, çürümüş ahşaplarıyla kıyıdaki eski yalılar, ağaçların dalları durgundu ama ikimizin de yüreği gençlik ateşiyle fıkır fıkır. İsyan, şiir, mizah ve kadınlar konuşmalarımızın değişmez gündemi. Şah’ın komik generalleri, Sarı Kulhan’ın açık saçık öyküleri, Isfahan’ın güllerle dolu bahçelerinde bir yandan afyon içilen, bir yandan muhabbet edilen kerhaneleri... ve elbette şiir.
Celâl, Fars dilini olanca müzikalitesi ile kullanarak Hafız’dan, Hayyam’dan şiirler okumaya bayılırdı, bugün olduğu gibi.
Çocukluğumda ve yeniyetmelik yıllarımda, babamdan ve amcamdan dinlediğim ve daha sonra çevirilerini defalarca okuduğum Hafız Divanı'nı çoktan kapatmıştım. Bu yüzden, aramızda sık sık düzenlediğimiz ve beni hem şaşırtan hem de sevindiren o küçük töreni başlatmasını istedim arkadaşımdan. İkimiz de gözlerimizi kapadık. Elimizde birer küçük Hafız Divanı varmış gibi rastgele bir sayfa açmak üzere, yüksek sesle geleneksel dörtlüğü söyledik:

"Ey Hafız-i Şirazi
Ber men nigah endazi
Men talib-i yek falem
Tu kaşif-i her razi..."

Ellerimizde divanın açılmış sayfaları varmış gibi bir süre baktık birbirimize. Güldük. "Önce sen." dedim Celâl’e. Her davranışımdan bir muziplik beklediği için itiraz etti.

“Hayır. Önce sen...”

Ezbere bildiğim topu topu üç beş Hafız beytinden birini söyledim :

"Ela ya eyyühessaki, edir ke’sen ve navilha
Ki ışk asan nemüd evvel velî uftad müşkilha"

Yanlış hatırlamıyorsam Gölpınarlı şöyle çevirmişti bu beyti :

«Gel ey saki! Herkese şarap sun, bize de sun
Önce kolay göründü aşk, nice zor olduğu sonradan anlaşıldı»

İranlılar için yüzlerce yıldır gelenek olan "Hafız Falı" aramızda, birbirimize takılmak, dalga geçmek, tongaya bastırmak için başvurduğumuz eğlenceli oyunlardan biriydi. Beyitlerden, birbirimizin karakteri ya da o günlerde başımızdan geçenlerle ilgili komik çağrışımlar, iğneleyici sözler üretir, eğlenirdik. Bu konuda üstünlük ondaydı. Bugün de dostlar arasında zaman zaman yaptığı gibi nerdeyse tümünü ezbere bildiği Divan’dan uygun gazeller bulur, şakayla şiirin birbirine karıştığı bir şölen yaratırdı.

Ama bu kez hiç de öyle olmadı. Sustu. Gölgelenen kıyılarına daldı gitti Göksu’nun. Kayığımız süzülerek harap ahşap evlerin, halat ve çömlek imalathanelerinin önünden geçiyordu. Sonra döndü, bana baktı. Gözlerinde garip bir pırıltı farkettim. Sevinç ya da gözyaşı. Bir süre öylece durdu. Sonra «Dinle» dedi.

«...Nigah kün ki mum-ı şeb berahı ma
çegüne katre katre ab-mişeved
surahiye siyahı dideganı men
be lay lay germ tu
Lebaleb ez şerab mişeved
Be ruyi kahvare haye şiir men
Nigah kün
tu midemi ve aftab mişeved...»

Kendine özgü azeri aksanı ile çevirdi, okuduklarını:

"...Bak tam karşımızda gecenin mumu
damla damla nasıl eriyor
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
gözlerimin simsiyah kadehi
senin ninnilerini dinlerken
ve bak nasıl
şiirlerimin beşiğine
sen doğuyorsun, güneş doğuyor..."

“Kimden bu?”

"Kimden, olacak" dedi, "Furuğ’ dan elbette. Bugüne kadar okuduğum en güzel aşk şiirinin sonu.."
Benimle yaşıt olan bu siyah ve derin gözlü, hüzünlü bakışlı güzel genç kadını düşündüm. Bir üniversite öğrenimi bile görmemişti. Ama daha otuzuna varmadan çağdaş İran şiirinin en önemli şairlerinden biri, hatta birincisi olarak kabul ettirmişti kendini. Yaşam dolu, neşeli, dik başlı, hırçın ve çok duyarlı bir insandı. Baskıya karşı şiirleri elden ele dolaşıyor, her yapıtı edebiyat ortamında tartışmalara yol açıyordu. Çok genç yaşta evlenip ayrılmıştı. Özel yaşamında pervasız ve gözü pekti. Kendisinden daha yaşlı ve ünlü şairler bile hem çekiniyor, hem hayranlık duyuyorlardı Furuğ’a. Sonraki yıllarda yalnızca şiirleriyle değil, yaptığı son derece etkileyici bir belgesel filmle, "Kara Ev"le; hem benim hem de dünya sinema çevrelerinin ilgisini daha da çekecek olan Furuğ, o sırada biraz gizemli bir yüzdü benim için.

“Aşık mı Furuğ?”

Celâl cevap vermedi.

Ben ağır ağır kürek çekerken Celâl, Furuğ’dan şiirler okumayı sürdürdü.

Farsça’ nın garip bir özelliği var. Nima’nın, Furuğ’un ya da onun yakın arkadaşı Sohrab’ ın şiirleri genellikle ölçüsüz, uyaksız olduğu halde, dilin müzikalitesi nedeniyle aruz vezninde şiirler dinlemiş gibi olursunuz. Ama öyle sanıyorum ki İran’lı şiir okurları, benim çeviriden sonra aldığım garip tadı şiiri okurken ya da dinlerken alırlar. Bu tat tıpkı Nazım’ ın kimi rubaileri gibi hem eski’yi hem yeni’yi, hem Doğu’yu hem Batı’yı aynı anda içinde taşır.
Geçmişin diliyle gelen geleceğin sezgisi… Furuğ’un şiirlerini dinlerken geleceğe doğru kürek çektim.

Okul bittikten sonra İran’a gitti Celâl Hosrovşahi. Ondan uzun zaman haber alamadım. 1970’li yıllarda bir gün, şık takım elbisesi, James Bond tarzı çantasıyla Sinematek’teki odama girdi. İran Tersaneler Genel Müdürlüğü’nde çalışıyordu ve bir toplantı için gelmişti. İki eski dost hasretle kucaklaştık. Konuşacak çok şey vardı. Ortak dostlarımız, politika, edebiyat, yaptığımız işler ve elbette şiir.

Birden sordum : "Furuğ’dan ne haber?"

Yüzünden karanlık bir bulut geçti. Ve yüreğine bir şey saplanmış gibi derin bir acıyla karardı.

"Bilmiyor musun?"

"Yoo..."

"Öldü Furuğ. 1968’de. Henüz otuz iki yaşındayken. Bir araba kazasında. Başını kaldırımın kıyısına vurdu ve oracıkta bir kuş gibi öldü. Son kez gördüğümde uyuyor gibiydi..."

Sustu ve bir daha konuşmadı. Şiir okumadı. Şaka yapmadı. İstanbul’da kaldığı birkaç gün süresince bir daha uğramadı bana.

Celâl Hosrovşahi’yi bir on beş yıl daha görmedim. Furuğ’un ölümünün, onun için ne demek olduğunu biliyordum.

Bu nedenle, iki yıl önce, bombalanan Tahran’dan; biraz daha zayıflamış, biraz daha tedirgin ve uzun süre kalmak niyetiyle geldiğinde hiç Furuğ konusunu açmadım. Ta ki bir akşamüstü, Boğaz’da bir lokantada o, kendiliğinden bir ırmak gibi ardı ardına şiirlerini okumaya başlayıncaya kadar. Devrimin, kendisinin de katıldığı ilk aylarını, anlatırken nasıl coşkuluysa öyle, ölen onbinlerce gençten nasıl acı duyuyorsa öyle. Günlerce Furuğ’u anlattı.

İki üç ay sonra, elinizdeki kitapta yer alan şiirleri çevirmeye başladık.

Ortalık ağır ağır kararıyor, sandal Göksu’nun kuytu kaynağına yaklaşıyordu. İkimiz de suskunduk. Kıyılardaki sazların birden çıkan akşam esintisiyle yükselen uğultusu ve uzak vapur düdükleri duyuluyordu. Kaynağı çevreleyen büyük çınar ağaçlarına doğru yaklaştık. Kürekleri bıraktım. Sandal hafifçe dönerek kaydı ve durdu.

Celâl’in yüzü karanlıktaydı. Bana eğildi. Gözlerinde bir ışıltıyla usulca : "Furuğ’u seviyorum. Bir aşk öyküsü bizimki..." dedi.

Bunu hafif bir sesle söyledi ama birden, çevredeki çınarlardan bir sürü kuş havalandı.

"...karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar / ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak uçup gittikleri o an..." ı şimdi çok iyi hatırlıyorum.

Güzel bir zamandı.

Onat Kutlar

(Onat Kutlar' ın Furuğ Ferruhzad’ ın şiirlerinden seçmeleri, Celâl Hosrovşahi ile birlikte çevirerek yayınladıkları “Sonsuz Günbatımı” isimli kitaptan)

5 Mart 2021 Cuma

Nubar Terziyan


Öyle babacan bir duruşu vardı ki
öyle bir alyanaklı gülüşü
ona bakarken birbirimizi daha çok severdik
insan olmanın güzelliğini hissederdik

Başrol oyuncusu ekseri
çocuğuydu onun
veya yeğeni
ne yapar eder
kavuştururdu iki seveni
Derin bir nefes çekerdik

Bazıları hiç ağlamaz filmde
ağlar bazıları da çok erken
ben onun ağladığı yerde ağlardım
her düğüme bir çözüm
her soruna bir çare bulan
Nubar Terziyan da ağladığına göre
bu film kötü bitecek derdim

Onun bir doktor oluşu vardı
yağmurlu bir gece yarısı elinde çanta
başında fötr
köşke öyle bir gelişi
öyle şefkatle bir muayene edişi vardı ki
herkesi steteskoptan duyduklarını meraka sevk ederdi
hastalığı çabucak teşhis ederdi
onun baktığın hiçbir hasta
ölmezdi zaten hiçbir filmde
sabah ayağa kalkardı
ağrımızı unuturduk

Esnaf olurdu bazen fakir bir sokakta
onun veresiyesiyle büyürdü yetimler
Bazen de kötü adamı ekibiyle
suçüstü yakalardı
o kırsaçlı komiser
nasıl güzel bir
seni kanun namına tevkif ediyorum
deyişi vardı
içimize güven dolardı

bir savaş filminde
herkes düşman olabilirdi de rol icabı
o asla oynamazdı

cenaze namazında öyle bir
safta duruşu vardı ki
duruşunda öyle bir huşuu vardı ki
sarık çıkarttırırdı çok imama
bizdendi bu kadar

Hulusi Kentmen'in olsundu fabrikalar
şımarık oğlanlar
o boynu bükük
alnı ak
işçi kızıyla fakirhanesinde mesut yaşardı

Rahmetli Nubar Terziyan
Çok kalp kazandı çok sevgi
Olmadı döktüğü ter ziyan

Osman Tuğlu

ihbar

asılsız ihbar bu asırlarda yaşamak, telaşa mahal yok
eve dublörünü gönderiyor babalar akşamları
ne zil ne kapı, evde gürültüden başka kimse yok
bunca yok içinde hayat yer yok

dünya ki en büyük otogar, burada herkes kendini uğurlar
-gar da rüzgar da vedalar için var-
elimizde silik mi silik fotokopimiz
bununla sigortalı hayat bulabilir miyiz ?

şimdi yalnız ölümler karşılıyor
o kutsal misafiri
kadınlar geceleri ölüyor
erkekler zaten ölmedi mi ?

ah sen, her nefes alanın
yaşadığını mı sanıyorsun ?
herkes bir han olsa da
uğramadığın hayatlarda ne izi arıyorsun ?

Eyyüp Akyüz

Fotoğraf: Serdar Ünver' in Albümünden

4 Mart 2021 Perşembe

Suskun

Sus, kimseler duymasın.
Duymasın ölürüm ha.
Aydım yarı gecede
Yeşil bir yağmur sonra...
Yağıyor yeşil.

En uzak, o adsız ve kimselersiz,
O yitik yıldızda duyuyor musun?
Bir stradivarius inler kendi kendine,
Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil.
Önce bendim diyor ve sonra benim...
Ölümsüz, güzel ve çetin.
Ezgisidir dolaşan bütün evreni,
Bilinen, bilinmeyen ıssızlıkları.
Canımı, tüylerimi sarmada şimdi
Kendi rüzgarıyla vurgun...
Sarıyor yeşil.

Rüya, bütün çektigimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.
Çatladı yüreği çakmaktaşının,
Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde
Çağlardır boğulmuş bir su...
Ağıyor yeşil.

Yivlerinde yeşil güller fışkırmış,
Susmuş bütün namlular...
Susmuş dağ,
Susmuş deniz.
Dünya mışıl-mışıl,
Uykular derin,
Yılan su getirir yavru serçeye,
Kısır kadin, maviş bir kız doğurmuş,
Memeleri bereketli ve serin...
Sağıyor yeşil.

Aydım yarı gecede,
Neron, çocuk kitaplarında çirkin bir surat,
Ve Sezarsa, bir ad, yıkıntılarda.
Ama hançer taşı sanki
Koca Kartaca!
Hani, kibrit suyu vermişlerdi üstüne
Bak nasıl alıyor, yigit,
Binlerce yıl da sonra
Alıyor yesil.

Vurur dağın doruğundan
Atmacamın çalkara,
Yalın gölgesi.
Kuş vurmaz, tavşan almaz,
Ama aç, azgın
Köpek balıklarıydı parçaladığı
Bak, Tiber saygılı, suskun.
Bak nilüfer dizisi zinciri.
Bunlar bukağısı, kolbağlarıdır,
Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi,
Ve ilk gerillası Spartakus'un.
Susuyor yeşil.

Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu.
Bir daha hangi ana doğurur bizi?

Ruhum...
Mısra çekiyorum, haberin olsun.
Çarşılarin en küçük meyhanesi bu,
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
Derimizin altında o olüm namussuzu...
Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
İlktir dost elinin hançersizliği...
Ağlıyor yeşil.

Ahmed Arif

"Babam iri yarı bir adam değildi ama"

"Babam iri yarı bir adam değildi ama dev gibi yüreği vardı. Her baba oğul gibi biz de bozuşurduk. Bir kaç saat sonra illa barışacak bir sebep bulurdu. En geçerli gerekçesi de: “Gel oğlum ! Kovboy filmi başladı, hem de Butlancıstırınki.” Burt Lancaster’ a babamın verdiği isimdi bu. Uykum gelmediği geceler güzel şeyler düşünme oyunu oynardık. Çoğunlukla da bu, yaptırmayı hayal ettiğimiz evin planı olurdu. Renkli gece lambaları, yazı masası ve bir yemek odası olan. Bir keresinde hiç mevzuu da yokken, gözlerime dik dik bakıp demişti: “Bir baba için en büyük acı nedir bilir misin oğlum ?.. Evladından fazla yaşamak.”

Cem Akgül / Dönmeyenlerin Seyahat Rehberi

Gülümse

Hadi gülümse bulutlar gitsin
İşçiler iyi çalışsın, gülümse
Yoksa ben nasıl yenilenirim
Belki şehre bir film gelir
Bir güzel orman olur yazılarda
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.

Sazlarım vardı, ırmaklarım vardı çok
Çakıltaşlarım vardı benim
Ama sen başkasın anlıyor musun
Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm
Tüm şehir bana küskün
Bir kedim bile yok anlıyor musun

İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.

Kemal Burkay




filizkıran fırtınası

gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası
evler yemen türküsü
sokaklar seferberlik
öyle bir gariplik ki
öyle bir tedirginlik
yaz başında güz sonrası

ayvalar çiçekteydi
güller daha tomurcuk
açıl demişti güneş
açılmıştı kıraçta kış elmaları
çözül demişti güneş
çözülmüştü yılanlar karanlık odalarında
dallarda yuvalar tüy kokuyordu
düğünçiçekleri şenlikli

gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası
ne dal kaldı ne tomurcuk
yerden yere çaldı otları ağaçları
insan yüzlü bir korkuluk
üşüdüm dünyalarca
baskın yemiş bir kent gibi üşüdüm
sergen etti filizleri sapsarı bir karanlık
bahardan kışa düştüm

acılı günler gördüm
sığdıramam bir tek günü bir koca yıla
geceler geçirdim yoz kentlerin bulvarlarında
nice baharları kışlara gömdüm
uzak düştüm yelinden yelvesinden acılı yurdun
uzak düştüm umudundan mutundan
yomundan uzak düştüm
bunaltının böylesini görmedim

severim fırtınanın her türlüsünü
ormanlar uğultulu sular dalgalı
severim filizkıran fırtınası'nı
kırıp kanatmıyorsa sevincin türküsünü
nerde benim baharım
dalım yaprağım nerde
gece çökmüş üstüne kerpiçsel yalnızlığın
sanki kaplan pençesinde bir manda böğürtüsü
ne kuş kalmış ne çiçek
ne kırmızı ne yeşil
sapsarı karanlıkta yerler bahar ölüsü

Hasan Hüseyin Korkmazgil (1978)

3 Mart 2021 Çarşamba

Uzun Yağmurlardan Sonra

Sen yağmurlu günlere yakışırsın
Yollar çeker uzak dağlar çeker uzak evler
Islanan yapraklar gibi yüzün ışır
Işırsa beni unutma

Alır yürür sıcak mavisi gökyüzünün
Kuşlar döner uzun yağmurlardan sonra bir gün
Bir yer sızlar yanar içinde büsbütün
Her şeye rağmen ellerin üşür
Üşürse beni unutma

Yeni dostlar yeni rüzgârlar gelir geçer
Yosun muydum kaya mıydım nasıl unuttular
Kahredersin başın önüne düşer
Düşerse beni unutma

Gülten Akın

Japon Balıkçısı

            Denizde bir bulutun öldürdüğü
            Japon balıkçısı genç bir adamdı.
            Dostlarından dinledim bu türküyü
            Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.

Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.

Balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür.
Tuzla, güneşle yıkanan
bu vefalı, bu çalışkan
elimize değen ölür.
Birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Elimize değen ölür...

Badem gözlüm, beni unut.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.
Üstümüzden geçti bulut.

Badem gözlüm beni unut.
Boynuma sarılma, gülüm,
benden sana geçer ölüm.
Badem gözlüm beni unut.

Bu gemi bir kara tabut.
Badem gözlüm beni unut.
Çürük yumurtadan çürük,
benden yapacağın çocuk.
Bu gemi bir kara tabut.
Bu deniz bir ölü deniz.
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?

Nâzım Hikmet Ran, 1956

Üç Dil

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

 


"Hayal kırıklığı insanı öldürmüyor."


"Hayal kırıklığı insanı öldürmüyor. Yalnızca, yaşama azmimiz bir parça eksiliyor; başka bir şey olmuyor. Bir defa daha ayağa kalkana kadar, eskisi gibi gülmeye başlayana kadar, günlük işlerin hengâmesine tekrar dönene kadar, bir vakit bocalıyoruz. Sonra yara izi gibi bir şey kalıyor. Zamanla kabuk bağlıyor. Elin hep oraya gidiyor; kaşıyorsun. İnsanın, diliyle eksik dişini yoklamasına benziyor. Sonra kaşımamayı, yoklamamayı öğreniyorsun"

Hüsnü Arkan
(Mino' nun Siyah Gülü, S.57)

2 Mart 2021 Salı

Davet

“şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim” diye düşündüm.

Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne
yemekten, ne içmekten
hoşlandığını iyi bilirim.
Bayağı da para gitti.

Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.

Mumları da yaktım.
Bak hepsi, Erick Satie severdi.
Hatırladım.
Müziği de ayarladım.

Geldiler.

20 yaşında ben,
35 yaşımda ben,
40 yaşımda ben ve
bugünkü ben dördümüz.

Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

Yatıştırayım dedim.
“Sen karışma moruk” dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.

Evin de içine ettiler.

Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine …

Can Yücel

"Harese nedir bilir misin oğlum ?"

"Harese nedir bilir misin oğlum ? Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım:
Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir.

Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında ‘kendini öldürdüğünü’ anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur...”

Zülfü Livaneli, Huzursuzluk 



Kuşlar Bana Bıraktı Şarkılarını


Kuşlar bana bıraktı şarkılarını 
Ve ben koştum
Yürek atışına tarlaların. 

Kanımın derinliklerine in,
Derinliklerine in,
Derinliklerine ekmeğin.
Yalın bir yurdumuz olsun.
Yasemin bir düşün beklediği
Her günkü Ahmed 
Saf ve basit Ahmed
Nasıl kaldırdın ayrılıkları
Meyveyle taş arasında
Kurşunla geyik? 
Arap Ahmed diren!
Kuşatma altında gezeceğiz
Ulaşıncaya dek kıyısına
Ekmeğin ve dalgaların.
Öleceğiz düşü uğruna
Bir yurdun
Ve bekleyen yaseminlerin.. 

Mahmud Derviş

Kalıt

 
Acım, beni bir gün boğabilir
Kalırsa bir çığlık benden kardeşler
Koruyun saklayın onu ne olur.

Her insanın kendince bir tarihi vardır
Bir seyir defteri, ağaca atılan çentik belki
Hani bir gün dönülür de bir şeyler anımsanır.

Kimsesizim, dalsızım, duraksızım şimdi
Yaşamla aramda çözülmedik ne kaldı?
Bütün köprüler atılmış, yollar yokluğa çıkmıştır.

Yaralarımı sağaltacak söz nerde?
Bazı kitapların altı çizili yerlerinde mi?
Şimdi her çizgiye bir kan yolu yürümüştür.

Tanımlara sığmayan sözlerim varsa da
Bir gün, kendini deşen hançerden öte
Bir şey olmadığım nasılsa anlaşılır.

Şaire ölmek yaraşır, filiz sürerken şiirleri
Tufanların alıp götürdüğü bu toprakta bitek
Birkaç sözcük mutlak kalacaktır.

Acım, beni bir gün, beni bir gün boğabilir
Kalırsa bir çığlık benden kardeşler
Koruyun saklayın onu ne olur...

Ahmet Erhan
Fotoğraf: "İncir Reçeli" Film Karesi

Üç yüz otuz üç

Nasıl sıcak. Klimalar da çalışmıyor. Sordum girişteki görevliye, uzun boylu, yakışıklı da bir oğlan. Bıyıkları salmış kara kara. Bir artiste benziyor ama kim çıkaramadım. Maalesef arızalı hanımefendi, dedi. Kalın sesi kara bıyıklarına yakışıyor. Tavanda bir pervane var ama aksak ritimle dönüyor. Üç fır fır, bir duruyor, üç pır pır, bir duruyor. Sanki görünmeyen bir mehteran takımı marş çalıyor da pervaneyle delikanlının kara bıyıkları marşa uymuş salınıyor.

Otur otur hem sıkıldım hem de dizlerim ağrıdı. Pervane iki fır fır etti, ben kalktım, iki dolandım. Pervane durdu, oturdum. Pervane bir pır pır etti, ben kalktım, bir dolandım. Pervane durdu, ben oturdum. Kara bıyıklı hem de kara kaşlı oğlan bana baktı, iki çift laf edecek de cesaret edemiyor gibi. Başını kaldırıp baksa pervaneyle dans ettiğimi fark edecek ama o bir savurduğum eteklerime, bir sağa sola sallanan avize küpelerime bakıyor. Küpeler omuzlarıma, etekler bacaklarıma değdikçe daha da coştum.

Derken numaram yandı. Pervane dansa devam etti. Ben, eteklerim ve küpelerim dansı mecburen bıraktık. Azıcık soluklandım, dans ederken çantamın gözüne koyduğum numara kâğıdımı çıkardım. Ellerim de terli, numaram silinecek. Parmak uçlarımla tuttum kâğıdı, havada savura savura bankoya yanaştım. Kimse yok. Az önce oradaydı, şimdi yok. Ben numaramı çantamdan çıkarana kadar bankodaki görevli firar etmiş. Tuvalete gitmiştir. Hava sıcak tabii, içiyoruz suları, içiyoruz çayları. Beklerim.

Bekliyorum, gelen giden yok. Başımı kaldırıp kontrol ettim, e işte üç yüz otuz üç, benim numaram. Yüksek sesle tekrar okudum, böyle dudaklarımı büze büze. Pervane dans ediyor, ben bekliyorum, bileydim dansa devam ederdim. Sonra bilgisayarın yanındaki pembe kahve tabağını fark ettim, ama fincan yok, görevli de yok. Herhalde fala niyet edip kapattı da tutsun diye yıkamaya gitti fincanı. Azıcık daha bekledim, sonra yine bekledim. Pervane de üfüre üfüre beni dansa davet ediyor ama ben bekliyorum. Numaram yandı, aman sıram yanmasın.

Sonra gülüşmeleri fark ettim. Usul usul gülüyorlar. Baktım, ilerideki masanın etrafında toplaşmışlar, iki kadın, bir de adam. Kadınlardan birinin elinde pembe bir kahve fincanı var, önümdeki tabağın fincanı. Üçü birden boyunlarını fincanın içine uzatmışlar, kafaları tokuştu tokuşacak. Kadınlardan irice olanı mırıl mırıl bir şeyler söylüyor, diğer kadınla adam dikkatle dinliyorlar, arada da tatlı tatlı bakışıyorlar.

Bakar mısınız? diye seslendim. Duymadılar. Pervanenin bir tur dönmesini bekledim. Sesimi yükselterek tekrar seslendim. Bakar mısınıııız?

Üçü de ağır ağır kafasını çevirdi,  tokuşmaktan kurtuldular.

-Benim numaram yandı, pervane on sekiz tur döndü, ben hâlâ bekliyorum.

-Efendim?

-Numaram diyorum, üç yüz otuz üç, sıram geldi.

-Ne vardı sizin?                                                                 

-Böyle uzaktan mı söyleyeyim?

Kadınlardan fala bakılanı istemeye istemeye yanaştı, yerine oturdu, fincanı tabağına bıraktı. Öbür kadınla adam da yerlerine geçtiler. Adam otururken önce göbeğini kaşıdı, sonra benim işimi görecek kadına cilveli bir yan bakış attı.

-Evet, ne vardı sizin?

-Su faturamda adres değişikliği yapacağım. Taşındım da.

-Eski ve yeni faturalarınızı verin.

-Eski faturam yok ki, sanırım taşınırken attım. E yeni fatura da gelmedi, yeni evimi bilmiyorsunuz. Tarif etmeye geldim işte.

-Eski faturanız olmadan işlem yapamam.
Sesi azıcık yükselmiş mi ne!

-Siz bilgisayardan göremiyor musunuz? Bugüne kadarki faturalarımın geldiği adres işte.

Kadın hızla kafasını kaldırdı. Kafa kalktığı halde gıdısı iki kat olmuş, tıpkı bir balon balığı gibi şişmiş, bir dikenleri eksik. Başladı bağırmaya. Sesi de nasıl tiz, kulaklarımı tırmalıyor.

-Ablacım, fatura olmadan işlem yapamıyoruz dedik ya? Neden anlamıyorsunuz?

Göbeğini kaşıyan adam bu sefer bana yandan ters ters bakıyor.

İşte o anda karanlık tarafa geçiverdim.

Hiç öyle bakmayın. Herkesin içinde vardır karanlık bir taraf. Bazıları geçer, hep orada kalır. Bazıları ara sıra geçer, sonra yine döner. Bazıları gidip gidip gelir. Bazıları eşiğine kadar gelir de kendini tutar, aydınlıkta kalır. Bazıları o karanlığın farkındadır ama hiç bulaşmaz, pırıl pırıl parlar.

Ben? Ben de işte ara sıra…

Başımı hızlıca salladım, salladım ki küpelerim şangırdasın. Dirseklerimi bankoya dayadım, bileziklerim şıkır şıkır geriye yığıldılar. Kırmızı saçlarımı yüzümün sağına soluna düşürdüm. Gözlerimi belerttim. Aramızda kalsın, bu pozu aynada çalışmışımdır. Bazen işte böyle gerekebiliyor. Siyah ojeli işaret parmağımla kadına az yanaş manasına bir hareket yaptım. Şaşırdı ama usulca yanaştı.

-Sen benim numaramın farkında mısın?
Anlamadı kadın. Hâlâ balon balığına benziyor. Aynı parmakla yukarıdaki dijital tabelayı işaret ettim.

-Üç yüz otuz üç, dedim, dudaklarımı bir iyice büzerek.                                                                        
Kadın hâlâ tabelaya bakıyor, kafasını çok kaldırdığı için gıdısının katları ikiden teke düşmüş.

Sesimi iyice alçalttım.

-Üç yüz otuz üç nedir, altı yüz altmış altı’nın yarısıdır. Peki altı yüz altmış altı nedir?

Fısıldadım.

-Şeytanın sayısı.

Kadın artık balon balığı değil, balıkçı tezgahındaki ağzı bir karış açık bayat levrekler gibi bakıyor.

-Cehennem boş biliyor musun, çünkü tüm şeytanlar burada.

Karşımdaki yüz kâğıt beyazına döndü, gözlerin ışığı söndü, levrek iyice bayatladı.

Başımı eğdim, çenemi bileziklerimin üzerine dayadım.

-Silahları bilemem ama çok bekleyen insanı şeytan doldurur.

Kadıncağız oturduğu yerde hafifçe geriledi.

-Benim bu tatlı kızıl saç boyamın numarası bile altı yüz altmış altı, bu bir tesadüf olamaz, değil mi?

Gözlerimin akını çıkara çıkara biraz sustum. Kadının iyice oltaya gelmesini bekledim.

-Şu fincanı versene, ben çok iyi fal bakarım, dedim aynı uğursuz sesle.

Kadın hipnotize olmuş gibi uzattı fincanı.

Akları karartıp kıstım gözlerimi.

Hımm, dedim, ohooo, dedim, vay vay vay, dedim, eyvah, dedim. Dudaklarıma müstehcen bir gülümseme kondurup yan bankodaki adama baktım. Adam artık göbeğini kaşımıyor. Tabii tabii, dedim, olur belki, dedim, ama çok dikkat et, dedim. Hadi allah kurtarsın, diye de falı bitirdim, fincanı geri uzattım.
Kadın levrek hallerini bırakıp kızgın suda haşlanmış ıstakoza dönmüş. Fincanı tabağa geri bıraktı.

Bileziklerimi, küpelerimi şıngırdata şıngırdata saçlarımı kulaklarımın arkasına ittim. Gözlerimin karasıyla akını dengeledim.

-Şimdi numaram sönmeden şu bilgisayarda benim eski adrese bir bakıverseniz, dedim neşeyle.

Kadın önce kıpırdamadı, sonra titrek parmaklarıyla klavyenin üzerinde iki tık tık yaptı. Evet, dedi usulcacık. Eski adresiniz burada görünüyor. Hah, dedim. Bak yeni adresimi de bu kâğıda yazdım, kayda alıverirsiniz artık. Hadi hadi, bas artık üç yüz otuz dört’e.                                                                     

Istakoz’un az önce çantamın dibine atıverdiğim kalemini, bankoya doğru şaşkın ve ürkek yürüyen üç yüz otuz dört’e uzattım, lazım olabilir, dedim.

Pervaneye baktım, dans etmekten yorulmuş olacak ki durmuş. Madem öyle dansımı solo yaparım ben de. Çantamdan yelpazemi çıkardım. Az önceki ritimle yüzüme yüzüme salladım. Üç fır fır, dur. Üç pır pır, dur.

Önce bankodaki ıstakoza, sonra da kapıdaki bıyıklı mehterbaşına, fır fır pır pır bir selam çaktım.

Dışarıdaki sıcak aydınlığa çıktım.

Berrin Yelkenbiçer

edebiyathaber.net (4 Şubat 2021)

Fotoğraf: Nat Farbman



1 Mart 2021 Pazartesi

Kavşakta


artık gelince biliyorum, önceleri korkardım
şöyle ufak bir şey, sudan kaçmış ayışığı
otuzbeşbin atlının dağdan gelen yankısı
önceleri açılıp gider sanırdım her şeyi
her şeyi açılıp gider sanırdım, bir kez şiire konmuşsa
menekşeler, bademler, büyük adamlar, kutsal olan ne varsa
şimdi bir çekiç ve bir alan yetiyor çaresizliği anlamaya
örneğin bir eczanede bir koku duyuyorum
tamam.

oysa ben eczaneye bir ilaç için girmiştim
sirozluyum, yada mitral darlığım var, ülserliyim belki de
niyetim bin yıl direnmektir bu halde bile
romaymış, bizansmış, cumhuriyetmiş, bilmem neymiş, bahane
turuncu bir çiçek açarmış bir yerde akşamüzerleri
eskiden büyük adamlar geçmiş topuz gibiymiş her biri
(o koku)
hangi budala söylüyor artık bu sözleri
el ettim birisine, bir başkasına giymediğim şapkamı çıkarttım
ne dağları tanıdım, ne denizleri ne ötekiyi ne berikiyi
daha demin uyanmıştım, az önce, baktım
vakit akşam.

hayrola yunus kazım, hayrola karlı dağlar
hayrola karlı dağlar, hayrola yunus kazım
geceniz bereketli olsun, gününüz sağlam
ben geldim gittim işe yaramayan şeyler topladım
kancalı iğne, balık oltası, tabanca, bomba filan
dağ gölgesi, köşebaşı, odun ve duman
bu arada başağı tanrı bildim, mührümle onayladım
ağaçlara ve otlara çocuklar gibi baktım
kurda kozaya öyle, kalem kağıda öyle
derken bir ihanet gibi vurdu gözüme her şey
anlatamam.

ilaç milaç bok püsür.
şuramda bir şeyler var
sahiden bir şeyler var
haykırmadan anlatamam.

Turgut Uyar

28 Şubat 2021 Pazar

Eski Sinemalar


karanlığa dağılan o çocuk ben miyim
beni mi kovalıyor tabancalı adamlar
ıssız sarayların güngörmez prensiyim
yalnızlığımı belki de aşk tamamlar
bilmek zor hangi filmin neresindeyim
ne yapsam içimde o eski sinemalar

galiba tahtabacak korsan gemisindeyim
prensesler cariyem akdeniz bana dar
günlerdir teksas’ta eşkıya izindeyim
hızlı tabanca çeken üstüme kim var
tarzan zor durumda yetişmeliyim
ne yapsam içimde o eski sinemalar

kanlı bir sarışınla şanghay trenindeyim
takma kirpiklerinde hülyalı dumanlar
yabancılar lejyonu’nda fransız teğmeniyim
belki harp divanından idamım çıkar
bitmiyor nedense başlayan hiçbir film
ne yapsam içimde o eski sinemalar

Attilâ İlhan

Marlene Dietrich in “Shanghai Express” (1932) / Jack Stalnaker



İzleyiciler