4 Aralık 2024 Çarşamba

Gün

birtakım vehimler silindi kasaba ağzında
eylül hevenkleri
ezilmiş izmaritler
nöbet basamakları epilepsinin
kırmızısını yitiren kırık kiremitler
ölümün loş bilgisini dayatan varlığıyla
mezar taşlarının soluğunda
ihtiyarlık,
yalvacı homurdanan geçmişin
çığlıktan bir leke olup dağa yürüdü
                          hortlakmışçasına
dağa yürüdü erbane sesleri arasında
bir portredir şimdi çizilmeyi bekleyen

ay, ışığıyla besledi saklı albino çocuğunu
ve o gün bugün ölümsüzdür bakışında
 büyümeye direnenin
ve kırkında taş kırıcının
sevilmeyen babalara benzerdi

gün, karıncaları ayıklamak içindi
bir tabak bulgurdan
açlığı uyutmak için güneş altına koyulan
büyük açlığı
doğmakla bir kazınmış zavallı alınlara

somya altına gizlenildi bronşit kılığında
gözlerinde her şey paslanmaya gebe
gizlenmenin gözlerinde
 ve beklemek beklemek beklemek
gizlenmenin gözlerinde
insan soyunun yazılmamış trajedisiyle
anne sonlu bir rükuydu o zamanlar
her şeyin geçiciliği
uzanarak göğüste bir yerin zayıflığına
uyuyarak ağrısında
dualar içre
çün
  kü: "ol!" denildi olduk
telafisi imkânsız

utanınca simurg gölgeliyor harfleri
dünyalı kanatlarıyla gölgeliyor suskun
öteki dağın ardında

Erhan İksamuk, Edebiyat Nöbeti, Sayı:54, S.16

Resim: Yusuf Bilge, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 40x40 cm



Güneş

Çoğu sarkık pancurlu harap evleri ile 
Sefahat barındıran eski bir mahallede, 
Zâlim güneşin kente, damlara, tarlalara, 
Ok gibi ışınları vururken buğdaylara, 
Bir tek ben düşsel kılıç talimi için varım, 
Her köşede bir uyak rastlantısı koklarım, 
Kaldırımdaymış gibi uyup kelimelere, 
Çarparak uzun zaman düşlenmiş dizelere. 

Bu kansızlık düşmanı, gıda uzmanı baba, 
Uyarır dizeleri güller gibi kırlarda, 
Buharlaştırıp durur gamları göğe doğru, 
Ve bal ile doldurur kovanları ve usu. 
Koltuk değneklileri hep odur gençleştiren 
Ve genç kızlarmış gibi, onlara neşe veren, 
Buyurur her ürüne artık olgunlaşmayı, 
Bir de ölümsüz kalpte her dem çiçek açmayı! 

Odur, bir şair gibi, kente indiği zaman, 
En iğrenç olan şeyin bahtını soylu kılan, 
Güneştir, kral gibi, giren hastanelere 
Ve bütün saraylara, uşaksız ve sessizce.

Charles Baudelaire, Kötülük Çiçekleri, Adam Yayınları, S.23

Çeviri: Ahmet Necdet

Resim: Vincent Van Gogh, Güneş Batarken Çiftçi



Mürekkep Hokkası

            Öfke, hançeremdeki, mi garganta,
                                            öteki kişidir.

                       Ağzın ağzı derinlerin en derinidir.

Kin, kuyuya düşen evsiz oğlan çocuğu.

Aşağıya doğru bağır, cevap verecektir.
                                   La lengua, o dil.

Ne zamandır oradasın sen, aşağılarda?
                            Subterráneo, yeraltında.

Cortés’in mektuplarını okumak kolay değil,
                            her sayfada bir at ölmektedir.

Kentin valisi evsiz, bir kanoda kalmakta.
Yüzlerce yerli mızraklanmış yatmakta.

            Bir başka kent yanmış yakılmış
            bütün kapalı yerlerdeki canlılarıyla.

Her sayfada insanlar ölülerinin
üstünde yürürken görülür.

La tierra estercolada, verimli kılınmış toprak,
aynı giysiyi her yere yayar.

                        Her sayfada gelecek gelmektedir
                        yılan yığınlarıyla.

            Taslak yeniden ve yeniden geliştirilir.

Hiç demez ama, bu bizim aldığımız, onların yuvasıdır.

Desirée Alvarez,  Poetry dergisi, Nisan 2019.


Çeviri: Necmiye Alpay

İspanyol sömürgeci Hernán Cortés, 1519 yılında Meksika’da karaya çıktı ve sonraki birkaç yılda bütün bir Aztek İmparatorluğu’nu işgal etti. Desirée Alvarez bu şiirinde, sömürgeci Cortés’in Amerika kıtasından İspanyol kralına yolladığı mektupları konu ediniyor.
Alvarez bu mektuplarda tekrarlananları ele alırken kendisi de şu sözleri tekrarlıyor: “her sayfada bir at ölmektedir” “her sayfada gelecek gelmektedir” “her sayfada insanlar/ ölülerinin üstünde yürürken görülür”. Ancak, günümüzün yazarı Alvarez, kendi yazdıkları ile Cortés’in yazdıklarını ayırt etmek üzere, sömürgecinin görmezden geldiği şu olguyu vurguluyor: “Hiçbirinde demez bu bizim aldığımız, onların yuvasıdır."
https://necmiyealpay.blogspot.com web sayfasından alıntılanmıştır



3 Aralık 2024 Salı

İyi Davranmıyorsun Kendine

İyi davranmıyorsun kendine
Sütünü içiyorsun, tıraş oluyorsun ama
Gözlerin yaban kuşların gözleri
Kim taktıysa zabit gülümsemesini
Onla yetiniyorsun içtenlik niyetine
Çok yakından, o derin mesafeden
Kimse soramıyor neyin var diye
Işığı söndürdüğünde imlasız bir ses
İyi davranmıyorsun kendine.

Ne zaman görsem seni, senle ilgili
Bir hışımla geçiyorsun kuşların yemlendiği meydandan
Ardında kanat izleri, tüy döküntüleri
Bir gece yarısı gitmiştin, kilit dilinin usulca dönüşünü
O gün galiba, üstünden düşen düğmenin sesini
Parmağına doladığın saçlarının iniltisini bıraktın
Ve şehre gizledin kendini
Şimdi şehrin burçları ürkütüyor
Balkonlar ürkütüyor
Sokak lambaları gözüne batıyor
Sessizliğin uçurum kıyısı
Rüzgârın titriyor
Ne çok isterdim sesimle dokunabilmeyi.

İyi bakmıyorsun kendine
Gözlerin çırağan yangını, kulağın bulvar
Sigaran cayır cayır her nefesinde
Sesin Kerbela kavruğu
Ellerin Kız Kulesi'nin sandalı sanki
Masum, titrek, kederli
Bir yaprak düşse, ezer geçer üstüne
Kalbini okşamaya gücü kalmaz
Kalp, yalnızca kalp kibardır, söylemez ama
İlk toza karışan o olabilir.

İyi davranmıyorsun kendine
Yalana da alıştın, kekeme
Uğultun yeraltından geliyor
Üstünde paslı rayların izi
Kimse duymaz ki silah sesini.

Mahmut Temizyürek, İz ve Rüya, Öteki Yayınevi, S.45-46

2 Aralık 2024 Pazartesi

İki Ayrılık

Evimin önünden bir gök geçiyor
Gök dediysem günlük şarabım, misafir odam
Harfsiz yüzler hatırlar mı beni bilmem
Ne biçtiysem ömrüm, öyle kurşun hızıyla 

Başka kimsem bir güvercindi senden
Anlamaya gelirdi duvarları kanat sesiyle
Yalnız su gibiydi, seçilmiş bir şehirdi
Kalbe bağlı kederden ölmedi, öldürmedi

O şehre girip hatırla bedelini
Afyon kokuları, deniz feneri, içsiz kadınlar
Kaçak bir tabanca ve kayıkla
İki ayrılık bir yolculuk etmedi

Can Adalı


Güvercin Kayaları

                                                        Cemal Süreya'ya
Şimdi birçok yıldız doğdu
Kekik kokulu okaliptus tepelerinde
Uyanabilirsen uyan bir bak
Silahın parmaklarının biraz yakınında duruyor
Parmaklarının biraz yakınında sen duruyorsun
Uyanabilirsen uyan bir bak
Kirli ayaklarının altında
Yeşeren bu diken biraz Afrikaysa
Sen de biraz Afrikasın

Yavru güvercinler gidiyor dağlarından
Senin kan kokulu ellerine
Bazı kurşunlardan sonra bir parça kan akıyor
Ne olacak bir parça kan işte
İşte bir parça kan
Afrika önünde

Şimdi birçok yıldız doğdu
Uyanabilirsen uyan bir bak
Kopmuş bir dağ gibi ölü yalnızlığına düşüyor
Şehirlerin pis kokusuna
Etinin daha pis kokusuna
Uyan bir bak
Sol yanında yusufçuk kuşları
Umulmadık şiirler söyleniyor
Bir Afrika haritasına yakın
Denizin sabah aydınlığıyla dolduğu yerde
Güvercinlerin gelip gittiği yerde

Muzaffer İlhan Erdost


rüya ve buğday

bir derin tarla sürüyorum, pulluk
bıçağı sanki rüyamsı bir gümüş varak...
topraktan fışkırıyor, iri, sapsarı güneş:
som altından koca bir tepsi olarak...

tepsi boş, istiyorum, buğdayım olsun,
himmet verelim mi? diyor, pîrim;
kalbimse buğdaydan hiç vazgeçmiyor,
o ısrarcı, ben oralı değilim..

dönüşte, yolda torbadan düşüyor güneş;
bakıyorum, hayret! erik dalında üzüm!
şaşkın, diyorum, pîrimin bir bildiği var,
ama himmet istemeye yok artık yüzüm...

Hilmi Yavuz, Rüya Şiirleri, Everest Yayınları, S.33


30 Kasım 2024 Cumartesi

Av Sonu Kuşları

Güzelliği çarmıha gerdik kaz kanatlarında
Kuğu boyunlarında kaskatı

Kurşun yarası gözlere
Bölük-pörçük bir cam örttük

Göl kıyıları serin ve ıslak 
Islak gagalı ördekler ve çirkin ayakları
Güzelliği dinletir kanat-kanat
Kanar duvarlarda ördek sorguçları
Serinledik

Av sonu kuşları  salon salon
Ki belki bir lokma et bir aça
Aça aça kanatlarını bir kuğu çirkin
Çirkine adanmış milyonla mumya

Sonra
Ölü kuşlara kanat

Sennur Sezer

Varlık Şiirleri Antolojisi 1933-1993, Hazırlayan: Enver Ercan


24 Kasım 2024 Pazar

Otuz Beş Kuruş Verip Susturamazsın

Alaçam'ın dağ köylüleri, alış veriş için kendi ilçelerinden çok Vezirköprü'ye gelirlerdi. O sıralar ilçeleri, daha çok büyücek bir köyü andırıyordu. Vezirköprü ise alabildiğine gelişmişti. Pazarında dükkânlarında ne ararsan bulunuyordu.

Zeytinlik köyünden yola çıkan atlı, eşekli, yaya köylüler sıcakta çok yorulmuşlar, ulu bir çınar ağacının altında hepsi dinlenme gereğini duymuşlardı. Acıkmışlardı da. Herkes çıkınından pıt pıt ekmeklerini, soğan ve haşlanmış patateslerini, yanında sularını çıkardılar. Tam yemeğe başlamışlardı ki, biri başlarına dikilip:

"Yarasın" dedi. Köylüler,

"Sağolasın buyur" diyerek karşılık verdiler.

Ayaktaki hiç nazlanmadan oturdu, kendi azık torbasını açtı, içinden pıt pıt ekmeğiyle taze peynir çıkardı. Su matarasını da kenara koydu. Torbanın dibinden iki baş soğanı çıkarmayı da unutmadı.

Tanıyan çevre köylüler "Deli Çoban" diyorlardı ona. Fazlabir deliliği de yoktu aslında. Kimseye zararı dokunmazdı. Kimsenin usuna gelmeyecek şeyler yapardı. Güzel kaval çalardı. Hiç yanından ayırmazdı. Canı çektiği zaman dağ, taş, bayır demez nerde isterse orda çalardı. İlçeye indiğinde de kahvede, yolda, dükkânda nerde olursa... İlçeye indiğinde çocuklar peşine takılır çalmasını isterlerdi. Ama o yine de canı çekmedikçe çalmazdı.

Sonradan Zurnaya heves etmişti. İlçede pazar yerinde kaval, düdük, zurna satan satıcıdan bir zurna almıştı. Kısa zamanda bildiği bütün ezgileri çalar olmuştu. Zurnası yanındaydı. Yemekten sonra canı çalmak istedi. Yolcular toparlanıncaya kadar usuna gelen ezgileri çaldı. Yolcular zevkle dinlediler. Herkesin toparlandığını gören çoban, zurnasını torbasına yerleştirdi çarçabuk. Hep birlikte yola düzüldüler.

Akşama Semerci köyüne varmalıydılar. Yolda yine çalmasını istediler. Nasılsa nazlanmadan çaldı bir süre. Yolcular yeter demeden çalmayı kesti. Neden kesti? Biraz daha çalsaydın diyen de olmadı. Kendi aralarında konuşmaya dalmışlardı.

Akşam, gün batarken köye vardılar. Recep Ağa'nın evinde konakladılar. Recep ağa onlara güzel bir sofra hazırladı. Yediler içtiler serilen döşeklere oturup yastıklara dayandılar. Semaverde çay hazırlanırken Recep ağa tek tek yolcuların hal ve hatırını sordu. Bazılarıyla tanışıyordu zaten.

Çaylar içilirken herkesin neşesi yerindeydi. Köyden gelenler de olmuştu. Yolcular yolda dinledikleri havaları yeniden dinlemek için çobandan biraz çalmasını istediler.

"Canım çekmiyor" diyerek nazlandı.

Ağa merak etmişti. Düğünlerdeki çalgıcıları geceleri herkes çekildikten sonra çağırır, evinde çaldırırdı. Yanında kafa dengi kimseler bulunursa büyük zevk alırdı.

"Hele bir çal da dinleyelim. Güzel çalarsan yeniden bir sofra da düzeriz." Yolcular ağanın ne demek istediğini anlamışlardı. Yolculardan biri.

"Haydi be çoban! Nazlanma! Biraz kulağımızın pası gitsin.

"Cık!" dedi çoban.

"Bizim deli çobanın inadı tuttu yine" dedi, biri. Köylülerden bir genç,

"Aramızda beşer kuruş toplayalım çalman için."

"Olmaz" dedi kısaca.

Genç yine üsteledi.

"Neden olmasın, bak burda kaç kişiyiz. Harçlığın çıkmış olur." Herkes keselerine davranmaya başlamıştı bile.

"Olmaz" dedi.

Bir sessizlik oldu. Sessizliği kendisi bozdu.

"Onar kuruş verirseniz çalarım."

Bazıları çok bulduysa da sonunda herkes onayladı. Recep Ağa çobanın çalmaya davranmadığını görünce,

"Ne o? Herkes onar kuruş verecek neden çalmıyorsun" dedi.

Çoban,

"Parayı toplayıp verin ondan sonra çalayım" dedi.

Çobanı yeni tanıyanlar, bunun neresi deliymiş dediler, kendi kendilerine. Ağa parayı toplayıp uzattı. Çoban paraları ve içerdekileri tek tek sayıp parayı kesesine koydu. Zurnayı çıkarıp çalmaya başladı. Yolculardan köylülerden istekler oldu nazlanmadan çaldı istediklerini. Recep Ağa da çaldırdı bildiği ezgileri. Herkes neşe içindeydi. Bazı ezgilerin sözlerinin birlikte söylüyorlardı. Çaylar içiliyordu. Recep Ağa sofra kurdurdu. Yaşlılardan içki kullananlar atıştırmaya başladılar. Kadehlerini tokuşturdular. Bir iki saat sonra köyden gelenler evlerine gittiler. Sofra kalktı. Semaver de kaldırıldı.

Recep ağa,

"İsteyen var mı? yeniden semaveri kurdurayım." Dediğinde, hep bir ağızdan:

"Yorgunuz, yarın erkenden yola düzüleceğiz" dediler.

Benden söylemesi dedi ev sahibi. Herkes çobanın çalmayı bırakmasını bekler olmuştu, yatmak için. Çok dinlemek bıktırıyordu demek. Zurnanın sesi kulaklarının içinde çınlamaya başlamıştı.

Yolculardan Osman emmi dedikleri:

"Yeter gayrı deli çoban! Yorgunuz yarın erkenden yola çıkacağız."

Çoban hiç oralı değildi. Durmadan çalıyordu. Yolculardan biri, "Biz buna parayla çaldırdık, ancak parayla susturabiliriz." diye düşündü.

"Ey deli çoban sana on beşer kuruş toplayalım aramızda, bırak şu zurnayı."

Kaşlarıyla olmaz işareti yaptı. Yirmi, yirmi beş, otuz dediler olmadı. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Deli çobanın deliliği tutmuştu. İlk para öneren,

"Otuz beşer kuruş verelim" dedi kızgın bir biçimde.

Çoban zurnayı çıkardı ağzından. Herkes razı oldu diye sevinirken,

"Olmaz" dedi, yine.

Kızgınlıktan ne diyeceklerini bilemediler. Recep Ağa karışmıyordu. Kendisine kalsa sabaha dek dinlerdi. Çoban tek tek hepsini süzdü,

"Ellişer kuruş verirseniz çalmayı bırakırım" dedi ve yine çalmaya başladı. Çarnacar odadakiler ellişer kuruşu toplayıp önüne koydular. Çoban çalmayı bıraktı önündeki paraları bir bir saydı. Kesesine yerleştirdi. Zurnasını da torbasına koydu. Kendisinden çalması için para veren genç, öfkeyle söylendi yatağına uzanırken,

"Çattık belaya be! Beş kuruş verir çaldıramazsın. Otuz beş kuruş verir susturamazsın" dedi.

Yolcuların tümü gencin öfkesine ve söylediklerine güldüler. Sinirleri birden boşaldı hepsinin. Osman emmi,

"Doğru söyledin delikanlı, bizim deli çoban böyle işte "Beş kuruş verip çaldıramazsın otuz beş kuruş verip susturamazsın."

O günden bugüne Alaçam ve Vezirköprü köylüklerinde söylenir oldu, bu söz.

Yılmaz Elmas, Samsun Öyküleri, Gerçek Sanat Yayınları, S.82-85



23 Kasım 2024 Cumartesi

Tablo

Sonra bir bulut yerleştirdi
kulpundan tutup
Dağları yerleştirdi
En zifiri tonundan yeşilin
Uzakta ağaçlar görünüyordu
Kara görünüyordu uzakta
Belirli belirsiz dalları serpiştirdi
Sonra ay'ı boylu boyunca 
Bir kılınç gibi yatırdı suya

Derken efendim adacıklar
Kıyılarına ak çaldı biraz

Sonra umutlarını koydu fırçanın ucuna
Kederlerini
Sabırlarını serpti üç rengi karıştırıp
Tam imzasını atacaktı
Bir daha daldırdı fırçasını
Sunturlu bir küfür oturttu
Denizin ortasına
Dümeni gümüşten
Atlastan yelkenleri

Bir gitti bir gitti
Değme keyfine

Ruhi Göktekin (20 Ağustos 1938 - 25 Aralık 2008), Sobe, Barış Gazetesi Yayınları, S.16-17

Eserleri:
1. Hayattan İlhamlar - Şiir kitapçığı (1955)
2. Sağnak - Şiir kitapçığı (1958)
3. Deniz Fenerleri - Şiir (1960)
4. Amisos Fenerleri - Şiir (1970)
5. Bir Ak Atlısı Özlemin - Şiir (2001)
6. Bakış - Düzyazı, Makaleler (2003)
7. Sobe - Şiir (2005)


22 Kasım 2024 Cuma

Elsa'nın Gözleri

Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde

Uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer
Yaz meleklerin eteklerinden bulutlar biçer
Göklerin en mavisi buğdaylar üzerinde

Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgâr
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın kırılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar

Ben bu radyumu bir pekbilent taşından çıkarttım
Benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde
Bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke
Gözlerin Peru'mdur benim Golkond'um, Hindistan'ım

Kâinat paramparça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa'nın
Gözleri Elsa'nın gözleri Elsa'nın gözleri.

Louis Aragon

Çeviri: Orhan Veli Kanık


"Fotoğrafların bugün hayal gücünü aşan bir ağırlığı vardır."

 "Fotoğrafların bugün hayal gücünü aşan bir ağırlığı vardır; tıpkı dün basılı sözcüklerin, daha önce de konuşma dilinin olduğu gibi. Çünkü baştan sona gerçek görünüyorlar."

Walter Lippmann

Gelmiş Bulundum

Ben mişim -neymiş- su sesiymiş
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.

Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.

Yıldızlar, büyülü ülke adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

Edip Cansever


Uyku

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Dallarında gezinsin
Kül rengi güvercinler

Konsunlar yastığıma
Uyutmak için beni
Sırtlarında kuş tüyü
Gagalarında ninni

Kaldırıp yatağımı
Uçursunlar göklere
Kendimi yıldızlarda
Bulayım birdenbire

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Alnıma dokunanlar
İyileşmiş desinler

Ülkü Tamer

Resim:  Carel Fabritius - Altın İspinoz


Söylenir

söylenir ve yarım kalır
bütün aşklar yeryüzünde
bir kaktüs bol sudan nasıl
nasıl çürürse öyle
en sevdiğim temmuzdu aylardan
hazirana benzediği için biraz
biraz da kendiliğinden
belki de müşteriye iyi davranan
efendi bir bakkal kimliğinde
nasıl mutlu oldum iki yaz
nasıl mutlu oldum kardeşler
salkımsöğüt bir ben iki
bir üçüncü var mıydı bilmiyorum
üçüncü vardı elbet
bir yaban ördeğinin sevincini taşıran
bir sonbahar gibi köpüren
temmuza benzese de
öyle oldum ki anlatamam
sıcak yaz
solgun bir coğrafya gibi belleğimde
şapkalar çiçekler eski elbiseler
denizden çıkan bir ışık
unutulmuş bakımsız arka bahçeler
öyle oldum ki anlatamam
her mevsimde sonbaharı taşlayan
bir çocuk nasıl olursa öyle
belki de bitip tükenmeyen
bir fetih döneminde
atlar nasıl kişnerse
yani durgun bir suyun
erguvandan aldığı renkle
gidip geldim caddelerde
fatih neredeydi samatya nerde
nerden gidilirdi üsküdar’a
düşünüp durdum günlerce
anlatamam ormanların ettiğini
nasıl dayandım o mutluluğa
tükenmez bir ışık olan mutluluğa
deniz ve ışık olan
karmakarışık bir mutluluğa
nasıl
şimdi şarap gibiyim
coğrafyasız
eskimeye bırakılmış fıçısında
Turgut Uyar



Konuşma

Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci ?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

Ülkü Tamer


Ağır Ölüm

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine "i" harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.
Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

Martha Medeiros 
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çevirenin notu: Şiirin son tümcesini, Rimbaud’nun “A’laurore, armes d’une ardente patience nous entrerons aux splendid villes” (“Şafak kızıllığında, ateşli bir sabırla silâhlanmış olarak gireceğiz o muhteşem kentlere”) dizesinden esinlenerek yazmıştır Medeiros

İnsan Kısadır

Babaannem derdi ki: İnsan kısadır oğlum
ve bilmezden gelir kısalığını, bilseydi
yarışmazdı yollarla, göğe evler yükseltmezdi
Nazlı babaannem sözü de uzatmazdı ısrarı da
az söyler, usul böyle, bir söylerdi bir de
adamın kötüsünü piyade, sözün fazlasını şiir
yaparlar derdi, piyade olduğumu da gördü şiir yazdığımı da
küçücük bir büyük anneydi, onu yitirince
anladım kısacıkmış her şey, insan kısaymış ağaçtan, ikindiden
elmadan, güneşten, kardan, yağmurdan,
gölgemiz bile bizden uzunmuş, ya çocukluk
o da rüyasından kısaymış meğer, sanki altı kardeş
nöbetleşe rüya görsek hepimizden bir çocukluk belki
çıkarmış,  bu dünya bir pencere türküsünü söylerdi de
anlamazdık, bu dünyaya alıştık, şimdi zor geliyor
dünyadan gitmek, bazen rüyama geliyor, kısacık
kalıyor, bir gülümseme  kadar. çok uzatma diyor
şiiri  kimse anlamaz ve ömrün de uzamaz bundan,
insan yanlışlarıyla büyür, aşkı uzun boylu sanırdım
anladım ama, ne zaman harflerinden de kısaymış aşk,
bazen yazıncaya kadar geçiyor, bazen zaman alıyor
aşkı içimizdeki ormandan kurtarmak aşk kısa, şiir uzun,
sözgelimi bir ağaç kaybolsa da orman yine orman,
ya bir harfi kaybolsa, zaten kaç harf ki insan.

Haydar Ergülen

Resim: İrfan Ertel



"Nasıl baş edeceklerini bilmedikleri tek şey: şiddet dışı eylemler ve mizahtır"

 "Olay şiddet kullanımına dönüşmeye başladığı zaman, sistemin oyununa geliyorsunuz demektir. Yerleşik düzen sizi kavgaya sokmak için kızdırmaya çalışacak, sakalınızı çekecek, yüzünüze fiske atacaktır. Çünkü, siz bir kere şiddete başvurduktan sonra sizinle nasıl baş edeceklerini bilirler. Nasıl baş edeceklerini bilmedikleri tek şey: şiddet dışı eylemler ve mizahtır."

John Lennon

21 Kasım 2024 Perşembe

Mohi...

                                                            Hüseyin Alemdar'a

Mohikanlar gibi kaldık şu ekmeksiz dünyada
Bugün içimden herkesle barışmak geçiyor
Alnımın silgisini kalbimde sınamak
Çemişkezek'te golf oynamak
Süphan’dan Ağrı’ya kadar yuvarlanmak
En çirkin sevgilime güzel bir şiir yazmak geçiyor

Üç beş adam... kaç kişi eder
Bu resimde hiçbirinin iki yakası biraraya gelmiyor
Mızıkçılık yapsam arkadaşım ağlar
Islık çalsam kızar annem- 'şeytan azar!'
Bütün şeytanlarımı ıslığımla boğsam
Torbamdaki o resmi
çalkalayıp çalkalayıp yeniden bassam
Belki kalbim iyi bir yerlere denk düşer

Mohi
Kan

(Mohi diye bir at var bugünkü yarışlarda
Gelmez  biliyorum, yine de oynasam...)

Kanı eksik bir Mohi gibi kaldım şu damarsız dünyada...

Barışımı erteledim!

Ahmet Erhan (1958 - 2013), Burada Gömülüdür 2, S.235 


20 Kasım 2024 Çarşamba

Hüsran Sokağı

Sonunda ketum bir tarihe göçebe oldum
Adressiz kaldım bu yüzden bir rüzgâr gibi
Takıldım hiç büyümemiş bir çocuğun ardına
Vizem yok kimliğim sahte yollar mayın döşeli

Bir ömürde kaç sokak izi kalır geriye
Saçlarımın ıslaklığından anlıyorum
Orda bir çocukluğun yağmuruna varılır
Yarpuz kokusu uğurlar sizi görmezsiniz
Her sokak aslında bir patikadır

Yüzümde bir yama gibi duruyor zaman
Bütün aşkların kan grubu aynı olsa da
Ayrıdır çıkmazları son sözleri farklı
Gözlerinin rengine uymaz intiharları

Zaten hep gönüllüydü yanlışı yazgısına bulaştı
Küçük sevinçlerin büyük kederlerin sahibi
Güneşsiz bir gölge kansız bir yara oldu
Hüsran sokağında bir aşk daha vurdu kendini

A. Hicri İzgören


Para ve Hayat

"Bu çok güzel, bakınız; çok güzel, bu çok zengin..."
Ve, bir bebek gibi, sırtında süslü bir pelerin
Ağır ağır dönüyor karşınızda, size bakıyor,
Beğendinizse güzel, yoksa hiç sıkılmıyarak
“Hayır, fena!” diye reddeyliyorsunuz... Bir hak:
Bu hak sizin kesenizden parıl parıl akıyor!

Parıl, parıl... Biz her hakkı bahşeden bu deni,
Bu müfteris, bu mülevves parıltı!... işte ganî,
Fakir, ona, herkes, onun şeâmetle
Tasadduk ettiği ikbâle müftekir, müştâk.
Zavallı kız, seni karşımda döndüren de o bak:
O, hep o, hep o mülevves, o müfteris kitle!

Denî: Bayağı, alçak            Tasadduk: Sadaka vermek
Müfteris: Yırtıcı                   Müştâk: Özleyen
Mülevves: Kirli, lekeli        Müftekir: Muhtaç
Gani: Zengin                        Şeâmet: Uğursuzluk

Tevfik Fikret

Varlık Yayınları, Türk ve Dünya Klasikleri,  Tevfik Fikret, Milliyet, Yaşar Nabi Nayır, S.61

(Fotoğrafta Tevfik Fikret, oğlu HalukHüseyin Cahit Yalçın ve Mehmet Rauf ile birlikte)




19 Kasım 2024 Salı

Kedisiz Geniş Zaman

Bir pencereden dışarıya bakıyorsun. Aslında böyle bir pencere yok. Oradan baktığın dışarısı bile. Kendini kandırmayı sevdiğinden, inanıyorsun odanın penceresinden dışarıya baktığına.

Bakışların beklemeli. Bilmem kaçıncı kez girdiği dersin sınavından geçemeyen bir öğrenci. Gözlerinden birini çıkarıp kenarına koyuyorsun pencerenin. Bir şeyler fısıldıyorsun kulağına gözünün. İsteksizce başını sallıyor. Hoşnut olmasa da seni kırmamak için bazı şeylerini onaylamak zorunda kalıyor.

Odalardan birine geçiyorsun. Bir şiir kitabı kitaplıktan okumak için. Yasak bir kitap ama bu. Bitirmeden ilk şiiri, kapatmak istiyorsun kitabı. Tam örtmek üzereyken sayfaları birbirinin yüzüne, yeniden aralıyorsun. Orada bir sözcük bağırıyor. Sözcükle göz göze geliyorsun. Kim olduğunu soruyorsun ona. Bilemiyor. Adını bilemeyen sözcüğe de ilk kez rastlıyordun. Sen biliyordun oysa. Ama nedense sormak istemiştin.

Bir yerlerden tanıyordun, bu yasak şiirin yasak sözcüğünü. İlkokuldaydın. Çantanın en iyi yerine sıkıştırdığın ekmek arası helvaların yağı çıkardı. Kaç kez öğretmenin azarlamıştı seni. Alamadığınız paltonun ekmek arasına sıkıştırılmışıydı helva belki.

Teneffüslerde sobaya sokuldukça sokulurdunuz. Birinde, adını bilmediğiniz bir kız çocuğunun önlüğü yanmaya başlamıştı.

Öteki çocuklar:

- Tutuştu, tutuştu diye bağırmışlardı.

Öğrenmiştin böylece onun adını. Eski bir tanıdığındı bu sözcük. bir şiir yasak sayfaları arasında karşılaşmak... Başka türlü nasıl karşılaşabilirdin, yasaklı bir sözcükle?

Birkaç gün önce, bir arkadaşın: - Hani canım oturup çiçeklere laf attığınız. Anımsamadın mı daha? Figüran Çiçek diye de bir şiir yazan.

Bir kedi bulmam gerek kendime, onsuz yaşanmıyor demişti.

Sen:

- İnsana yaşama özlemiyle zehir eden türden olmasın, demiştin.

Kedinin gözleri hangi mevsimdeydi şimdi. Gerçi yanında olduğu zamanlar gözlerini göremezdin. Cam vardı gözlerinin yerinde. Ucuzlarından. Çocukluğunda oynadığın bilyelerdi, cam parçaları. Göz çukurlarıysa bilye girdirmeye çalıştığın çukurlardandı.

Ara sıra silip geri yerine koyuyordu gözlerini. Bakışlarının var olduğunu kanıtlamak için yapıyordu bunu, sana göre. Anlamı: "Yanındayım. Beraberiz. Sıcak bakışlarımı senin gibi cebimde saklamıyorum." demekti.

İçmiş içmiş sarhoş olmuştu kedim dediğin. Ele avuca sığmıyordu. Usuna geleni söylüyordu. Yasak türküler söylemeye başlamıştı, bütün bunlar yetmezmiş gibi.

Kulağına eğilip:

- Yasak bu türküler demiştin. Sus söyleme. Başımızı belaya sokma lütfen. Yüzüne şiir serpmiştin ayılsın diye. Orada bulunanlar birbirlerinin yüzüne bakmış, yaptığına bir anlam bulmaya çalışmışlardı. Anlam ararken anlamsızlığa gittiklerinin ayrımında değillerdi.

Bardaklarınıza durmadan iğrenme dolduruyorlardı. İğrenme kokusundan başı dönüyordu bardağının. Masadan yere düşüp kırılmak geçiyordu içinden. İntihar ya da kaçış dediğini bir çözüm olarak görüyordu. Kendini masadan aşağı atmasın diye, bardağını ortalardan bir yere koydun.

Arkası arkasına bardaklarınızı boşaltıyordunuz. Yineleyip durduğun tek bir söz vardı. Anlamıyorlardı ama. Bir olasılıkla boşalan bardaklarınızı doldurmalarını istediğini sanıyorlardı.

Kapının zili çalınıyor. Düşüncelerinden sıyrılıyorsun. Aceleyle gözünün tekini bıraktığın pencere kenarına koşuyorsun. Alıp yerine koyuyorsun gözünü. Gelirse seni gözsüz görmesini istemiyorsun. Kim olduğunu bile sormadan gelenin, kapıyı açıyorsun. Kimse yok. Öfkeyle kapıyı kapatıyorsun. Zil çalmıştı belki. Olamaz mı? Öyle sanmıştın kesinlikle. Gelmiş, kapı açılmayınca... Anayola bakan pencereye koşuyorsun. Jaluziyi aralıyorsun. Olamaz... Pencere tuğlayla örülmüş.

Ne yapacağını bilemiyorsun. Soracağın bir şeyler olduğunu duyumsuyorsun ona. Gelmedi oysa. Gelseydi soracaktın.

Örneğin, "- sensiz geçen geniş zamanı anlatmamı ister misin?" Diyecektin.

- Hayır! diyecekti, adı "KEDİ"olan sözcük de

Mustafa Aslan

15 Kasım 2024 Cuma

Yağmur Kaçağı

elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa  eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim

Attilâ İlhan

Fotoğraf: Ara Güler


İzleyiciler