22 Mayıs 2026 Cuma

Bitmeyen Kavga

"Kavga devam etmek zorunda," diye ısrar etti Jim. "Kavga ancak insanlar kendi kendilerini yönettiği ve emeğinin karşılığını aldığı zaman sona erer."

"Demek bu kadar basit," diye iç çekti Doktor. "Ben de bu kadar basit düşünmeyi ne kadar isterdim."

Dönüp Lisa'ya gülümsedi.

"Sen ne diyorsun, Lisa?"

"Ha?" dedi Lisa, biraz şaşkın.

"Seni ne mutlu ederdi, diye sormak istemiştim."

Doygunlukla bebeğine baktı Lisa.

"Bir inek isterdim," dedi. "İstediğim kadar yağ ve peynir yapardım."

"İneği sömürecek misin yani?"

"Ha?"

"Aptalca bir laftı işte. Hiç ineğin oldu mu Lisa?"

"Ben çocukken bir ineğimiz vardı," dedi. "Gidip sıcak sıcak içerdim sütünü. Babam içmek için sütü kap gibi bir şeye doldururdu. Tadı çok iyiydi. Severdim içmesini. Bebeğe de çok iyi gelir."

Burton yavaş yavaş bakışlarını uzaklaştırdı ondan. Lisa konuşmaya devam etti:

"İnek ot yerdi, bazen de saman. Herkes süt sağamaz. Tepebilir."

"Hiç ineğin oldu mu Jim?" diye sordu Burton.

"Hayır."

"İnekleri hiç karşıdevrimci hayvanlar olarak düşünmemiştim."

"Neden söz ediyorsun sen Doktor?" diye sordu Jim.

"Hiç. Sanırım mutsuz bir insanım. Savaşta askerdim. Okulu yeni bitirmiştim. Göğsünden vurulmuş bizimkilerden birini ya da bacakları kopmuş, gözleri dehşet içinde büyümüş bir Alman'ı getirirlerdi. Sanki tahtadan yapılmışlar gibi üzerlerinde çalışırdım. Fakat bazen, her şey olup bittikten sonra, iş başında değilken beni bir mutsuzluk alırdı, şimdiki gibi. Kendimi yapayalnız hissederdim."

"Gözünü hedeften ayırmayacaksın Doktor," dedi Jim. "Bu mücadelenin sonunda iyi bir yere varılacak. Mücadeleyi değerli kılan da bu."

"Böyle düşünmek isterdim Jim. Fakat benim kısa hayat deneyimim, hedefin araçlardan hiç de bağımsız olmadığını gösteriyor. İnan ki Jim, şiddet yoluyla sadece şiddeti inşa edebilirsin."

"Buna inanmıyorum," dedi Jim. "Bütün büyük şeylerin başlangıcında şiddet vardır."

"Ortada ne başlangıç var..." dedi Burton, "ne de bir son. Bana öyle geliyor ki, insanlık hatırlayamadığı bir kör dövüşünden gelip öngöremediği ve anlayamadığı bir geleceğe doğru gidiyor. İnsan... biri hariç, karşılaştığı her engeli, her düşmanı yendi. Kendini yenemedi. Nasıl nefret etmesin kendinden."  

"Biz kendimizden nefret etmiyoruz," dedi Jim, "Bizi yere çalan, yatırıma dönüşmüş bu sermayeden nefret ediyoruz."

"Diğer taraf da insanlardan oluşuyor Jim, senin gibi insanlardan. İnsan kendisinden nefret eder. Psikologlar, bir insanın kendinden nefret etmesinin kendini sevmesiyle dengelendiğini söyler. İnsanlık da bunun gibi olmalı. Kendimizle kavga ediyoruz ve ancak bütün insanları öldürerek kazanabiliriz. Yalnızım. Hiçbir şeyden de nefret etmiyorum. Eline ne geçecek bütün bunlardan Jim?"

Jim şaşırmış görünüyordu.

"Beni mi soruyorsun?" dedi parmağıyla kendini göstererek.

"Evet, seni. Bu kargaşadan ne geçecek eline?"

"Bilmiyorum. Umurumda da değil."

"Diyelim ki omzundaki yaradan dolayı kanın zehirlendi ya da tetanosdan öldün ve grev de kırıldı. Ne olacak o zaman?"

"Önemli değil," diye ısrar etti Jim. "Eskiden ben de senin gibi düşünürdüm Doktor. Fakat artık hiç önem vermiyorum böyle şeylere."

"Nasıl yapabildin bunu?" diye sordu Burton. "Nedir bunun yolu?"

"Bilmiyorum. Eskiden yalnızdım, şimdiyse değilim. Artık ölsem de gam yemem. Mücadele durmayacaktır. Ben onun küçük bir parçasıyım sadece. Mücadele büyüyecek. Omzundaki ağrı bana bir tür zevk veriyor. Joy'un ölmeden önce bir an için sevinç duyduğuna bahse girerim. Emin ol, son saniyesinde mutluydu o." (...)

John Steinbeck, Bitmeyen Kavga, Sel Yayıncılık, S.233-234

Çeviren: Gün Zileli

"Bitmeyen Kavga, insanlığın bitmek tükenmek bilmeyen mücadele gücünün anlatıldığı eşsiz bir grev romanı. John Steinbeck, bir kıvılcımla doğan ve dalga dalga büyüyen bir grevi kaleme alıyor. Torgas Vadisi’nde elma toplayıcılığı yapan işçiler, kötü muameleye ve düşük ücretlere karşı isyan eder ve bu isyan bir anda greve dönüşür. Toprak sahiplerine karşı büyük bir azimle girişilen ve iki işçinin önderliğiyle alevlenen bu kavga, tüm grevcilere büyük bir umut verir. Bitmeyen Kavga, işçilerin gündelik yaşamına odaklanan romanlarıyla benzersiz bir edebiyat evreni oluşturan Steinbeck’ten, cesaret ve ilham veren bir roman."

"Bitmeyen Kavga’da, insanlığın kendi kendisiyle tutuştuğu, acılarla dolu, ezeli ve ebedi savaşın sembolü olarak meyveliklerle dolu bir vadide girişilen küçük grevi seçtim." John Steinbeck

“Bitmeyen Kavga, iktisadi ve toplumsal bir çalkantıdan yola çıkılarak yazılan en iyi işçi ve grev romanıdır.” Fred T. March




20 Mayıs 2026 Çarşamba

Yaşam şuncağız bir şey işte

Yaşam şuncağız bir şey işte

bir defter kalır gidenlerden
ayrı düştüklerimizden bir kitap
yıllar sonra aklına gelir de birden
bakarsın/kuytu dalında bir sayfanın
incecik izler vardır
diretmişliğimizden

Yaşam şuncağız bir şey işte

altı çizilmiştir kimi satırların
gelseydiniz, karışsaydı gözleriniz çayın buğusuna
böyle koymazdı tozutarak esmesi karın
okursun/için burkulur da biraz
derin gizleri vardır
birikmiş eski mektupların

Yaşam şuncağız bir şey işte

bir dostun ölüm haberi gelir
bir ihzar müzekkeresi bir arama emri
sen bir ilmek daha atarsın acının şiirine
duyarsın/biri sevdiğini öper son kez ağzından
sokaklar iz tarlası
adresin belirsizdir

Yaşam şuncağız bir şey işte

güneş fabrika duvarlarına düşünce
sessiz adımlarla yürür sabahı umut
karışsan yankıların bir ışık salkımında yitişine
dinlersin/yazılmamış bir tarihin
yalın dipnotudur bunlar
yazılır günü gelince

Emirhan Oğuz

Fotoğraf: Steve McCurry



Adam Olmak (Eğer)

Çevrende herkes şaşırsa, bunu da senden bilse
Sen aklı başında kalabilirsen eğer,
Herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
Hem kendine güvenebilirsen eğer,
Bekleyebilirsen usanmadan
Yalanla karşılık vermezsen yalana
Kendini evliya sanmadan
Kin tutmayabilirsen kin tutana..

Düşlere kapılmadan düş kurabilir
Yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
Ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir
İkisine de vermeyebilirsen değer
Söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz
Kandırabilir diye safları dert edinmezsen
Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz
Koyulabilirsen işe yeniden..

Döküp ortaya varını yoğunu
Bir yazı-turada yitirsen bile
Yitirdiklerini dolamaksızın dile
Baştan tutabilirsen yolunu
Yüreğine sinirine dayan diyecek
Direncinden başka şeyin kalmasa da
Herkesin bırakıp gittiği noktada
Sen dayanabilirsen eğer..

Herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen
Unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
Dost da düşman da incitemezse seni
Ne küçümser ne de büyültürsen çevreni
Her saatin her dakkasına
Emeğini katarsan hakçasına
Her şeyiyle dünya önüne serilir
Üstelik oğlum, adam oldun demektir...

Rudyard Kipling (1865 - 1936)

Çeviri : Bülent Ecevit



19 Mayıs 2026 Salı

Son Düello

                                     Behçet Aysan’a

Kaybettim ömrümün son düellosunda
Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
Cunda’daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
Buna dayanamam, bu yalnızlığa
Döktüm ceplerimdeki yıldızları, ifademi verdim
Köprüler yıkık, kıyı yok, teknem su alıyor
Ölümün itirafçısıymışım meğer, geç anladım
Kalbimin üstüne tütün bastım
kalem yorgun, defter bitkin… dayadım alnımı masalara
Kesik bir tırnak gibi parmağımı arıyorum
Tetik çekildi artık, kurşun havada uçuyor
Bir mıknatıs olayım karanlığımda

Geldim, gördüm, yenildim… ne var ki bunda?
Ölüme bir yer açtım hayatın sofrasında
Buymuş hikmetim, elimden gelenim
Kanarmış ellerim koskoca bir suda
Mızrağım, mataram, kalkanım… kalbim…

Ahmet Erhan



dışarıda

sözü edilen ağaç, orada değildir hiçbir zaman
sadece hecelerin bekçisi
belli bir toprağa dökülünce
ve zerresinde büyüyordu hayat denir, kederiyle

ha vardı ha yoktu; gökyüzü, el çantası, dürbün
birisi bir şeyler fısıldar ya
sanki utanç, sanki biraz da sırlı
mistik bir merasim başlayacak sonunda
sanki bir tartışma var da
sükûtu daha kıymetli sanki

kimisi parmak aralarından akıtır o zerreyi
kum saatine dönüşür inceldikçe gövdesi
tohumu eker boşluğa, hayallerini
sarkıtından düşmek üzere bir kuru damla
sözü unutulan ağaçtaki gizem de orda

ogün kaymak, aşk kere aşk, dize yayınları, s.36



Anamas'ın Gedikleri

Anamas'ın gedikleri
Çatal öter düdükleri
Hiç aklımdan çıkmıyoru
Nazlı yarin dedikleri

Anamas'ın sivri sazı
İçinde yumurtlar kazı
Gelin olmuş gidiyoru
Goca beyin daylak gızı

Anamas'ın öte yüzü
Ala bula geyik izi
Anasının bircik gızı
Yaktı da gavurdu bizi

Kaynak Kişi : Emin Çevik & Gülistan Katter
Derleyen : Uğur Önür
Yöre : Antalya / Manavgat / Zerk Köyü


18 Mayıs 2026 Pazartesi

Birkaç Kuş

Birkaç kuş balkona konmuş
Öbür kuşları konuşuyor
Kıskançlık, çekememezlik, kibir
Var birinin her sözünde

Bu kuş bilmiyor paylaşmayı güzelliği
Ne kırlarda ne balkonda
Kederi ayrılığı ölümü bilmiyor
Üşüyecek ilk ayazda

Doğrudur küçücük bir kuş olduğu
Oho, büyüyüp öğrenecek daha
Ölü kuşların konuşmadığını
Çürümüş otlar yapraklar arasında

Ağzı taze ot kokuyor, yolu uzun,
Öğrenecek şimşeğin tadını bir gün
Kim bilir ne zaman, hangi ormanda
Kanatları üşüyecek ilk karda

Ahmet Ada



Konuşmalar

Söz,
şiire dönüşürken,
bir çocuk kâkülü gibi
kısacık mı kesilmelidir ille de?
Hayır!
Şiir annem gibi
uzun uzun seslenmelidir
uykusunda,
olmayan sevgiliye.

Durgun,
derin soluklu,
içine kapanık olmalı,
belki de bütün gün
uzanmalıdır koltuğunda.
Bir sanduka kadar heybetli
ve düşünceler kadar ağır
çantası da,
durmalı ayakucunda.
Ama,
kendini ölümsüz sanan
ve her sabah
bir umut çiçeği açan
yüreciği,
hiç durmadan kıpırdamalıdır
yün yeleğinin altında.

Perde inmiş gözlerinde
oynaşan bin bir hayal
ve beyaz dudaklarından dökülen
kırık dökük anılar,
kimselerin okuyamadığı
eski yazı bir defterden
saçılmalı ortaya,
sonsuzluğu çağrıştıran
yaz bahçelerinde
uçuşurken kopuk sayfalar,
kör bir yılanın çevikliğiyle
kamışların arasından
akıp gitmeli gizlice yıllar.
İncir ağacının dibinde
kum falı bakan
dilsiz köle ise,
bir yanılsama olarak
görünmeli ara sıra
fotoğrafın arabında.

Şiir de annem gibi,
mevsimi
kuş seslerinden
aşkı
saklı bir mendilden,
tüm hayatını
gülden sormalıdır
bana kalırsa.
Ve hiç çıkmamalıdır
yaldızlı çerçevesinden dışarıya.
Aklı yürüyen bulutlara
ve oyuncak atına takılıysa,
ne yapsın şiir sokaklarda?
Eh bir de yolu düşerse
kalabalık alanlara,
eski dostların çoğuna rastlamalı,
aynı annemin yaptığı gibi
durup hatırlarını sormalı,
adresler almalı.
Sevinçten
al al olmalı yanakları ki,
anlaşılmasın yoksulluğu
yalnızlığı.
Aslında,
hep çocuk kalmalı şiir.
Avuçlarında ezik bir şeker,
yanaklarında tozlu yaşlar
ve yüzündeki mahzun gülümsemeyle,
pencereden bakan
öksüz bir çocuk olarak kalmalı.
Korkmalı gök gürültüsünden,
tabancadan,
kara örümcek ile perili köşkten.
Dili peltek çorabı düşük,
tekir kedisi kaçmış olmalı evden.
Eğilip denize dokunmalı,
düşlerinde yol alan
köpüklü yelkenliden.

Ölecekse de şiir,
yaşlanmadan ölmeli.
Yaşı belirsiz olmalı
aynı annem gibi.
Hiçbir ayna kırığına
basmadan daha,
tutunup rüzgârın ipine,
limon kabuğu kokan
camdan bir dünyaya
kayıvermeli,
kış odasına geçercesine
tüylü terlikleriyle.
Eğer ölecekse şiir,
buz tutmuş çığlığı yükselirken
göklere,
gecenin kanı sürülmemeli
saçlarına boş yere.

Melisa Gürpınar (9 Aralık 1941 - 24 Kasım 2014)



Dinmeyen

Sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
uzatırım saçları, tırnakları, anları
beklesem büyür müsün sen çocuk?
ırmaklar genişliyor, dallanıp
budaklanıyor ağaç…

Sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
gizime bir ilmek daha atarım ben
böylece bir kakül iner o çıplak alına
alın o ki saçtan kırışmaz zerresi
kırışır seni beklemekle geçen zaman
belki hiç
gelmezsin!

Sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
bir yeti değil mi aradığımız ortak?
yangınlara alışma(!), eğimler seni bilsin(!)
ilk tılsıma vurulmuşuz seninle ikimiz
yağmura şaşıyorum hala bak
senelerdir yağıyor halbuki…

Alper Gencer

Resim: Arzu Karcı, 80x100 cm. Tuval Üzerine Yağlıboya



17 Mayıs 2026 Pazar

24 Kare: Kiarostami’nin Mirası

"Her zaman bir sanatçının bir sahnenin gerçekliğini ne derece göstermeye çalıştığını merak ederim. Ressamlar sadece bir gerçeklik karesi yakalarlar. Bunun öncesinde veya sonrasında bir şey yapmazlar. "24 Frames"  (24 Kare) için ünlü resimlerle başladım ancak sonradan bu resimleri yıllar içerisinde kendi çektiğim fotoğraflarla değiştirdim. Hayal ettiklerimin dört buçuk dakikası da dahil olmak üzere, ben çektiğim görüntülerin öncesine veya sonrasına dahil olmuş olabilirim."

Kelimeleriyle başlayan filmimiz deneysel sinemanın en çarpıcı örneklerinden. Usta Yönetmen Abbas Kiarostami’nin filmografisinin son parçası olan eser 24 karede tek bir planda daha çok görsel ve ses efektleri ile hikayesini anlatmaya çalışan detaylarıyla sanatseverleri kendisine hayran bırakacak denli iyi seçilmiş kompozisyonların yanında metaforik olarak üzerine düşünülmesi gereken sahneleriyle izleyiciye görsel bir şölen sunuyor. Film Kiarostami’nin fotoğrafa ve resime olan ilgisinin son nüvesi olarak kendisinin ölümünden sonra adeta dünyaya bıraktığı bir miras olarak konumlanıyor.

Filmin ilk karesi diğer karelerden farklı olarak giriş metninde bahsedilen “ressamlara” ithafen yapılmış gibi. Yaşlı Pieter Bruegel’in Karda Avcılar isimli tablosunu ele alan Kiarostami, tabloya bir takım hayat veren, ritim katan öğeler ile tabloya bambaşka bir bakış getiriyor.

Filmin genel teması monokromatik renklerden seçilse de birkaç bölüm renkli geçiyor. Genel temanın karanlık oluşu insandaki yalnızlık ve derin düşünme güdülerini ortaya çıkarırken, filmin gecenin karanlığında izlenmesi izleyiciye görsel olarak daha da bir tat vereceğe benziyor. Neredeyse bütün karelerde doğa ve hayvanlar üzerinden hikayesini anlatmaya çalışan Kiarostami bu anlatımını hazırladığı estetik çerçeveler ile görüntüye farklı bir perspektif kazandırıyor.

Filmin hayvanlar üzerinde anlattığı hikayeler/durumlar daha çok doğanın sessizliği içinde vuku bulan olaylardan referans alıyor.

Film ustanın filmografisindeki Kirazın Tadı ve Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmlerindeki ağır temponun getirdiği durgunluğun yanında; Aslı Gibidir filmindeki gibi sorgulayıcı bir takım temalarla önceki filmlerine adeta referanslar veriyor.

Sinemanın neden bir sanat olduğunu anlayacağımız bu filmin asıl vermek istediği mesajlardan birisi de insan-doğa çatışmasındaki doğanın, egemenliği altındaki insanın, acizliğinin ve yalnızlığının aslında ne kadar da kaçınılmaz olduğudur.

Emre Zeros

https://flaps.club/ Web Sitesinden Alıntılanmıştır


Kanatlarında Kaldı Bahar

Ateşten bir damla gibi,
Döksek dünyayı yeniden.
Bayrak çekilir gönlümüze.
 
72 yazında, yavrum, 
üç günde dağılıp giden,
Kuş sürülerinin
Kanatlarında kaldı bahar.
 
Senden ve sevdandan uzak,
Hasret bu yavrucağım.
Yedi kat yerden geliyor sıcak selamın.
 
72 yazında, yavrum, 
üç günde dağılıp giden,
Kuş sürülerinin
Kanatlarında kaldı bahar.

Söz: Mehmet Zeki Gezici

Müzik: Hasan Hüseyin Toksun

İstasyondaki Saat

yılan gibi kıvrılan
soğuk demirlerin
yalnızlık saati şimdi
kimse/siz, takılmış ân’a
bekliyor özlemi çekileni.

kim bilir kaç âşık
kaç kez kucaklamıştır sevdiğini
kaç kez ayrılmıştır bu istasyondan
çok zaman içinde tuttuğu hıçkırık
karışmıştır tren ve martı çığlığına

Deniz: kendini bırakmaz sandığı martıya
Tren: peş peşe girdiği karanlık tünele
Sevgili: anlamsız geçen zamana ağıp
silebilir mi içine gömdüğü izi?

bak…  gar’ın durmuş sandığın saati
kentin canla yoğrulu toprağından
ses alıp, ses vermek derdinde şimdi
Tik tak tik tak tik tak / tiiiik taaaak
Dong… dong… dong…/  donnngg
Ne söylüyor acaba bu / "tiiiik taaaak!"

Fatma Kılıç

Fotoğraf: Sirkeci Tren Garı, Müberra Karamanoğlu




İzleyiciler