30 Ocak 2023 Pazartesi

Şairinden meşhur şiirler!

Dünyanın neresine giderseniz gidin, kime sorarsanız sorun herkes “Don Kişot”u bilir, ama dünyanın neresine giderseniz gidin bütün zamanların bu en meşhur kitabının yazarını sorun, “Cervantes” diyecek kaç kişi çıkar bilemem.

Bazı romanlar yazarlarıyla değil isimleriyle bilinir çünkü.

Bazı şiirler de öyle… Daha meşhurdur o şiirler şairlerinden. O kadar meşhurdur ki, o şiiri yazmış olan şairin adını pek az kişi merak eder.

“Makber” yazarından meşhurdur mesela. “Kaldırımlar” da, “Yaş Otuz Beş” de, “Fahriye Abla” da, “Masa da Masaymış ha” da, “Otuz Üç Kurşun” da, “Han Duvarları” da, "Monna Rosa" da…

Şiirlerinin kendilerinden meşhur olması şairlerin pek hoşuna gitmez. Ve genellikle şairler, pek meşhur olmuş, isimlerinin önüne geçmiş, şöhretinden rol çalmış şiirlerine üvey evlat muamelesi yaparlar. “Dur hele ne cezvelenip duruyorsun, seni yaratan benim, senden büyük ben varım,” der o şiirlerinden başka şiirleri de olduğunu gururla söylerler… Bu yüzden bir toplulukta o şiirin adını söyleyerek onu başkalarına tanıştıran dostlarına çok kızarlar.

*

Ahmed Arif’in “Otuz Üç Kurşun” şiiri yazılmadan önce meşhur olmuş bir şiirdir. Hikayesi ibretlik bir hikayedir. Absürttür, komiktir, trajiktir... Sadece bizim memlekette olur cinsinde bir hikaye... Şiir yayınlanmadan önce şairin başını belaya sokmuş. Şair kafasında yazmış, kağıda geçirmemiş, onu birkaç arkadaşına okumuş, tıpkı kutsal metinleri ezberleyip yaygınlaştıran “okuyucular” misali; bu vesileyle şiir kısa sürede belli mahfillerde bilinmiş. Kim artık kaç mısraını ezberlediyse birbirine okumaya başlamışlar.

Ahmed Arif, Van-İran sınırında kaçakçılık yapan otuz üç köylünün kurşuna dizilmesi emrini verdiği için yıllar sonra hakim karşısına çıkartılan General Muğlalı’nın yargılanması sırasında yazar şiiri ancak yayınlamaz. Güvendiği birkaç arkadaşına, dostuna okur o kadar. Kağıda geçirmez onu, biliyor yazılı halini bulurlarsa vay haline! Öyle güvenmediklerine de pek okumaz şiiri, yerin kulağı var her yerde, bunu da biliyor. Aldığı onca tedbire rağmen polis, Ahmed Arif’in pek yenilir yutulur olmayan, netameli bir şiiri olduğu haberini alır, “hele çekelim bu herifi karakola” derler, bakalım şiir “yazmamak” neymiş görsün! Evini basar polis, alıp götürürler. Suçu büyüktür; şiir yazmak değil, şiir yazmamak… Ama polis bu numaraları yutmaz. Basar sopayı, henüz yazmadığı şiiri yazdırmaya çalışır şaire! Hikayenin devamını Refik Durbaş’a anlatmıştı Ahmed Arif, şöyle:

Karakolda sabaha kadar döverler. ‘Oku’ derler şiiri, okumaz. Henüz hiçbir yerde şiirin tek satırı çıkmış değil, polis nereden biliyor böyle bir şiirin varlığını? Oku derler, şairde Kürt inadı var okumaz, işkence uzar, şairin ağzından tek mısra çıkmaz. Basarlar sopayı, falakaya yatırırlar, okumaz. Onlar dövdükçe şair 'ölürüm de okumam' diye inat eder. Biliyor şiir yoksa suç da yoktur. Sabaha kadar dayak atarlar, nafile...

Daha sonra Atatürk Spor Salonu olan o zamanki stadyumun etrafındaki tellerin önüne getirirler, baygın haldeki şairi o tellerden aşağı atarlar. Orada sabaha kadar öylece kalır. Sokak köpekleri gelip gelip koklarlar. Ödü kopar, ölü sanıp yiyecekler diye. Sabah çöpçüler bulur onu. Acıyıp oradan çıkarırlar. Bir taksiye bindirirler. Han gibi bir yerde kalıyor, orada ev sahibi Mebus Hatçe çorba yapar ona, yaralarını sarar. Ancak bir haftada kendine gelir. Bir hafta sonra sokağa çıkar. Bu hadiseyi çok uzun süre kimseye anlatmaz şair, en yakın dostlarına bile.

*

Edip Cansever’in “Masa da Masaymış ha” şiirinde ise adam evinden içeri girer; “masaya önce anahtarlarını koyar, bakır kâsede çiçekleri, sütü, yumurtayı, pencereden gelen ışığı, bisikletin, çıkrığın sesini, ekmeği, havanın yumuşaklığını, aklında olup bitenleri, hayatta yapmak istediklerini, sevdiklerini, sevmediklerini, üçü üçle çarparak bulduğu dokuzu, pencere yanındaki gökyüzünü, sonsuzluğu, içmek istediği biranın köpüğünü” koyar. Şiir şu dizelerle biter:

“Masa da masaymış ha

Bana mısın demedi bu kadar yüke

Bir iki sallandı durdu

Adam ha babam koyuyordu.”

Bu şiir, 1954 yılında çıkan “Dirlik Düzenlik” kitabında yer alır. Ve çok kısa sürede o kadar meşhur olur ki Edip Cansever’in adı bu şiirle anılır. Bela olur başına, “hiç kimseden çekmez bu şiirden çektiği kadar”. “Hayatım boyunca bu şiirden kurtulamadım gitti” der bir yerde şiirinden yaka silkeleyerek. Şöyle anlatır derdini:

“1954’te Dirlik Düzenlik adlı şiir kitabım basılıyor. Bugün bakıyorum da ‘Masa da Masaymış ha’ şiirinden başkası yazılmasa da olurmuş diyorum. Ayrıca bu şiirimden yaşamım boyunca kurtulamadım. Antolojilerde aynı şiir, yabancı dillere şiir mı çeviriyorlar benden, ille ‘Masa’ şiiri de olacak.”

*

Aynı dert Ahmet Muhip Dıranas’ın da başında var. O da “Fahriye Abla” diye bir şiir yazmış, Edip Cansever’in başına gelen onun da başına gelmiş. Varsa yoksa “Fahriye Abla”… Bu şiirin şarkısını, yıllar sonra filmini de yaptılar.

Cansever’le Dıranas dert ortağı, benzer bir yaranın acısını çekiyorlar. Edip Cansever, Dıranas’la bir yerlerde karşılaşır:

“Bir gün Ankara’da Ahmet Muhip Dıranas’ın da bulunduğu bir masadayız. Bir ara Dıranas bana döndü, adı geçen şiiri övdü. ‘Üstat, ben o şiirden bıktım’ dedim, ‘benim başka şiirlerim de var.’ Dıranas gülümseyerek, ‘Eh ben de Fahriye Abla’dan bıktım, ne yapalım, her şairin bıktığı bir şiiri vardır’ dedi.”

İlhan Berk’e göre Ahmet Muhip Dıranas “Fahriye Abla”nın bu kadar tutulacağını, sevileceğini, bu kadar meşhur olacağını düşünmemiş. İlk defa şiir 1935 yılında Varlık Derisinde yayınlanmış. Bir anda şiirin ünü şairin önüne geçince onu kitabına almış. Şiir almış başını gitmiş, kimse yazarını sormuyor, herkes Fahriye Abla’nın peşinde…

Ahmet Muhip Dıranas 1980 yılında öldü. Ölümünün 25. yılında, yani 2005 yılında Fahriye Abla hâlâ yakasını bırakmamıştı şairin. O sene Milli Kütüphanede düzenlenen bir anma toplantısında Dıranas’ın eşi Münire Dıranas da kocasını anlatır, söz yine Fahriye Abla’ya gelir. Kadın Fahriye Abla’dan hâlâ mustariptir. Kocası ölmüş ona Fahriye Abla tartışmasını miras bırakmıştı. O toplantıda Münire Hanım, rahmetli kocası ile “Fahriye Abla” nam kadın arasında bir şey geçmediğini, dolayısıyla onu hiçbir zaman kıskanmadığını ispatlamak için, “Fahriye Abla, eşimin annesinin bir arkadaşıydı, o şiiri yazdığında ben daha doğmamıştım, evlendiğimizde o kadın 70 yaşındaydı, ben Fahriye Abla’yı hiç kıskanmadım,” der.

*

Bütün büyük şairlerin derdi budur işte. Liselerin edebiyat derslerinin de sevimsiz, sıkıcı olmalarının sebebi de… İlle de şair bu şiirinde ne demek istiyor, şiirde bir isim geçiyorsa, o isim hayali bile olsa onun kimliğinin peşine düşüyor millet. Birçok edebiyat öğretmeni talebelerine “bu şiiri düz yazıya çevirin” ödevleri verir, talebelerinin derste yaptığı çoğu şiir çözümlemesini beğenmez, “şair burada yaşadığı yeri bir çöle benzetiyor” diyerek hem şiirin canına okur hem de talebelerin edebiyat dersinden nefret etmelerine sebep olurlar.

Çoğu zaman tarihi romanlara nasıl gerçek tarihi vesika muamelesi yapılıyorsa, aynı şekilde şiirde de hayatın gerçeği aranır beyhude bir çabayla.

Oysa dünyanın tuhaf yaratıklarıdır şairler. Sanatları buna müsaittir. Öyle şeyler yazarlar ki, biz okurların aklına, onların aklına gelmemiş olan tuhaf şeyleri sokarlar.

Bu yüzden “Fahriye Abla” şiirini çözümleyen şiir bilen çoğu kişi o şiirde; şairin mahallesinde Müjde Ar’ın gençliğine benzer, dudağının kenarından şehvet akan şuh edalı, yaşamış, işveli gerçek bir Fahriye Abla aramazlarBunlara göre Dıranas’ın bu şiiri bir “büyüme şiiri”dir. Her kıtada şair çocukluktan ihtiyarlığa giden bir aks üzerinde, hayatın resmini çizer.

Bu fikirde olanlar belki de yanılıyor, bu satırları Dıranas okusaydı eğer, “Ne diyorsun sen, ben gençken hülyasıyla nice fanteziler kurduğum bizim mahallede tanıdığım bir kadından bahsediyorum, nereden çıktı bu derin mana?” da diyebilirdi, kim bilir.

Şiir bu; hem yazarına hem okuruna pabucu ters giydirir.

*

Gelelim, Necip Fazıl’ın “miladı” olan şiiri “Kaldırımlar”a… Kimisinin o tek şiirin üstadı büyük şair yaptığını, sonrasında bir şey yazmasaydı da hep büyük kalırdı dediği, kimisinin de şairin sanatını “Kaldırımlar’dan Önce (KÖ) ve Kaldırımlardan Sonra (KS)” diye ikiye ayırdığı o anıtsal şiire…

Hatıratı “Babıali”de bu şiirin de kaynaklarını açıklar. Cumhuriyet’ten sonra yurt dışına okumak üzere devletin burslu gönderdiği öğrenci kafilesinin arasında Necip Fazıl da var. Orada karşılaştığı Türklerin sabahtan akşama kadar kahvelerde pineklemelerini görünce şunları yazar:

“Korkunç! Başları üzerinde en renkli ve mânalı Batı şehirlerinden birinin kapkara çatıları ve esrarlı bacaları yükselirken, bunlar, her meseleye uzak, bu kahvehanede sıkışıp kalmışlar.”

Fakat kısa bir süre sonra genç Necip Fazıl da okulu mokulu boş verir, onlar gibi kumar masalarına dadanır. Yukarıya aldığım serzenişi, “Kaldırımlar” şiirine şu dizeyle geçer:

“Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.”

Kumar hayatını kuşatır şairin. Her şeyi boş verir. Bu durumu Ankara’dakiler de haber alır. Bir müfettiş gelir, eline son aylığını ve dönüş parasını tutuşturur, o parayı da kumara kaptırır ve Paris’te cıscıbıldak, çaresiz kalır. Hatıratında şunları yazar:

“Pırıl pırıl cadde, Paris kaynıyor... O, Genç Şair, şehrin kapkara çatıları, esrarlı bacaları ve her an göz kırpan ışıkları ortasında, kaybolmuş bir çocuk gibi kimsesiz ve on parasız... Ve ‘Işık Beldesi' diye anılan Paris'te, hiçbir yer­den hiçbir ümit kıvılcımı göstermez bir karanlıkta...

Gözleri kaldırımlarda, ‘Kaldırımlar’ şiirini içinde biriktire biriktire saatlerce, yayan, oteline gitti.”

O sırada bir şeyler “arar” şair. Kumar bu “arayışın” aracıdır derler. Oturur “Kaldırımlar”ı yazar. Şiir “Hayat” dergisinin 19 Nisan 1928 tarihli sayısında yayınlanır.

Şiir coşkuyla karşılanır. Nurullah Ataç onu yere göğe koymaz. Mustafa Şekip Tunç, “Yalnız bu büyük şiir bir sanatkara yeter” diye yazar. Peyami Safa, başka eleştirmenler de övgü yarışına girerler. Hatta Ahmet Haşim’in şairi bir kenara çekerek “bu sesi nereden buldun be çocuk” dediği bile rivayet edilir.

Ama Necip Fazıl memnun değil, mustariptir, ona göre şiiri yanlış anlaşılmış, o yirminci yüzyılda bunalım içinde debelenen “çilekeş bir entelektüelin” dramını yazmış, şiiri okuyanlar ise ondan “geceleri kaldırımlarda yatan evsiz barksız bir insanın dramını” anlattığı sanmışlar.

“Babıali” kitabında anlatır şair. Necip Fazıl daha sonra adını “Çile” olarak değiştirdiği “Senfoni” şiirini yeni yayınlamış. Çok güveniyor bu büyük şiirine. Hiç olmasa “Kaldırımlar”ın biraz etkisini siler, onun büyüklüğünü bir kez daha ortaya serer diye önüne gelene yeni şiiri hakkındaki fikrini sorar. Fikrini sorduğu şairlerden birisi de Cahit Sıtkı’dır. Şöyle aktarır aralarında geçen konuşmayı:

“Nasıl buluyorsun, Cahit, 'Senfoni'yi?..

“Büyük şiir!.. Ama baş şiiriniz diyemem... Meselâ Kaldırımlar ayarında değil..

“His kumaşı ne kadar nâdide olursa olsun, kolay anlaşılan ve sevilenden nefret ediyorum!”

*

Hadi gelin yazının burasında şiiri okuyan ile yazanın şiirden ne anladığı üzerine, Memet Fuat’ın yaptığı bir deneyi, Turgut Uyar’ın nakletmesiyle aktaralım. Memet Fuat bu deneyi, o zamanların genç şairi Kemal Özer’in “Ağıt” şiiri üzerine yapmış. Önce şiiri okuyalım:

 

“annem mi bir kadın

geciken bir kadın gece yatısına

ölüm kendini göstereli babamın saçlarından

günübirlik bir kadın

üsküdar'la istanbul arasında

babamdı sakalıydı babamın

bir akşam göle batırdı

çıkmamak üzere bir daha

hepsi de ekmek kokardı

sayısı unutulan parmaklarının

akşam bir attır bütün ülkelerde

serin esmer bir attır

terkisine çocukların bindiği

 

Turgut Uyar’ın aktardığına göre, Memet Fuat Varlık Dergisi’nin 15 Nisan 1959 günü yayınlanan “Şair-Şiir-Okuyucu” başlıklı yazısına şöyle başlar:

“Şiir eleştirisi yapan kimseler, daha çok, şiirle şair arasında­ki bağlar üzerinde dururlar. Ne demek istemiş? Ne demiş? Nasıl demiş? Şiirleştirme yöntemlerinden nasıl yararlanmış gibi soru­lar sorulur.”

Memet Fuat’a göre, kapalı, anlaşılması güç şiir çeşitli anlamlara gelebilir. Onu okuyan birisi, şairin aklından bile geçirmediği anlamlar çıkarabilir.

Memet Fuat, Kemal Özer’e bir mektup yazar. “Gül Yordamı” kitabındaki, yukarıya aldığım “Ağıt” şiirini anlam bakımından açıklamasını ister. Kemal Özer de kendi şiirinden ne anladığını açıklar. Mehmet Fuat, Kemal Özer’in gönderdiği açıklamayı kendi anladığı açıklamayı karşılaştırır ve söz konusu yazısında birbirini tutmayan ve tutmayışın sebeplerini araştırır, yazar.

İlginç sonuçlara ulaşır. Kemal Özer bu şiirinde, “çocuğunu her gün evinde yalnız bırakarak, akşamlara kadar ölmüş kocasının, yani çocuğun babasının mezarında oturan bir kadını” anlatmış. Oysa Memet Fuat şiirden bunu anlamamış, ona göre, “Kocasının ölümü yahut çalışamayacak kertede hasta olması üzerine geçimini sağlamak üzere, sabahtan akşama kadar çocuğunu yalnız bırakmak zorunda kalan bir kadını” anlattığını düşünmüş.

Memet Fuat yazısında bunun nedenlerini yazıyor sonra. “Üsküdar” deyince Kemal Özer’in aklına “mezarlık”, Memet Fuat’ın aklına ise “çalışmak zorunda olan yoksul insanlar”gelmiş. Gerçeklik, düş bahsinde anlaşamıyorlar. Turgut Uyar’ın aktardığına göre, Memet Fuat, “Geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olmayan bir kadının çocuğunu her gün evde böyle bırakacağını aklım almaz benim,” diyor yazısında.

*

Şiirin anlamını çözmeye kalkışmak beyhude bir çabadır. Şairin anlatmak istediği ile okurun anladığı çoğu zaman birbirini tutmaz. Şairlere sorsan, onların açıklamaları çoğu zaman okurda hayal kırıklığı yaratabilir. Turgut Uyar’ın aktardığına göre Sokrates savunmasında şöyle diyor: “Kendi yazdıkları parçalardan en güzellerini seçerek, ne demek istediklerini şairlere sordum. Çoğunun söyledikleri, orada bulunan herhangi bir kimsenin söyleyeceğinden farklı değildi.”

Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, anlatmak istediğim şeyi André Gide'in anlattığı gibi anlatamam:

"Şair olmak için insanın kendi dehâ­sına inanması; sanatçı olabilmek için de de­hâdan şüphe etmesi gerekir. Gerçekten kud­retli adam, birinin, öbürünü arttırdığı insan­dır."


Muhsin Kızılkaya

(22.01.2023, habertürk.com web sayfasından alınmıştır.)

Şıpıdık Hanım


Adınız neydi, unuttum
Şıpıdık bir şeydi, dupduru gülümseyen

Suları damlayan bir hevesle
sere serpe uzanırdınız avlulara

Tulumbaların kolu, kuyuların çıkrığı
şarkısız şenliğe katılmazlardı pek

Bahçeler dolusu solgunluk
elinizden su içerdi illaki

Gündüzü gecesiyle barışık
dünyalar kadar aşk kokardınız

Güngörmüş köşeleriniz vardı sizin
kalp saatine bağlı yokuşlarınız

Olmazı oldururdunuz üç vakitte
Düşleri hayra yorardınız

Tez canlı bir mektubun çığlığını
katlayıp eklerdiniz öykünüze

Efil efil bir rüzgârla
her yere yetişen bahtiyarlık…

Kurusıkı çürüttük o günleri
göçtükçe ince masalardan

Ürkek bir yalnızlık sardı
kedilere sürtünen sokakları

Uyan, uyan Şıpıdık Hanım!
Çat kapı yağmalandık! 

Ahmet Günbaş

Resim: Sevgi Çiftçi, tuval, yağlıboya 70x50

Sokakta


Buradayım:
Yüzyıl oldu.

Önümden geçen yol
tıkandı
çevremdeki bahçeler
daraldı
içimde yaşayan insanlar
azaldı:
Yalnızlaştım.

Buradayım:
Yüzyıl önce başladım
beklemeye.

Yavaş geçip gitme zamanı:
Dumanlar
isler, puslar
yağmurlar
sıcaklar, soğuklar
rüzgârlar
kemirdi her yanımı.

Tahtalarım birer birer çürüdü
boyalarım
parça parça döküldü
payandalarım
teker teker çöktü:
Yüzyıl oldu.

Yüzyıl önce:
Pırıl pırıl, yemyeşil
bahçem
bembeyaz, tertemiz
duvarlarım
cıvıl cıvıl, şen
odalarım
buradaydım.

Yaşıyordum -
yaşıyordu insanlarım.

Yüzyıl oldu:
Karanlık küf rengi
çevrem
kararmış, yıkık dökük
duvarlarım
kasvetli, kir-pas içinde
odalarım
buradayım.

Yaşamıyorum -
yaşamıyor insanlarım.

Buradayım.
Yüzyıl oldu.
Bekliyorum.

Yalnızım
burada.

Bekliyorum -
ilk çocuğun attığı
ilk taştan beri
bekliyorum.

Ne zaman gelecekler -
baltalarla, balyozlarla, keserlerle -

Yalnızım
burada
bekliyorum.

Ne zaman
gelecekler ?

Oruç Aruoba

Duvar Resmi: Pelin Çağlar


28 Ocak 2023 Cumartesi

"Düzen, ölüme yakın bir bitkinlik üzerine kurulur"



"(...) Dönüşün bir noktasında bazı atomlar, kapıldıkları anafordan bağımsız hareket etmeye başlarlar. Çünkü bazı atomlar diğerlerine göre daha çabuk yorulur, yavaşlarlar. Düzen dediğimiz şey, bu yorgun atomlarla kurulur. Dönmeye, hareket etmeye devam edenler çekirdeği oluşturur, yorgun atomlarsa kabuğu. İşte binalar, hayat, köprüler, sistemler, bankalar, evlilikler, aklına ne geliyorsa işte, bu kabuk üzerine kurulur. Düzen, ölüme yakın bir bitkinlik üzerine kurulur Dedektif !"

Ece Temelkuran , Devir (Roman), S.279  

24 Ocak 2023 Salı

Rahatı Kaçan Ağaç


Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın

Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgarı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.


Melih Cevdet Anday, 

Işıl Matbaası, 1946

İlk Kapak Görseli: Abidin Dino

22 Ocak 2023 Pazar

Kapitalizm var olduğu sürece kıtlık var olacaktır


Kıtlık bir bahanedir, diye yazmıştır Marcuse, başlangıcından bu yana insan üzerinde kurulan baskıyı haklı çıkarmaya yarayan bir bahane; fakat "kıtlık, insanın doğa üzerindeki kontrolü ve bilgisi arttıkça, minimum çabayla insan ihtiyaçlarını karşılayabilen araçlar geliştirildikçe azalır." Fakat bahane hâlâ ikna edicidir. İş kıtlığı göçmen sorununa bağlanır, kredi kıtlığı bireysel açgözlülük sorunudur denir ve doğal kaynakların kıtlığı aşırı nüfus artışıyla ilişkilendirilir. Kapitalizm var olduğu sürece kıtlık var olacaktır; tasarruf etme ihtiyacı da öyle. Durmadan genişleyerek ve doğayı tüketerek var olabilen, tüm habitatı riske atan, kültürleri yok eden, toplumları ortadan kaldıran bir üretim sisteminin sebebinin insan olduğu anlayışıyla mücadele edilmelidir. Eğer edilemeyecekse, Fredric Jameson'un dediği gibi, dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay olacaktır.

Colin Cremin, İkomünizm, Ayrıntı Yayınları, S.40,
Çeviri: Aydın Çavdar

19 Ocak 2023 Perşembe

ben ölürsem nisan olsun

ben ölürsem nisan olsun haziran geç olur biraz
eylül olmasın çok hüzün çok bekleyiş
insan olsun ölümüm
biraz nazım biraz karacaoğlan

rüzgârlı olsun ardımdan söyledikleri
güzel fikirleri severdi
küçük kelimeleri
BÜYÜK HARFLERİ

kimsesiydi şiir
bir şiirin raf ömrü kadar oldu ömrü
acı çeken kelimeleri yaşardı
üzerine sigara külü düşmüş kelimeleri üfleyip ısıtmaya çalışırdı
öfkeli kelimelerini saklamazdı desinler

ben ölürsem bir sokak ölsün biraz
biraz ben öleyim biraz sokak
karşıdan karşıya geçmeyen kaldırım ölsün
kıvırdığım kitabın sayfasındaki harfler biraz

oğul... sevgili... belki başka çocuklar
uzun bakışlı bir gökyüzü, uzak kıyılı bir deniz
avucumda üşüttüğüm kışlar
avucumda ısınan kızlar
ezberlediğim gülüşün biraz...

Can Adalı
Resim Karesi: Nuh Tepesi, film 2018, Cenk Ertürk

"Gerçek insan iyiliği (...)"


"Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığıyla özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş gözlerden uzak sınavı) onun merhametine bırakılmış olanlara davranışlarında gizlidir: Hayvanlara...Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır. O kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır."

Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Olmasa Mektubun


Olmasa mektubun

Yazdıkların olmasa
Kim inanırdı
Senle ayrıldığımıza.

 

Sanma unutulur,
Kalp ağrısı zamanla
Herşeyi unutarak
Yaşanır sanma.

 

Neydi bir arada tutan şey ikimizi
Birleştiren neydi ellerimizi
Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi
Sevmek birçok şeyi göze almaktır.

 

Baksana geçmişe,
Ne çok anıyla yüklü
Nerde o taverna,
Nerde sinema

 

Harcanmış zamanla
Yeniden yaşanmaz ki;
Geç kaldıktan sonra
Arama boşa!


Murathan Mungan


Resim Karesi: Sevmek Zamanı Filmi,1965, Metin Erksan


18 Ocak 2023 Çarşamba

501 Numaralı Oda

Ahmet Erhan’a...

501 numaralı oda. Bizim hastanenin en şık odası. Torpilli yani. Çoğunlukla benim ya da hekim arkadaşlarımın yakınlarının hastalandıklarında konuk edildikleri oda.

1997 yılında gelmiştim Okmeydanı’na. İçinde düğün salonu, kamyon tamirhanesi, et lokantası, kıraathane, oto galerisi, muhasebe bürosu ve hafriyatçı olan altı katlı bir binaydı ve benim hayalimde çoktan “hastane” olmaya başlamıştı. Binanın sahibi Erzincanlı Hasan Amca’yla haftalar süren konuşmaların nihayetinde, “mutlu son”a yaklaştığımızı hissetmiştim. Hasan Amca son buluşmamızda, “Tamam Doktor Bey, ben anlaşmaya menfi bakıyorum,” deyince, bir süre korkuyla bakakalmıştım adama. Ama, şimşek hızıyla, onun “menfi”yle “müspet”i karıştırdığını fark ederek, “Tamam Hasan Amca, ben de menfi düşünüyorum! O zaman hayırlı olsun,” diyerek binanın anahtarına kavuşmuştum.

Hastaneyi kurarken, başımdan envai işler geçti: Tepemde hiç durmadan sallanan bürokrasi kılıcı, bitmeyen banka kredileri, ne zaman batacağımı bekleyen meslektaşlarım, akılsız dostlarım, kalbinden kötülüğü silememiş budalalar vs...
Ağzımda kaşıkla yemek masasında uyuduğum gecelerin sonunda ve galiba sadece anamın hayır dualarıyla, onun “Çok istersen olur kuzum,” düsturuyla hastaneyi ortaya çıkarabildim.
Aslında baştaki soruyu sormanın tam sırası: Ben bu hastaneyi niye kurmuştum? Makinelerin sahibi olacaktım öncelikle. Patron olacaktım bir nevi. Ama, farklı bir patron !
“Bakın; hastanecilik, üstelik özel hastanecilik başka türlü de yapılabilir,” diyebilmek içindi tüm çektiklerim. En sevdiklerimin son yolculuklarından önce uğradıkları zorunlu bir istasyon olacağını ise hiç aklıma getirmemiştim. 501 numaralı oda. Babamın, Metin Erksan’ın, Tuncer Necmioğlu’nun, doktor arkadaşım Aydın’ ın ve son olarak da Erhan’ın yattığı oda. Ahmet Erhan’ın yani...
Resim aynı. Acilin önünde yaptığım mutat cenaze konuşması ve oradan cenaze aracıyla gönderilen cenazelerimiz.
Kendime soruyorum, “Ben bu hastaneyi; dostlarımla, sevdiklerimle, yakınlarımla, son günlerinde temiz ve soğuk çarşafların arkasından hüzünlü bakışmalar ve sessiz ağıtlar yaşayayım diye mi kurdum?”
Ne büyük bahtsızlık ve ne çaresiz bir hayal kırıklığı...
Ankara
Yıl 1976... Üniversiteyi kazanmıştım ve taşradan Başkent’ e gidiyordum. Ankara’ya yani... Hayatımda hep soluk ama yakıcı fotoğraflarla yer alan kente.
Nevşehir Lisesi’nden mezun olup Siyasal’ı kazandığım sene, abimin, Anadol kamyonetin arkasına koyup getirdiği üç beş eşyayla birlikte, İç Cebeci’de somyamın bile zor sığdığı küçük bir daireye yerleşmiştim. İlk gece hiç uyumadan, odamın penceresinden korku ve şaşkınlık içinde, karanlık ve sisli bir Ankara’ya baktığımı hatırlıyorum. Ertesi gün yaptığım ilk iş ise Zafer Çarşısı’na giderek, kulağımda Che Guevara marşlarıyla kitapçıları dolaşmak olmuştu. Büyülenmiş
gibi ve büyük bir hayranlıkla. Ankara benim resimle, müzikle, kitapla ve en önemlisi politikayla gerçek manada tanışıp etkilendiğim ilk şehirdir.
Aradan yıllar geçti. Kavga ve koşturmayla geçen, toz duman içinde bir on yıl. Sonra, 1984’te bir doktor olarak döndüm Ankara’ya. Şehre geldiğim ilk gün yaptığım iş, yine Zafer Çarşısı’na gitmek oldu. Ama bu sefer genç bir şairle tanışmaktı derdim; Akdeniz Lirikleri ve Alacakaranlıktaki Ülke kitaplarının şairi Ahmet Erhan’la.
Onu ilk gördüğüm andan aklımda kalan fotoğraf, çarşı içindeki bir sahafın önüne oturmuş, sessizce kitap okuyan, güzel yüzlü bir delikanlı. Ahmet Erhan. Ahbaplarının bildiği haliyle bizim “Erhan” yani. Yavaş yavaş, sessizce konuşmuş, sohbet etmiştik. İlk görüşte de ısınmıştık birbirimize.
Sonra... Sonrası binlerce hikâye, anı ve fotoğraf işte. Şiir, türkü, içki, müzik, dostluk, keder, coşku... Sümer Sokak buluşmaları. Sohbetler, sonsuza kadar sürecek zannedilen arkadaşlıklar. Behçet, Akif, Adnan, Murat, Oktay, Ahmet Telli, Tolga... Oğlu Deniz’in doğumu. Sivas. Behçet’i kaybedişimiz. Azer’in ölümü.
İstanbul
1990 yılına kadar Ankara’da kaldım. Sonra da İstanbul...
Erhan, İstanbul’a da geldi sonra. Kaldı ve yerleşti üstelik. Ama aklı hep Ankara’daydı sanki. Sevgili Hacer’in olağanüstü gayreti ve çabası Erhan’a ömür kattı. Ama yetmedi.
Erken sabah ziyaretlerimin birinde, 501 numarada üç kadın, Erhan’ın rutin vücut temizliğini yapıyordu. Biri, cefakâr eşi Hacer, diğerleri hemşire ve temizlik görevlisi. Bir süredir yatağa bağımlı olan Erhan, sessizce ve tepkisizce yapılanları izleyerek yatağında yatıyordu. Kapıda durdum ve biraz bekledim. Sonra fark etti beni ve bakıştık bir süre...
“Ah kardeşim!” dedim içimden, “Yan yana yürüdüğümüz, sarhoş olup ağladığımız, kucaklaşıp coştuğumuz; uykulu, uykusuz, hiç bitmeyecek zannettiğimiz, gençliğimiz, gecelerimiz...”
Bir hinlik geldi aklıma. Yatağın yanına gelerek, “Tamam birader,” dedim ve sırıtarak devam ettim: “Evet, böyle bir hayalimizi hatırlıyorum. Etrafımızda kadınlar olacaktı. Onlar fır döneceklerdi. Biz yan gelip yatacaktık. Keyif keka.
Ama sanki bu değildi.” İnce, kararmış dudaklarını güçsüzce açıp, gülümsedi.
Birkaç gün sonra da kaybettik...
A. Erhan, her şeyden önce benim dostum ve kardeşimdi; ona dair tarafsız olamam. Ama bütün objektifliğimle söyleyebilirim ki, dünyanın en iyi şairlerinden biriydi. Hayatı da şiiri gibiydi ve hep yazdığı gibi yaşadı.
Acil önündeki mutat cenaze törenine dönelim. Şöyle dedim orada:
“Namık Kemal’in bir dizesi geliyor aklıma: Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umûmîdir Kemâl, kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına.
“Bizim şikâyet etmemizin sebebi içinde bulunduğumuz hüzün atmosferidir, gönlümün derdinden bahsetmek asla aklıma gelmez” diyor Namık Kemal.
Evet... Erhan tam da böyleydi işte. Sisin içinde kaybolmuş bir fener gibi, dünya derdinin içinde kaybolmuş birisiydi. Öylesine kaybolmuştu ki kendi siluetini dahi seçemez olmuştuk.
Erhan yerini, yazdığı şiirlerle belli ediyordu. Kısacık ömür denizinde bir deniz feneri gibi ses verdi hep. Kaybolmuş, yitip gitmiş vücuduna, ancak çıkardığı iniltilerden, yani şiirlerinden ulaşabilirdiniz. Dünyanın en içten, en yakıcı, en sade
ve pürüzsüz şiirleriydi bunlar. Bulduğunuzda kaybolan ve yeniden bir başka sisin içinden, yeni iniltiler çıkaran bir deniz feneriydi Erhan.
J. Steinbeck’in Bitmeyen Kavga’sında roman kahramanı, ölen yoldaşını toplanan kalabalığın önünde şu cümleyle uğurlar ve bu kitabın son cümlesidir:
“O, kendisi için hiçbir şey istemedi yoldaşlar, hiçbir şey istemedi!”
Ahmet Erhan, bu dünyada, kendisi için hiçbir şey istemeden yaşadı ve öylece öldü. Ben şahidim.

Ot dergisi, Eylül 2013

(Ahmet Erhan’ı 4 Ağustos 2013 yılında uzun süredir tedavi gördüğü ve kurucusu olduğum hastanenin bir odasında kaybettim. 501 no’lu oda onun kederiyle yazılmış bir yazıdır.)

Ercan Kesal, Velhasıl İsimli Kitabından

Gürültü Yapan Komşuya Mektup







Sevgili Kazım Bey’ciğim,

Hiç grev yapmadan, Pazar günleri bile çalışan, apartmanın ikinci katındaki fabrikanızdan dolayı sizi candan kutlarım. Büyük bir icat üzerinde çalıştığınızı tahmin ettiğimden, bu saate kadar kıyıp da fabrikanızın çalışmasını engellemek istemedim.

Ama böyle giderse, her zaman faal olan fabrikanızın altında çalışıp para kazanamayacağımdan, bizim aileyi de geçindirmek size düşecek.
Çok uzun zamandan beri fabrikanız çalıştığına göre, bir büyük gemiyi parça parça yapmakta olduğunuzu tahmin ediyorum.

Herhalde parçaları birleştirip gemiyi yapınca hepimizi şaşırtacaksınız. Artık bugün akşam olmak üzere.

Acaba fabrikanızı bir iki saat paydos edip, biraz da benim çalışmama müsaade eder misiniz ?

Bu iyiliği bir yazardan esirgemeyeceğinizi düşünerek, size hürmet olarak imzalı bir kitabımı gönderiyorum.

En iyi komşuluk duygularımla.

Aziz Nesin

Aziz Nesin'in Gürültü Yapan Komşusuna Yazdığı Mektup

17 Ocak 2023 Salı

Döner Kebap





















Dünya dönüyor diyeceğimiz yok
Görmeyenler beri gelsin
Önce değirmen geldi aklıma
Sel değirmenleri yel değirmenleri

Koca şehrin caddelerinde
Öğlenin tam karanlığı
Gün olur yıla döner 
Elleri cebinde yutkunur adam

Saçları karıştı buluta
Gövde kaldı baş gitti
Aklında döner kebap
Burnunda mis kokusu
Vay ne döner ne döner

Adamlar işte adamlar boşta
İş var havayla güç var cıvayla
Çıkrıklar susar dolaplar döner 
Mehmet askerden ağa seyahatten
Çoğu işten biri aşktan döner
Harmanda düğenler düğende başlar 
Okuldan çocuklar yoldan arkadaşlar
Vay ne döner ne döner

Ağızlarda susmuş diller
Eksen durur tekerlekler 
Yollar caddeler evler 
Pırıl pırıl vitrinler
Kızın entarisi yanar döner 
Göçmen kuşlar bulutlar 
Çevrilen filmler çevrilecek filmler 
Adamın gözleri açlıktan döner 
Ayşe tarladan Neclâ bardan 
Fır fır döner pır pır döner 
Vay ne döner ne döner 

Ayran süte göl yoğurda 
Tepsi ağanın evine 
Kurtlar ite itler kurda 
Dolap beygirleri ipe 
Karın davula burun patlıcana 
Yer suya gök bakıra 
Geceler gündüze gündüze 
Vay ne döner ne döner

Oğuz Tansel

Ümit Yaşar Oğuzcan ve Tarık Dursun K.'nın "Şiirimizde Taşlama" isimli kitabından (1962), S.45-46

Çaya Bisküvi Batırmanın Ayıplandığı Bir Ülkede Edebiyat Gelişemez!

Bisküviyi çaya batırmak neden bu kadar ayıplanıyor anlamıyorum. Madem onu çaya batıramayacaksınız, bisküviyi neden çayın yanında servis ediyorsunuz, öyle değil mi? Satılan bisküvilerin üzerinde o halde neden "Çayla birlikte tüketilmesi tavsiye edilir" yazıyor? Dikkat ederseniz “yan yana” demiyor; “birlikte” diyor. Tatları birlikte güzel gidiyor diye onları birlikte sunmuyorlar mı? Çay üstadı İngilizler de kurabiyeyi çayla servis ediyor; koskoca İngilizlerden daha mı iyi bileceksiniz ?

Bisküvimi çayıma her yerde özgürce batırmak istiyorum. Hem Proust da yapıyor. Proust Fransız beyefendisi deyince akla gelen ilk isim, görgü abidesi, nezâket sembolü değil mi? Proust'tan daha zarifi var mı? Proust'un babaannesi madleni ıhlamur çayına batırmasaydı şimdi Proust'un şaheseri yedi cilt olacak mıydı? Edebiyat kongrelerinde, dünyanın her tarafında kürsülerde, konferanslarda, yayınlarda Proust'suz bir edebiyatın şu an olduğu edebiyat olamayacağı bas bas bağırılıyor da, sonra bisküviyi çaya batıranlara neden dudak bükülüyor? Bütün bir Proust edebiyatı ve hatta edebiyat çaya batırılmış madlenden çıktığına göre, bisküviyi çaya batırma özgürlüğüne saygı edebiyata da saygı sayılmaz mı ?
Az önce kurabiyesini çayına daldırmak üzereyken siz dik dik baktığınız için niyetinden vazgeçen gencin içinde bir Proust olmadığını nereden biliyorsunuz? Bir Proust'un ortaya çıkmasına engel oldunuz ve üstelik edebiyatı sevdiğinizi söylüyorsunuz. Proust yapınca güzel de başkası yapınca neden kötü? Proust okurken “eşsiz bir eser” demesini biliyorsunuz ama. İzin verin başkaları da yazsın. Proust'u gerçekten seviyorsanız çaya bisküvi batırılmasını da desteklersiniz.
İfade özgürlüğü, yaşam özgürlüğü, kılık-kıyafet özgürlüğü gibi türlü özgürlükler için meydanlarda koşuşturan herkes çaya bisküvi batırma özgürlüğü hakkında da bir şeyler yapmalı. Çaya bisküvi batırmanın ayıplandığı bir ülkede edebiyat tabii ki gelişemez. İçimizdeki Proust'ları artık rahat bırakın.
*
Bas bas bağırmak deyince, ülke deyince, ayıp deyince aklıma geldi. Bencillik kötüdür, bireycilik kötüdür diye her fırsatta bas bas bağıran herkes aile bencilliğini, toplumsal, sınıfsal bencilliği savunuyor. Bu bencilliklerin hepsi bireysel bencillikten daha kötü, daha tehlikeli değil mi? Bir topluluk biraraya gelip kendi çıkarları için kenetleneceklerine bırakın bireyler tek başlarına, kendi hallerinde bencil olsunlar. Kitlesel, örgütlü bencillik daha korkutucu.
Toplumculuk yoktur, toplumsal bencillik vardır. Bencillik kötüyse eleştiriye buradan başlansın.
Neden narsisizm kötü de toplumsal narsisizm güzel ?
*
Ben 'robdöşambr' diyorum. TDK 'ropdöşambır' diyor. Özgür Edebiyat 'röpdeşambr' diyor.
*
En sevdiğim okuyucular, bir roman yazdığımı söylediğimde hemen “Kaç sayfa olacak?” diye soranlar. 324'ü tutturmaya çalışıyorum. Ya da 287. İdealim 546. Bu sene yazı karakteri Times New Roman olmayan bir roman tasarlıyorum. Her bölüm sağ sayfadan başlayacak, paragraf aralarında boşluk olacak. Kitabın kaç puntoda basılacağını düşünmekten kendisini yazamıyorum. Ebatlarını 13,5'a 28 diye hesaplıyorum. Ya da 5,5'a 47.
*
Genç: Biraz indirim yapın; biz öğrenciyiz.
Pazarcı: Ben de "öğrenci" nin babasıyım !
Yer Ulus Pazarı.
*
Edirneli bir hanım. Avrupalı olmakla, başarılı bir emekli öğretmen, müdire olmakla, görmüş geçirmiş olmakla övünüyor. Gelinine “Sen artık bizim soyadımızı taşıyorsun” dediğini övünerek anlatıyor. Beş kelimenin beşini de vurguluyor. Görmüş geçirmiş hanımefendinin gelini onların onuru, onların her şeyi, her şeyleri aslında tek şey, gelin her şey olurken bu tek şeyin bir parçası, onların bir parçası, gelin tek değil tekin parçası, onlar gelinlerini çok seviyorlar, onu bağırlarına basıyorlar, ne de iyi insanlar, onlara gelin olmak imtiyaz, birden terfi ediliyor, onlara gelin olmak ne mutlu, gelin mutlu değilse kesin bir sorun vardır hastadır çocuklar elinden alınmalıdır, üstelik gelinin kayınpederi de çok saygıdeğer bir mühendis-genel-müdür-iyi-maaşlı-tezgâhtar, gelinin adı yok, gelinin soyadı var, ama gelinin soyadı yok, onların gelinden yaptıkları çocukların soyadı ise tabii...
Görmüş geçirmiş hanımefendinin gelinine verdiği limited soyadı aslında ona da çocuklarının ailesi tarafından verilmişti; ama herhalde görmüş geçirmiş hanımefendi bu soyadıyla çok mutlu olmuştu, ihya olmuştu, ihya olmasa zira ayıptı olmazdı yanlıştı, şimdi gelini de onun gibi mutlu olmalıydı yanlış olmamalı bir yanlış da yapmamalıydı zira soyadı artık kendi soyadı değildi onların soyadıydı, zaten kızın doğduğunda aldığı soy adı da babasının babasının babasından geliyordu kızın annesi soysuzdu onun da annesi gibi, kızın bir gün annesi gibi başkalarının soyunun nesnesi olacağını doğduğunda biliyorlardı, kıza ona göre davranmış ve bu olanları hiç yadırgamamışlardı kızı buna hazırlamışlardı kızı yetiştirmek kızı buna hazırlamak bu dünyaya nesne olsun diye yetiştirmek demekti hazırlamasalar kızı yetiştirmemiş olurlardı.
*
İlkokula başladığımda öğretmenim bana ş'lere ve ç'lere nokta koymak yerine çizgi çizmememi, çünkü ş'lere ve ç'lere nokta koymak yerine çizgi çizmenin çirkin olduğunu söylemişti. Ona ş'lere ve ç'lere nokta koymak yerine çizgi istemek istediğimi, çünkü ş'lere ve ç'lere nokta koymak yerine çizgi çizmeyi güzel bulduğumu söylemedim. Güzel bulduğuma göre bende bir sorun vardı. Bunun yerine, “Doğduğumuzda bize isim vermeseler” dedim; “İsimler karışıklığa neden oluyor. Her birimize bir numara versinler ve böylece karışıklık falan da olmasın”.
Öğretmen söylediğimi duymadı, çünkü sesim çıkmamıştı, çünkü sesimin çıkmaması gerekiyordu. Ama zaten beni duysaydı da “Evet, zaten her birimize doğduğumuzda numara veriliyor, çünkü bu çok yararlı, çünkü bu sayede karışıklık olmuyor, herkes çok mutlu oluyor” derdi.
*
Ama işte isimler bazen karışıklığı önlemeye de yarayabiliyor böyle. Bir çeşit damga gibi. Hayvanlara vurulanlardan. Hayvanları çiftliğimize ait oldukları belli olsun diye ateşle damgalıyoruz, insanları soyadımızla. Neyse ki damgalanacak birileri var. Seslerini çıkarmıyorlar. Hatta, ses çıkarmak ne kelime, kendileri ses çıkarmadığı gibi ses çıkaranlara da hakaret ediyorlar. Böylesi daha mutlu çünkü. Damgaladığımız insanların kime ait oldukları belli. Oturmaları kalkmaları konuşmaları elleri kolları kimbilir daha nereleri bizim. Sahip değiştirme özellikleri var ama bunu hiç istemeyiz. Ne de olsa bizim soyadımızı taşıyorlar ve soyadımızı öyle kolay kolay atamazlar. Soyadımız çok değerli ve onlar kendilerini kim sanıyor?
*
"Kaltaban" ne kadar güzel bir kelime. Fonetiği anlamını az çok ele veriyor.
*
Yazar Sarah Kane 28 yaşında intihar etmeden önce defalarca 'Kimse beni sevmiyor' diye yazmıştı günlüğüne. Sarah Kaneler hâlen çevremizde.
*
Osmanlı Sarayı'nda bir bebek dünyaya geldiğinde top atılıyormuş. Yedi top atışı erkek, üç top atışı kız bebek demekmiş. Değerleri nispetinde.
*
Robert Musil'in cenazesinde sadece sekiz kişi varmış. Musil olduğunu farketmediğimiz Musiller halen çevremizde.
*
Erkek olamamanın ezikliğini duyan kadın çocuğunun erkek olmasını istiyor. Çocuğu erkek olduktan sonra ise...
Çocukları erkek olduğu için değer görmeyi bekleyen kadınlar, kendilerini çok değersiz görüyor olmalılar.
*
Çehov haksız. Bir silah sahnede göründüğü zaman mutlaka patlamak zorunda değil. Hatta, gösterilen silahın patlamaması aslında daha etkili. Silah patlamamalı ve herkes silahın neden patlamadığı üzerinde düşünülmeli. Çünkü bir öyküde gösterilen bir silah varsa, mutlaka silahın bir anlamı da vardır. Silahın patlaması ise çok sıradan.
*
Ufacık tefecik. Vücudu olmak istediği kadın olamamış sanki.
*
Ş' lere ilkokuldan önce olduğu gibi çizgi çizmeye 32 yaşında başladım. Bir gün ş'ye nokta koymak yerine çizgi çektim, korkuyla etrafıma baktım; sanki hiçbir şey olmadı. Hâlâ devam ediyorum ve her seferinde sanki biraz korkuyorum.
*
Türkiye'de bir kadın evlenmesine rağmen ismini korumak istedi ve kocasının desteğine rağmen Türk mahkemeleri ona senelerce bu “hakk” ı vermedi. Yeni. Doğduğunuzda aldığınız ismi bir bütün olarak koruma hakkından bile yoksun bırakıldığınız bir ülkede, kimliğinizi de korumaya dair ciddi kaygılarınız olması olağan değil mi? John Donne konuya bir şiirinde eğilmişti; üstelik kendisi Anglikan rahipti, anti-feministti ve 16. yüzyılda doğmuştu. Lady Macbeth Lady Macbeth değil; bu isim onun bağımsız varlığını nasıl tanımlar ? Yoksa var mı değiliz ?
*
Bir insanın iyi olduğunu mu düşünüyorsunuz ? Önce eline biraz güç verin.
Veya güç zannı.

Nihan Kaya / Stabilo Mürekkebiyle Yazıldı IV











İzleyiciler