19 Ekim 2024 Cumartesi

"Kemal Tahir / Yorgun Savaşçı"

 (...) Ben debelenirken, Karlos Çorbacı piposunu temizleyip doldurdu, "Bak n'apacağız her doktor, dedi, eski bildiklerini bir yana bırakacağız, Dekart hesabı, dedi, yeniden aramaya başlayacağız ön yargıları atıp... Bakalım bu davranış bizi nerelere götürecek? Başlıyoruz! Anadolu toprakları nasıl topraklardır sence?

- Nasıl mı? Yamandır Anadolu'muzun toprağı, dedim. Dünyanın ekin ambarı olacak topraklardır. Biz tembelliğe vurduğumuzdan bu cennet vatanın üstünde sürünmekteyiz. İş bilir ellere geçse bak neler olur...

- Bunları nerden çıkarıyorsun? Kendin çiftçilik edip denemedin. Babanın çiftçi olduğunu da sanmam. Sizde böyle kitapların daha yazılmadığını da biliyorum! Bunlar gerçeği aranmamış palavralar... Salt Anadolu toprağı değil, Akdeniz'i, Ege Denizi'ni çevreleyen bütün topraklar, cenabet topraklardır. Çünkü, bu bölge toprakları dünyanın yüzünde, gayet ince, pek yalınkat bir kabuk gibidir. Tarım derin derin aktarılmaz, kara sapanın ucuyla az biraz karıştırılır. Bu bölgenin hava durumu da tarıma uygun değildir doktor, ya kurak gelir, ya taşkın... Kurakta sizin toprak, hiç saban görmemiş gibi taş kesilir. Taşkınlar, tarlaların yarısını alır denize götürür, yarısını dar vâdilere indirip bataklık yapar. Bataklıklarda insan barınamaz. Bu yüzden, Adana, Küçük, Büyük Menderes ovaları gibi verimli ovalarınız ancak on dokuzuncu yüzyıl ortalarında tarıma açılabilmiştir. Daha önceleri buralarda göçebeler hayvan otlatıyorlardı. Bu özellikteki topraklarda, Batıda olduğu gibi, özel mülkiyet yerleşip gelişemez, zenginlikler sayılı ellerde toplanamaz. Sizde batı anlamında FEODALİTE'nin bulunmaması bundandır. Çünkü ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir FEODAL, böyle topraklarda serflerini doyurup kendisini zengin edecek tarımı, yalnız kendi gücüyle sürdüremez! Türkçesi, toprakları tarımda tutmak için gerekli bayındırlık işlerini sizde ancak devlet yapabilir. İşte bu sebepten, sizin topraklar haklı olarak devletin mülkiyetindedir. Gene bu sebepten batıda devlet, sırasında bir sınıfın öteki sınıfı ezmek için kullandığı araç haline geldiği halde, sizin devlet, ana ödeviyle toplumu İHYA EDİCİ'dir. Yani, batıda devletin olmadığı zamanlar, toplumlar var olmuşlardır ama, doğuda devletsiz toplum görülmemiştir. Sizde devlet toplumun var olma yok olma şartıdır. Siz, farkına varın varmayın her şeyi devletten beklersiniz. Bizde ağalık almakla olduğu halde, sizde elbette vermekle olacaktır. Siz devletinizi TALANCILIK'la suçlarken, batı kültürünüzle, batılı devletmiş gibi yargılıyorsunuz. Batıda, ilkçağların kölelik sisteminden bu yana özel mülkiyet kutsal olduğu halde, sizin beş bin yıllık toplum tarihinizde devletten başka kutsal hiçbir şey yoktur. Bu açıdan bakınca, Melek Ahmet Paşa'nın ağası devlet işine giderken Bolu Paşasının atını çekip alırsa bu talan sayılmaz. Çünkü sizde her iş devlete yararlılığıyla değerlendirilir. Sizde devlet tehlikeye düştüğü zaman devletten sorumlu olanlar, bir dakika önce, en korkunç suçlamalarla geri ittikleri en akıl almaz sistemi kabullenmekte bir an duraklamazlar. Batıda bütün monarklar geriliği tuttukları halde, sizin padişahların apansız ilerici kesilmeleri bundandır. Burdaki ilericilik, bilinçle, imanla kazanılmış bir şey değildir, beyin ameliyatı gibi ister istemez katlanılan, bir çaresiz durumdur. Sizde padişahlar, baba, kardeş, evlat demeyip öldürmüşlerdir. Bir gecede on dokuz kardeşini, sonra da öz oğlunu öldüren üçüncü Mehmet'in, para denilen bakır, gümüş, altun parçalarını bulduğu yerde almasına yalnızca talan deyip geçemeyiz. Kaldı ki, ikinci padişah Sultan Orhan'dan bu yana, modern anlamıyla devletçidir de sizin devlet... Tersanelerini, baruthanelerini, dökümhanelerini, madenlerini işleten, tarım topraklarının mülkiyetini elinde tutan, bayındırlık işlerini, yol şebekesini, postayı, kervansaraylar sistemini, okulları, üniversiteleri, merkezden idare edilen bütün imparatorluğa yaygın yargılama örgütlerini, loncaları, hatta dini bile devletleştirip devletçilikle yürüten, ana tüketim maddeleriyle besin maddelerini tekele alan, iç ticareti, dış ticareti aralıksız denetleyen, pazarda fiyatları belli bir çizgide tutan bir ekonomik sosyal örgütün ana özelliği talancılıkla belirlenmez. Bütün bu işleri başarabilmek, kısacası toplumun var olabilmesini savunmak için sizin devletiniz, sırasında, despot da olmak zorundadır. Sizin devlet merkezcilikten, bürokratlıktan, hatta despotluktan vazgeçtim dese, siz bunalınca ayaklanır, bunları geri getirmesini ister, hatta bunun için onu zorlarsınız...» dedi. (...)

Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, Tekin Yayınevi, S.146-148




17 Ekim 2024 Perşembe

Karla Gelen

geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
gökyüzünden sorular düşüyordu hiç durmadan.
nasıl da kalabalıktın sen; bütün kollarımla
sarılıyordum da vücuduna, kapıda kalıyordu
yine de bir yarın... ilk o zaman anlamıştım
bu eve fazla gelen bir yanı vardı bu buluşmanın
ve daha o geceden belliydi, aşkımızın
boyumuzu aşan yüzlerce ayak izinden
ve kar sıcağı sorulardan yapıldığı.

alıştığımız bir şey değildi oysa, karda tipide
sulara düşmek bir ateşin ağzından,
yeni bir ejderha oluvermek buzul çağında
ve ansızın çatlatabilmek zamanı
en ağır yerinden.

yüreğini düşürmüş binlerce sevgiliden
kopuşa kopuşa mı buluşmuştuk seninle,
beynindeki canavarı mı öpmüştük
kentin bütün "kitap yüklü merkepler"inin?"1
ne çok avcı yağmıştı gözlerinin peşinden
ve ne çok çığ dayanmıştı kapımıza.
görmüşlerdi seni saksofon çalar gibi öptüğümü
ve yıllarca düş kırıklığı toplayan şairin
yerin altında artık bir aziz
kent maketi kurduğunu.

o gece ilk defa, aşkın bu kente
yenilmediği bir yerdi sokağımız.
ahlak masasına yatırılmış ömürlerden
çılgın saatler çalıyorduk çünkü hiç çekinmeden
ve bir gecede kimbilir kaç bin yıl yaşamıştık
unutulmuş bir uçurumu emzirirken.

lanetlenmiş yüksek tansiyon vakitlerinde
kalbimiz ancak bu kadar hızlı koşabilirdi
ve az kalsın yanıt verecekti durgun sulardan:
nedir çocuk ölmek her şey yaşlanıyorken.
gelişin çünkü kutsal bir okyanusu
yutmak istemesiydi iki küçük balığın;
kapı kolu, ip ve korkudan ibaret bir öyküyü
yere çalmasıydı çürük diş şövalyelerinin.

sen beni tuzlar kadar sevmiştin,
ben seni karlar kadar, sevgim sevginde erimiş
sevişmiştik, erimiştik kaynar sulara.
oysa bilirsin nicedir
bir yağmur bedduasıydı aşklar
ve her şey ne kadar da aşağılıktı.

geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
gökyüzünden gözlerin düşüyordu hiç durmadan,
kar sıcağı sorular kadar tehlikeli gözlerin.
ne kadar güzeldin, bütün resimlerin ve eşyaların
sözünü kesiyordu yüzün. bedenin dolusu
karadeniz kokuyordun... sendin elbet hayatın
altımdaki iskemleye vurması yakın bir ânında
kirpikleriyle ipimi kesen peri; soluğunu
tehlikeyle sıvayan kadın.

gözlerin her şeyi değiştirebilir miydi?
salıncağa  binmiş bir zerre gibi kimbilir
kaç kez esrimiştim inanabilmek için buna.
ve yalnızca kellemi değil, bütün bir
bedenimi almıştım koltuğumun altına.
donmuş kan damardan kovulmalıydı çünkü
"böyle olmalıydı ve oldu işte." 2 

tabulardan koleksiyon kurmuş bir kent için
elbette ki toplumsal bir sorundu kalbin.
bütün avcıları peşine takacak kadar
çok sevmiştin çünkü uçmayı, yasaklı
serüvenler getirmiştin. ve nasıl da kalabalıktın
bu eve fazla gelen bir yanın vardı senin,
bütün kollarımla sarılıyordum da vücuduna
kapıda kalıyordu yine de bir yarın.

belli ki toplamadan gelmiştin ayak izlerini,
kilitlenmiş adımlarla örtülü bir kente
yalnızca kabına sıkışmış bir kıpırtı
kalmasın diye eyleminden...

o gece anlamıştım: her yerinden yüreği
taşan bir kadındır bir şaire gereken;
bir karla gelendir, bir kardelen.

1. Bir hadiste, öğrendiklerini yaşama geçirmeyenler için kullanılan benzetme.
2. Ahmet Telli'nin bir dizesi.

Devrim Dirlikyapan


16 Ekim 2024 Çarşamba

borç bohçası

annem kızdığında mana kızardı
babam hep duaydı ve amin kızardı
şarkılara kuş eki maocu kardeşim uzun sessizlikti
ben kesintisiz şiir kızar, şiir sevinir
alıntı bakışlı kızlara devrim borçlanırdım rüyalarımda
ödeme kolaylığı göstersin diye hayat 
her anlama selam verir selam alırdım
samimi itiraf, hep devrim borçlanırdım hayata
görmezlikten gelse de alacaklı tarih
şimdiki gibiydim o zamanlarda da
kızınca siyasi kızardım, siyasi tansiyonum yükselirdi
manalı annem devrim çırağı bizlere kızdığında
tembihini bir cümleye sığdırırdı:
“devletin manası yok devrimin manası çok”

herkesin pratikten çok teori olduğu şu günlerde
zamanlı zamansız bunları neden hatırladığım sorarsanız
bana devlet gibi davrananlara neden devrim gibi davrandığımı
merak ederseniz, bir çift laf edebilirim size: 
dünyalıların başına devlet yağıyordu, 
olay mahallinde malum şahıs olmak dışında şansım yoktu
tayinim devrime çıkmıştı

annem kızdığında şarkı kızardı
annemin devrime selamı vardı.

Sezai Sarıoğlu


"Yaralı Bilinç"

Yıllarca ülkesinden uzak kalmış genç adam, İran’a geri döndüğünde Tahran Havaalanı’ndan çıkınca evine gitmek için bir taksiye biner. Yarı yolda şoföre, ilk tütüncüde durmasını söyler. 'Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?' diye sorar şoför. 'Ne mi yapacağım? Sigara alacağım.' 'Sigara mı? Sigarayı camide satıyorlar.' 'Camide mi? Yahu cami Allah’ın evidir, oraya ibadet etmeye gidilmez mi?' 'Yanlış beyim! İbadet etmek için üniversiteye gidilir.' 'Peki o zaman öğrenim nerede yapılıyor?' 'Öğrenim hapiste yapılıyor, beyim.' 'Hapis, hırsızların yeri değil mi?' 'Yine yanlış beyim! Hırsızlar hükümete atanıyor.'  

Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç

Deryada Deryalıklar

Başlangıçlar yakıştırılır hep bahara
Süsen
     Sümbül
            Kardelenler
Leylaklar, kokusu şehvete uyaklı
Birazcık  herkesin  olan kiraz dalları
Kırların yenilmez askeri papatyalar
Kanatlarında bilenmiş umutlarla
Güneyleri arayan kırlangıçlar
genç yüreklerde merasimsiz uç veren
taze aşkların mevsimidir ilkbahar 
Baharda başlar şöleni Demeter'in.
Pıtrak gibi selamlar erguvanlar
Hades'in isteksiz gelini Persofene'yi.
Sunaklar gider tanrılara.
Yamaçlar sevincinden ağlar
Oysaki hilafsız, sonbahar
bitişler, serzenişler mevsimi
                             yaprak dökümü
                                        bağ bozumu
hüzzam makamı, mor bulutlar
ne bu sevda olaydı ne de bu ayrılıklar
Dünya orbitine duralı beri
hep böyledir mevsimlerin düzeni
Kışın kar,
        baharın sevda,
                 güzün  hüzün.
Mevsimlerim mi şaşırdı nedir,
                                bu yıl takvimini?

Hale Koray




Daldaki İki Kırık Yaprak

Aynı cehennemin iki yolcusu
Biri sırat üzerinde üç pırpırlı çavuş
Diğerinde ölümsüz mareşallik tutkusu

Kalbine çevirdiği namlu neyin gürültüsü?
Bir kulağından girerse yemin ötekinden çıkar
Ege bir çorak ağaç işte, kaybolmuş tütsüsü

Havaya kalkan kadehlerde iki solgun rakı beyazı
Kim önce şerefe derse onun şarkısı ölecek
Biri zebaniden ateş ödünç almış, öteki cennette karşılamış ayazı

Yine mevsimi geldi ağaçları budamanın
Tırtıllar gayret içinde göğe ermesin diye bahar
Daldaki iki kırık yaprak, iki kez bölünmesi aynı rüyanın

Cihan Oğuz, Atina, 20 Eylül 1999


 

Doğu Baladı

derinlik olmayı sürdüreceğim bu sığ denizde
bir halkım ben, dünyanın kalbinde paslı bir hançer
kabuk bağlayan yaranın altında kaynayan irin
yurdumda konuk, içimde tutsak, uğraksız göçer

bir derinlik hepsi bu, başka hiçbir şey
saklı bir yanardağ olmanın kendisiyim ben
doğuda, ellerinizden çok uzaklarda
binyıllık bir uykuyu ölerek silkeleyen

halkın derinlik olduğunu kim söylemişti
söyleyin nerde seceresi yitik soyum, nerede derinliğim
siliniyor ölü ceylanın derisindeki mürekkep
avcı burda ey bilici ya ben nerdeyim

yurdumun olmayan denizlere taşınan toprağım
parçalanan kayayım bin parça eşkiyadan
çoğalan bir korkuyum, bin parça yoksulluk
ve kan... denizlere akan, denizlere, yurdumun olmayan

uyruksuz mu denir limanı olmayan gemilere
limanım yok, tutulduğum bu çağdaş fırtınada
ışığım yok, dört yönüm karanlık bir pusula
uyruğum yok, sığmıyor kavmim koca dünyaya

umudum uygarlığım, ey bayrak, ey bayraktar
ovalara bir dağ mağrurluğuyla inerken yeşil
vuruldukça güzelleşen alnın ki, gül rengi
güneşi ince kanadında sürükleyen esenlik rüzgâr

n'olur ölme artık, ölüp ölüp terketme beni
ey ölür gibi yaşayan bir halkın derinliği...

Adnan Satıcı


15 Ekim 2024 Salı

Mavi

Üstünde yağmurdan başka hiçbir şey yoktu
anlam olmak için yeterince çıplaktın
şiirin nasıl birşey olması gerektiğini
hatırlatıyordu gözlerin, sana böyle inandım:
Ben inanmak için şiir yazıyorum, gözlerin
neyi hatırlatıyorsa ona inanıyorum, gözlerin
Cihangir’i hatırlatıyordu, hayâl içinde fakir
Üsküdar’dan o rüyaya baktım: Maviydin
bir özletip bir geri çekiyordun denizlerini!
Usul usul inandım güzelliğin hatırına yağan
yağmurun üstümüzde hakkı vardır, inandım
uzak bir mavi kızın gözlerindeki bulut
burada içimize yağacaktır, inandım, mavi
bir yağmurluğun da olsa şiirden ıslanırdım!
Gövdene de böyle inandım, duruydu, şiirin
nasıl bir şey olması gerektiğini hatırlatıyordu:
Öyle çıplaktın ki içinde şiirden başka
hiçbir şey yoktu, gövden neyi hatırlıyorsa
ona inanıyorum, beni hatırlamasa da, biliyorum
bazı uzaklıkların hiç mektup beklemediğini...

Bazı şiirler de bekleyemiyor yağmurun dinmesini!

            (40 Şiir ve Bir...)

Haydar Ergülen, Büyük Türk Şiiri Antolojisi 2, S.556

Resim: Mustafa Eldeniz, Yağlı Boya, 60x120 cm.


Üçüncü Şahsın Şiiri

gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felâketim olurdu ağlardım

ne vakit maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım

akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım

Attilâ İlhan

Resim: Gustav Klimt, Yelpazeli Kadın


14 Ekim 2024 Pazartesi

Şiirin Derkenarındaki Yazı

İç geçirmelerimi satın alın.
Kuşkularımı alın.
Size bir külah yüz buruşturması mı vereyim?
Her şeyi sattığımda
Kendimden uzakta yeniden doğmaya gideceğim
bir hintkirazıyla çok yumuşak bir öpücük 
adsız birkaç nesne arasında.
Umutlarımı satın alın.
Gerçekliklerimi alın.
Bir külah gülücük mü vereyim? 
Ben dört mevsim satarım.

*

Neden 
çınardan uzaktadır çınar?
Neden
ırmağın dibinde değil ırmak? 
Neden 
duvar terketti duvarı?
Çıktılar kendilerinden
anlamak için
benimsemek için kendilerini.
Ben de terkediyorum kendimi:
tanıyorum mutluluğu
sahte çınar,
kuru ırmak,
çok yumuşak
bir duvar olarak.

*

Dilinize hiç özen göstermiyorsunuz:
işte onun için
ahududularınız yılan üretiyor,
takımadalarınız kan öksürüyor,
parçalanıyor tepeleriniz
likör bardakları gibi,
güneşleriniz sakat
ve çökmüş yatakların üzerine oturmaya gidiyorlar.
Diliniz
hiç özen göstermiyor size:
öleceksiniz
ilk düzyazı bunalımı geçirir geçirmez.
Alain Bosquet

Çeviren: Aytekin Karaçoban

Resim: Berthe Morisot, Lorient'teki Liman, 1869, Yağlıboya Tablo, 43x72 cm.



Tuz ve Kalker

Bıraktım dünyanın yazısını, kendi için arayışa
ve ne kadar da aydınlık, şimdi şu önümüzdeki

iç çekiş ile, sanrıların gözümüzdeki köpek leşi
ah!. kalbe düşen kızgın çığlıklar arasında sınır

izler! ve zakkumların içinde -kuyuda yağmur!
sıtmalar gördü -göğüs bir ölüden ödünç şimdi

nice ritimler, hala kendini arayan bir kıvılcım
uslanmayan deri, kendine kilitli dalgın haşhaş

hayale bağlı kökün düşüşü, gece ve rüzgar içi
ve deliliğin onulmaz kahkası, tepe! -orada!

"derin sarnıçları olan toprak"ta -kurumuş giz
belki, kükürt! -örtülü tülbent ile kayıt için mi

trampetler ne de sağın, bakın! tahta bir çadıra
geçiyor, kendini yitiren toz içinde gün kurusu

anamın sütü, helak -suskun toprak: derin, dip
ve çürüme içinde küllenen bilgelik: kapı -ışık

tuz ve kalker, en iyi arşividir ruhun sırrındaki
geçmiş içindeki örgüleri hep kendine bırakan!

Oğuz Kayıran

Resim: Ümit Türk, Yağlı Boya, 135x150 cm.

Uyuma

uyuma geliyorum dağın öte yanından
üstü başı yağmur olan bir yurttan
nefti akşam kokan kollarında gurbetin
kurtulup geliyorum ayazıyla sabahın

kapama gözlerini sırılsıklam gece
yıldızların küskünlüğü kahrediyor göğü
hangi renkten tutsa elinde siyah kalıyor
içlenmiş ay ah çekiyor uzaklığından

gözlerin ne renkti unuttum, açık tut
pencereni düşlerim girecek içeri
gotik minarelerden havalanan kuşlar
çanların vuruşuyla düşecekler gecene

uyuma benim halim hal değil
geçmişe gebeyim şimdikiyle küs
geleceği özlem teslim almış dili lal
susmuş ağzından öpüyorum zamanın

kirpiklerini ucundan as karanlığa
ayıramayacak yollar seni benden
bekle geleceğim yakarak gemileri
ve dökerek denize içimdeki külleri...

Nurbanu Kablan


13 Ekim 2024 Pazar

Savaş Üzerine

 "İnsanlar savaşın ne olduğunu ancak bittiği zaman anlar."

Henry Noel Brailsford 

"Şiddet, ahlak dışıdır. Çünkü sevgi yerine nefret üzerinde yol alır, toplumu yıkar ve kardeşliği olanaksızlaştırır."

Martin Luther King

"Savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir."

Bertrand Russell

"İhtiyar adamlar, savaş ilan ederler; fakat savaşan ve ölen gençlerdir ve her türlü meşakkat ve sıkıntıyı çeken de gençlerdir."

Herbert Clark Hoover

"Savaş, teklerin hayatında olduğu gibi toplumun hayatında da kötülüklerin kaynağı olan şeyden, başkalarından çok mal edinmek hırsından doğuyor."

Platon

"Propagandayla zehirlenmedikleri sürece, kitleler asla savaş düşkünü değildir." 

Albert Einstein

"Bir savaşı kaybetmekten sonraki en kötü şey o savaşı kazanmaktır."

Arthur Wellesley

"Tek masumun dahi öldüğü yerde hiçbir haklı gerekçeden söz edilemezdi."

Nazan Bekiroğlu

"Şu kadarını biliyorum ki şimdi savaş sırasında kurşun gibi içimize gömülen bu anılar, savaştan sonra tekrar uyanıp canlanacak. Hayat ve ölüm hesaplaşması asıl o zaman başlayacak."

Erich Maria Remarque

Fotoğraf: Gazete Oksijen


Acıya Şiirle Direnebilir İnsan

         
                       * "Ben hep 17 yaşındayım
                       Her ayak sesinde ürperirim
                       Demir kapının her açılışında 
                       Göğsümün kafesine sığmaz yüreğim
                       Her türlüsünü tattım 
                       Acıların
                       Ayrılıkların
                       Her şeye biraz alıştım
                       Bir seni beklerken
                       Kendimi
                       Yenemedim"

Şafağı seviyorum en çok, tan vaktini karşılamayı
Ağaçlara karışıyorum, kuşlara… Denize ve yele…
Sözcüklerimle dikiliyorum güne

Zamanla direnmeyi öğreniyor insan
Şiirle kazıyorum içimdeki acıyı, kıymık kıymık…
Sayfalar, kitaplar dolduruyorum söktüğüm ağulardan

Bir de içimde 'alıp başını gitme' duygusu
                          umudu çağrıştıran
Acımı bilmediğim kentlerin caddelerinde yitirmek istiyorum
Yaşamadığım iklimlerin toprağına gömmek

Duymadığım, söylemediğim şarkılarda unutmak istiyorum 
Başka yurtların aryalarında, liedlerinde
Acıya sevdiği ezgilerde direnemiyor insan

Yurdumun kentlerinde solduramam acımı bu yüzden
Ol şehirler ki; her biri yangın yeri
                                acının kendi evi
Ağrıyı evinde dindiremem ki ben

Benim olmayan gökyüzünü istiyorum 
Hiç görmediğim bahçeleri, gölleri, ırmakları…
Trenleri, sokaklarında kederle devinen insanları

Acının orta yerinde yüreğine dolanıyor insan
Şiir ki acının direnç gülü:  Ancak, 
O'nunla direnebilir insan 

Tufan Akgül

Enver Karagöz'ün Görüş Günü isimli şiirinden
 


12 Ekim 2024 Cumartesi

Savaş

Kinden garazdan bir elle, ey canım İspanya
-Denizler arası, denize inen, enli lir-
Çizildi üstüne savaş bölgeleri bir bir,
En yığılı dağlar ovalar, siper her kaya.

Garaz bir fırtına, alçaklık bir toz bir duman
Dalmış öz meşeliklerine elinde balta
Senin altın salkımlarından şarap sıkmakta
Toprağının tohumudur kaldırdığı harman

Bir kez daha – bir kez daha! – Ey gamlı İspanya,
Nen varsa rüzgâr taşan, denizle yıkanır ya
Hıyanete kurban, tüm kırdı geçirdi fesat

Nen varsa kutsal kirletildi unutularak
Tüm ne kaldıysa arıtmış bağrında toprak
Sunuldu bir yağmaya, satıldı haraç mezat!

Antonio Machado

Resim: https://www.murselcavus.com/ispanya-ic-savasi/


11 Ekim 2024 Cuma

Yunus Emre, Şiirler - XIII

Miskinlik ile gelsin
Kimde erlik var ise
Merdivenlerden iterler
Yüksekten bakar ise

Gönül yüksekte gezer
Daima yolda azar
Dış yüzüne o sızar
İçinde ne var ise

Aksakallı bir koca
Hiç bilmez ki hal nice
Emek yemesin hacca
Bir gönül yıkar ise

Gönül Çalapın tahtı
Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise

Sağır işitmez sözü
Gece sanır gündüzü
Kördür münkirin gözü
Alem münevver ise

Az söz erin yüküdür
Çok söz hayvan yüküdür
Bilene bu söz yeter
Sende güher var ise

Sen sana ne sanırsan
Ayruğa da anı san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise

Bildin gelenler geçmiş
Konanlar geri göçmüş
Aşk şarabından içmiş
Kim mana duyar ise

Yunus yoldan ırmasın
Yüksek yerde durmasın
Sinle sırat görmesin
Sevdiği didar ise

Yunus Emre

Sabahattin Eyüboğlu, Yunus Emre, S.89-90


Ankara Garı

düş zamanıydı
Ankara - Zonguldak treninde
şiir dolandı kirpiklerime
güneş götürdüm kömür getirdim 
bir zaman

düş zamanıydı
Ankara - Zonguldak treninde
keder bulaştı sesime
Türkçe götürdüm şiir getirdim 
bir zaman

düş zamanıydı
Ankara - Zonguldak treninde
kırık bir kalple selam uçurdum
hayal götürdüm hasret getirdim
bir zaman

düş zamanıydı
Ankara - Zonguldak treninde
yalnız bir kalple indir Kurşunlu'da
bozkır götürdüm kar getirdim
bir zaman

düş zamanıydı
Ankara - Zonguldak treninde
stran sindi her canıma
yanık bir sesle, buruk bir kalple
havar götürdüm türkü getirdim
bir zaman

hakikat demiydi
Zonguldak - Ankara treninden
indim bir zaman, hazandı, kan zamanıydı
barış götürdüm, ağıt getirdim
kaç zaman

Nusret Gürgöz


10 Ekim 2024 Perşembe

Çatıdaki Adamlar

çatıda dengeye durmaya çalışan o adamlar ne casus
     ne de ellerinde silah var. Ne papa, ne bir kral
     ne bir devlet adamı bu kente konuk olup onur verecek
Bugün

ara sıra aktarılması gerekir kiremitlerin, saçaklarla
     çatallı televizyon-boynuzlarının onarılması gerekir

yoksa o adamlar senin güzelliğin gibi bir güzelliği,
     fısıldaştığımız sözcükler gibi sözcükleri
     düşte görüp dans ederek bulutlardan çıkıp gelen
                          göksel uyurgezerler midir?

Erik Stinus

Çeviren : Murat Alpar


Ozan'ın Aşkı

Bir ozan seviyor sizi
dişi bir meşe olmak
hakkı tanıyor size
yüz tapınaklı bir ırmak
gezgin bir kuyrukluyıldız
bir ozan seviyor sizi
alıştırmak için sizi
kenar mahallelerine
siz olacak evrenin
bir ozan seviyor sizi
ve sorumlu tutuyor sizi
çok uzun bir sonsuzluktan
uysal tanlardan
uçan balıklı göllerden
bir ozan seviyor sizi
ve her şey izinli size
mutlu böcek
kutsalın kutsalı günah
bir ozan öldürüyor sizi
daha çok sevmek için
sizinle besleyeceği sözcükleri

Alain Bosquet

Çeviri: Özdemir İnce


Gitmek

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara..
Hayatından memnun olan yok.

Kiminle konuşsam aynı şey..
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.

Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.
“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira..

İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu..
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.

Kalıyoruz..
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler..
Bir çocuk daha doğurmalar..
Borçlara girmeler..
İşi büyütmeler..
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben..
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki..

Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.

Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.

Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek..
Bütçe, zaman, keyif.. Denk olsa.
Gün içinde mesela..
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.

Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma..
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun.. İstemek de güzel.

Can Yücel

Resim: Nazan Özer, Kadıköy İskelesi, Suluboya, 27x37 cm


"İnsan sevmediği şeyi korumaz."

"Dil, kulaktan beslenir, hepimiz duya duya öğrendik dilimizi. Kötü kullanım çok kullanılınca yadırganmaz oluyor. Ekonominin çok bilinen kuralı dilde de işliyor: Kötü Türkçe, iyi Türkçeyi kovuyor. Kulak alışıyor, zihin alışıyor; çarpık sözler bile doğal bir kullanım gibi geliyor insana. Dizinin, Türkçe “Off” adını taşıyan ve en çok ses getiren ilk kitabı 1997 yılında yayımlandı. Oradaki yanlış kullanım örnekleri çok garibine gidiyor, çok güldürüyordu okurları. Aradan çok değil, beş-altı yıl geçtikten sonra aynı örnekler yadırganmaz oldu. Derslerinde kitabı okutan öğretmen arkadaşlarım, öğrencilerin 'E, ne var bunda?' tepkisiyle karşılaştıklarını söylemeye başlamışlardı bile. 'Kendine iyi bak' sözü bunun iyi bir örneği. Başlangıçta yadırgadığımız, hatta dalga geçtiğimiz bir kalıptı. 'Niye? Hasta olsam sen bakmaz mısın bana?' diye sorduğumuzu anımsıyorum. Geçen zaman içinde insanlar alıştı bu kullanıma. Önce kulaklar alıştı, sonra zihinler, nazik bir vedalaşma sözü yerine geçti ve hiç mi hiç yadırganmaz oldu. O kadar ki dilimden döküldüğünü fark etsem ben bile şaşırmayacağım. 

 

Yalnız çeviri yoluyla gelenler değil, İngilizceden gelen pek çok sözcük, pek çok kalıp başta biraz tepki uyandırsa da bir süre sonra kullanım alanına giriyor. Son yıllarda Dil Devrimi’nin kazanımlarından da ödün verilmeye, geri adımlar atılmaya başlandı. Gençler bizim kuşağın yıllar önce kullanımdan çıkardığı Osmanlıca sözcüklere özenir, onları kullanır oldu. Özetle Türkçenin kötü kullanımında herhangi bir gerileme yok; ne yazık ki durum 20-30 yıl öncesinden çok daha kötü."


"Kendimi biraz geriye çekip baktığımda dilimizle ilgili bir çeşit aşağılık kompleksimiz olduğunu görüyorum. Sanıyorum biz, tarihin hiçbir döneminde kendisiyle barışık, kendisinden memnun insanlar olmadık. Her dönemde kendimizden güçlü gördüklerimizin etkisinde kalmışız, onların dilinden sözcükler almakla yetinmemiş, adlarımızı bile onlarınkine benzetmeye çalışmışız. Ta 8’inci yüzyılda Türklerin ilk yazılı eseri Orhun Yazıtlarında Bilge Kağan, 'Türk beğleri Türk adını attı. Çinli beğlercesine Çin adını tutarak, Çin kağanına görmüş (bağlanmış)' diyerek Türk beylerinin Türk adını atıp Çinli adı aldığını belirtmiş. Anadolu’ya gelindikten sonra güçlü olan komşu değişmiş. İran kültürüyle Farsçaya, Kuran’ın diliyle Arapçaya bağlanmışız. Tanzimat’tan sonra yüzümüzü Batı’ya dönünce Fransızca rüzgârı esmeye başlamış. Giyim kuşamımızdan ev eşyamıza kadar yaşamımıza yeni kattığımız ne varsa Fransızca adlarıyla gelmiş. Eskiden halk, anadilini sever ve korurdu. Arapçayı, Farsçayı zaten bilmiyordu. Öğrenme olanağı da bulunmadığı için dilini o dillerden uzak tuttu. Fransızca öğrenme, Osmanlı münevverlerinin ulaştığı bir şanstı. Halkın böyle bir olanağı zaten yoktu. Dolayısıyla Fransızca öğrenip konuştuğu dile ekleme aymazlığından doğal olarak uzak durdu. Şimdi durum öyle değil. Rüzgâr epey uzaklardan, ta ABD’den esiyor. Bu rüzgârdan yalnız gençler, yalnız Netflix izleyenler etkilenmiyor; görsel ve işitsel ve de sanal medyanın rüzgârı yaşı kaç olursa olsun, herkesi etkiliyor. “Buzlu çay” istediğim garson, 'Ha, ice tea istiyorsunuz!' diye beni düzeltiyorsa; almak istediğim aleti, 'Hani bitki çayı yapmak için kullanılan' diye anlatmaya çalışırken satıcı hafifçe ayıplayarak 'French press' diye öğretiyorsa yalnızca gençleri suçlamak büyük haksızlık olur. Yine bir uygarlık değişimi, kültürel dönüşüm geçiriyoruz. Giyimimizden yeme içmemize kadar bütün alışkanlıklarımız etkileniyorken dilimizin aynı kalması söz konusu değildi; o da etkilendi. Benim önerim, köklü bir çare olarak kendimizle barışmamız. Biz dilimizi sevmediğimiz sürece her dönemde etki altına gireriz. Gençlerin önce kendilerini, sonra içine doğdukları dili ve o dilin kültürünü sevmeleri gerekir. Sevdiklerimizin üstüne titreriz; insan sevmediği şeyi korumaz."

Feyza Hepçilingirler, “Kötü Türkçe, İyi Türkçeyi Kovuyor” Başlıklı Yaşar Akgün'ün Röportajından, perspektif.online sitesinden alıntılanmıştır

9 Ekim 2024 Çarşamba

Adımdan Sana Ne?

Adımdan sana ne?
O da ölecek,
Kasvetli bir uğultu gibi.
Uzak kıyılara çarpan dalgaların,
Sağır ormanlıkta yankılanan,
Gece sesleri gibi.

Bir hatıra defterinde, 
Ölmüş izler kalacak acımdan, 
Bir mezar taşına kazınmış, 
Bilinmez dildeki yazılar gibi.

Nesi kaldı,
Taze ve gergin telaşlarda, 
Çoktan unutulmuş adımın? 
Temiz ve körpe anılar 
Sunamaz artık senin ruhuna.

Ama üzüntülü gününde,
Sessizlikte,
Söyle onu özlemle.
De ki benim de bir hatıram var,
Bir kalp var dünyada,
İçinde yaşadığım...

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Seçme Şiirler, 1830

Çeviri: Haluk Madencioğlu

Resim: Erik Ludvig Henningsen, 1897


Hikâye

Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!

Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!

Cahit Külebi

Resim: Mehmet Najafzadeh, Suluboya


Zeytinlik

Kurşunî yapraklar altında çıktı yukarlara
kurşunî hep ve zeytinliklere karışırcasına;
toza belenmiş alnını gömdü sonra
kızgın elinin tozluğuna.

Hepsinden sonra bu. İşte buydu sonu.
Gözlerin körleşirken gitmeliyim ben;
neden istiyorsun bunu, var olduğunu
neden söyleyeyim, seni artık bulamazken.

Artık bulamıyorum seni bende, hayır.
Başkalarında da. Bu taşta da yoksun sen.
Artık bulamıyorum seni. Yalnızım ben.

Bütün insanlığın acısıyla yalnızım,
onu seninle hafifletmek için omuzlamıştım;
oysa yoksun, adsız utanç, sen ...

Sonradan anlatıldı: "Bir melek geldi derken ..."

Ne meleği? Ah geceydi gelen
ağaçlarda yaprakları ilgisizce kımıldatarak.
Havarilerse düşlerinde sıçradılar ancak.
Ne meleği? Ah geceydi gelen.

Görülmemiş bir gece değildi gelen gece;
onun gibi yüzlercesi gelip gider.
Sonra köpekler uyur, taşlar durur öylece.
Ah yaslı bir gece, ah herhangi bir gece
tekrar sabahın olmasını bekleyen.

Melekler böyle yakaranlara gelmez çünkü,
geceler genişlemez bunların çevresinde.
Kendini kaybedenleri her şey bırakır yüzüstü;
babalar onları terk ederler,
kapanır onlara analar rahmi de.

Rainer Maria Rilke

Çeviren: Ahmet Turan Oflazoğlu



İnsan ve Deniz

Sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman;
Deniz aynandır senin, kendini seyredersin
Bakarken, akıp giden dalgaların ardından.
Sen de o kadar acı bir girdaba benzersin.

Haz duyarsın sulardaki aksine dalmaktan;
Gözlerinden, kollarından öpersin; ve kalbin
Kendi derdini duyup avunur çoğu zaman,
O azgın, o vahşi haykırışında denizin.

Kendi âleminizdesinizdir ikiniz de.
Kimse bilmez, ey ruh, uçurumlarını senin;
Sırlarınız daima, daima içinizde;
Ey deniz, nerde senin o iç hazinelerin?

Ama işte gene de binlerce yıldan beri
Cenkleşir durursunuz, duymadan acı, keder;
Ne kadar seversiniz çırpınmayı, ölmeyi,
Ey hırslarına gem vurulamayan kardeşler!

Charles Baudelaire

Çeviri: Orhan Veli Kanık


8 Ekim 2024 Salı

Tahattur

Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigârın;
"İki elin kanda olsa gel" diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yârim?

Orhan Veli Kanık

İzleyiciler