Bu plak radyolarınızda çalmaz. Televizyonda da izleyemezsiniz. Ancak bir yürüyüşte yüzbinler söyler bir ağızdan. Cem Karaca'nın 1 Mayıs plağına düştüğü bu not, aslında 1 Mayıs Marşı'nın bütün hikâyesini özetler. Hikâyesi doğrudan meydanda başlamaz. Bir tiyatro sahnesinde başlar. 1970'lerin ortasında Ankara Sanat Tiyatrosu, Maksim Gorki'nin Bertolt Brecht tarafından uyarlanan "Ana"yı sahneler. Oyunun yönetmeni Rutkay Aziz'dir. Oyunda küçük ama belirleyici bir sahne notu vardır: "İşçiler bir marş söyleyerek içeri girer." Sarper Özsan bu sahne ihtiyacından yola çıkarak 1 Mayıs Marşı'nı yazar. Sözünü de müziğini de kendisi oluşturur. Yani bugün meydanlarda duyulan bu marş, başlangıçta bir tiyatro müziğidir. Ancak şarkının kaderi sahnede kalmaz. "Ana" oyunu 8 Ocak 1975'te sahnelenir, fakat 22 Nisan 1975'te Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yasaklanır. Tiyatro durdurulur, sahne susturulur. Oyun sahneden kalkar ama marş sahneden taşar. Önce oyunu izleyenlerin hafızasında kalır. Sonra koroların sesinde çoğalır. Turnelerle farklı şehirlere gider. Toplantılara, yürüyüşlere, meydanlara yerleşir. Artık yalnızca bir oyunun parçası değildir; kollektif olarak söylenen bir şeye dönüşür. 1977 bu hikâyede bir kırılma noktasıdır. Cem Karaca 1 Mayıs Marşı'nı Ruhi Su ve Dostlar Korosu'ndan duyar. Daha sonra Sarper Özsan'la bağlantı kurar ve marşı plağa okur. Plağın bir yüzünde 1 Mayıs Marşı, diğer yüzünde yine "Ana" oyunundan "Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Selini" yer alır. Marş, dinlenen bir şey olmaktan çıkar, birlikte söylenen birşeye dönüşür. Aynı yıl, 1977 1 Mayıs'ında Taksim Meydanı'nda yaşanan ve tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak geçen olay, bu marşın anlamını değiştirir. Artık yalnızca bir işçi bayramı marşı değildir; kayıpların, bastırılan seslerin ve toplumsal hafızanın bir parçasıdır. 1980 darbesinden sonra 1 Mayıs kutlamaları yasaklanır. Meydanlar kapanır. Ama marş kaybolmaz. Kasetlerde, korolarda, küçük toplantılarda, yürüyüşlerde yaşamaya devam eder. Ve bugün hâlâ bu marş söylendiğinde, sadece geçmiş konuşmaz. Mavi yakalılar yıllardır süren hak mücadelesini sürdürür. Ve beyaz yakalılar, kendilerini işçi olarak yeniden tanımlamaya başlar. Yani bu marş yalnızca 1970'lerin bir ürünü değildir. Her söylendiğinde yeniden bugüne yazılır. Bu yüzden 1 Mayıs Marşı'nı yalnızca bir şarkı olarak anlatmak eksik kalır. Bu, bir tiyatro sahnesinden çıkıp yasakla karşılaşan, meydanlarda çoğalan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir ortak sesin hikâyesidir. Belki de asıl soru hâlâ aynı: Bir şarkıyı marş yapan şey, yazıldığı yer midir; yoksa yıllar boyunca kimlerin, nerede, nasıl ve ne pahasına söylediği mi?
4 Mayıs 2026 Pazartesi
Gökdelen
“Ama şimdi yaklaşım değişti, hükümete ters düşen kişilerin varını yoğunu ellerinden alıp kendilerini içeri atıyorlar,” dedi. Ancak en ilginç sözlerini arabaya binmek üzereyken, birden geriye dönüp gözlerini yardımcısı Sabri Serin'in gözlerine dikerek söyledi: “Her şeyi özelleştirdiklerine göre, yargıyı da özelleştirseler bari, bundan daha iyi olur, daha kötü olmaz.”
17 Şubat 2073 sabahı başlayan Gökdelen’in kahramanı, Türkiye’nin en önemli, en ünlü avukatlarından biridir. Can Tezcan İstanbul’u yalnızca gökdelenlerden oluşan, New York’a benzeyen ama daha da güzel ve modern bir kente dönüştürmek isteyen zengin müşterisi Temel Diker’in yasal sorunlarını çözmek için bir tasarı ortaya atar: Yargının özelleştirilmesini sağlayacaktır.
Gökdelen, Cihangir’e dikilmiş gökdelenler arasında kalmış son bahçeli evden yok edilmiş kedilere, dağda bayırda aç açık dolaşmak zorunda bırakılmış sefalet içindeki yılkı adamlarından adına mekik dedikleri tek kişilik uçaklarından inmeyen zenginlere, hiç değişmeyen çıkarcı politikacılardan onların destekçisi medyaya kadar aslında modern zamanlarda yaşadığımız çürümeyi anlatan, sürprizlerle dolu bir roman, coğrafyamıza ait bir distopya.
Tahsin Yücel, Gökdelen, Can Yayınları, Roman, 2006
3 Mayıs 2026 Pazar
Bir Film: Kefernahum
Dostoyevski bir kahramanı aracılığıyla "Bir kentin mutluluğu her gün küçük bir çocuğa işkence yapılmasına bağlı olsaydı, kent halkı ne yapardı?" diye sorar biz okurlarına. Tabii ki biz 'sayın okurları' da bir anlık duraksamadan sonra hemen yapıştırırız cevabımızı: "Çoğunluğun mutluluğu için bir çocuğa sırt çeviremeyiz."
Bir romanın satırları arasından vicdanımıza yöneltilmiş bu soruyu olması gerektiği gibi cevaplamanın bir an için saadetini duyarız. Yanımıza mendil satmak için yaklaşan ya da ebeveynleriyle kaldırımın üzerinde dilenmek zorunda kalan diğer çocukları ise içimizde bir sızıyla arkamızda bırakarak yolumuza devam ederiz. Uzun bir zamandır, hepimiz, bizi darmadağın eden bu manzarayı o kadar sık gördük ki sanki bu insanlık dışı durumu kanıksadık. Bu nedenle bugün üzerine anlaştığımız yalanların en çirkini olan "Çocuklarımız her şeyden kıymetli." hakkında bir kez daha Kefernahum vesilesiyle konuşalım ve kanıksamaya başladığımız bu durumla yeniden yüzleşelim istedim.
Kefernahum, Ortadoğu'da yaşanan savaşlardan kaynaklanan mülteci sorununu ve bu sorun nedeniyle artan çocuk hakları ihlallerini tüm çıplaklığıyla anlatan bir film. Filmin yönetmeni ve senaristi Nadine Labaki. 27. Uluslararası Film Festivali'nde (2008) ilk uzun metraj filmi 'Sukkar Bannat'ın açılış filmi olarak gösterilmesiyle ülkemizde tanınan Labaki, yıllar içinde katıldığı festivaller aracılığıyla Dünya çapında da üne kavuştu. Bu film Labaki'nin dördüncü uzun metraj filmi. Birçok festivalden ödülle dönen bu yapım Cannes Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü’ne değer görüldü. Ayrıca Lübnan'ı “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Oscar adayı olarak temsil etme başarısını yakaladı.
BİR ŞİKÂYETİ VAR
Filmin açılış sekansında küçük bir erkek çocuğunu iç çamaşırlarıyla bitkin bir halde ayakta dururken görüyoruz. Doktorun muayenesinden sonra tahminen on iki, on üç yaşlarında olduğunu öğreniyoruz ama adını bilmiyoruz. Bunu takip eden sahnede ise kameraya bir grup mülteci kadın yansıyor. Güvelik güçleri tarafından yapıldığını tahmin ettiğimiz bir kimlik tespiti sırasında kameranın belli belirsiz işaretiyle Etiyopyalı Tigest Ailo ile tanışıyoruz.
İsimlerini bile doğru düzgün bilmediğimiz ama 'suçlu' olduklarını anladığımız bu iki insanın hikayesini anlatmak için yönetmen bizi bir mahkeme salonuna götürüyor ve bize önce hikayenin sonunu söylüyor. Duruşmanın başlamasıyla biz, Zain (Al Hajj) ve Zain'in ailesiyle tanışıyoruz. Yönetmenin neden hikayeyi sonundan yani mahkeme salonunda anlatmaya başladığını hakimin Zain'e yönelttiği sorular sonucu Zain'in ağzından dökülen şu sözlerle anlıyoruz:
"Anne ve babamdan şikayetçiyim. Beni dünyaya getirdikleri için…"
Labaki film açılışını takip eden ilk sahne olan mahkeme sahnesinde Zain'in avukatı rolünde karşımıza çıkıyor. Bundan sonra yönetmen, tüm film boyunca Zain ve Tigest'in nezdinde isimsiz bırakılan kadın, çocuk tüm mültecilerin hikayesini anlatmak için kamerasını bir avukat gibi kullanıyor. Anne ve babasının aracılığıyla Zain'e bu kaderi reva gören herkesi sanık sandalyesine oturtuyor ve tekrar tekrar soruyor: "Bir kentin mutluluğu her gün küçük bir çocuğa işkence yapılmasına bağlı olsaydı, kent halkı ne yapardı?"
Yönetmen bu hikayeyi anlatmak için filmin odağına Zain’i, Tigest’i ve onun 'kimliksiz' bebeğini koyarak bize bildiğimiz başka bir gerçeği, savaşın erkek egemen zihniyetin en canavarca icadı olduğunu ve bunun en büyük kurbanlarının tarihin her döneminde kadınlar ve çocuklar olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Ardından kamerasıyla 'kentin' yani dünyanın Zain’e ve onun gibilere nasıl davrandığını yer yer belgeselvari bir anlatımla çok gerçekçi biçimde yansıtıyor.
Labaki’nin bu gerçekçi atmosferi kurabilmesinde Zain ve Tigest’in üst düzey performansının büyük etkisi var. Yönetmen onların muhteşem oyunculuğunu gerçekçi mekan seçimleriyle tamamlıyor. Yeri gelmişken Zain'in ve Tigest'in gerçek yaşamlarında da birer mülteci olduklarını ve aslında kendi yaşamlarını perdeye taşıdıklarını söylemeliyim. Labaki kendisiyle yapılan bir röportajda oyuncu seçimini nasıl yaptığını anlattıktan sonra neden Zain'i seçtiğini şu çarpıcı sözlerle anlatıyor:
"…benim için o (Zain) mucize çocuk. Kendisi Suriyeli bir mülteci. Elbette Suriye’deki savaştan kaçmış, Lübnan'a gelmiş ve son sekiz yıldır Lübnan’da çok zor koşullarda yaşıyor. Okula gitmiyor, sokaklarda büyümüş. Sokaklarda büyüdüğünüzde çok şey görürsünüz. Çok fazla şiddet görür ve çok fazla istismara maruz kalırsınız. Kendisi görmemesi gereken birçok şey görmüş. (Bu nedenle) onda çocukluğunu yitirmiş, yetişkin olmuş bir çocuğun bilgeliği vardı. Bu yüzden bu kadar iyi olabildi. Çünkü zaten bildiği bir şeyi yapıyordu."
OMELAS’TAN KEFERNAHUM’A
Yazıya Dostoyevski'den bir alıntıyla başlamıştım. Bu soru Ursula K.Le Guin'e de ilham vermiş ve bu sorudan hareketle Le Guin "Omelas'ı Bırakıp Gidenler" öyküsünü kaleme almış. Yazar, bu öyküde ütopik bir şehri anlatır bize. Bu şehir birçok açıdan muhteşemdir. Bunun yanında herkesin refah içinde yaşadığı ve bunu doyasıya birbirleriyle paylaştığı çok medeni bir yer olan Omelas'ta herkesin bildiği bir sır da vardır. Le Guin sonunda baklayı ağzından çıkarır ve bizimle herkesin bildiği bu sırrı paylaşır:
"Bir rüya şehri gibi görünen Omelas'ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda kilitli bir oda, bu odada da küçük bir çocuk vardır. Bir oğlan ya da kız çocuğudur bu. Altı yaşlarında görünür. Ama neredeyse on yaşındadır. Belki sakat doğmuştur belki korku, yetersiz beslenme ve bakımsızlık yüzünden böyle görünmektedir. Günde sadece yarım kâse lapa verilir ona. Çırılçıplak bir şekilde soğuk ve küflü taşlar üzerinde oturur. Bedeni yaralarla kaplıdır.
Omelas’ın tüm sakinleri onun orada olduğunu bilirler. Hatta belli bir yaşa geldiklerinde gidip görürler bu çocuğu. Ama kimse onu bu odadan çıkarmaya teşebbüs etmez. Hepsi onun orada tutulması gerektiğine inanır. Çünkü bu ayrıcalıklı toplumun sürekliliği ancak o çocuğun bodrumda tutulması ile mümkün olacaktır. Omelaslılar, “mutluluklarının, şehrin güzelliğinin, arkadaşlarının şefkatinin, çocuklarının sağlığının, bilginlerinin zekasının, zanaatkârlarının maharetinin hatta hasadın bolluğunun ve yumuşak havanın bile oradaki çocuğun berbat yaşamına bağlı olduğunun farkındadırlar."*
Labaki ise filme hikayesi İncil'e dayanan ve Fransızca’da kaosu, cehennemi, kargaşayı ifade etmek için kullanılan 'Kefernahum' adını vermesinin nedenini bir röportajda şu şekilde açıklıyor:
"Çocuk istismarı, sınırların absürtlüğü ve var olduğunuzu kanıtlamak için bir belgeye ihtiyacımızın olması. Bunların hepsini tahtaya yazdım ve tahtaya baktığımda bu 'Kefernahum' gibi dedim; “Bu cehennem ve biz de cehennemde yaşıyoruz”. Filmin adı işte böyle ortaya çıktı."
Omelas’ta tarif edilen bodrumun Kefernahum; buradaki çocuğunda Zain olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bu iki hikayenin akraba olduğunu inanıyorum.
Hepimiz kendimiz ve çocuklarımız için yarım yamalak da olsa bir Omelas kurmaya çalışıyoruz ama biliyoruz ki bu küçük dünyanın bir yerinden Zain ve onun gibilerin yaşadığı 'Kefernahum' ayan beyan görünüyor. Belki de çocuklarımız bizim görmezlikten gelerek baş etmeye çalıştığımız Kefernahum'u görecek ve Omelas'ı terk etmek isteyecek. Belki de Kefernahum, Omelas’ı terk edip gidenler sayesinde yıkılacak, bilemiyorum. Dilerim ki biz, çocuklarımız için Omelaslar inşa etmekten vazgeçip Kefernahum'u ortadan kaldırmanın yollarını ararız.
Sezer Demir
@szrdmr / @kumogretmeni
szr3dmr@gmail.com / kumogretmeni@gmail.com
* Meltem Gürle’nin “Omelas'ı Terk Edenler” başlıklı yazısından alıntıdır. https://meltemgurle.blogspot.com/2014/12/omelas-terk-edenler.html
Bu yazı ilk kez 23.04.2019 tarihinde Eğitimpedia'da yayınlandı.
https://www.kumogretmeni.com/post/bir-film-kefernahum
1 Mayıs 2026 Cuma
Bıçak Kemikte
Eti geçti, duydun mu?
Bıçak kemikte.
Duymadınsa duy artık
behey Allah’ın kulu,
bıçak kemikte.
Duy da silkin n’olursun
bu ne biçim uyku bu.
Bıçak kemikte
Verilmemiş alınmış hep,
yük vurulmuş dağlar gibi – insanlık bu mu?
Çalıyor sömürünün imdat çanları,
kımılda da kurtar şu onurunu
bıçak kemikte.
Topraksa paylaşılmış kıyılarsa yağmalanmış,
umut hacizde,
ya bu neyin puştluğu bu
sana yokluk sana yasak sana dam
insan değil – hâşâ – bir yağmacı soyu bu,
bıçak kemikte.
Üretensin yaratansın yürütensin dağları,
bakma öyle kilit kilit, duvar duvar.
Yetsin artık bu susku
bıçak kemikte.
Anasın boynun bükük babasın kolun kırık
oğullar kan içinde.
Kaldır artık başını
«kalsın benim dâvam dîvana kalsın» demiş ozan.
O dîvan sensin artık
bıçak kemikte.
Hasan Hüseyin Korkmazgil
30 Nisan 2026 Perşembe
Pireli Şiir
Bu ne acayip bilmece!
Ne gündüz biter, ne gece.
Kime söyleriz derdimizi;
Ne hekim anlar, ne hoca.
Kimi işinde gücünde,
Kiminin donu yok kıçında.
Ağız var, burun var, kulak var;
Ama hepsi başka biçimde.
Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;
Kimi kâtip olur, yazı yazar;
Kimi sokaklarda dilenir.
Kimi kılıç takar böğrüne;
Kimi uyar dünya seyrine:
Karı hesabına geceleri,
Gündüzleri baba hayrına.
Bu düzen böyle mi gidecek?
Pireler filleri yutacak;
Yedi nüfuslu haneye
Üç buçuk tayın yetecek?
Karışık bir iş vesselâm.
Deli dolu yazar kalem.
Yazdığı da ne? Bir sürü
İpe sapa gelmez kelâm.
Orhan Veli Kanık
29 Nisan 2026 Çarşamba
Aç Ağzını Karanlık
İşim gücüm bu benim
Sorguya çekmek gerçeği
Sevginin rüzgarı ak da
Savaşın bayrağı niçin kara
Bütün suçum bu benim
Evreni kucaklamak
Çözmek kör düğümleri
Sonra bildiğiniz gibi
Gecenin içine attılar beni
Kirden pasaktan gecenin
Ta dibine yuvarlandım
Sevindiler gerisin geri
Acıya öfkeye bulandım
Aç ağzını karanlık
Dişlerini sayacağım
Eğilip aldı beni yerden
Halk anam güzel anam
Yıkadı kirimi pasımı
Ağrımı acımı silkeledi
Toz alır gibi aldı öfkemi
Sıcacık et koynunda
Yıllarca ısıttıktan sonra
Yeniden doğur beni
Giydim yeni giysilerimi
Çıktım yeni bir yola
Yeni ayaklarımla yürüdüm
Yeni gözlerimle baktım dünyaya
Günaydın dedim yeni sesimle
Başı sevda dolu bir değa
İşim gücüm bu benim
Sorguya çekmek çirkinleri
Emeğin suyu ak da
Sömürünün değirmeni niçin kara
Bütün suçum bu benim
Tahta çıkarmak güzeli
Uygarlığı halklamak
İşte sabah oldu
Yum gözlerini karanlık
Eski bir ormanda ben
Yeni bir ağaçmış gibiyim
Aç gözlerin karanlık
Tepeden tırnağa ben
Çiçek açmış gibiyim
Ali Yüce (1928 - 29 Nisan 2015)
Küçük Şeyler
(...) Küçük Şeyler, İstanbul gibi bir metropolde geçmekte ve sahte ihtiyaçlar bağlamında filmin açılış sekansında 'orman banyosu' olarak adlandırılan aktivite gösterilmekte, Onur’un da o aktivite içinde olduğu görülmektedir. AVM sahnesinde ise Bahar’ın çay makinesini "ihtiyaç" olarak görmesi, Herbert Marcuse’ün (1990) Tek Boyutlu İnsan kitabında da bahsettiği "sahte ihtiyaçlar" kavramıyla örtüşür. Ona göre, tüketim odaklı kapitalist sistem bireylere gerçek ihtiyaçlarının yerine geçen sahte ihtiyaçlar yaratarak onları sistemin tahakkümü altına sokar. Reklamların da teşvik ettiği bitip tükenmeyen harcama ihtiyacı, bireyi “ihtiyaç üretimine” ikna eder. Filmde Bahar karakteri de bu düzenin içinde hayatına devam ederken, Onur bu düzenin dışına itilmiş karakter olarak gösterilir.
Küçük Şeyler’de tasvir edilen burjuva sınıfına mensup çift (Onur ve Bahar) Debord’ın (2021) bahsettiği sömürülen emeklerinden elde ettikleri kazançları ile satın aldıkları lüks bir evde sıradan bir yaşam sürmektedir.
İnsanların saygısını kazanmak ve muhafaza etmek için yalnızca servete veya güce haiz olmak yetmez. Servetin veya gücün ispatlanması gerekir. Çünkü saygı sadece delil var ise gösterilir. Refahın kanıtı, yalnızca insanın önemini, başkalarına anlatmasıyla, onların gözünde kendisinin mühim olduğu duygusunu canlı ve uyanık tutmasıyla kalmaz; insanoğlu kendi halinden memnun olmasını sağlaması ve bu durumu koruması da minimum onun kadar faydalıdır.
Filmin ana karakteri olan Onur kapitalizm içinde şekillenen beyaz yakalı olarak çalışmakta, yaşam koşullarını beyaz yakalının olması gerektiği şekilde ve saygınlıkta sürdürmektedir. Kendisi gibi beyaz yakalı olan eşi Baharla mutlu bir evlilik yürüten Onur’un durumu işten çıkarılmasıyla değişir. Bu süreci kabullenmeyen Onur, içinde bulunduğu durumu kimseye anlatamaz. Her gün işe gidiyormuş gibi evden çıkıp iş çıkış saatinde eve dönen Onur, uzun zaman ‘çalışıyor’ gibi davranır. Çünkü kapitalist bir dünyada birey kendi mesleki statüsüyle saygınlık elde eder ve onu kaybettiğinde de değersizleştiğini düşünür. Onur’un işini kaybetmesiyle maddi sorunlarla yüzleşen çiftin ilişkisi zaman içinde çözülemeyen çıkmaza sürüklenir. Bu noktada Foucault’un (2005) da altını çizdiği özne kavramı üzerinden filme bakıldığında Onur iktidar tarafından verilen kararla pasif konuma itilmiştir. Çünkü Foucault’da (2005) özne toplumsal olanla beraber anılmakta ve toplum, onay mekanizması olarak öne çıkmaktadır. Böylece toplumda iktidar tarafından onaylanmış özne yüceltilmekte ve saygı gören güç haline gelmektedir.
Zamanla eşi Baharla arası bozulan Onur’un cinsel hayatı da pasifleşir. Onur, Bauman’ın da ifade ettiği kaygılı modern insana dönüşür ve aralarındaki bağlar zamanla kopukluğa neden olur. Belirsizlik içinde kaybolan Onur, modernitenin getirdiği düzen beklentisinin başarısız sonuçlarıyla iyice yalnızlaşır. Onur karakteri üzerinden modern bireyin sistem karşısında yaşadığı değersizlik ve anlamsızlık hisleri, Bauman’ın akışkan modernite kuramının toplumsal sonuçlarını ortaya koyar (Bauman, 2019). Filmde olaylar ağırlıklı olarak Onur’un perspektifinden izlenir. İşsizliğine aldırmıyor gibi görünen Onur için gerçeklik algısı değişmeye başlamakta ve hayal ile gerçekliğin sınırları muğlaklaşmaktadır. (...)
Doç. Dr. Gönül Cengiz Başkent Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Film Tasarımı ve Yönetimi Bölümü, Yorgunluk Toplumundan Küçük Şeyler'e (2019) Bakmak: Byung-Chul Han Perspektifinden Film Çözümlemesi, DTCF Dergisi 65.2 (2025): 1367-1386 S.5-6-7, 25 Aralık 2025
Bülbül Havalanmış Yüksekten Uçar
Bülbül havalanmış yüksekten uçar
Has bahçe içinde gülüm var deyi
Seni seven aşık serinden geçer
Güzeller içinde yarim var deyi
Ben seni severim sen de sev beni
Mevlam bir kararda koymaz insanı
Bir gün gelir sen de ararsın beni
Şurda bir divane yarim var deyi
Beni seni severim can ile candan
İnsan kemlik bulmaz sevdiği yardan
Canım esirgemem vallahi senden
Götür sat pazarda kölem var deyi
Karac'oğlan söyle kaşı karadan
Hicap perdesini kaldır aradan
Seni beni bir Mevla'dır yaradan
Büyüklenme hey kız güzelim deyi
Karacaoğlan
12 Nisan 2026 Pazar
Dört Kedili Hikâye
Dört taneler
Dördünün de bıyığı sakalı yerinde
Dört taneler - keşiş adeta
Kara - kara kılıklı dördü de
Dört taneler - tereddüt ederler ama
Dört olmak ya da olmamak meselesinde
Dört taneler
Niye dört - kendileri de bilmezler
Dört taneler - ayrı ayrı -
Aynı manastırın farelerini avlamakla birlikte
Dört taneler - dört kök misali
Yaslı bir ağacı toprağına bağlayabilirler
Ve dört taneler daima - kuyruk kuyruğa vermiş
Çoban köpeklerine pıkh ederler
Zahrad, Kediler
Ermeniceden çeviren: Ohannes Şaşkal
11 Nisan 2026 Cumartesi
Bir Kedinin Günlüğüne
Mahallede on kedi varsa
Biri sensin
Yüz kedi varsa
Biri yine sen
- Ama bu kez yüzde birsin -
Oysa okşadığım - tek bir kedi -
O kedi
Yüzde yüz sensin
Zahrad
Çeviri: Ohannes Şaşkal
30 Mart 2026 Pazartesi
Hançerin Sapı
Haksızlık etme
Diyorum kendime;
Onurlandırıldın da,
Kınandın da sen.
Kendini kül dolu
Bir küpe gömdün.
Tersyüz ettin
Sevgini eskidikçe.
Güzel günler yaşadın.
Çiçeklerin oldu,
Bir evin örneğin;
Güneş gören,
Dağlara dönük balkonu.
İşte bu yüzden
Ağlarım ben
Kestaneler çatlarken.
Sabahın buğusu
Gözlerimi yaşartıyor,
Boynuma dolanıyor
Akşam zinciri.
Dağlardır beni avutan.
Söyleyin bana
Gözünüzü kırpmadan;
Sizce dönek midir zaman?
Eşkıyalar dağları
Anlayamazlar.
Çünkü suçtur onları
Dağlara çıkartan.
Darasıdır suç oysa
Yaşadığımız dünyanın.
Dağlar sizi
Pekmez ile kararım.
‘Öyle yaralıyım ki;
Ölmem ben artık.’
Ölmem ya kanarım,
Kanarım seve seve.
Haksızlık etmem
Suya ekmeğe
Hiç bir anahtar
Dönmese de kilidimde.
Bekliyorum kaç zamandır;
Uykusuzum, sabırsızım.
Başımı acıtıyor
Geceleri yastığım.
Dilim kurumuş
Bir su yatağı,
Katı sözcüklerle
Dolu tozlu ağzım.
Bakıyorum eski
Fotoğraflara.
Hafız Burhan dinliyorum
Taş plaklardan.
Bir pencere çarpıyor
Viran yüreğimde,
Sıvalar dökülüyor
Pervazından.
Dörtnal giden
Ürkek bir attan
Düşüyorum de sanki,
Takılı kalıyor
Ayağım üzengiye.
Sürükleniyorum
Sırtüstü
Çalılar, dikenler içinde.
Mevsim kışa dönüyor,
Hızar sesleri geliyor
Dört bir yandan.
Odun taşıyor
Yorgun kamyonlar.
Kuşlar da gitti.
Çiçekler gelecek bahara
Tohum saçıyor.
Ey benim umudumu
Bölük bölük
Eden hızarlar,
Bu yıl da
Kalıcıyım burda
Verilmiş sözüm var.
Bensiz yapamaz
Lapa olur pirinç kar.
Elimden tutmuş
Sevecen gençliğim,
Buzdan bir yolda
Düşe kalka
Yürümeyi öğretiyor
Yeniden bana.
Geçmiş deyince
Sen geliyorsun aklıma.
Sahi sen yaşadın mı;
Var mıydın acaba?
Yaşadık mı seninle
Aynı zaman parçasında?
Ama ellerin aklımda.
İri gözlerin,
Sıcaklığın geceler boyu
Ve aklığın aklımda.
Senin ağzın tarçın kokardı,
Benimki karanfil.
Birbirine karışırdı
Soluklarımız.
Tek başınayız şimdi ikimiz.
Bende karanfil,
Sende tarçın kokusu
Yapayalnız, kimsesiz.
Ben seni yalansız
Bahar gibi sevdim.
Sevgi adınaydı
Milis beraberliğimiz.
Sabahtan akşama
Günü tarar örerdik
Ve kedileri
İkimizde çok severdik.
İkimiz de yıldız düşkünü;
Bakmaya doyamazdık
Gökyüzüne.
Koynunda terli ferman
Bir atlı geçerdi
Samanyolundan,
Kimsenin göremediği
Kibrit çakımı bir an.
Hiç unutmam;
Adına sikke bastırırdı
Aşk o zaman.
Yani ay doğardı
Tepelerin ardından.
Güzel günlerimiz oldu,
Gecelerimiz
İpek ve kılabtan.
Omuzunda uzun saplı
Eğri tırpan
Ot biçmeye gidiyor
Avurtları çökük
Bir gölge adam.
Karalar giyinmiş,
Ölüm simgesi gibi
Geçiyor sokaktan.
Kulaklarım uğulduyor,
Yapılar eğiliyor,
Çinko damlar
Daraltıyor gökyüzünü
Alaca bir bulut
Geliyor üstüme
Yuvarlana yuvarlana
Kurşundan bir köpekle.
Haksızlık etme
Diyorum kendime.
Kılavuzun oldu rüzgar,
Su gibi dostun.
Eğer dumanlıysa
Kavruk dağlar;
Bil ki gülün ahı,
Hançerin sapı var.
Ey benim umudumu
Bölük bölük
Eden hızarlar,
Oluklu hançer,
Güle narh koyanlar;
Şahmaranın başı için
Payınıza düşen ne?
Bir gün sorarlar.
Metin Altıok
29 Mart 2026 Pazar
Dünyada Tükenmez Murad Var İmiş
Dünyada tükenmez murad var imiş
Ne alanı gördüm ne murad gördüm
Meşakkatin adın murad koymuşlar
Dünyada ne lezzet ne bir tat gördüm
Ölüm var dünyada yok imiş murad
Günbegün artıyor türlü meşakkat
Kalmamış dünyada ehl-i kanaat
İnsanlar içinde çok fesat gördüm
Var mıdır dünyaya gelip de kalan
Gülüp baştanbaşa muradın alan
Muradı maksudu hepisi yalan
Ölümlü dünyada hakikat gördüm
Nuşveran-ı Âdil nerede tahtı
Süleyman mührünü kime bıraktı
Resul-ü Ekrem’in kanunu haktı
Her ömrün sonunda bir feryat gördüm
Dönüyor bir dolap çarkı belirsiz
Çağlayan bir su var arkı belirsiz
Veysel neler satar narhı belirsiz
Ne müşteri gördüm ne hesap gördüm
Aşık Veysel Şatıroğlu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




