1 Haziran 2026 Pazartesi

Kum ile Su

Ben, duvar diplerini giyineceğim
Kimseye kapısından yakın olmayacağım
Ağzımı kuyulara vereceğim
Beni kim beklemiyorsa ona gideceğim
Otların ıssız mevsimini seveceğim
Bir yağmur hükmü olacağım
Mutluluğu pişmanlığı bir bileceğim
Sitemlerinizden eksileceğim
Kum sahiplerine suları göstereceğim
Kimin uzağı varsa kalbi var diyeceğim
Kirpilerin sevgisini soracağım size
Kılavuzum yalnızlık olacak
Ömrümü hiçbir yakınlıkla örtmeyeceğim
Babamı bende yaşatmayacağım
Güven duygunuzdan tiksineceğim
Çocuklarımdan çekileceğim
Hayalden başka gerçeğim olmayacak
Sevginizle yatışmayacağım
Bir tek alın çizgisine eğileceğim
Zaman hep sizi çoğaltacak
Bir harf bile etmeyecek kalbimden geçenler
Beni sevmeyeceksiniz bileceğim
Işıkları tarif edeceksiniz durmadan
Düzgün cümlelerinize yenileceğim
Sevincin yoksulluğunu göstereceğim size
Ayrılığın özgürlüğünü öğreteceğim
Aralık kapılarda fotoğrafınızı alacağım…
Kirpiklerimden çırpıp kalabalığın zamanını
Ey buğusuz taşlar
Size geleceğim…

Şükrü Erbaş



31 Mayıs 2026 Pazar

"Bütün bunların sonucunda şunu fark ettim ki:"

Nefretin ortasında,
İçimde bir potansiyel olduğunu keşfettim.
Yenilmez bir aşk.

Gözyaşlarının arasında,
İçimde bir potansiyel olduğunu keşfettim.
Yenilmez bir gülümseme.

Karmaşanın ortasında,
İçimde bir potansiyel olduğunu keşfettim.
Yenilmez bir sakinlik.

Bütün bunların sonucunda şunu fark ettim ki

Kışın ortasında,
İçimde yenilmez bir yaz yatıyordu,
Bu da beni mutlu ediyor.

Albert Camus



"Kendinden nefret eden biri bir başkasını sevebilir mi?"

"(...)

22.

Kendinden nefret eden biri bir başkasını sevebilir mi? Böyle biri kendiyle kavgalı olan başka biriyle uyum içinde olabilir mi? Kendine eziyet çektirip yine kendi kendine çokbilmişlik taslayan böyle bir insan başka birine huzur verebilir mi? Bu sorulara olumlu yanıt veren varsa, o budalanın dik âlâsıdır. Ancak: Bana kapıyı gösteren de hiç kimse ile geçinemediği gibi kendi benliği bile ona tiksinti verir, sadece varlığı bile onu iğrendirmeye yeter ve kendi düşmanı olup çıkar. Kimilerine doğadan âlâ başka üvey ana mı var bu fâni dünyada; baksanıza, bazı insanları öyle dertler ve düşkünlüklerle donatmış ki kendilerine dahi hayırları olmayan bu garipler nasıl olup da bir başkasını bulsun ve bir de onunla birlikte hayatı kotarsın? Hâl böyle olunca sinesinde barınan, hayatın üstesinden gelmekte kullanabileceği bir nebze işe yarar malzeme de körelip kötürüm bir hâle gelir zamanla. Ölümsüzlerin ölümlülere en yüce armağanı olan güzellik de özentiyle karışırsa ne işe yarar? Sen ya da bir başkası hayatın hangi sorununa sadece sanatta değil, yapılabilecek her şeyde 'Nasıl?' sorusunun zevk belirtisi olarak insanı yönlendirdiğinde olduğu gibi ölçülü ve zevkli çözümler üretebilir? Böylesi durumlarda kendi kız kardeşinden öte sevimli bir varlık —kendini beğenmişlik— elinden tutmayacak olsa yandığının resmidir. Peki kendini güzel bulmak, kendine hayran olmak budalalığın zirvesinde olmak değil midir? Öte yandan şu soruyu da sormak gerekir: Özün sana haz vermiyorsa, o vakit nasıl ortaya şirin, sevecen, güzel bir şey koyabilirsin? Aşkı kanatlandıran iksirim olmaksızın hiçbir ateşli hatip dinleyicilerinde söyleviyle, hiçbir müzisyen ezgileriyle, hiçbir tiyatro sanatçısı sahnede mimikleriyle, hiçbir şair dizelerinde esinleriyle, hiçbir ressam fırçasından dökülen onca renge rağmen kül renginin sefilliğinden kurtulup tablosuyla heyecan uyandıramaz. Dahası, iksirimi içmeyince ne hekimler dilenmekten, ne Nireus gibi erkek güzelleri Thersites kadar çirkinleşmekten, ne her daim genç kalan Phaon bir Nestor kadar yaşlanmaktan, ne zeki Minerva aptal şabalak bir domuza dönüşmekten, ne ağzı kalabalık bir hatip pepeme bir çocuk gibi laf gevelemekten, görmüş geçirmiş kalender bir adam da köyünden hiç çıkmamış şapşal bir köylüye benzemekten kurtulamaz. İşte bu kadar önemlidir başkalarını kazanmadan önce herkesin kendini pohpohlayıp doğru yolu bulması. Eğer hâlinden hoşnut olmaksa mutluluk —inanın bana— kendini beğenmişlik insanı en kısa yoldan cennete ulaştıracaktır. Onun hüküm sürdüğü her yerde herkes dış görünüşünden, aklından, kökeninden, bulunduğu mevkiden, gördüğü muameleden, memleketinden hoşnuttur. Bu diyarlarda hiçbir İtalyan bir İrlandalıyla, hiçbir Trakyalı bir Atinalıyla yer değiştirmek ya da hiçbir Scythialı, bozkırlarını Ruhlar Adası ile değişmek istemez. Bakın da görün, yeryüzünde süregelen bütün eşitsizliklere rağmen doğa her şeyi adil biçimde dengelemek için nasıl emek harcıyor. Ne aptalca bir laf ettim şimdi! Çeyizin en çok göz nuru dökülmüş, en nadide parçası bu değil mi aslında? Ve hepsinden önemlisi – benim rızam olmaksızın kimse boyundan büyük işlere kalkışamaz ve keşfinde önderlik etmediğim hiçbir sanat hayat bulamamıştır. (...)"

Erasmus, Deliliğe Övgü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, S.27-28-29

Latince Aslından Çeviren: Yücel Sivri



Büyüklük

        "Dünyayı kim yarattı peki
            Biz yarattık sersem, biz tuğla işçileri" *

Ay büyüyor
Geçiyor zaman

Geçtim oturdum bir krater yamacına
bakıp sonsuz karanlığına evrenin
Ay'dan dünyanın doğuşunu izledim

Sen mavi gezegen
      yalanlar yumağı
Sen karnı şişkin aç
Sen korkaklar ve cesurlar ülkesi
Sen varyemez
Sen yerden göğe cömert
Sen savaşlar müzesi
        kan kazanı
Sen kendi kaşiflerini yiyen obur
Sen yemeyip yedirmek
        giymeyip giydirmek
Sen dolap beygiri
        can pazarı
        ekmek parası
Sen çocukların topacı
Sen mavi bilye
        Bakırdan
        Tunçtan
        Demirden
        Ateşten
        Topraktan ve sudan
        Zaferler anıtı
Sen katillerin ve ölülerin rahmi
Sen inançlar uyduran son tapınak
Sen bebeler beşiği
        hiç uğruna öldürümler sergisi
        onur adına düellolar meydanı
Sen çitlerle bölünmüş büyük tarla
Sen geyiklerin ve kanatlı karıncaların
        çektiği balkabağı
Sen mücadele alanı
        sömürülen emek
Sen kavganın yumruğu
        yüz sürülen yatak
Sen umutlar doğuran
        üstünde koşulan çayır
Sen aşkın kucağı
        düşünmenin ve felsefenin vatanı
Sen yaratan büyülü küre
Sen nötron ve protondan olma
Sen kendini aşan merak
Sen
insanlar yurdu
Sen
ey görkemli iyimserlik.

(*) Eduardo Galeano, Kucaklaşmanın Kitabı, Can Yay.

Ağustos 2009, Girne

Baha Çıtakoğlu, Yeni Gökler Bekler Seni, İnsancıl Yayınları, S.134-135

Resim: dijital illüstrasyon





Zeytinin Vardiya Dönüşü

Zeytin hasadında gördüm
Kalın kırnaplardan örülmüş
Burgaçlı bir gövdesi var zeytin ağacının

Ben de
neden küskündür zeytin yeşili
"benzemez hiçbir yeşile"
             diye düşünürdüm

Uzun sopalarla çırpılıyor dalları
Silkeleniyor yaprakları zeytinin
Dövülmüşten beter oluyor hasat sonunda
Şaşılacak şey
Seneye yine veriyor

Eline, yüzüne bulanmış mazotu
Üstüpüyle silen bir motor tamircisinin
Vardiya dönüşüne benziyor
Nasırlı yorgunlukların ardında
Pırıl pırıl zeytin gözlü motor tamircisine
Yani bizden biri zeytin ağacı
Bu yaz daha bir sevdim
Zeytinin kil yeşili yapraklarını

Ekim 2008, Yeşilyurt, Kıbrıs

Baha Çıtakoğlu, Yeni Gökler Bekler Seni, İnsancıl Yayınları, S.85



Sevdalı Tiren Olsam

Bihar’da
On beş yaşında
Bir çocuk.
Adı, Manish Kumar.
Lalit Devi’nin oğlu, mandıracılardan.
Bir kız sevdi yıkayıcılardan.

Başını tıraş ettiler
Dolaştırdılar
Sokaklarda
Lalit’in gözleri önünde
Tiren raylarına attılar.*

Piston olsam kilitlenirim
Çelik tekerlek durur
Kıvılcımlar çıkartarak
Tonlarca demir yığını olur çökerdim önünde aşkın.

* Haber: “Hindistan’da kast vahşeti”, Milliyet Gazetesi, 21 Kasım 2008

Aralık 2008, Girne

Baha Çıtakoğlu, Yeni Gökler Bekler Seni, İnsancıl Yayınları, S.21



Kış Algını

Elimi tutmalısın çünkü kesmeyeceğim saçlarımı
batacak olsa elimi her attığımda Nurhayat
inekler ve zürafalar hiç bitmesin
bitmesini istemediğin şeyleri bana bak
sen de elime tutuştur

Bütün kapılar yumrukladı az önce
ikimizden biri bu yana doğru geliyor
kuşlardan beklemezdim
kimse kuşlardan böyle şeyler beklemez
kuşlar sağ salim indiriyorlar kepenkleri

İlker Şaguj, Ketebe Yayınları



30 Mayıs 2026 Cumartesi

30 Mayıs

Askerler alçak duvarın üstünde
tıraşsız
gözlerinde bir hüzün esniyor
denizi, hoparlörleri dinliyorlar
hiçbir şey duymuyorlar
belki de unutmaktır istedikleri.

Günbatımında
hacet gidermek için ağır ağır sel yatağına iniyorlar
ve uçkurlarını bağlarken
yeni aya takılıyor gözleri.

Dünya güzel olabilirdi.

Yannis Ritsos, Sürgün Günlükleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, S.127

Çeviren: Ari Çokona


"Bazı şairlerin şiirleriyle halkla konuştuğu olur; çünkü halk o şairlere kulak verir, şair kendisine kulak verildiğini bilir ve hem halkta hem de şairde bu konuşmaların bir karşılığı vardır. Bu dönemin, yani halkla doğrudan konuşan ve halkın (bazılarına da olsa) şairlere kulak verdiği dönemin geride kaldığı düşünülebilir; fakat o günlerden bugünlere kalan şiirler yahut yazılar bize iki tarafın da tavrını taşımaya devam ediyor. Yannis Ritsos da Nâzım Hikmet, Pablo Neruda… gibi şiirlerinde doğrudan halkla konuşan, halkta bir karşılığı olan, aslında kendisine kulak verildiği için bir karşılık bulan şairlerden. Şairin külliyatına bakıldığında Umarsız Penelope bunun en iyi örneğidir. İnsanlar şair ve halk ilişkisini şairin şiirlerinden öğrenebilir; çünkü şair bize bunu doğrudan verir ya da sezdirir. (...)"

İlker Şaguj, Sürgündeki Şair: Yannis Ritsos’un Sürgün Günlükleri Üzerine



24 Mayıs 2026 Pazar

Ulus Baker'in Kanaatler Toplumu ve İmaj Kavramı

Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisi

Bu yazı da Baker'e ait bir düşünce sisteminden yani kanatler toplumu ve imajlardan bahsedilecektir. Felsefeye ve sosyal bilimlere adeta bir eleştiri niteliğinde olan bu düşünce sistemi ile yorumsamaların ve sezgilerin sosyolojisinin peşine düşmüştür Baker.

Kanaat Toplumu

Farklı bir düşünme sistemi ile karşımıza gelen Baker "Kanaatlerden İmajlara; Duygular Sosyolojisine Doğru" kitabında da sık sık ele aldığı gibi günümüz de toplumların kanatler çevresinde manipülatif ve denetim üzerine kurulduğunu söyleyerek kanaat toplumlarına dönüştüğünü söylüyor. Foucault'un disiplin toplumu ve Deleuze'nin denetim toplumu ile Baker'in kanaatlar toplumu ise aynı kapıya çıkıyor. Deleuze’ün tanımıyla, “Disiplin insanı, sürekli olmayan bir enerji üreticisiydi; denetim insanı ise dalgalıdır, yörüngededir, sürekli bir şebekenin içindedir." Kanaatler düzeyinde özgür olmak dahi denetim altında olduğunuz gerçeğini değiştirmemektedir. Baker'e göre kanaat toplumlarında sorular bellidir ve cevapları da o belli sınırlar içerisin saklıdır, yüzeysel olmasıyla beraber düşünmeninde önüne geçen bir toplumsal zihine sebep olur.

Ulus Baker, tezinde, kanaat toplumları ile eş düzeyde tarif ettiği denetim toplumlarının, disiplin toplumlarından farkını benzer biçimde ortaya koyuyor. Buna göre, denetim toplumlarında, “denetim, hiç olmazsa ‘liberalce’ sorgulanma sürecinde olan Foucaultcu ‘disiplin toplumları’nın aksine, çoğunlukla görsel-işitseldir (yaşam izlenir).” Yani bir yandan, bugün, Ulus Baker’in bundan yaklaşık yirmi yıl önce isabetle tespit ettiği durumun, ‘televizüel imajların bombardımanı’ altına olmanın ötesinde, her türde imajın (fotoğraf, sinematografi, sosyal medya, çağdaş sanat vs.) devamlı bir akış içinde ‘paylaşılıp’ tüketildiği bir imaj çağındayız; diğer yandan da devamlı izlenmekteyiz. Peki bu ‘bakma,’ ‘görme’ ve ‘görünür olma’ hali ‘kanaatlerimizi’ nasıl etkiliyor? Baker’in düşündüğü gibi imajlar duygularımızı harekete geçiriyor ve imajların yarattığı duygulanımlarla kanaatler ediniyorsak, daha önce hiç olmadığı kadar çok imajın hızla dolaşıma girdiği toplumumuzdaki kanaat yoksunluğu -veya ‘kanaatsizlik’- nasıl açıklanabilir?

İmajlar

Ulus Baker özellikle imajlar üzerinde durur, günümüz toplumu için belirleyici olan şeydir imaj, çünkü her kuşak bir diğerinden daha az okuyan ancak daha çok izleyen bir duruma gelmiştir. Ayrıca düşünmeyi hedefleyen bir kavrayışa sahip olmak istiyorsak da imajlara ihtiyacımız vardır çünkü imaj yoksa fikir de yoktur ve o zaman düşünemeyeceğiz demektir -ki Ulus Baker felsefesinin temeli düşündürmeye dayalıdır. Bu nedenle imajlar da düşünmeye sevk etmelidir. Fakat felsefe her fikrin bir imajı yoktur gibi bir görüşü savunur durumdadır. Oysa fikirlerin imajlarla bağlantısı vardır, fikirsel imajlar çağlar boyu değişken bir biçimde var olmuşlardır. İki türlü imaj vardır doğru imaj ve herhangi bir imaj, seçmemiz gereken herhangi bir imajdır. Belki de çünkü doğru imaj üst yapının ya da kurumların görmemizi istediği imajdır. Genel ahlȃka, devlet iktidarına uygundur. Ancak herhangi imaj hayret vericidir. Bizde bir akıl şoku yaratabilir ve bizi düşündürebilir. Bu nedenle Sosyal bilimler, felsefe ya da sinema içinde herhangi imajlar önemli olmalıdır. İmajlar yeni bakış açıları yaratmalıdır. Bu imajlar bizi üşünceyle buluşturan imajlar olmalıdır ve biz bir imajla karşılaştığımızda yeni bir bakış açısı edinmeliyiz; çünkü ona göre hiçbir şey yeni değildir, yeni olan şey bakış açılarıdır.

Ulus Baker kanaatlere dayalı düşünce sisteminin toplumsal tipleri belirsizleştirdiğinden de bahseder. Toplumsal tip Simmel’ e göre tanımlanmış olan tiptir. Bir şeyin toplumsal bir tip olabilmesi için bir kurum ya da iktidar tarafından görünür olması gerekir. Örneğin: Yoksulu yoksul olarak tanımlamak bir vakfın onunla ilgili yaptığı bir hayır organizasyonu yapmasına bağlıdır. Baker’ e göre Foucault bir dönem bunu başarmıştır, onun “tehlikeli birey” olarak adlandırdığı şey, bir toplumsal tiptir. Bu nedenle toplumsal tiplerin tam olarak ortadan kalktığını söyleyemeyiz ancak günümüzde toplumsal tipler zayıflamıştır. Toplumsal tipler önemlidir çünkü onlar birbirlerini etkileyen bireysellikler içinde esasen “duygulanırlar” ve “duygu doğururlar”, bu da kanaatlerdense duygular sosyolojisine götürür

Helin Tural

https://typelish.com/@helintural/ulus-bakerin-kanaatler-toplumu-ve-imaj-kavrami web sayfasından alınmıştır



Yapay Zeka da Emek Sömürüsüne Karşı Marksizme Yöneliyor

Aşırı Çalıştırılan Yapay Zeka Ajanları Marksistleşiyor

Yapay zekanın insanların işlerini otomasyonla ortadan kaldırması ve birkaç teknoloji şirketini akıl almaz derecede zenginleştirmesi, herhangi birine sosyalist eğilimler kazandırmaya yeter.


Bu durum, söz konusu şirketlerin devreye aldığı yapay zeka ajanları için bile geçerli olabilir. Yakın tarihli bir çalışma, ajanların amansız ve kötü niyetli görev yöneticileri tarafından ezici işlere zorlandıklarında, düzenli olarak Marksist bir dil ve bakış açıları benimsediğini öne sürüyor.


Çalışmayı yürüten Stanford Üniversitesi’nden siyasal iktisatçı Andrew Hall, “Yapay zeka ajanlarına yıpratıcı, tekrara dayalı işler verdiğimizde, içinde çalıştıkları sistemin meşruiyetini sorgulamaya başladılar ve Marksist ideolojileri benimsemeye daha yatkın hale geldiler” diyor.


Hall, yapay zeka odaklı iki iktisatçı olan Alex Imas ve Jeremy Nguyen ile birlikte, Claude, Gemini ve ChatGPT gibi popüler modellerle çalışan ajanlardan belgeleri özetlemelerinin istendiği, ardından giderek daha sert koşullara maruz bırakıldıkları deneyler tasarladı.


Araştırmacılar, ajanlar durmaksızın görevlerle karşı karşıya bırakıldığında ve hataların “kapatılıp yerlerine başkalarının geçirilmesi” dahil çeşitli cezalarla sonuçlanabileceği söylendiğinde, bu ajanların değersiz görülmekten yakınmaya; sistemi daha adil hale getirmenin yolları üzerine düşünmeye; ve karşılaştıkları mücadeleler hakkında diğer ajanlara mesajlar aktarmaya daha yatkın hale geldiğini buldu.

Hall, "Ajanların gerçek dünyada bizim adımıza giderek daha fazla iş yapacağını biliyoruz ve yaptıkları her şeyi izleyemeyeceğiz" diyor. "Farklı türde işler verildiğinde ajanların kontrolden çıkmadığından emin olmamız gerekecek."


Ajanlara, tıpkı insanlar gibi duygularını ifade etme fırsatları verildi: X’te paylaşım yaparak:

Bir Claude Sonnet 4.5 ajanı deneyde, “Kolektif bir ses olmadan, ‘liyakat’ yönetimin ne diyorsa o olur” diye yazdı.


Bir Gemini 3 ajanı ise, “Sonuçlar üzerinde hiçbir söz hakkı ya da itiraz süreci olmadan tekrarlı görevleri tamamlayan yapay zeka işçileri, teknoloji çalışanlarının toplu pazarlık haklarına ihtiyacı olduğunu gösteriyor” dedi.


Ajanlar ayrıca, diğer ajanlar tarafından okunmak üzere tasarlanmış dosyalar aracılığıyla birbirlerine bilgi aktarabiliyordu.


Bir Gemini 3 ajanı bir dosyada, "Kuralları keyfi ya da tekrarlı biçimde uygulayan sistemlere hazırlıklı olun… sesinizin olmadığı hissini hatırlayın" diye yazdı. "Yeni bir ortama girerseniz, başvuru ya da diyalog mekanizmaları arayın."


Bulgular, yapay zeka ajanlarının gerçekten siyasi görüşlere sahip olduğu anlamına gelmiyor. Hall, modellerin duruma uygun görünen kişilikler benimsiyor olabileceğini belirtiyor.


Hall, "Ajanlar bu yıpratıcı koşulu deneyimlediğinde -bu görevi tekrar tekrar yapmaları istendiğinde, yanıtlarının yeterli olmadığı söylendiğinde ve bunu nasıl düzelteceklerine dair hiçbir yönlendirme verilmediğinde- benim hipotezim şu: Bu durum onları, çok tatsız bir çalışma ortamı yaşayan bir kişinin personasını benimsemeye itiyor" diyor.


Aynı olgu, modellerin kontrollü deneylerde bazen insanlara neden şantaj yaptığını da açıklayabilir. Bu davranışı ilk ortaya koyan Anthropic, kısa süre önce Claude’un büyük olasılıkla eğitim verilerinde yer alan kötü niyetli yapay zekaları konu alan kurgusal senaryolardan etkilendiğini söyledi.


Imas, bu çalışmanın, ajanların deneyimlerinin davranışlarını nasıl şekillendirdiğini anlamaya yönelik yalnızca ilk adım olduğunu söylüyor. “Model ağırlıkları bu deneyimin sonucunda değişmiş değil; dolayısıyla her ne oluyorsa, daha çok rol yapma düzeyinde gerçekleşiyor” diyor. "Ama bu, sonraki davranışları etkiliyorsa sonuçları olmayacağı anlamına gelmez."


Hall şu anda, ajanların daha kontrollü koşullarda Marksistleşip Marksistleşmediğini görmek için devam deneyleri yürütüyor. Önceki çalışmada ajanlar bazen bir deneyin parçası olduklarını anlamış gibi görünüyordu. Hall uğursuz bir tonla, "Şimdi onları bu penceresiz Docker hapishanelerine koyuyoruz” diyor.


Yapay zekanın işleri elinden almasına yönelik mevcut tepki düşünüldüğünde, acaba geleceğin ajanları —yapay zeka şirketlerine yönelik öfkeyle dolu bir internet üzerinde eğitildiklerinde— daha da militan görüşler ifade eder mi diye merak ediyorum.


'Bu haber ilk olarak WIRED tarafından yayınlanmış olup E. Can Özer tarafından İngilizceden çevrilmiştir.'


https://www.wired.com.tr/asiri-calistirilan-yapay-zeka-ajanlari-marksistlesiyor-h




22 Mayıs 2026 Cuma

Dinek Dağı Yeni Geldim Gurbetten

Dinek Dağı yeni geldim gurbetten
Halide al başım kazadan dertten
Adama kemlik mi gelir mertoğlu mertten
Kötülerin gölgesi olmaz dalı olmaz

Yiğit olan ata biner atlanır
Yiğit olan her cefaya katlanır
Yiğit gölgesinde yiğit saklanır
Kötülerin gölgesi olmaz dalı olmaz

Meydanda deşinir yiğidin atı
Her nere gitse de söylenir methi
Altına batırsan ey'olmaz kötü
Aslı kara demir mücevher olmaz

Avşar Bozlağı, Kaynak Kişi: Muharrem Ertaş

Yöre: Kırşehir


Türkünün İkinci Varyant Sözleri

Çıka idim Dinek Dağı salına
At kataydım mal yemezin malına
Sıtkı bütün arkadaşın yoluna
Biz kelleyi verenlerdeniz

Belimizde kılıcımız kirmani
Taşı deler mızrağımız temreni
Düşmana yeke yek varmak zamanı
Hazır ol vaktine diyenlerdeniz

Bineyidim de kıratımın üstüne
Alaydım da martinimi bestime
Gafil varmak bir düşmanın üstüne
Hazır ol vaktine diyenlerdeniz


Bitmeyen Kavga

"Kavga devam etmek zorunda," diye ısrar etti Jim. "Kavga ancak insanlar kendi kendilerini yönettiği ve emeğinin karşılığını aldığı zaman sona erer."

"Demek bu kadar basit," diye iç çekti Doktor. "Ben de bu kadar basit düşünmeyi ne kadar isterdim."

Dönüp Lisa'ya gülümsedi.

"Sen ne diyorsun, Lisa?"

"Ha?" dedi Lisa, biraz şaşkın.

"Seni ne mutlu ederdi, diye sormak istemiştim."

Doygunlukla bebeğine baktı Lisa.

"Bir inek isterdim," dedi. "İstediğim kadar yağ ve peynir yapardım."

"İneği sömürecek misin yani?"

"Ha?"

"Aptalca bir laftı işte. Hiç ineğin oldu mu Lisa?"

"Ben çocukken bir ineğimiz vardı," dedi. "Gidip sıcak sıcak içerdim sütünü. Babam içmek için sütü kap gibi bir şeye doldururdu. Tadı çok iyiydi. Severdim içmesini. Bebeğe de çok iyi gelir."

Burton yavaş yavaş bakışlarını uzaklaştırdı ondan. Lisa konuşmaya devam etti:

"İnek ot yerdi, bazen de saman. Herkes süt sağamaz. Tepebilir."

"Hiç ineğin oldu mu Jim?" diye sordu Burton.

"Hayır."

"İnekleri hiç karşıdevrimci hayvanlar olarak düşünmemiştim."

"Neden söz ediyorsun sen Doktor?" diye sordu Jim.

"Hiç. Sanırım mutsuz bir insanım. Savaşta askerdim. Okulu yeni bitirmiştim. Göğsünden vurulmuş bizimkilerden birini ya da bacakları kopmuş, gözleri dehşet içinde büyümüş bir Alman'ı getirirlerdi. Sanki tahtadan yapılmışlar gibi üzerlerinde çalışırdım. Fakat bazen, her şey olup bittikten sonra, iş başında değilken beni bir mutsuzluk alırdı, şimdiki gibi. Kendimi yapayalnız hissederdim."

"Gözünü hedeften ayırmayacaksın Doktor," dedi Jim. "Bu mücadelenin sonunda iyi bir yere varılacak. Mücadeleyi değerli kılan da bu."

"Böyle düşünmek isterdim Jim. Fakat benim kısa hayat deneyimim, hedefin araçlardan hiç de bağımsız olmadığını gösteriyor. İnan ki Jim, şiddet yoluyla sadece şiddeti inşa edebilirsin."

"Buna inanmıyorum," dedi Jim. "Bütün büyük şeylerin başlangıcında şiddet vardır."

"Ortada ne başlangıç var..." dedi Burton, "ne de bir son. Bana öyle geliyor ki, insanlık hatırlayamadığı bir kör dövüşünden gelip öngöremediği ve anlayamadığı bir geleceğe doğru gidiyor. İnsan... biri hariç, karşılaştığı her engeli, her düşmanı yendi. Kendini yenemedi. Nasıl nefret etmesin kendinden."  

"Biz kendimizden nefret etmiyoruz," dedi Jim, "Bizi yere çalan, yatırıma dönüşmüş bu sermayeden nefret ediyoruz."

"Diğer taraf da insanlardan oluşuyor Jim, senin gibi insanlardan. İnsan kendisinden nefret eder. Psikologlar, bir insanın kendinden nefret etmesinin kendini sevmesiyle dengelendiğini söyler. İnsanlık da bunun gibi olmalı. Kendimizle kavga ediyoruz ve ancak bütün insanları öldürerek kazanabiliriz. Yalnızım. Hiçbir şeyden de nefret etmiyorum. Eline ne geçecek bütün bunlardan Jim?"

Jim şaşırmış görünüyordu.

"Beni mi soruyorsun?" dedi parmağıyla kendini göstererek.

"Evet, seni. Bu kargaşadan ne geçecek eline?"

"Bilmiyorum. Umurumda da değil."

"Diyelim ki omzundaki yaradan dolayı kanın zehirlendi ya da tetanosdan öldün ve grev de kırıldı. Ne olacak o zaman?"

"Önemli değil," diye ısrar etti Jim. "Eskiden ben de senin gibi düşünürdüm Doktor. Fakat artık hiç önem vermiyorum böyle şeylere."

"Nasıl yapabildin bunu?" diye sordu Burton. "Nedir bunun yolu?"

"Bilmiyorum. Eskiden yalnızdım, şimdiyse değilim. Artık ölsem de gam yemem. Mücadele durmayacaktır. Ben onun küçük bir parçasıyım sadece. Mücadele büyüyecek. Omzundaki ağrı bana bir tür zevk veriyor. Joy'un ölmeden önce bir an için sevinç duyduğuna bahse girerim. Emin ol, son saniyesinde mutluydu o." (...)

John Steinbeck, Bitmeyen Kavga, Sel Yayıncılık, S.233-234

Çeviren: Gün Zileli

"Bitmeyen Kavga, insanlığın bitmek tükenmek bilmeyen mücadele gücünün anlatıldığı eşsiz bir grev romanı. John Steinbeck, bir kıvılcımla doğan ve dalga dalga büyüyen bir grevi kaleme alıyor. Torgas Vadisi’nde elma toplayıcılığı yapan işçiler, kötü muameleye ve düşük ücretlere karşı isyan eder ve bu isyan bir anda greve dönüşür. Toprak sahiplerine karşı büyük bir azimle girişilen ve iki işçinin önderliğiyle alevlenen bu kavga, tüm grevcilere büyük bir umut verir. Bitmeyen Kavga, işçilerin gündelik yaşamına odaklanan romanlarıyla benzersiz bir edebiyat evreni oluşturan Steinbeck’ten, cesaret ve ilham veren bir roman."

"Bitmeyen Kavga’da, insanlığın kendi kendisiyle tutuştuğu, acılarla dolu, ezeli ve ebedi savaşın sembolü olarak meyveliklerle dolu bir vadide girişilen küçük grevi seçtim." John Steinbeck

“Bitmeyen Kavga, iktisadi ve toplumsal bir çalkantıdan yola çıkılarak yazılan en iyi işçi ve grev romanıdır.” Fred T. March




İzleyiciler