İnsan en çok içindeki boşluktan korkar.
Murathan Mungan
Gözlerini açtın ki evdesin. Odada. Ama bu oda senin değil. Annenin. Onun yatağında. Sarı yaldızlı boyası dökük, örtüsü eprimiş karyolada uyanınca şaşırdın. Gözün üstündeki geceliğe kaydı. Önce anlam veremedin. Baktın bir süre. Eteğiyle kol ağzı mavi fistolu beyaz gecelik annenin. Giyinmemiş, sanki özellikle örtünüp sarınmış, öylece uzanmışsın.
Annene sarılmak mı istedin? Kokusuna sarınarak uyumak… Zaten bir tek o mu kalmıştı geriye eski hayatından? O da gidince… Ölünce diyemiyorsun. Anneni bir yere gönderdiğini düşünmek sana çok daha iyi geliyor. Lokum’a da öyle…
Aklına gelince etrafa bakıp Lokum’u aradın. Ama yok. Lokum, annen Şefika’nın sevgili köpeği, o gittiğinden beri kapıdan içeri girmiyor. Annenin kriz geçirerek yığılı kaldığı bahçe demirlerinin orada. Bekliyor. Yaslı küpe çiçeklerinin başında. Annenindiler. Dil döküp eve almayı denesen de her seferinde bir yol bulup çıkıyor, soluğu orada alıyor. Yalnız o vardı annenin yanında. Son anlarını yaşar ve adını sayıklarken:
Oya, kızım! Hala dönmedin mi annem?
Adını sayıklarken sesi masmaviydi. Hem de tüm kızgınlığına rağmen. Dönmeyişine… Dönemeyişine belki, ama öyleyse de bunu bir tek sen biliyordun. Annenin haberi yok. Sürgünün gönüllü değildi. Dönemeyişin de. Yıllar sürdü. Geç kaldın. Omuzlarının düşüklüğü bundan.
Sarındığın geceliği üstünden kaydırdın. Ki çıplaklığını gördün: Giysilerim? Doğrulup bakındın, ama olmayan sadece onlar değil. Odada yatak ve sen dışında hiçbir şey yok. Hayır, diye bağırıp fırladın. Ancak eprimiş, cilasız, çoğu kalkık duran parkelere basınca hızın kesildi. Tuhaf bir bulantı sardı içini. Tedirginlikten… Sarkak ayaklarını sürüyüp kendini yaralayarak yürüdün boş odada. Gücün kesilmiş. Takatsiz parmaklarınla kavradın kapı kolunu. Yüklendin. Kapı büyük bir boşluğa devrilir gibi yavaşça açıldı. Paslı gıcırtılar boşlukta yankılanıyorken durdun. Büyük bir boşluğun eşiğindesin:
Neden hiçbir eşya yok?
Salona uzanan dar, ışıksız koridor –oysa günün her saati ışık alırdı- seni şaşırttı. Aynalı ufak bir etajer olmalıydı. Solda. Sağ yanında nazarlıklı kibar bir üzerlik, solundaysa aile fotoğrafı. Siyah beyaz. Annen, baban Sadri, ablan ve sen. Sevgi on birindeydi. Sense dokuz. Lokum da görünüyor, ama yarım. Son anda hareket edince… Altta babanın kesik uçlu dolmakaleminden çıkmış bir yazı var. Mürekkebi koyu yeşil:
Mutluluğumuz sonsuza kadar sürsün.
Erken öldü baban. Ölümünü nedense çabuk kabullendin. Hep ölçü, sürekli sınır, mesafe de olunca… Sana göre samimiyetsizdi. Az da olsa çözülüp yakın dursa, kurduğu buzdan otorite erir diye korkan baban sizi sevmedi değil. Yansıtamadı fakat. İl Milli Eğitim Müdürü Sadri Bey’in kızları, pek sevdiği ifadeyle terbiyeli olmalı, yakışıksız davranmamalıydılar. Ülkü sahibi başarılı birer öğrenci; işinde usta, ehil birer meslek erbabı; sırası beklenip yapılacak evliliğe iyi birer eş ve anne ve daha birçok şey…
Ablan tam da babanın istediği gibi yetişti. Sense terbiyesiz biri olup çıktın. On bir yaşındaydın. Yıl 1978. Evde fır dönüp türküler söylüyordun:
Kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu heyy…
Önüne geçip engelledi seni. Susturdu:
Kızılcıklar da ne demek? Oya! Komünist mi oldun bakayım sen? Bu yaşta, hem de okullarımdan birinde kim, neler öğretiyor size?
Babanın kızacağını bildiğin halde güldün:
Radyoda çalıyordu. Dilime takılmış. Ayrıca kızılcıklar da güzeldir baba! Değil midir?
Ayıpladı seni:
Yok, daha şimdiden beyni yıkanıyor bunun! Gördün mü, bak?
Okudun, ama arzuladığın gibi. Tıbbiyeli olmadın; hayır! Fizikçi olmayı seçtin: Her şeyi atomlarına varıncaya dek çözeceğim! Yarım kaldı. Çoğu şey gibi. Yıllar sonra, Kanada’da bir denklik yakalayıp diplomanı aldın. Yüksek fizik mühendisi de oldun. Sahi, o diplomayı görmesini en çok istediğin kişi neden babandı?
Koridoru, giderek evin her yanını saran boşluk, içini ürpertti. Ne üzerinde annenin örgü hırkası ve babanın şemsiyesinin asılı olduğu vestiyer görünüyor ne de kilim desenli yolluk. Salona geçtin. Oradaki boşluğu sırtına yüklenerek dışarı iki büklüm çıktın: Boş ama neden? Banyoya baktın. Tuvalete bile. Her yer eşyasızdı. Her yer boş. Kimsesiz.
Odana girdin. Perdesiz camın yanında gri bir gökyüzü; pervazda, içi su doluysa da balıksız bir fanus karşıladı seni. Annen ısrarına dayanamayıp almıştı. Lise sonda mıydın? Sarı kırmızılı balığının yokluğunda, cam fanus ne kadar anlamsız geldi sana. Öylesine bir cam kap! Yaklaşınca, suyunda kırık yansımanı gördün. Hışımla döndün ki kolun cama çarptı. Fanus yere savruldu, düştü. Boş zemine yayılan suyla cam kırıklarına baktın. İçin burkuldu: Neden? Çıkmaya niyetlenmişken başın döndü. Sendeledin. Boyası dökük duvara çarptın çarpacaksın! Son anda tutundun. Bedeninle duvar arasında kalan parmakların tir tir… Gücünü verip dineldiğinde, duvardan yalnızlık bulaştı ellerine. Küflü, tozlu duvarın yalnızlığı.
Ağlayarak geçtiğin mutfakta, ne buzdolabını ne de annenin mıknatıslı süslerini bulabildin: Oya! Bu mavi güvercinli olanını ne zaman getirdin? Çok güzel! Annene, 7/24 eviçi mesaisini yaparken başka bir hayatı hayal edemeyen Şefika’ya, sırf uçup gitmeyi düşü-ne-bilsin diye aldığın güvercinli-kırlangıçlı süslerin hiçbirisi yok. Annenin şenlikli kahkahaları da. Camönü menekşelerinin hepsi saksılarına yığılmış kalmış. Yumak gibiler. Karmaşık. Balkon kapısını aralayıp merdaneli çamaşır makinenizi yokladın. Mavi. Küçük. Sadri Bey’in az kaldı sokağa atacağı: Şefika! Yakışıyor mu bir müdürün evine? Çöplük değil ki burası! Balkon! Direnmiş, adını Maviş koyduğu makinenin atılmasını engellemiş, üstelik içini toprakla doldurup limon ağacı dikerek ona hayat vermişti annen. Ne o ne de limon ağacı duruyor balkonda.
Dönüp kapıya yöneldin. Gözlerin yine vestiyeri aradı. Babanın şemsiyesiyle annenin hırkasını. Tabii seninle ablanın hırkalarınızı da. Annen onları örerken ne çok kavga etmiştiniz! O kış da kıştı hani! Ya, hayır, diyerek veryansın ettin; cilveli Selaniklisi neden ablamın oluyormuş? Zeki Müren kirpiklisini o giysin! İstediğiniz örgüleri yapayım diye gözlerine ağrılar girdi kadının. Kendisine de ördü. Motifsizdi onunki. Desensizdi. Düz. Sana sıradan gelmişti, ama sonraları hep o hırkayı giydin. Sadelikte, yalınlıkta saklı duran katmanları, azda çok olanı görebildiğin yıllardı artık.
Kapının önündesin. Anlam veremediğin tabloyu çıkıp komşulara sormalı, diye düşündün. Paslı kolu tuttun, ama kapıyı açamadın. Çıplaklığın geldi aklına. Hatırlatan babandı. Kulağın, kömürlü sesiyle çınlıyor:
Bugünlerde iyice edepsiz oldun! Bu nasıl bir eteklik boyudur? Düzelt şu üstünle başını!
Dönüp annenin geceliğini giyindin. Gürül gürül beline akan saçların, şimdi gümüşlü yıldızlarla bezeli. Kısacık. Geceliği giyinmen zor olmadı. Oyalanmadan, istemediğin halde atmak zorunda kaldığın yavaş adımlarınla ulaştığın kapıyı bu kez açtın. Sakınımlısın. Tedirgin. Apartman karanlık olunca… El yordamıyla lamba düğmesini aranırken boşluğu adımladın. Çok korktun. Lamba yandı o sıra. Karşı daireye yöneldin. Önü sizinki gibi. Boş. Bir çift ayakkabı bileyok. Paspas ya da kapı süsü de. İstemdışı zile uzandın. Parmağın olmayan zilin boşluğuna girdi. Çığlık atıp parmağını çektin. Sesin apartman boşluğunu çınlattı, kayboldu. Burada ve diğer kapılarda boşa çabaladın. Hepsi kapı duvardı. Endişeleniyorsun:
Tanımadık da olsa, neden hiç kimse açmaz?
Kapıların, evlerin büyük boşluklarını örttüğünü gördün.
Dengen bozuldu.
En üst kattan en alt kata başdöndüren sarmal bir boşluk yaratarak uzanan tırabzana tutundun. Elin acıdı. Hırpani basamakların eskitilmiş tırabzanındaki bir kıymık etine batınca…
Ah!
Göz göze geldiğin sarmal boşluk sanki aklını çeliyor:
Atlasam mı? Boşluğa…
Varlığını yok etme fikrini düşünebilmene şaşırdın:
Başkaları olmadan ayakta duramayacak mısın, Oya?
Kendini ayıplasan da o boşluğa bakıyorsun.Nedense hayat geldi aklına: Belirsizliklerle dolu, uzun, başdöndüren koca bir sarmal boşluk! Ürperdin.
Mezun olup evle ilişkini handiyse kopardığın zaman da benzer bir tedirginlik ürpertisi yoklamıştı seni. Tanıdığını hayat labirentine atılmış, ama korkmuştun da. Koca kentte bir başınaydın. Babanı aradın. Arkanda değil de yanında olsaydı… Zayıf görünmekten nefret ediyorsun. Düşündüklerin için kendine kızdın. Ağladın da. Babanın ölümünün ardından ertelediğin gözyaşlarıydı. Geç bir saatti. Mevsimse kış. Bozacının sesini duyup fırladın. Ancak aynı sese hemen alt kattan fırlayıp koşan biri daha vardı. Sahanlıkta çarpıştınız. Hatalıydın. Bildiğin halde arsızlık ettin:
Ne o öyle boş arazide gezinir gibi! İnsan dediğin önüne bakar!
Dudak kıvrımlarında hoş bir sevgi gülücüğü belirdi adamın:
Bağışlayın! Sizi görünce önüme bakamadım!
İçinden salak şey dediğin adamla tanıştınız:
Memnun oldum! Ben de Cenan!
Bu ismi farklı buldun. Bir de yürek, gönül anlamına geldiğini duyunca…
Bozaları o gece birlikte içtiniz. Senin evinde. Onunki bol leblebiliydi. Sense bozayı leblebisiz seviyordun. Olsun! Buna rağmen iyi anlaştınız. Onun, içindeki boşluğu doldurduğunu düşündün. İnandın ya da. Öyle miydi? Öyleyse biraz bencilce bir seviş değil miydi seninkisi?
Cenan da senin gibi yeni mezundu. Mimar. İşe henüz başlayan, çoğu yönüyle sana benzeyen bir hayat acemisi! Beraber yürüdünüz. Her yere… İlk başta, belirsiz duran gelecekten sakınma yeri olarak gördüğün kollarında, onunla birlikte başka yolculuklara da çıktınız:
Dostların arasındayız / Güneşin sofrasındayız…
Etine batan kıymık gibi bir soru vardı aklında. Yeni değil. Yıllardır yanıtını arıyorsun. Soru beyninin kıvrımlarında, incecik bir kırışığın dibinde… Beni yoldan çıkaran, beni zorunlu sürgünlere mecbur bırakan, ağır bedeller ödeten, düşüncelerimin yön verdiği duygularım mıydı? Yoksa… Etini yaran tırabzanı inatla sıktın. Elin kanadı: Yok, hayır; kendi yolumu kendim çizdim! Cenan’ın suçu yok!
Basamakları yavaş adımlarla iniyor, nafile bir çabayla kapıları çalıyorsun. Açan olmadı. En alt katta posta kutuları çarptı gözüne. Sizinkinde babanın adı yazıyor: Sadri Altun. Diğerleri isimsiz; boş! O ufak kutucukta babanın adını görmesen, hepten yabancılayacaksın orayı. İsimli, tanıdık bir ufak posta kutusuna sığdırılan hayatınız, yüreğini az buçuk serinletti. Yine de sordun:
Hiç kimse kalmadı mı?
Ağır demir kapıyı güçbela açtın. O da paslıydı. Bakımsız. Daha kapıyı açarken, sevgili Edip Cansever’in dizesini mırıldandın. Adeta dua ediyor, öyle olmasını arzuluyorsun:
Amanın dersin, bu ne delice gidiş / Paldır küldür açar mıydı fıstık ağacı…
Mevsimin kıştı oysa. Ardına dek açıp çıktığın kapıda seni, sert bir kış yağmuru karşıladı. Geceliğinle yayan yapıldak oluşuna aldırmadan yürüdün. Derin gölgeli dış sahanlıktan uzaklaştın. Lokum orada, annenin son nefesini verdiği demirlerin önündeydi.
Küpeçiçeklerinin solup çürüyen dallarına, sanki annenin kokusunu solur gibi yakın… Görünce bir fena oldun ve ağlarken fark ettin kuş çeşmesini. Kırıktı. Sadri Bey, bu tür şeylere uzak duran adam, koymuştu bahçenize. Daha çok sen ve biraz da ablan, yazın susuz ve yemsiz kalan kuşlar için zırıl zırıl ağlayınca… Sonraları annen, bir şair edasıyla, şu kuşların kanat seslerinde başka bir şey var, demişti, ne bileyim, sanki bir ferahlık! Hatırladın. Dudaklarına uçucu bir güneş kondu, kayboldu. Annenin gözleri geldi gözlerinin önüne. Seni okşayıp saran bir sesle konuştu:
Oya, bu çeşmeyi onar, olur mu? Kuşlar, kanat sesleriyle uçursun seni!
Ansızın kayboldu annenin yüzü. Üşüdün. Sert yağmurla dövülürken Lokum’a seslendin, ama… Tanımadı mı seni?
Beni unutmuş olamaz!
Tekrara bağırdın:
Lokum! Kızım!
Aynı anda sokağa ilerliyordun:
Benimle gelsen…
Bu kez sesinde, seni gördü Lokum. Havlayıp karşılık verse de ayrılmadı annenin küpeçiçeklerinden.
Yürüdün.
Issızdı sokak. Kaldırımlarsa ıslaktı. Ancak ortalıkta kimsecikler yok. Karşıda olması gereken fırının yerinde yeller esiyor: Hayret! Kapısına büyük bir kilit vurulmuş. Camları neredeyse siyah. İçerisi gibi. Eskiden olsaydı, sadece ekmek kokusu değil, türküler yükselirdi fırından:
Aman bre deryalar, kanlıca deryalar…
Muhacir Hüsnü’yle Hüsne’nin fırınından torbana yalnızca ekmek konmaz; bu da evin küçüğüne; denilip uzatılan enfes gevrekle oradan ayrılırdın: Onlar da mı? Evet; göçtüler!
Denize inen sokağınızın aşağılarına yöneldin. Kahvehane boştu. Birileri vardır umuduyla bakındığın masalarla sandalyeler yalnızdı. Oya, kız, renkli gazoz ister misin, diyen Kazım Efendi’nin yaşlı sesini duydun sanki. Cama yapıştınsa da içeride kimseyi göremedin. Ellerinde, camda birikip kalınlaşan kederli tozlar kaldı. Kendini zorlayıp denize koştun. Rıhtıma: Orası kalabalıktır. Koşarken arada bir göğün gri boşluğuna baktın. Yüzünle gözüne sert damlalar düştü. Denize nefes nefese ulaştın ve durdun. Seni içine alacak mavili derin boşluğu görünce… En iyisi yitip kaybolmak!
Atlayacağın sırada hayal meyal birini gördün: O mu yoksa? Bağırdın: Cenan! Sen misin? Bekle! Geceliğin bacaklarına yapışınca hızın kesildi. Yine de koştun. Etrafını rıhtımın sarhoş gürültüsü sardı. Büyük bir kalabalık. Bugün Pazar. Yağmura rağmen adım atacak yer yok. Sevinemedin. Çünkü kalabalıkta, tanıdığın bir yüzü göremedin. İrkilip ürktün yabancılığından. Yine Cenan’ı aradınsa da o olup olmadığını kestiremediğin adam gitmişti. Sara nöbetine tutulmuşçasına sarsılıp titreyerek ağladın. Kalabalığın ortasında. Yalnız. Kıvrandın durdun. Konuşuyor, söylediklerini yalnız sen anlıyordun:
Benim yuvam burası! Burada yaşadım. Yaşamadım mı? Yaşayıp yaratmadım, kök salmadım mı yoksa? Neden yabancılaştı her şey? Yanlış bir yere mi döndüm? Neresi burası?
Annen derdi: Hiçbir şeyi uzağa bırakma evladım! Erteleme. Sonraya bırakınca gerçekleştiremiyorsun. Pişmanlığı da çok ağır! Konuşurken kendisini göstermişti: Örnekse, işte karşında!
Dinledin mi? Hayır! Erteleyişler çoğalttı boşluklarını. Oysa uzağa bırakmayıp erken dönebilsen, birçok şeyi birlikte yapar, paylaşırdınız:
Ona veda bile edemedim.
Rıhtımdaki kalabalığın ortasında sert kış yağmuruyla dövülüp hırpalanır, titreyip kıvranırken Einstein çıktı karşına. Bembeyaz saçları dağınık. Sana dilini çıkarttı: Sadece iki şey sınırsızdır, sayın yüksek fizik mühendisi; evren ve insanın ahmaklığı! İlkinden o kadar da emin değilim! Sözünü bitirince kayboldu. Ağız dolusu, ahmak, dedin kendine! Defalarca tekrarladın bu sözü. Sonra birden durup yavaş, ama kararlı adımlarla rıhtımın ucuna gittin. Denizin mavili derin boşluğu ayağının altında. Ardında kalan kalabalığı umursamayarak çıkardığın gecelik parmaklarının ucunda. Bıraktın. Gözlerini yumup derin bir nefes aldın. Kararını vermiş, artık kendini boşluğa atacakken…
Zil çaldı.
Uzun, neredeyse aralıksız çalan zil sesiyle gerçeğe açtın gözlerini.
Annenin karyolasındasın.
Ölüm haberini alınca çarçabuk giyindiğin kotun ve kazağınlasın. Pastel mor renkli kazağını Cenan almıştı. Hoşuna gider; bu kazağı giyince, her yanında menekşeler açıyor; derdi. Hayatla aranda kalan son bağ mı yoksa?
Doğruldun. Annenin, eteğiyle kol ağzı mavi fistolu geceliği üstündeydi. Öpüp kokladın. Rüyanın etkisinden henüz kurtulamadın: Zil çalıyorsa… Demek ki birileri var!
Başka zaman olsaydı, böyle ısrarcı zillere deli olur, küfrü basardın, ama şimdi: Bu iyi! Bu, çok iyi!, dedin. Kendini mutlak bir boşluğa fırlatılmış gibi hissederken…
Etrafına bakınıp eşyaları yokladın. Her şey yerli yerindeydi. Kalkıp doğruca kapıya gittin. Babanın şemsiyesiyle annenin hırkası vestiyerde. Derin bir soluk aldın. Gözetleme deliğinden bakmadın. Kapıda birinin olmasından daha önemli bir şey yok. Açtın kapıyı. Karşında, yıllar önce uzağa bıraktığın pişmanlığın duruyor: Cenan!
Onun da saçları gümüşlenmiş, ama gözlerinin mavisi yirmi beş yıl öncesiyle aynı. Yıllarca, bıkıp usanmadan sıcağına sarındığın aynı diri ve derin mavilik. Yüzünden yaşanmışlık akan, çizgileri konuşkan Cenan’a bakıyorken göğüs geçirdin. Ürperdin, ama nasıl! Ortak denizinizin kokusunu aldın; başın döndü birden; sendeledin. Heyecanla tırabzana tutunup boşluğa baktın. Rüyandaki; belirsizliklerle dolu, uzun, başdöndüren büyük boşluk diyerek sonsuz sarmalını hayatla eşlediğin yer, bu kez ürkütmedi seni. Sadece titriyordun. Cenan da hissetti: Üşüdün mü sen? Sarıldı. Gülümsedi. Der, dedi bir an. Elindeki küçük paketi gösterip açtı. Gönlünü çelen menekşeli mor akideleri görünce nasıl da sevindin! Sırf bunun için karşıya, Kadıköy’e gittin, öyle mi?
Tam o sıradaydı; ahşap ayakkabılığın alt gözünde, soğuktan kaçarak bulduğu ilk boşluğa, annenin miflonlu sıcak pabucuna sığınan bir kuş, bir Narbülbülü kanatlandı ve sizin eve daldı. Bakıştınız. Yüreğiniz ferahladı. Eve geçtiniz. Sonra…
Sonrası iyilik güzellik.
Metin Turan, 17 Haziran 2022 / Bafra
