11 Ağustos 2026 Salı

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

    Bir akşam koğuşa yeni insanlar getirdiler. Dokuz on kişilik bir gruptu ve hiçbiri de bize benzemiyordu. Konuştukça, adamların silah kaçakçısı olduğu ortaya çıktı. Namazlarına niyazlarına çok düşkündüler. İlk günden itibaren koğuş içinde huzursuzluklar başladı. Yurda kaçak silah sokarak gençleri birbirine öldürten bu adamlar, namazdan duadan başlarını kaldırmıyor ve koğuşta yatmakta olan düşünce suçlularına düşmanca bir tavır gösteriyorlardı. Sonunda kavga patlak verdi ve iki taraf birbirine girdi. Ortalığı yatıştıran Hüseyin oldu. İki tarafı ayırdı, ortalarına geçip bir konuşma yaptı ve "Dövüşmeyin!" dedi. "Bir yanımda  Müslüman kardeşler, bir yanımda da komünist kardeşler var. Bu koğuşta bir arada yaşamaya mahkumuz. Onun için bir düzen kuralım." 
    Gerçekten de Hüseyin'in kurduğu düzen işe yaradı ve kavgalar yatıştı.
    Bir gün Hüseyin'in ilginç bir türkü mırıldandığını duydum. Kesik kesik bir şeyler mırıldanıyor ve ezgiyi bir türlü tamamlayamıyordu. Her zamanki türkü avcılığımla  sormaya başladım ve sözleri tek tek ağzından aldım. Sinop kalesinden denize  atlayarak firar eden Rizeli Sandıkçı Şükrü'nün hikayesini anlatıyordu türkü ve "Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz" nakaratıyla bitiyordu. 
    Hüseyin'den  koparabildiğim ezgi kırıntılarını bir düzene soktum ve çalmaya başladım. O zaman bu parçanın bütün ülkeye yayılacağını ve benim en tutulan plaklarımdan birine kaynaklık edeceğini bilmiyordu. 
    Burada yine bir zaman kayması yapalım ve o koğuştan çok da uzak olmayan bir yere, Ankara eski Hipodrom alanına ve yirmi beş yıl sonrasına gidelim. Sahnede duruyorum, önümde bir mikrofon; karşımda ise yarım milyon kişiyi aşkın görkemli bir kitle. Benim o koğuşlarda yaptığım, bestelediğim, söz yazdığım parçaları hep bir ağızdan, gök gürültüsü gibi söylüyorlar. Ertesi gün gazeteler "Türkiye'nin en büyük konseri yapıldı" diye yazacaklar. Bu büyük coşku anında bile sahnede  gözümün önüne, Yıldırım Bölge askeri koğuşu geliyor. Orada yapılan türküleri önce sadece ben bildim, sonra en yakınlarım duydu, sonra bir damlanın çevresinde  büyüyen halkalar gibi kitlelerle buluştu. Müziğin, insanın derisinin altına ve  yüreğine işleyen gücüyle, bu ülkenin mayasına, harcına karıştı.
    Havalandırmaya çıkarıldığımızda, birkaç kişi dikenli çitlere doğru yaklaşır ve uzakta belli belirsiz görünen kadınlar koğuşuna bakardı. Karıları, nişanlıları ya da sevgilileri orada yatan arkadaşlardı bunlar. Nejat Bayramoğlu, bir geceyarısı baskınında ayrılmıştı karısından. İşkencede yüzleştirilme dışında da görüşememiş ve haber alamamıştı. Havalandırma saatlerinde bahçenin o köşesine doğru gider ve eliyle saçını tarıyor gibi yapardı. Karşı tarafta da hayal meyal seçilen bir kadın gölgesi elini saçlarından geçirirdi. Bu işaretleşme, ayrı düşmüş ve örselenmiş, yaralı bir kadın ile erkeğin en trajik aşk sahnelerinden biriydi.
    Bir havalandırmada voleybol oynuyorduk. Adımın fısıldandığı sanısına kapıldım. Sanki biri etrafa duyurmadan beni çağırmaya çalışıyordu. Bir kadın sesi gibiydi. Oysa buna imkan yoktu, yanlış duymuş olmalıydım, kendimi oyuna verdim. Bir süre sonra aynı fısıltılar yine geldi kulağıma. 
    Askerlere fark ettirmeden  araştırmaya başladım. Ses, birkaç gün önce bitirilmiş bir hücreden geliyordu. Bahçeye, briketten bir hücre örmüşlerdi. Her yeri kapalı olan bu kulübenin, küçücük bir hava alma deliği vardı ve ses oradan geliyordu. Sigara yakıyormuş gibi yaparak orada durdum, içeriye baktım. Karanlıkta  seçebildiğim kadarıyla içerde Ülkü duruyordu; Erdal Öz'ün karısı, arkadaşımız Ülkü . . . Şaşkınlıktan bayılıyorum sandım. Makyajlıydı, hücre aralığından ruju bile seçilebiliyordu. Askerlerin gelip onu Meşrutiyet Caddesi'ndeki eczaneden apar topar getirdiklerini anlatıyordu fısıltıyla. Ülkü oraya hiç yakışmıyordu doğrusu ve ben onu nasıl teselli edeceğimi, ne söyleyebileceğimi bilemiyordum. O hücreye
kapatılmak için ne yapmış olabilirdi ki? Havalandırma sonunda ister istemez koğuşlara girdik. Ertesi gün havalandırmaya çıkarıldığımızda Ülkü yoktu.
    Bir süre sonra serbest kaldım. Sinirlerim bitmişti, ben bitmiştim. Bir yandan da dağ gibi sorunlar bekliyordu bizi. Yayınevimiz kapatılmış, kitaplarımıza el  konulmuştu. Evsiz barksız, beş kuruşsuz bırakılmıştık. Taş taş üstüne koyarak ve müthiş bir didinmeyle kurduğumuz her şeyi yıkıp geçmişti barbarlar. Sözüm ona yurttaşlarının mutluluğunu sağlamak için var olan devlet, bir sürü cahil, kaba ve kötü niyetli barbarın elinde bir zulüm makinesine dönmüştü. 
    Sol dünya görüşüne sahip olan ama yazmak, okumak ve düşünmekten başka bir eylemde bulunmayan beni ve ailemi yok etmeye uğraşıyorlardı. İşimi batırıyor, evimi basıyor, iftiralar düzenleyerek hapsediyor, arkadaşlarımı bin bir işkenceden geçiriyor, öğrencileri asıyor ve ülkeyi cehenneme çeviriyorlardı.
    Ailemin geçmişinde kahraman subaylar vardı ve ben onları her zaman saygıyla anıyordum. Ama kontrgerilla sorgusunda gördüğüm ilkel yaratıkların, işkence makinelerinin, o kahraman subaylarla ne gibi bir ilgisi olabilirdi?
    İleride bu anıları okuyacak olan genç kuşakların, anlattıklarımı birinci dereceden tanıklık olarak kabul etmelerini istiyorum: Ne yazık ki bütün dünyada üniversite eylemleri olarak başlayan olaylar, Türkiye'de öğrencilerin hunharca öldürülmeleri  sonunda intikam örgütleri doğurdu ve Türkiye'yi yıllarca sürecek kanlı hesaplaşmalara sürükledi.
    Çünkü o dönemde strateji yapan asker ve sivil "Türk büyükleri"nin müthiş sosyolojik buluşu olan "İti ite kırdırma" politikası uygulanmalıydı. Soğuk Savaş'ın cephe ülkesi olan Türkiye'de solcu öğrenci hareketleri geliştiğine göre, bunun karşısına bir ülkücü gençlik çıkarılmalı ve bunlar birbirine kırdırılmalıydı. Bu strateji sonucunda beş bin genç hayatını kaybetti.
    Daha sonra solun karşısına İslam'ı çıkarmaya karar verdiler. Sol düşmanı olarak yarattıkları ve destekledikleri hareketler ileri gidince de bu sefer ondan kurtulmak için başka örgütlenmelerden medet umdular. Dolayısıyla Türkiye'nin doğal dengesi altüst oldu. Birbirine düşman gruplar yaratıldı, iç savaş provaları yaşandı, kısacası halkın deneme yanılma yöntemiyle demokrasiyi öğrenmesine ve olgunlaştırmasına
hiçbir zaman izin verilmedi.
    Bugün Türkiye, yıllardır tekrarladığım gibi üç kutba bölünmüşse, bunda en  büyük suç sürekli toplum mühendisliği yaparak, doğal gelişmeye müdahale edenlerindir.
    Eğer Batı demokrasilerinde olduğu gibi ana sağ ve ana sol akım iki büyük nehir gibi aksaydı, insanlar bugün olduğu gibi etnik ve dini bölünmelere  uğramayacaklardı. Çünkü o zamanlar sol ve sağ hareketlerin içinde Türk, Kürt, (çok az da olsa) Ermeni, Rum herkes yer alıyor ve kimse birbirinden farklı olduğunu düşünmüyordu. Bu insanları büyük politik kimliklerinden ayırıp daha alt gruplara bölenler, sözüm ona Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü sağlamak için yola çıktıklarına inananlar oldu.
    Hapisten çıktığımda eşyaları almak için ev sahibi doktorlara gittim. Bir öğleden sonra her şey kamyona yüklendi. Akşam Gaziosmanpaşa'daki o eşsiz villanın bahçesinde doktorla rakı içtik. Doktor Faruk Bey benim her teşekkürümü yarıda kesiyor ve yaptıklarının önemli bir şey olmadığını söylüyordu. Ne yazık ki kendisi mücadeleye doğrudan katılamıyordu. Hiç olmazsa bizleri desteklemek zevkinden yoksun kalmamalıydı. Yarının demokrat Türkiye'sinde her şey farklı olacak ve askeri dönemlerin hukuksuz uygulamaları, zulümleri geride kalacaktı.
    Geceyarısı doktorun evinden yüreğim kabarmış bir durumda ve şükran duygularıyla ayrıldım. İstanbul otobüsüne geç kalmıştım ve yetişmek için koşarken düşüp kolumu kırdım. Bu yüzden İstanbul'a yerleşme dönemimiz cılk şeftali renginden patlıcan moruna dönüşen bir kolla uğraşarak geçti.
    Bir yandan da stüdyoya girip şarkı okumaya çalışıyordum ama durum daha da kötüleşmişti. Hiç sesim çıkmıyordu. Boğazımı garip hırıltılar, anlamsız haykırışlar doldurmuştu sanki. Bir sürü ilaç alıyor ve gırtlağıma kadar soktuğum spreyleri sıkıp duruyordum ama hiçbirinin fayda ettiği yoktu.
    O dönemde Anadolu aşık müziğini derleyip dizi plaklar yapma hevesine  kapıldım. Anadolu'nun gizli müziğini söyleyen bu aşıklar yitip gidecekti ve geride hiçbir şey kalmayacaktı. Amerika'daki Folkways gibi bir plak şirketi bütün bunları derli toplu yayımlasa ve tanıtıcı kitapçıklar hazırlasa, gelecek kuşaklara müthiş bir iyilikte bulunmuş olurdu. Yunanistan rebetika ustalarını arşivler halinde derleyip toplamamış mıydı? Böylece bazı aşıklarla ilgilenmeye ve onların stüdyo kayıtlarını yapmaya başladım.
    Aradan bir iki hafta geçti geçmedi, bizim ev aşık kaynamaya başladı. Nasıl olduysa haber bütün Anadolu'ya yayılmıştı. Köylerden sazını kapan aşık İstanbul'a koşuyor ve beni buluyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Oturduğumuz apartmanının kapıcısı, Nişantaşı sokaklarında dolaşan sazlı bir gariban gördü mü tutup bize getiriyordu. Çünkü biliyordu ki, adam nasıl olsa bizi arıyor.
    Bütün bunlar, Onat Kutlar'ın beni öğle yemeğine çağırmasına ve böylece yaşamımın kökten değişmesine kadar sürdü gitti.

Zülfü Livaneli, Sevdalım Hayat, Doğan Kitap, S.166-171








Hiç yorum yok:

İzleyiciler