16 Mart 2026 Pazartesi

Acılar Denizi

Ben acılar denizinde boğulmuşum
İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını
Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni
Duyarım yosunların benim için ağladıklarını

Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime
Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını
Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle
Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını

Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek
Baksana; herkes içime dökmüş artıklarını

Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgâr çıksa; alıp götürse
Yılların içimde bıraktıklarını...

Ümit Yaşar Oğuzcan, Acılar Denizi, Hürriyet Yayınları,1977



Kova Kova İndirdiler Yazıya

Kova kova indirdiler yazıya
Tut ettiler algın ala tazıya
İş başa düşünce bakmaz kuzuya

Kaç kuzulu ceylan yad avcı geldi
Avcılar elinde kaç kuzun kaldı 

Zalim avcı düşmüş gelir izine 
Al kanlar akıtmış iki dizine 
Mor sinekler konmuş ela gözüne 

Kaç kuzulu ceylan yad avcı geldi 
Avcılar elinde kaç kuzun kaldı 

Âşık Kerem

Derleyen: Muharrem Ertaş (Kimi kaynaklarda: Neşet Ertaş)
TRT repertuarına göre kaynak kişiler: Fazıl Muhsinoğlu ve Ayfer Ünlü
Yöre: Kırşehir, TRT Repertuarına göre Gaziantep


14 Mart 2026 Cumartesi

Vanya Dayı

Önsöz

Modern tiyatronun Ibsen ve Strindberg’le kurucu temsilcilerinden biri olan Çehov, Martı, Vanya Dayı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi adlı oyunları Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Konstantin Stanislavski yönetiminde sahnelenmeden önce oyun yazarı olarak önemi anlaşılmış biri değildi. Daha çok kısa öykü türündeki başarılı ürünleriyle olgunluk döneminde yaygın bir üne kavuşmuş, Bunin, Şalyapin, Tolstoy ve Gorki gibi önemli yazar ve sanatçıların dostu, Rus Akademisi’nin saygın bir üyesiydi.

Özgürlüğüne kavuşmuş bir serfin torunu ve küçük bir taşra bakkalının oğlu olan Anton Pavloviç Çehov, 1860’ta Azak Denizi kıyısında bir liman kenti olan Taganrog’da doğdu, aynı kentin lisesinde okurken taşra hayatının izlenimleriyle ilgili yazılarını ve kısa öykülerini gazetelerde ve dergilerde yayımlamaya başladı. Babası 1876’da iflas edince aile Moskova’ya taşındı, fakat Anton liseyi bitirinceye kadar Taganrog’da kaldı. Verdiği özel derslerden ve yazılarından elde ettiği telif ücretleriyle Moskova’ya giden ailesine destek oldu. Liseyi bitirince o da Moskova’ya giderek üniversitenin tıp fakültesine girdi ve mezun olunca doktor olarak çalışmaya başladı. Ancak ona gelen hastaların çoğunun yoksul olması yüzünden geçimini gene öğrencilik yıllarında olduğu gibi yazılarından kazandığı parayla sağlayabiliyordu.

Devrim öncesi Rusya’nın çöküntü havası, çocukluk yıllarının güçlükleri, taşra hayatının sıkıntıları ve insanın sınırsız yalnızlığı gerçeğini çok erken yaşta anlamasına karşın, kendine özgü iyimserliği, mizah duygusu, insan sevgisi ve anlayışı onun gösterişsiz bir anlatım ve ölçülü bir ses tonuyla yaşadığı dünyayı yazılarında yansıtmasının belirgin özellikleriydi. Yazarlığının ne denli başarılı bulunduğunu 1883’te St. Petersburg’a gittiğinde orada yayımlanan Oskolski gazetesinin yönetmeni Nikolay Leykin’le tanışınca öğrendi. Çehov, Novoye Vremya (Yeni Zamanlar) dergisinin yönetmeni A. S. Suvorin’le de orada tanıştı ve onunla ömür boyu sürecek bir dostluk kurdu. O dönemde yazdığı Prişibeyev Çavuş, Avcı ve Acı gibi önemli öyküleri de daha yüksek bir telif ücretiyle Yeni Zamanlar’da yayımlandı. 1888’de Bozkır adlı uzun öyküsü aylık Severni Vesnik dergisinde yayımlanınca ünü daha da yaygınlaştı. Çehov bu dönemde yazdığı öykülerini Çeşitli Öyküler, Masum Konuşmalar, Alacakaranlıkta başlıkları altında topladı. Alacakaranlıkta kitabı 1887’de Rus Akademisi’nin Puşkin ödülünü kazandı. 1898’de Rus Akademisi’ne seçilen Çehov, 1900’de Gorki’nin akademiye girmesini Çar’ın onaylamaması üzerine akademiden istifa etti.

1890’da Sibirya’ya ve Sahalin adasına yaptığı yolculukta kürek mahkûmlarının çok kötü koşullar altında çalışmalarını ele alarak yazdığı Sahalin kitabında önerdiği reformlarla toplumsal sorunlara ne kadar duyarlı olduğunu gösterdi. Rusya’daki insanların yaşama ve çalışma koşullarının düzeltilmesi konusunda bir şeyler yapılması gerektiği inancını her fırsatta dile getirdi. Bu inançla dünyayı daha iyi tanımak için Suvorin’le 1891’de bir Avrupa gezisine çıktı, altı hafta sonra sıkılarak Rusya’ya döndü. 1897’de sağlık nedenleri yüzünden kışı geçirmek üzere Nice’e giden Çehov o günlerde Fransa’da büyük gürültülere yol açan Dreyfus davasını da yakından izledi. Zola’ya ve Fransız aydınlarına büyük hayranlık duydu.

Çehov 1882’de Moskova yakınlarında Melikovo’da bir çiftlik almış ve ailesiyle oraya yerleşmişti. Bir süre sonra o çevrede kolera salgını başlayınca, yeniden doktorluğa döndü ve çok sayıda köylünün yardımına koştu. Melikovo’da yaşadığı yıllar yazarlık hayatı bakımından verimli geçtiyse de sağlığının kötüleşmesi yüzünden kışlarını Yalta’da geçirmeye başladı. Bu arada yazdığı Martı adlı oyunu St. Petersburg’da Aleksandrinski Tiyatrosu’nda 1896’da sahnelendiğinde eleştirmenlerin olumsuz değerlendirmeleriyle karşılandı. Bu başarısızlık üzerine yeniden öykü yazarlığına döndüyse de 1898’de Nemiroviç Dançenko’yla Konstantin Stanislavski’nin kurdukları Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Stanislavski’nin yönetiminde Martı yeniden sahnelendi ve büyük başarı kazandı.

Çehov öğrencilik yıllarında da kısa oyunlar yazmayı denemişti. Bu kısa oyunlarla birlikte 1878’de yazdığı “Babasızlar” diye anılan, gerçekte adı konmamış ve yayımlanmamış bir oyunu vardı. Öldükten sonra ortaya çıkan ve Çehov’un dağınık, fazla uzun ve utanabileceği bir deneme olarak gördüğü bu oyun 1923’te basıldı ve Çehov’un önemli bir oyun yazarı olduğuna inanan birçok tiyatro insanı tarafından elden geçirilip oynanabilir biçim verilerek Platonov adıyla ya da Wild Honey (Deli Bal) adıyla uyarlanarak Rusya’da ve dünyanın birçok yerlerinde sahnelendi. Oyun yazarlığının olgunluk dönemi öncesi yazdığı Tütünün Zararları (1886), Kuğunun Şarkısı (1887), Ayı (1888), Bir Evlenme Teklifi (1888-1889), Düğün (1889), Tatyana Repina (1889) gibi tek perdelik oyunları ya kendi kısa öykülerinden uyarlamalar ya da o dönemin geleneksel Fransız farslarından esinlenerek yazılmış ve özellikle amatör tiyatro toplulukları tarafından sık sık sahnelenen, konuları ve diyalogları tazeliğini koruyan örnekler olarak anılmalıdır. Gene aynı dönemde yazdığı İvanov (1887) ve Orman Cini (1889) oyunları ise onun geleneksel oyun yöntemiyle yazdığı, olay örgülerinde yer yer melodram ve fars özellikleri taşıyan, kendisinin de çok başarılı bulmadığı yapıtlardır. Bunun bir kanıtı da Orman Cini’nin başarısızlığının anlaşılması üzerine, neredeyse on yıl aradan sonra, aynı konuyu Vanya Dayı adıyla yeniden yazmasıdır. Bu yeni uyarlamada dört perdelik bir komedi olarak tanımladığı önceki oyunun 13 kişiden oluşan kadrosunu daraltarak yarı yarıya indirdi. Orman Cini’nde de olay Vanya Dayı’da olduğu gibi Profesör Serebryakov’un taşrada, kırsal bölgedeki malikânesinde geçer. Bu çiftlik evi ona ilk karısından kalmıştır. Evin ipotek borcunu ödemek için de ilk karısının kardeşi Voyniçki (Vanya) yıllarca çalışmıştır. Serebryakov’la 27 yaşındaki kendinden oldukça genç karısı Yelena’nın oraya yerleşmeye gelişleri çiftlik çevresindeki komşuların da tekdüze ve sıkıcı taşra hayatının canlanmasına yol açar.

Çehov’un daha önce yazdığı oyuna “Orman Cini” adını vermesinin nedeni o oyunda asıl önemli oyun kişisini Doktor Khrusçof olarak düşünmesinden kaynaklanmış olabilir. Bu oyunun komik özelliklerinin oyun kişileri arasındaki geleneksel Fransız oyunlarının aşk üçgenlerine benzemesi ve Khrusçof’un Yelena’ya duyduğu tutkunun oyunun çarpıcı bir olayı olarak öne çıkması da bunun bir göstergesi olabilir. Orman Cini’nde alışılagelmiş farslarda rastlanan yarım kalmış ilişkilerin mutlu sonla sonuçlanmasına karşın, 3. perdede Serebryakov’un çiftliği satma kararını açıklaması, bu arada onu uzun süre değerli bir “entelektüel” sayan Voyniçki’nin gerçekte profesörün tam bir şarlatan olduğunu anlaması ve tanıdığından beri Yelena’ya olan aşkı yüzünden hayal kırıklığı içinde intihar etmesi bu komik oyunun melodramatik doruk noktası olarak seyirciyi şaşırtır.

Nitekim aynı konuyu ustalık döneminde yeniden ele aldığında Çehov yeni bir dramatik teknik kullanır. Eleştirmenlerin genellikle “iç eylem” ya da “dolaylı eylem” dedikleri bu teknikle yazılan ilk Çehov oyunu Martı’dır. Martı’da ve onu izleyen Vanya Dayı’da toprak sahibi, iyi eğitim görmüş birtakım insanların amaçsız, sıkıntılı bir aylaklık içinde yaşayışlarını gerçekçi bir açıdan ele alır. Bu insanların hayatlarının durağanlığını, davranışlarının ve kişiliklerinin saçmalığını gözlem gücünün ustalığıyla öyle inandırıcı bir dille canlandırır ki, seyirciler çoğu zaman bu oyunlardaki acıklı durumları gözyaşları içinde seyreder. Oysa Çehov Martı ve Vişne Bahçesi oyunlarını komedi olarak, Vanya Dayı’yı da taşra hayatından sahneler olarak tanımlamıştır. Hatta eleştirmenlerin birbiriyle tutarsız değerlendirmeleri üzerine şöyle bir açıklama yapmayı da gerekli görmüştür:

“İnsanlara, şu halinize bakın. Ne kadar kötü yaşadığınızı, ne kadar sıkıcı olduğunuzu görün. Önemli olan insanların bu gerçeği anlamasıdır. Bunu anlarlarsa, kendileri için kesinlikle yeni ve daha güzel bir hayat yaratabilirler.”

Çehov’un son dört büyük oyununda kullandığı ve tiyatro tarihçilerinin “iç eylem” diye tanımladıkları dramatik yönteme göre, bu oyunlarda olayların akışı sahnede çarpıcı dramatik eylem yerine, hiçbir şey yapmadan yaşıyormuş gibi davranan birtakım insanların bir araya gelmeleri, belli bir amaç gütmeyen, aralarında ilgi olmayan kopuk cümlelerle konuşmaları Çehov’un yansıtmak istediği gerçekliği yoğun bir biçimde dile getirir. Olayları açıkça sahnede göstermek yerine sahne dışında geçen olayların sahnedeki kişilerin tepkilerini göstermek, seyircilerin oyun kişilerinin gerçek kimliklerini görmelerini sağlar. Oyun kişilerinin kendi aralarında konuşurlarken bile sanki kendi kendilerine konuşuyor olmaları ve böylece içlerinden geçenleri dışa vurmaları da bu “iç eylem” tekniğinin bir özelliğidir.

Çehov’un Orman Cini oyununu Vanya Dayı’ya dönüştürürken “dış eylem” ya da “dolaysız eylem” tekniği yerine “iç eylem” tekniğini benimsemesi olumlu sonuç vermiş, eleştirmenler ve seyirciler tarafından da başarılı bir oyun olarak değerlendirilmişti. Ancak Vanya Dayı’nın konusunun ne olduğu konusunda tam bir anlaşmaya varılamamıştır. Bazı eleştirmenlere göre Çehov bu oyununda 19. yüzyıl sonu Rusyasının sosyo-ekonomik sorunlarını ele almıştır, bazı eleştirmenlerse özellikle sorumlu görevlerdeki yöneticilerin ve toprak sahibi sınıfın aylak ve amaçsız insanlarının iç dünyaları ve psikolojik sorunları üzerinde durmuştur. Bu anlamda en yaygın görüş şudur: Rusya’da taşrada yaşayan sıradan insanların çoğu gerçekliğin güçlükleri karşısında boşuna çabalarla çileli bir hayat yaşarlar ve sorunlarından kaçmak için bahaneler yaratırlar.

Bu kaçış özleminin en önemli nedenlerinden biri gerçekler karşısında kendilerini kapalı bir dünyaya hapsedilmiş insanlar olarak hissetmeleridir. Oyunun kahramanlarından açıkça en aylak olan Yelena’nın bir kuş olup özgürlüğe uçmak istemesi bu yüzdendir. Vanya ile Sonya’nın da çalıştıkları odanın dağınık eşyasından, kitap ve kâğıt yığınından kaçıp kurtulmak için kendilerini işe vermesi, Astrov’un ormanları ağaç dikerek geliştirme ve ekoloji tutkusuyla aşırı çalışması ve sıkıntıdan kurtulmak için içkiden medet umması da gerçeklikten bir çeşit kaçma yoludur. İçki Vanya için de bir kaçış bahanesidir. Ayrıca, Astrov’un Yelana’nın çekiciliğine kendini kaptırıp onunla bir aşk ilişkisi kurmaya kalkışması, Vanya’nın da hiçbir şansı olmadığını bile bile Yelena’ya aşk ilan etme fantezisi, belli bir anlamda gerçeklikten kaçış girişimleri olarak düşünülebilir. Sonya ile oyunun daha az önemli kişilerinden Marina’nın dine sığınmaları, ölümün bile hayatın acılarından kurtulmanın bir sonucu olacağını düşünmeleri, böyle yorumlanabilir.

Çehov, olgunluk dönemi oyunlarında, dramatik açıdan işlevi olmayan hiçbir öğeye yer vermemeye özen gösteriyordu. Sözgelimi, herhangi bir oyunda bir silah varsa, o silah kesinlikle patlamalıydı. Ancak bu gösterişli melodramatik eylem sahnede değil, sahne dışında gerçekleşmeliydi. Bu son oyunlarında ilk oyunlarının göz alıcı renklerinin soluklaştığına, her şeyin daha ölçülü bir anlayışla kullanıldığına da tanık oluruz. Oyun kişileri, insanlar gerçek hayatta birbirlerine nasıl davranırlar, birbirleriyle nasıl konuşurlarsa, tıpkı onlar gibi gerçekliği yeniden yaratma ve dile getirme çabasıyla tasarlanmış gibiydi. Böyle bir malzeme Moskova Sanat Tiyatrosu kurucusu Stanislavski’nin Çehov’un son dönem oyunlarını yönetirken oluşturduğu bir “Sistem”e dönüştü ve dünyanın birçok ülkesinde 20. yüzyılın oyunculuk yöntemi olarak benimsendi.

Vanya Dayı, Çehov’un olgunluk döneminin öbür oyunları Martı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi gibi insan olmanın, günümüz dünyasının gerçeklerini hem sosyolojik hem de psikolojik açıdan anlamanın, sevginin ve nefretin yarattığı çelişkilere karşın çalışmaya ve geleceğe güvenmenin bir belgesi olarak değerlendirilebilir.

Cevat Çapan

Anton Çehov, Vanya Dayı, Yapı Kredi Yayınları, Çeviren: Behçet Necatigil

Dört Perdelik Tiyatro Eseri




13 Mart 2026 Cuma

Bu Su Çoğala Çoğala

Yaşlılara saksılar dizdim, bahçeler yaydım.
Yorgunlara diri beden verdim, taze yürek.
Döşekler serdim hastalara, rahat, yumuşacık.
Nerde yalan dolan gördüysem kızardım.
Yiğit yüreklere, dedim, canım armağan.
Ardına kadar açtım çocuklara kapıları.
Dostluklar boy attı yeryüzünde,
dostluklar orman orman.
Ebemkuşakları gökyüzünde fır dolandı.
Yürüdü dağlardan ovalara doğru
gümbür gümbür bir deli su,
yıktı bu su önüne geleni,
bu su, çoğala çoğala.
İnsanlar insanları aldı götürdü.

Ne kavga kaldı, ne zulüm, ne korku.

A. Kadir (Abdülkadir Meriçboyu)

Resim: Aliye Berger, Soyut Manzara, 30x42 cm



Kısa Günün Kârı

I

Kapıyı vurup çıktım dışarı
Sırtımda elma çuvalı

Bu gençlikte elma satılmaz
Kunduram cilalı mendilim beyaz

Bir kapı çaldım henüz ikindi
Elif'im pencerede yutkundu

Bilseniz ne dolmalar yuttum
Elif'len akşamı ettim

II

Ödünç urba giyip bir kenara oturdum
Elimde karpuz vardı
İğreti bıçakla karpuzu soydum

İkindi rüzgârında terim kurudu
Gözlerim ince bozuk
Yediğim karpuz içimi yudu

Deniz kenarıydı usul usul soyundum
Mavi su balıklı su
Tazelendi umudum

Sudan çıktım akşam oldu
Bir kötü derde düştüm
Tekmil Üsküdar bildi

Bir babam var adı Hasan
Bir anam var ağlıyor
Evimizde aş noksan

Metin Eloğlu, Yine, Adam Yayınları, Eylül 1982, S.81-82





10 Mart 2026 Salı

Firar

Bıkkın bir trenin rayından çıkışı
belki de bir kazadır size göre
bir nehrin yatağından kalkışı
o da doğal afet.
Bulutların geometriyi reddedişi
kabahat başıbozuk rüzgarda.
Ne çok olağanınız var
365 günün 6 saatini
yuvarlayıp duran takvimler gibi...
Günün yirmi dört saati
ne isterse ayağına gelen kedi
bir sabah bıraktı bizi.
Kuyruğunu sallaya sallaya
çıkıp gitti firari.
Bir trenin rayından çıkışı
bir nehrin yatağından kalkışı
bir bulutun yamuğa aşkı gibi
Tırmık izlerini bıraktı geride
fotoğraflarını, mama kabını bir de.
Nankörlük etmeden hayatına
gelmiyor özgürlük.

Dinçer Yurttaş

Resim: Sunay Şentürk, Suluboya Çalışma



Nehir Manzarası

Bırak sökük kalsın rüzgâr, bu zırdeli düşün içinde
gerçeğin ne anlamı var.
Biz bu zırdeli düşün içinde 
kavrulmuş kurumuş iki fıstık gibi
Yatalım uyuyalım uyanalım kalkalım
Değil mi ki, bir yere kilitlenmiş
Bir küçük iyiliktir aşk,
Değil mi ki, billurdan bir yalan dünya
Bırak ersin o tamama
Gel bak tepeden bir nehir manzarası
göstereceğim sana.

Birhan Keskin

Resim: Adviye Özküçük, Nehir Kıyısında Ağaçlar






Bekleyen Kadının Günü

Kadınım saçlarını tarar aynada,
Benim parmaklarım değmişçesine.
Bahçeye çıkıp şarkı söyler içinden
Sesinden sesim geçmişçesine.
Güneşin kızarttığı kayısılar gibi
Aklından ben geçerim güneşlenirken,
Kızarır al al olur ben öpmüşçesine.

Eğilmiş dikiş diker, gömleğimin düğmesi
Hayal eder beni, birden ürperir
İnce bir sızı duyar iğne batmışçasına.
Çocuğunu göğsüne bastırdığında
Erkekliğim geçer ta iliğinden
Benimle uzanıp yatmışçasına.

Bir sabah ayrıldım bir akşam kavuştum
-Ah, olgun dutlar gibi ballanmış gözlerinde-
saatlerin biriktirdiği o tatlı özlem
sanki uzak denizlerden dönüyorum,
karşılar, beni yıllarca beklemişçesine.

Ceyhun Atuf Kansu

Resim: "Şezlongda Pembeli Kadın", Nazmi Ziya Güran (1881-1937)



8 Mart 2026 Pazar

Kanadı Kırık Bir Akşam

Gün bitti lambayı hazırla;
Işık kalmadı girecek odamıza.
Çek perdeleri sevdiceğim;
Kanadı kırık bir akşam
Zonkluyor durmadan dışarda.

Sen bugünden yarına
Birazcık umut sakla.

Yarın farklıdır bugünden,
Adı değişir hiç olmazsa.
Kara bir suyu
Geçiyoruz şimdilerde
Basarak yosunlu taşlara.

Sen bugünden yarına
Birazcık umut sakla.

Gün bitti sevdiceğim;
Geriye kalan posa.
Bu serin güz akşamında
Geç otur karşıma sessizce,
Devam et ördüğün hırkaya.

(1987)

Metin Altıok, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi 2, S.901

Resim: Alla Tsank



Bağışlamak

Beni suskunlukla mayaladılar, keskin bir giyotinle
Beni bağışlayarak mühürlediler, isli bir ateşle.
Kanlı bir rahim gibi doğurgan dudaklarım,
ben oyum, Yahya’sı dilsiz bir İsa neyse.
Nefesim bulut, gözlerim yıldız saçtı geceye,
ve terimden deniz, etimden kara yaptılar.
Eksik bir insan bıraktılar geriye
Ben kendimi tamamlayamam, bağışlayın beni...

Dinçer Yurttaş, Yekpare Kırılganlıklar, NotaBene Yayınları, S.88



Pangea

küçük bir ada bizimkisi
kırlangıçların bile sığmadığı bu gök altında
kıyılarında aynı deniz
sokaklarında aynı rüzgar
öyle ki saçlarının kokusu
bir uçtan bir uca,
dudaklarındaki sözler bu yerden o göğe uçar

küçük bir ada bizimkisi
hani özlesen bir el uzamı
koparılmış bir gelincik solumu
uzatsan ayaklarını
örtmez üstünü samanyolu,
bırakıp gitsen hakeza
gittiğin yerden görünür
bölsen kimseye yetmez,
uzun yolculuklara çıksan
uyumaya değmez

küçük bir ada bizimkisi
soluklanalım
ve mutlu olalım,
ve tek başımıza belki de
uzun uzun bakalım diye sonsuzluğa
yol kıyısına konulmuş bir bank
yanı başımı sana ayırdım
koy diye başını omuz boşluğuma denk

küçük bir ada bizimkisi
ama sanma ki dar
uzatıp ayaklarını
hayret edecek herkese yer var.

Dinçer Yurttaş, Yekpare Kırılganlıklar, NotaBene Yayınları, S.37-38



4 Mart 2026 Çarşamba

Uğultulu Tepeler

(...) Acaba eceliyle mi öldü diye de düşünmekten kendimi alamıyordum. Ne  yaptımsa, bu düşüncenin verdiği sıkıntı devam etti. Bu, öylesine can sıkan, inatçı bir düşünceydi ki ondan kurtulmak için, Uğultulu Tepeler'e gidip, ölene karşı yapılacak son görevleri yapmak istedim. Edgar Linton, izin vermek istemiyordu
ama ben, ölünün yanında bir tek dostunun bile bulunmadığını söyleyerek, acı acı yalvardım. Üstelik, eski Bey'imin aynı zamanda süt kardeşim olması dolayısıyla, benden hizmet beklemeye en az onun kadar hak kazandığını söyledim. Ayrıca Hareton'ın, şu yavrucuğun, Bey'in hanımının yeğeni olduğunu, daha yakın bir
akraba bulunmadığına göre de kendisinin, onun sorumluluğunu üstüne alması gerektiğini anlattım. Kalan malların durumunu öğrenmek, kaynının işleriyle ilgilenmek de ona düşüyordu. O günlerde Edgar Linton, böyle işlerle uğraşacak hâlde değildi. Onun için, bana da avukatıyla konuşmamı söyledi; en sonunda gitmeme de izin verdi. Onun avukatı, aynı zamanda Hindley Earnshaw'ın da
avukatıydı. Köye gidip avukata, benimle gelmesini söyledim. Adam başını salladı, Heathcliff’i kendi hâline bırakmanın doğru olacağını, işin aslı meydana çıkarılınca, Hareton'ın bir dilenciden farkının kalmayacağını belirtti. “Onun babası borç içinde öldü.” dedi, “Malların hepsi ipotekli. Vârisin yapabileceği en iyi iş, alacaklının
kalbinde, kendisine karşı bir ilgi uyandırmaya bakmaktır. Alacaklı, ancak bundan sonra ona acımayı düşünebilir.”
Uğultulu Tepeler'e varınca, her şeyin gerektiği şekilde yapılmasını sağlamak için geldiğimi söyledim. Yeteri kadar sıkışık durumda olan Joseph de benim geldiğimi görünce sevindi. Bay Heathcliff ise, benim istendiğimi pek sanmadığını, fakat istersem kalıp, cenaze işleriyle ilgilenebileceğimi söyledi.
“Doğrusunu istersen, bu sersemin cesedini törensiz mörensiz yol kavşağına gömüvermeli.” diyordu. “Dün akşamüzeri, yanından on dakika ayrılmıştım, bu süre içinde evin iki kapısını da içeriden sürgüleyivermiş, gece de kendini öldürmek için sabaha kadar içmiş olacak. Onun bu sabah beygir gibi horuldadığını duyunca, kapıyı
kırıp içeri girdik. Kanepenin üzerine boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Derisini yüzsen uyanamazdı. Ben de Kenneth'i çağırttım, geldi ama o zamana kadar da bu adam leş olmuştu. Ölmüş, soğumuş, kaskatı kesilmişti; onun için de ortalığı velveleye vermeye gerek kalmadığını sen de kabul edersin.” Yaşlı kâhya da onun bu sözlerini doğruladı ama şöyle de mırıldandı: “Ah, keşke doktoru çağırmaya kendi gitseydi. Ben Bey'e, ondan çok daha iyi bakardım. Ben gittiğimde, Bey daha ne ölmüştü ne de bir şey...”  (...)

Emily Bronte, Uğultulu Tepeler, Can Yayınları, S.201,202

Çeviri: Naciye Akseki Öncül



3 Mart 2026 Salı

Öldürür Beni

Senin bu harçların senin bu huyun,
Senin bu kaşların senin bu yayın,
Senin bu duruşun senin bu boyun,
Senin bu kolların öldürür beni.

Senin sallanışın senin gezişin,
Senin kirpiklerin senin süzüşün,
Senin bu esrarın senin sezişin,
Senin bu yolların öldürür beni.

Senin bu yanağın senin bu dilin,
Senin zülüflerin senin bu telin,
Senin yaz baharın senin sümbülün,
Senin bu güllerin öldürür beni.
 
Senin hayır işin senin şer işin,
Senin arayışın senin soruşun,
Senin Acem şalın senin sarışın,
Senin bu bellerin öldürür beni.
 
Senin bu Ruhsati'n senin kardaşın,
Senin benim için böyle telaşın,
Senin bu feryadın senin göz yaşın,
Senin bûselerin öldürür beni.

Aşık Ruhsatî



1 Mart 2026 Pazar

Gözlerin

Düşlerin parlayıp söndüğü yerde
Buluşmak seninle bir akşam üstü
Umarsız şarkılar, dudağımda bir yarım ezgi
Sığınmak gözlerine, sığınmak bir akşamüstü
Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi

Bir orman bir gece kar altındayken
Çocuksu,uçarı koşmak seninle
Elini avcumda bulup yitirmek
Sığınmak ellerine bir gece vakti
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Bir kenti böylece bırakıp gitmek
İçinde bin kaygı, binbir soruyla
Bitmeyen bir şarkı, dudağında bir yarım ezgi
Sığınmak şarkılara sığınmak bir ömür boyu

Gözlerin bir çığlık,bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Zülfü Livaneli



"Leyla'nın Evi"

"(...) Boğaziçi'nin serin rüzgârlarını içine çekti, vapurun yardığı sulardaki beyaz köpüklere daldı, denize değer gibi uçan yelkovan kuşlarından gözünü alamadı, kaleleri, hisarları, sarayları, kiliseleri ve camileri seyretti. Boğaziçi korularının nefis görüntüsü içini bir hoş yaptı. Çocuk gibi olmuştu, heyecanlıydı, yüreği yüreğine sığmıyordu.

Boğazın pırıltılı sularını bir baştan öbür başa yıldırım gibi geçen kuşları ne kadar özlemiş olduğunu fark etti. Anneannesi çocukluğunda ona bu kuşların, Boğaz'da yaşayıp ölmüş kişilerin ruhları olduğunu anlatmıştı. Buradan ayrılmak istemedikleri için uçup duruyorlardı. Leyla da ömrü boyunca bu kuşları seyretmiş ve her birini ailesinin ölmüş mensuplarından biri olarak düşünmüştü. Küçük sürüler olarak uçanlar arasında dedesi, anneannesi, annesi, dayısı vardı. Tek başına uçan garip kuşlar ise ona, yirmili yaşlarındaki talihsiz İngiliz delikanlısını hatırlatıyordu. Kuşlar bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle evlerine dönmeye çalışıyor, bu yüzden Karadeniz'den Marmara'ya kadar Boğaz'ı yıldırım hızıyla turlayıp duruyorlardı.

Vapur, Bosnalı Abdullah Avni Paşa'nın yalısının önünden geçerken gözyaşlarına engel olamadı. Dedesinin evi, lacivert sulara vuran aksiyle bir gelin gibi önünde duruyordu. Gemilerin yarattığı dalgalar yalı rıhtımında beyaz köpükler yaratarak kırılıyor, bir martı yalının tam önünde suya dalıp dalıp çıkıyordu. Evde pek bir değişiklik yok gibiydi. Sanki biraz gayret etse pencereye gölgesi vuran Paşa Dedesini ve rıhtımda çay içen anneannesini görebilecekti. (...)"

Zülfü Livaneli, Leyla'nın Evi, Remzi Kitabevi, S.112



Daha Senden Gayrı Âşık mı Yoktur

Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın vay deli gönül
Hele düşün devr-i adem’den beri
Neler gelmiş geçmiş, say deli gönül

Şu fâni dünyada umudunu üz
İnanmazsan var kitaba yüz be yüz
Evin mezaristan, malın bir top bez
Daha doymadınsa doy deli gönül

Günde bir yol duman çöker serime
Elim ermez gidem kisbü kârıma
Kendi bildiğine doğrudur deme
Var iki kâmile sor deli gönül

Gördüm iki kişi mezar eşiyor
Gam gasavet gelmiş, boydan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
Gel de bu dünyayı yor deli gönül

Mevla’m kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Ruhsatî dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül

Aşık Ruhsatî


Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim

Gönül gel seninle muhabbet edelim
Araya kimseyi alma sevdiğim
Ya benim kimim var kime yalvarayım
Kaldır kalbindeki karayı gönül 
 
Dünya için gül benzini soldurma
Halden bilmeyene halin bildirme
Tabip olmayana yaran sardırma
Azdırırsın bir gün yarayı gönül
 
Solmazsa dünyada güzeller solmaz
Bu dünya fanidir kimseye kalmaz
Yalan dolan ile sofuluk olmaz
Mümin olan bekler berayı gönül 
 
Derviş Ali'm öğüt verir özüne
Gönül lütfeyledi  geldi sözüne
Azrail konarsa göğsün düzüne
O zaman beklemez sırayı gönül

Derviş Ali (Sivas, Şarkışla, Emlek Yöresi, 19.yy Halk Ozanı)



27 Şubat 2026 Cuma

Bir Aşk Çeksem

Her seferinde,
yanlış yıkanıp
enden ve boydan çekip
geçmiş gömleğini giyenlere söylüyorum:
"Aklı dağılanın kalbi genişler mi?"

Her seferinde,
sürekli uzaklara bakıp yakını görmeyi unutanlara söylüyorum: 
"Geçmişi dağılanın 
şiiri de dağılır mı?"

Her seferinde
en haklı yerlerinden,
en haklı cümlelerinden 
yenilenlere söylüyorum: 
"Kalbi dağılanın kapısı üşür mü?"

Her seferinde
aşk çekerek yola çıkıp
âh çekenlere söylüyorum: 
"Her aşktan çırak çıkanın âhı
şiire dahil mi?"

Sezai Sarıoğlu

Fotoğraf: Geneviève Cygan


Karşılığını Bulamamış Sorular İçin

serin rüzgârlar taşır
bir dostumun yüzünü yakan mevsim
incelmiş bir hayatın kederiyle
sessizce durur anıların yamacında
renginden su alan resim

odalara sığmazdık odalar dar
içinde gizli bir ses ölürken
dönenip durdu heves
dağlar dağlar

saatleri biz sustururduk
korkusuyla kendi sesimizin
yokederdik kardeşliğini
gündüzle gecenin

karardı baktıkça gözler
balkon derinliğindeki dağlara
heves yollara düştü
tedirginlik korkulara

yüzün gecikmiş bir mektupta
anlaşılır dürüst ve ıslak
yitirilmiş bir anıyla çıkageldi
güneyin ılık sokaklarından

-her ses bir renge yakışır
su kendi bildiğince akar
hiçbir şeye benzemez içimizdeki uçurum
ne kadar acemi harcı olsa da
ölümle karşılanmalı bazı sorular.

Haydar Ergülen, 1979


Belli Değil

Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Yiğit belli değil mert belli değil
Herkes yarasına derman arıyor
Deva belli değil dert belli değil

Fark eyledik ahir vaktin yettiğin
Merhamet çekilip göğe gittiğin
Gücü yeten soyar gücü yettiğin
Papak belli değil Kürt belli değil

Adalet kalmadı hep zulüm doldu
Geçti şu baharın gülleri soldu
Dünyanın gidişi acayip oldu
Koyun belli değil kurt belli değil

Başım ayık değil kederden yastan
Ah ettikçe duman çıkıyor festen
Haraba yüz tuttu bezm-i gülistan
Yayla belli değil yurt belli değil

Çarh bozulmuş dünya ıslah olmuyor
Ehli fukaranın yüzü gülmüyor
Ruhsatî de dediğini bilmiyor
Yazı belli değil hat belli değil

Aşık Ruhsatî


Ruhsati, asıl adı Mustafa olan köy şairi. Sivas'ın Deliktaş bucağında 1835 yılında doğmuş[1] ve ömrünün hemen hemen tamamını burada geçirmiştir. Babasının adı Mehmet'tir. Eflatun Cem Güney, annesinin adının Safiye olduğunu savunur.

Ruhsati, 12 yaşında öksüz ve yetim kalmış, bu nedenle kuvvetli bir tahsil görememiştir. Şiirlerindeki ifadelerinde dört kez evlendiğini ve bu evliliklerinden 23 çocuğu olduğu anlaşılıyor. Ruhsati, uzun müddet Deliktaş ağalarından Ali Ağa'nın yanında azap durmuştur. Bazen değirmendeki su işlerinde, bazen rençberlik, çobanlık işlerinde çalışmıştır. Zaman zaman gurbete çıkan Ruhsati, ömrünün sonlarında köyünde imamlık yapmıştır. Bazı deyişleri nedeniyle tutuklanmıştır.

Ruhsati, badeli bir aşıktır. Şiirlerinde Ruhsat Baba, Aşık Ruhsat, Ruhsat ve çogunlukla Ruhsati mahlaslarını kullanmıştır. Ruhsati, saz çalamayan bir aşıktır. Ömrü boyunca birçok aşıkla karşılaşmış ve atışmıştır.

Ruhsati, şiirlerinin çoğunu hece vezni ile yazmıştır. ÖmerDertliErzurumlu EmrahSeyrani gibi aşıklara uyarak Aruz vezni ile yazdığı da olmuştur. Aruz vezni ile yazdığı şiirlerinde olaylara ve mistik düşüncelere yer vermiştir. Ancak Ruhsati asıl başarısını hece vezni ile göstermiştir. Şiirlerinde genellikle yarım kafiyeyi kullanmıştır.

Ruhsati'nin dili sadedir ve şiirlerinde zorlama yoktur. Hece, durak, kafiye ve rediflerde titiz davranmış, anlam bütünlüğüne dikkat ederek daha akıcı ve güçlü şiirler söylemiştir. Şiirinde aynı kelimeleri kullanmamaya özen göstermiş tekrara düşmemiştir. Sadece ifadeye kuvvet vermek isterken bu yolu kullanmıştır. Şiirlerinde tasvire oldukça fazla yer verir. Köy şairi olduğu için ağız özelliklerine oldukça bağlı kalmış fazlaca mahalli kelime kullanmıştır.

Şiirinin başlıca konuları; halkın duyguları, inançları, düşünceleri, dertleri, istekleri gibi toplumsal ve ferdi konulardır. Şiirleri genellikle köy hayatının özelliklerini yansıtmışlardır. Duygu ve düşünce alemi köydeki intibalarıyla doludur. Aşkı beşeri ve ilahi olmak üzere ikiye ayrılır. İki aşkı da konu alan şiirler yazmıştır. Taşlama ve tenkide dayalı şiirleri oldukça fazladır. Şiirlerinde tabiat da önemli bir yer tutar. Din ve ahlak konusunda da bir şeyler söylemeyi unutmamıştır.

Ruhsati'nin mezarı doğduğu yer olan Deliktaş'tadır. Yanında da kendisinde önce vefat eden oğlu Aşık Minhaci yatmaktadır.

Kaynak: Vikipedi

İzleyiciler